SELEFİLİK

Selefîlik İslam düşünce tarihinde önemli bir akımdır. Akıl-nakil ilişkisi çerçevesinde oluşmuş iki köklü ekolden biri selefîliktir.
Selef kelimesi, şimdikine nazaran daha önce yaşamış, gelip geçmiş önceki kuşakları ifade eder. Selefin zıddı 'halef'tir. Halef, sonra gelen, bir kimsenin ardılı demektir.
İslam düşünce tarihinde 'selefiye' adı geçmişte ve günümüzde kullanılmakla beraber, aslında bu isimde muayyen bir mezhep yoktur. Nasıl ki 're'yciler' adında muayyen bir mezhep olmayıp, re'yci mezhepler varsa, selefiye (selefîlik) de, bir mezhepten daha genel olarak bir yöntem, yaklaşım tarzı ve anlayıştır.
Selefiye, Kur'an ve hadisle birlikte, sahabe, tâbiîn ve tebe-i tâbiîn nesillerinin söz ve davranışlarını kudsiyet mertebesinde benimseyen; nassı ve nakli dinî bir dokunulmazlık (masuniyet) seviyesine yükselten, nakli yüce ve mübarek bir bilgi kaynağı olarak yüceltip, mutlak surette hâkim sayan, nassa itiraz ve muhalefet etmeyi, tenkid ve tevil yapmayı kesinlikle kabul etmeyen anlayıştır. Daha da daraltılmış bir ifadeyle, sahabe ve tâbiîn mezhebi üzerinde bulunduğunu ileri süren fakîh ve hadisçilerin yoluna selefiye denmektedir.
İslam düşünce geleneğinde, 'ehl-i sünnet' 'hâssa' ve 'âmme' (özel ve genel) diye ikiye ayrılagelmiştir. Maturîdiyye ve Eş'ariyye mezhepleri 'ehl-i sünnet-i âmme' sayılmaktadır. Bu iki mezhebin, hakkında meşhur bir nass (ayet ve hadis) bulunmayan, sahabe ve tâbiînin üzerinde ittifak ettikleri açıkça bilinmeyen bazı kelamî meselelere daldıkları kabul edilmektedir. Bu iki mezhep, bazı hatalar yapmış olsa da yine tevhid ehli sayılmışlardır. Ehl-i sünnet-i hâssa olarak ise, selefiye ekolü kastedilmektedir. Çünkü selefiyenin, hakkında meşhur bir nass olmayan, sahabe ve tabiînin de ittifak etmişliği bilinmeyen meselelere dalmayıp, sünnetin kemali üzere hareket eden tevhid ehli bir zümre olduğu kabul edilmiştir. Ehli sünneti hâssaya zamanla selefiye yerine Hanbelî mezhebi de denmiştir. Selefiyeye eseriye, ehli hadis, sıfatiye ve isbâtiye gibi isimler de verilmiştir.
Selefîlik hicri üçüncü yüzyılın başlarında teşekkül etmeye başlamış ve bazı aşamalardan geçmiştir. Selefîliğin ilk aşamasına 'eski selefîler' (mütekaddimûn) denmektedir. 'İcmal devri' de denilen bu ilk dönem, Mutezile, Mürcie, Şia ve Haricilerin dışında kalan, sahabe, tâbiîn ve tebe-i tâbiîn yolunu benimseyen, bid'at saydıkları Cehmiye, Mutezile ve Kaderiye'nin yeni yorumlarını toptan (icmalen) reddeden hadisçi ve fukahânın benimsediği mezheptir. 'Eski selefîler' kendi içinde iki gruba ayrılmaktadır. İlki, henüz Eş'arî ve Maturîdî mezhepleri zuhur etmeden önceki selefîler olup, bu dönemde ehli sünnetin tamamına 'selef mezhebi' denmekteydi. Eş'arî ve Maturîdî mezhepleri teşekkül ettikten sonra, onlardan ayrışan sünnîlere selef adı verilmişti ki, bu da, 'icmal devri'nin ikinci dönemi sayılmaktadır.
