Zeyd Bin Hârise (r.anh)

Konu, 'Sahabeler Tarihi - Ashab-ı Kiram' kısmında Ebu Bekir tarafından paylaşıldı.

  1. Ebu Bekir

    Ebu Bekir Islam-TR Üyesi

      
    Zeyd b. Hârise b. Surâhîl el-Kelbî. Üsâme'nin babası. Ashâbın ileri gelenlerinden olup, Resûlullah (s.a.s)'ın en çok sevdiği arkadaşlarındandır. Bu yüzden sahâbe arasında "el-hubb" diye anılırdı.



    Tam künyesi: Zeyd b. Hârise b. Surâhîl (İbn İshak'a göre, Surahbîl) b. Kâ'b b. Abdiluzza b. İmriülkays b. Âmir b. Abdivüdd b. Avf b. Kinâne b. Bekr b. Uzre b. Zeyd el-Lât b. Rufayde b. Sevr b. Kelb b. Vebre b. Tağlib b. Hulvân b. İmrân b. Luhaf b. Kuzâa'dır (İbn Hişâm, es-Sîretü'n Nebeviyye", I, 247; İbn Sa'd, et-Tabakâtit'l-Kilbrâ, III, 40; İbnü'l-Esîr, Üsdü'l-Gâbe fi Ma'rifeti's Sahâbe, II, 281).



    Kaynakların ifadesine göre; cahiliyye döneminde, Zeyd'in annesi Su'dâ, yanında oğlu olduğu halde akrabalarını ziyarete gider. Bu sırada Benî el-Kayn b. Cisr'e mensup bazı atlılar, Su'dâ'nın akrabaları olan Benî Ma'n evlerine baskın yaparlar. Zeyd'i de bu arada beraberlerinde alıp götürürler. Zeyd, bu sırada temyiz çağında bir çocuktur. Onu, Ukaz Panayırına götürüp satışa arzederler. Hz. Hatice'nin yeğeni Hakîm b. Huzâm b. Huveylid de o esnada panayıra uğrayıp Mekke'ye götürmek üzere birkaç köle satın alır. Zeyd b. Hârise de bu köleler arasında bulunmaktadır. Hakîm, Mekke'ye döndüğünde, halası Hz. Hatice kendisini ziyarete gider. O da halasına köleleri göstererek, dilediği köleyi seçip götürebileceğini söyler. Hz. Hatice de Zeyd b. Hârise'yi seçer. Daha sonra O'nu, Resûlullah (s.a.s)'a bağışlar.



    Kelb kabilesine mensup bazı insanlar, hac için Mekke'ye geldiklerinde Zeyd'i görüp tanırlar, Zeyd de onları tanır. Dönüşte durumu babasına haber vererek bulunduğu yeri tarif ederler. Zeyd'in babası Hârise ile amcası Kâ'b, yanlarına fidye alarak Mekke'ye gelirler ve Resûlullah (s.a.s)'ın yanına varıp: "Ey Abdulmuttalib'in oğlu! Ey kavminin efendisinin oğlu! Sizler, Harem'in ehlisiniz, köleyi azad eder, esiri yedirirsiniz. Yanında bulunan oğlumuz için sana geldik. Bize iyilikte bulun, sana fazlasıyla fidye vereceğiz" derler.



    Bunun üzerine Resûlullah (s.a.s.), Zeyd'i çağırtarak, kendisini istemeye gelen bu kişileri tanıyıp tanımadığını sorar. Zeyd de, bunlardan birinin babası diğerinin de amcası olduğunu söyleyerek tanıdığını ifade eder. Bu sefer Resûlullah Zeyd'e, dilerse babasıyla gidebileceğini, şayet isterse yanında kalabileceğini söyleyince, Zeyd, Resûlullah (s.a.s.)'ın yanında kalmayı tercih eder. Peygamberimiz de Zeyd'i elinden tutarak Hicr denilen yere çıkarır ve: "Şahid olun, Zeyd benim oğlumdur. O bana mirasçıdır, ben de O'na mirasçıyım!" diyerek Zeyd'i evlat edindiğini ilan eder (İbn Sa'd, a.g.e., III, 40-42; İbn Hişâm, a.g.e., I, 247 vd.; el Askalânî, el-isâbe fi Temyizi's-Sahâbe, III, 24).