Mamer b. Raşid (ö.770), Evzaî (ö.774), Sufyan es-Sevrî (ö.778), Malik b. Enes (ö.795), Sufyan b. Uyeyne (ö.814), önde gelen bazı selefî âlimlerdir. Hanefî, Şafî ve Malikî mezheplerinin ilk âlimleri de selefden sayılmışlardır. Fakat bilhassa Ebu Hanife belki sözcük anlamıyla 'selef' sayılsa da, 'selefî' olmadığı kesindir.
Kuşkusuz selefiye denince akla, selefiyenin îtikaddaki imamı olarak bilinen, Hanbelî mezhebinin kurucusu Ahmed İbni Hanbel (ö.241/855) gelir. Musned türünde bir hadis kitabı tedvin etmiş olan İbni Hanbel, Bağdat'ta yaşamış, Kur'an'ı hıfzetmiş, hadis rivayeti ve fıkıh alanında tedrisat yapmıştır. Abbasî hükümdarları tarafından, "Kur'an mahlûktur" görüşünü kabul etmeye zorlanmış, kabul etmediği için işkenceler görmüş, öğrenci okutmaktan, halkın arasında bulunmaktan men edilmiştir. Kısacası, fikirlerinin çilesini çekmiş bir insandır. Ahmed İbni Hanbel Kitap ve sünneti delil olarak alır, sahabenin icmaını kabul eder, kıyasa ise hemen hemen hiç başvurmazdı. İtikadî konularda akla yer vermezdi. Çünkü aklın dalalete sevk edebileceğine inanırdı. Ona göre Allah'ın sıfatları konusunda tartışmaya girmek doğru değildi.
Selefiyenin ikinci dönemi, 'sonraki selefîler' (müteahhirûn) olup, bu döneme tafsil devri de denmektedir. İbni Teymiyye (ö.1328) tarafından başlatılıp, öğrencisi İbni Kayyım el-Cevziyye (ö.1350) tarafından sürdürülen hareket, geniş ölçüde eski selefîleri takip etmiştir. İbni Teymiyye Ahmed b. Hanbel'den beş asır kadar sonra yaşamış, onun sıkı bir takipçisidir. Öncekilerin, dalmayı uygun bulmadıkları için icmalen zikrettikleri konular bunlar tarafından tafsilatlı olarak işlenmiş, böylece selefîlik sistemleşmiştir. Ne var ki, bu sonraki selefîliğin hızını, güçlenen sünnî kelam ve tasavvuf hareketi kesmiştir.
Bugün Vahhabîlik olarak bilinen akımın kurucusu Muhammed b. Abdülvehhab (ö.1792), İbni Hanbel-İbni Teymiyye çizgisinin bir devamıdır. Ne var ki, Muhammed b. Abdülvehhab, İbni Teymiyye'nin ictihad canlılığını almamış, tutuk bir İbni Teymiyyecilikle yetinmiş, basit bir selefî hareket olarak kalmıştır. Muasır bir düşünürün deyimiyle, İbni Teymiyye'yi ezberlemiş fakat ezberini bir adım ileriye götürememiştir. Yine de Vahhabîlik, Senusîlik gibi bazı hareketleri etkilemiştir
Selefiyenin üçüncü dönemi, yeni selefiye hareketidir. Mısır'da Kavalalı M. Ali Paşa, İstanbul'da Tanzimat Fermanı ile başlayan batı tesirleriyle uyanan bazı Müslümanlar, geleneksel kelam ve tasavvuf ekollerinin Müslümanların derdine derman olamayacağı düşüncesinden hareketle yeni bir selefiye anlayışı geliştirmişlerdir. Cemaleddin Afganî (ö.1897), Muhammed Abduh (ö.1905), Reşid Rızâ (1935), Muhammed İkbal (ö.1938) Mustafa Meraği, Seyyid Kutub, Muhammed Kutub, Mevdudî, Nedevî, Mustafa Sibai, Muhammed Ebu Zehra, Yusuf Kardavî gibi düşünür ve âlimler 'yeni selefiye'den sayılmaktadır. Mehmed Akif, Kâmil Miras ve Ahmed Naim mutedil selefiyenin Türkiye'den birkaç temsilcisidir. Yeni selefîler akla, ilme ve teknik gelişmelere çok önem verirler. Önceki selefîleri aşan bazı yorumları vardır. Reşid Rızâ bunun en tipik örneğidir. Yeni selefîler, muhalifleri tarafından mezhepsiz, modernist, din tahripçisi gibi ithamlara maruz kalmışlardır.