    Zeyd b. Hârise, Muhammed (s.a.s.)'e risalet gelinceye kadar yanında kaldı ve Resûlullah, peygamber olur olmaz O'nun risâletini tasdik edip müslüman oldu, O'nunla birlikte namaz kıldı ve: "Onları babalarının isimleriyle çağırın..." (el-Ahzab, 33/5) meâlindeki ayet nazil oluncaya kadar "Muhammed'in oğlu" diye anıldı. Bu ayet-i kerimenin nüzulünden sonra Zeyd, Zeyd b. Hârise olarak çağrılmaya başlandı (İbn Hişâm, a.g.e., I, 247; İbn Sa'd, a.g.e., III, 42; el-Askalânî, a.g.e., III, 25).



    Zeyd b. Hârise, Resûlullah (s.a.s.)'ın cefakâr dostlarından biriydi. Hemen hemen tüm sıkıntılı zamanlarında O'nunla birlikteydi. Nitekim, çevre kabileleri İslâm'a davet etmek kabilinden Tâif'e giden Rasûlüllah'ı yalnız bırakmamış, Tâiflilerin attığı taşlar Peygamber (s.a.s.)'e isabet etmesin diye kendi vücudunu siper etmiş ve başından çeşitli yaralar almıştı (İbn Sa'd, a.g.e., I, 212).



    Müslümanlar Medine'ye hicret etmeye başlayınca, Zeyd b. Hârise de hicret etmişti. Resûlullah (s.a.s.), hicretten sonra Medine'de, ashabı arasında kardeşlik tesis ettiğinde, Zeyd'l-e Hamza b. Abdülmuttalib'i de kardeş ilan etmişti. Bu sebepten Hz. Hamza, Uhud günü şehadet şerbetini içmeden önce Zeyd'i kendisine vâsî tayin etmişti (İbn Hişâm, a.g.e., I, 505; İbn Sa,d, a.g.e., III, 44).



    Zeyd b. Hârise; Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarıyla Hudeybiye Barışı ve Hayber fethinde de bulunmuştur. Resûlullah (s.a.s.), Müreysî gazasına çıktığı zaman kendisini Medine'ye vekil olarak bırakmıştı.



    Bunun yanında Zeyd, komutan olarak da çeşitli seriyyelere katılmış ve üstün başarılar göstermiştir. Bu seriyyeler; Karede, Cemûm, el-İys, et-Tarafa, Hisma ve Ümmü Kirfa'dır. Son olarak Mute Savaşı'na iştirak etmiş ve bu savaşta şehid olmuştur.



    Resûlullah (s.a.s.), sancağı ilk önce Zeyd'e vermiş ve: "Şayet Zeyd şehid olursa, sancağı Câfer alsın, O da şehid düşerse, Abdullah b. Ravâha alsın" buyurmuştur. Bu üç sahâbî de Mute günü, kahramanca savaşarak Hakk'ın rahmetine kavuşmuşlardır.



    Zeyd, şehid olduğu zaman 50-55 yaşları arasındaydı.



    Resûlullah (s.a.s), bu üç kahraman dostunun şehadet haberini duyunca gözyaşlarını tutamayarak ağlamış ve onlar için: "Allah'ım; Zeyd'e mağfiret et! Allah'ım; Zeyd'e mağfiret et! Allah'ım; Zeyd'e mağfiret et! Allah'ım; Câfer'e mağfiret et Allah'ım; Abdullah b. Ravâha'ya mağfiret et!" diyerek dua etmiştir (İbn Sa'd, a.g.e., III, 45, II, 86-90 ve 128-129; el-Askalânî, a.g.e., III, 26).



    Zeyd, birkaç hanımla evlenmişti ki, bunlardan biri de Zeyneb bint Cahş'tır. Bir diğeri, Ümmü Gülsüm bint Ukbe. Zeyd ondan boşanıp Dürre bint Ebî Leheb ile evlendi. Sonra onu da boşayarak Hind bint el-Avuâm (Zübeyr b. el-Avvâm'ın kız kardeşi) ile evlendi. Sonunda, Peygamber (s.a.s.), Zeyd'i, dadısı ve aynı zamanda cariyesi Ümmü Eymen'le evlendirdi. Ashâbın ileri gelenlerinden biri olan Üsâme, işte bu hanımdan dünyaya geldi (İbn Sa'd, a.g.e., III, 45; el-Askalânî, a.g.e., III, 25).



    Zeyd b. Hârise; kısa boylu, çok esmer ve basık burunlu idi (İbn Sa'd, a.g.e., III, 44).
  2. Abdullah Yusuf

    Abdullah Yusuf İyi Bilinen Üye Yetkili Kişi Forum Yöneticisi

    ZEYD b. HÂRİSE

    Hiç Kimse Onun Gibi Sevmedi

    Resûlullah (s.a.v.) Mute gazvesinde Rumlarla karşılaşmak üzere yola çıkan İslâm ordusunu uğurluyordu. Ordunun üç kumandanının isimlerini açıkladı:
    Komutanınız Zeyd b. Hârise’dir. Ona itaat ediniz... Zeyd şehid olursa, o zaman Ca’fer b. Ebû Tâlib’e itaat ediniz... Ca’fer de şehid olursa, komutanınız Abdullah b. Revâha’dır...”
    Kimdir Zeyd b. Hârise..?
    Sadece kendisi “Sevgili” lakabını taşıyan, Resûlullah’ın bu sevgilisi kimdi..?
    Tarihçiler ve raviler şemailini şöyle tavsif ederler:
    “Kısa boylu, aşırı esmer tenli ve basık burunlu...”
    Menkıbeleri ve hayat hikayesi ise pek şanlıdır…
    * * *

    Zeyd’in babası Hârise, Ma’n oğullarından olan ailesini ziyaret etmeyi arzulayan hanımı Su’da için binek ve eşyayı hazırladı.
    Küçük çocukları Zeyd b. Hârise’yi beraberinde götüren Su’da’yı uğurlamak için kervanla birlikte yürüyen Hârise onlardan bir türlü ayrılamıyordu. Ayrılıp evine ve işine dönmek istiyor; fakat her defasında içine buruk bir hüzün ve acayip bir hasret çöküyordu.
    Fakat mesafe uzadı... Kafile gidişini hızlandırdı... Artık Hârise’nin çocuğunu ve hanımını uğurlayarak, geri dönme vakti gelmişti...
    Böylece gözünden yaşlar akarak onları uğurladı... Kervan gözden kayboluncaya dek bulunduğu yerden ayrılmayarak arkalarından baktı… Sanki kalbi yerinde duramıyordu. Sanki gidenlerle beraber kalbi de uçup gitmişti!..
    * * *

    Su’da kavmi arasında Allah’ın dilediği kadar kaldı.
    Günlerden bir gün Ma’n oğulları oymağı baskına uğradı. Düşman kabilelerden biri saldırmıştı. Ma’n oğulları yenildi. Esir düşenler arasında ergenlik çağına yaklaşmış olan küçük Zeyd de vardı...
    Anne, kocasına tek başına döndü.
    Haberi duyan Hârise baygın düştü. Değneğini omzuna atıp, yollara düştü. Beldeler dolaşıp, çöller aştı. Her gördüğü kabileye, her rastladığı kafileye ciğerparesi çocuğu Zeyd’i soruyordu. Kendini teselli ederek ve devesini sürüyor ve şu beyitleri gayri ihtiyarî söylüyordu:
    “Zeyd’e ağlıyorum, bilmem ki, şimdi ne yapar?
    Kim bilir belki ölmüştür, belki de hâlâ ümit var?
    Allah’a andolsun, bilmiyor ve sorup duruyorum:
    Benden sonra seni ovalar mı yuttu yoksa dağlar?
    Güneş doğarken bana onu hatırlatır.
    Yine onu hatırlatarak gün batar.
    Aah! Ona hasretim ne kadar uzadı, korkum ne büyük!.
    Onun hatırasını alevlendirir estikçe rüzgâr!”
    * * *


    O zamanlar kölelik sosyal bir vakıa, nerdeyse bir zorunluluk olarak kendini kabul ettirmişti.
    Hürriyetinin ve terakkisinin en parlak asırlarında Atina’da bile köle*lik vardı…
    Roma’da da kölelik vardı…
    Bütün eski dünyada olduğu gibi Arap Yarımadası’nda da kölelik vardı…
    Ma’n oğullarına baskın yapıp onlara üstün gelen kabile, aldıkları esirleri o sırada düzenlenen Ukaz Panayırı’na getirerek sattılar...
    Zeyd isimli çocuk Hakîm b. Hizâm’ın eline düştü. O da Zeyd’i satın aldıktan sonra halası Hatice’ye hediye etti…
    Hatice (r.a.), Muhammed b. Abdullah’a zevce olmuştu. Henüz va*hiy gelmemişti. Ama Muhammed (s.a.v.) peygamberlere özgü bütün sıfatları taşımaktaydı...
    Hatice de Zeyd’i, kocası olan Resûlullah’a hediye etti. O da mem*nuniyetle kabul ederek onu âzad etti. Onun üzerine titredi ve ondan sevgisini esirgemedi.
    Hac mevsimlerinden birinde Hârise’nin oymağından bir topluluk, Zeyd’le karşılaştılar. Anne ve babasının özlemini ve acılarını anlattılar. Zeyd onlara selâmını, özlemini ve sevgisini bildirdi. Kavminin hacılarına dedi ki:
    “Babama, benim burada en yüce ve en iyi babanın yanında bulun*duğumu bildirin...”
    Zeyd’in babası, oğlunun bulunduğu yeri öğrenir öğrenmez yola düştü. Yanına kardeşini de almıştı…
    Mekke’ye geldiklerinde “el-Emin Muhammed”i sorarak buldular ve yanına vardılar. Ona şöyle dediler:
    “Ey Abdülmuttalib’in torunu!.. Ey kavminin ulusunun oğlu!.. Siz Harem-i şerif ehlisiniz. Sıkıntılı olanların sıkıntısını çözer, esirleri doyu*rursunuz. Sana oğlumuz hakkında geldik. Bize bir iyilikte bulun ve fid*yesi konusunda bize güzellikle davran...”
    Resûlullah (s.a.v.), Zeyd’in kendisine bağlılığını biliyordu. Aynı za*manda babasının da onun üzerindeki hakkını takdir ediyordu.
    Hârise’ye şöyle dedi:
    Zeyd’i çağırın ve muhayyer bırakın. Eğer sizi tercih ederse, fid*yesiz olarak sizindir... Fakat beni tercih ederse, vallahi ben, beni ter*cih edeni fidye karşılığı verecek değilim!..”
    Böylesi bir hoşgörüyü beklemeyen Hârise’nin gözleri ışıldadı ve dedi ki: “Kuşkusuz sen bize insaf ettin, hem de çok insaf ettin.”
    Sonra Resûlullah (s.a.v.) Zeyd’i çağırttı. Gelince sordu:
    Bu kimseleri tanıyor musun?
    Zeyd cevap verdi: “Evet, bu babam, bu da amcamdır...”
    Resûlullah (s.a.v.) daha önce Hârise’ye söylediklerini tekrar etti...
    Zeyd şöyle dedi:
    “Ben sana hiç kimseyi tercih edecek değilim. Babam da sensin, amcam da sensin!..”
    Resûlullah’ın gözlerinde şükran ve şefkat damlaları birikti. Onu Kâbe’nin biraz ilerisinde bulunan Kureyş’in toplandıkları yere götürerek, şöyle seslendi:
    Şahit olun, Zeyd benim oğlumdur… Bana mirasçı olur, ben de ona mirasçı olurum…”
    Hârise’nin kalbi neredeyse sevinçten uçacaktı... Çünkü oğlu sa*dece hür değil, aynı zamanda Kureyş’in “es-Sadık el-Emin” diye isim*lendirdiği bir adamın, bütün Mekke’nin saygı duyduğu Hâşim oğulların*dan kutlu bir adamın oğlu olmuştu.
    Babası ve amcası gönül rahatlığıyla memleketlerine döndüler. Ço*cuklarını efendi olarak, güvenlikli ve rahat olarak bırakmışlardı. Daha önce babası “onu ovaların mı yoksa dağların mı yuttuğunu” bilmezken, artık gönlü rahattı…
    * * *

    Resûlullah, Zeyd’i evlatlık edindi. O günden itibaren Zeyd’in adı Mekke’de Zeyd b. Muhammed olarak anılır oldu.
    Aydınlık bir günde Muhammed’e vahiy geldi:
    Oku, seni yaratan Rabbinin adıyla...
    İnsanı kan pıhtısıyla yarattı.
    Oku, kalemle yazmasını öğreten, insana bilmediğini öğreten Rabbin kerem sahibidir...” (Alak, 1-5)
    Sonra vahyin çağrıları sürdü…
    Ey örtüsüne sarınıp bürünen! Kalk ve uyar. Rabbini de yücelt.”
    (Müddessir, 1-3)

    Ey Elçi! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Bunu yapmazsan O’nun risaletini yerine getirmemiş olursun. Allah seni koruyacaktır. Kuşkusuz Allah, kâfirler topluluğunu doğru yola iletmez.” (Mâide, 67)
    Resûlullah (s.a.v.) risalet görevini yüklenince, Zeyd ikinci müslü*man olarak dine girdi. Hatta ilk müslüman olduğunu söyleyenler de var*dır.
    Resûlullah (s.a.v.) onu büyük bir sevgiyle sevdi. O da bu sevgiye lâ*yıktı. Benzersiz vefası, ruhunun yüceliği, vicdanının temizliği, dilinin ve elinin temizliğiyle bu sevgiyi hak etmişti.
    Bütün bunlar Zeyd b. Hârise yahut Hz. Peygamberin ona taktığı isim*le “Zeyd’ül-Hibb”in (Sevgili Zeyd'in) güzel sıfatlarından bir kısmıydı. Hz. Aişe validemiz onun hakkında şöyle diyor:
    “Resûlullah (s.a.v.) Zeyd’i bir orduyla birlikte gönderdi mi mutla*ka onu emir tayin ederdi. Resûlullah’tan sonra yaşasaydı, onu yerine geçi*rirdi."
    Zeyd’in Resûlullah (s.a.v.) katındaki değeri bu denli yüceydi. Kimdi bu Zeyd? O, dediğimiz gibi, esir alınıp, köle diye satılan, sonra Resûlul-lah'ın âzad ettiği köleydi. Kısa boylu, esmer tenli, basık burunlu adam… Kalbi pâk, ruhu hür bir insan..
    İslâm’da ve Resûlullah’ın kalbinde yüce bir mevkie taht kurmuştu. Ne Resûl, ne de İslâm, insanın soy yüceliğine ve yüz güzelliğine aldırış etmiyordu…
    Bu dinin çevresinde Bilâller, Süheybler, Ammârlar, Habbâblar, Üsâme'ler ve Zeydler bir araya gelmişlerdi. Hepsi de önderler olarak bu dinin etrafındaydılar.
    İslâm’ın Kitabı, bu değeri şöyle ifade ediyor:
    Kuşkusuz sizin en üstününüz, Allah’tan en çok sakınanızdır.”
    (Hucurât, 13)

    Böylece yararlı kabiliyetlerin temiz ve güvenilir yeteneklerin önü açılmış oluyordu.
    Resûlullah (s.a.v.) halasının kızı Zeyneb’i Zeyd’e nikahladı. Anlaşıl*dığı kadarıyla Zeynep bu evliliği Resûlullah’ın ricasını kırmamak için ve hayasından dolayı kabul etmişti.
    Ne var ki evlilik hayatı tökezledi, evliliği devam ettirecek âmiller tü*kendi. Zeyd ile Zeynep ayrıldılar…
    Resûlullah (s.a.v.) sonu ayrılıkla biten bu evliliğin sorumluluğunu üstlenerek halasının kızı Zeynep ile kendi evlendi; sonra da Zeyd’e yeni bir eş buldu: Ümmü Gülsüm binti Ukbe...
    Birtakım şom ağızlılar Medine’de bir söylenti çıkardılar: “Nasıl olur da Muhammed, oğlu Zeyd’in boşadığı kadını alabilir?”
    Kur’ân, evlat edinmeyle gerçek evladın farkını bildirerek onlara ce*vap verdi... Câhiliyedeki evlat edinmenin, gerçek evlat gibi kabul edil*mesi âdetini kaldırdığını ilan etti:
    Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat Allah’ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur.” (Ahzab, 40)
    Böylece Zeyd tekrar eski ismiyle Zeyd b. Hârise diye anılmaya baş*ladı.
    * * *

    Şimdi...
    “Cumûh” savaşına çıkan şu silahlı kuvvetleri görüyor musunuz..? Bu kuvvetlerin kumandanı Zeyd b. Hârise’dir.
    “et-Taraf”, “el-Iys”, “eI-Hısmî” ve daha birçok savaşın kumandanı da yine Zeyd b. Hâriseydi.
    Daha önce Hz. Aişe’nin ağzından dinlediğimiz gibi “Peygamber (s.a.v.) Zeyd’i savaşa gönderdiği zaman onu mutlaka komutan yapardı.”
    İhtiyar Rum İmparatorluğu (Bizans), İslâm’dan rahatsız olmaya başlamıştı.. Hatta İslâm’ın zuhurunu kendi varlıkları için bir tehdit un*suru olarak görmeye başlamıştı. Özellikle de hegemonyaları altındaki Şam topraklarında... Ki bu topraklar, yeni dinin yayıldığı topraklarla sınır teşkil ediyordu.
    Bu yeni din, önüne çıkanı alıp götürüyordu…
    Böylece Şam’ı Arap Yarımadası için bir sıçrama tahtası olarak görmeye ve İslâm memleketlerine oradan nüfuz etme hesapları yap*maya başladılar.
    * * *

    Resûlullah (s.a.v.) Rumların İslâm’ın gücünü yoklamak için giriş*tikleri ufak tefek taciz saldırılarından kasıtlarını anlamıştı. Onlara karşı harekete geçmeye ve müslümanların direnmeye azimli olduklarını gös*termeye karar verdi.
    İşte böyle...
    Hicretin sekizinci senesinin Cemâziyelevvel ayında Şam’daki “Belkâ” mevkiine vardı. O yerin sınırına vardıklarında Bizans İmparator*luğu’nun yandaşı olan civar kabilelerin güçleriyle desteklenmiş Hirakl’in ordusuyla karşılaştılar...
    İslâm ordusu da “Mûte” diye isimlendirilen yere konaklamıştı. Bun*dan dolayı gazve de bu adla anılır...
    * * *

    Resûlullah (s.a.v.) bu gazvenin önemini ve stratejik oluşunu çok iyi bildiği için ordunun başına, gecenin ruhbanları ve gündüzün cengaver*lerinden olan üç kişi tayin etmişti.
    Üç kişi... Üçü de nefislerini Allah’a satmışlardı... Üçünün de şehâdetten başka arzusu ve tutkusu yoktu. Tek idealleri şehâdet şerbe*tini içerek Allah’ın cemaline nail olmaktı...
    Ordu kumandanlığındaki eğitim ve deneyimlerine göre bu üç kişi şunlardı:
    Zeyd b. Hârise
    Ca’fer b. Ebû Tâlib
    Abdullah b. Revâha
    Allah onlardan razı olsun ve onları da razı kılsın; sahâbenin tümün*den de razı olsun...
    Resûlullah’ın orduyu uğurlarken de daha önceki emrini tekrarladı*ğını görüyoruz:
    Komutanınız Zeyd b. Hârise’dir... Ona itaat ediniz...
    Zeyd şehid olursa, o zaman Ca’fer b. Ebû Tâlib’e itaat ediniz...
    Ca’fer de şehid olursa, komutanınız Abdullah b. Revâha’dır…”
    Ca’fer b. Ebû Tâlib, amcasının oğlu Resûlullah’ın kalbine en yakın insanlardan biri olmasına rağmen...
    Şecaatine, cesaretine, nesebine ve soyuna rağmen Resûlullah (s.a.v.), onu Zeyd’den sonra ikinci komutan yapmış, Zeyd’i öne al*mıştı...
    Burada da olduğu gibi Resûlullah (s.a.v.) daima yeni dinin haki*katlerini yerleştiriyordu.. Bu yeni din, boş ve batıl esaslara dayanan imti*yazları ve bozuk insanî ilişkileri kaldırıyor, yerine insanın insaniyetini esas alan, olgun, yeni ilişkiler ikame ediyordu..!
    * * *

    Sanki Resulullah (s.a.v.) ordunun komutanlarını Zeyd, Ca’fer ve Abdullah diye sıralarken, olacak muharebenin hadiselerini önceden okuyordu…
    Müslümanlar Rum ordusuna şöyle bir bakınca iki yüz bin kişilik ordu karşısında hayretler içinde kaldılar. Böyle bir şey hesapta yoktu...
    Fakat inanç savaşlarının, sayıca çokluk savaşı olduğu nerede gö*rülmüş ki…?!
    İlerlediler ve hiçbir şeye aldırmadılar... Önlerinde komutanları Zeyd vardı... Resûlullah (s.a.v.)’in sancağını taşıyor ve şehâdeti, zaferden daha çok arzuluyordu.
    Onun hesabı öyleydi. Allah’la bir alışveriş yapmıştı. Allah, cennet karşılığında mü’minlerin canlarını satın almamış mıydı? Düşmanın okla*rına, mızraklarına, kılıçlarına aldırmaksızın Resûlullah (s.a.v.)’in sanca*ğını yüksekte tutuyordu.
    Zeyd, ne etrafında uçuşan okları, ne de Rum askerlerini görüyordu. Onun gördüğü cennet bahçeleri ve yeşil döşekleriydi... Gözlerinin önüne bayrak gibi seriliyor, ona bugünün zifaf günü olduğunu haber veriyordu...
    Zeyd sürekli vuruşuyor, sürekli savaşıyordu... Karşısına çıkan sa*vaşçıların kafalarını hiç kaçırmıyor, hepsini düşürüyordu. “Dârü’s-se*lâm”a, sonsuzluk cennetlerine, Allah katına erişeceği büyük kapıyla arasındaki kapıları açıyor, kilitleri birer birer kırıyordu.
    Ve Zeyd maksûduna nail oldu...
    Ruhu cennete doğru olan yolculuğuna çıkmışken, cesedine se*vinçle bakıyordu. O ince, yumuşak, ipekten bir örtüye sarılmamıştı... Allah yolunda akan tertemiz kana boyanmıştı...
    Sonra mutmain olmuş bir hâlde tebessüm ederek, ikinci komutan Ca’fer’i seyre daldı. Ca’fer, toprağa bulanıp kaybolmadan önce bayrağı teslim almak üzere ok gibi fırlamıştı...

    60 Seçkin Sahabe / Beka Yay./Halid Muhammed Halid
Yüklüyor...

Sayfamızı paylaşarak bize destek verebilirsiniz.