Hemen her düşünce akımı gibi, selefîlik de yekpâre bir düşünce ekolü değildir. Sadece tasavvufa ya da sadece kelama yakın selefîler bulunduğu gibi, her ikisine de yakın ya da her ikisine de uzak selefîler bulunmaktadır.
Selefiye Kur'an'ı 'olduğu gibi' alma, tevil ve tefsire girişmeme taraftarıdır. Koyu bir selefî için, "Allah öyle diyorsa öyledir!" Bu açıdan selefiye ile zahirîleri birbirinden ayırmak müşkildir. Selefiyenin Peygamber'e ilişkin tutumu tam bir taklit anlayışıdır. Rivayete göre Ahmed b. Hanbel, Kur'an'ın yaratılmışlığı tartışmasında takibata uğradığı sırada bir yerde üç gün gizlenir ve aranmaya devam ettiği halde üçüncü günün sonunda ortaya çıkar. Sebebi ise, Rasûlullah'ın hicret esnasında gizlendiği mağarada üç gün kalmış olmasıdır! İbni Hanbel'in ölünceye kadar karpuz yemediği rivayet edilir. Çünkü rivayetler ona, Rasûlullah'ın karpuzu nasıl yediğini bildirmemiştir!
Aslında Ahmed İbni Hanbel, selefi bu şekilde takdis etmekte yalnız değildir. Rivayetler doğru ise, Hz. Ömer'in oğlu Abdullah, İbni Hanbel'e esin kaynağı olmuştur. Abdullah b. Ömer'in, bir yerden geçerken devesinden inip def-i hacette bulunur gibi yaptığı, bir başka yerde devesini birkaç kere döndürdüğü rivayet edilir. Sebebi bellidir: Rasûlullah (sav) da o yerlerde aynı hareketleri yapmıştır!
Selefiyenin en belirgin özelliği, nassları ve nakli kutsallaştırmasıdır. Selefiye müteşabihat konusunda Kur'an ayetlerini tefsir ve tevil etmeye şiddetle karşı çıkar. Hiç kimse aklına dayanarak Kur'an'ı yorumlayamaz der. Adından da anlaşılacağı üzere, gerek Kur'an'ı ve gerekse sünneti anlamak için başvurulacak merci, selef, yani ilk üç nesildir. Dinde sahabenin örnek alınması esastır. Çünkü kalbi en temiz, ilmi derin, hidayet açısından en güvenilir, yapmacıklıktan uzak, ahlak bakımından en sağlam kişiler sahabe neslidir. Allah, dinini tesis etmek için, Rasûlü ile birlikte bu insanları seçmiştir. Onlara benzemeye çalışmak ve izlerini adım adım takip etmek gerekir. Onların yolundan azıcık sağa ya da sola sapmak insanı dalalete düşürür.
Ayet ve hadislerin manası, sahabenin anladığı kadardır. Sahabe nasslardan ne anlamışsa İslam odur. Bunun dışında re'y, kıyas, tevil, tefsir, icma ve ilham gibi yöntemler dinden değildir. İmam Şafi'nin, "ilim, kâle haddesenâ (bize felan nakletti) ile başlayan sözlerdir. Geriye kalanlar şeytanın vesvesesidir" dediği rivayet edilir. Onlar ilmi, "nass ve naklin dışında kalan şeyleri bilmemek" diye tarif etmişlerdir.
Kısacası selefiyeye göre Peygamber'in sünneti Nuh'un gemisidir; ashab ise hidayet yıldızları olup, gemiye bindikten sonra, selamet sahiline inmek için bu yıldızların rehberliğinden yararlanmak şarttır. Bu bağlamda "ashabım gökteki yıldızlar gibidir…", ya da "en hayırlı nesil benim zamanımda yaşayanlardır…" gibi hadislerin ne kadar büyük bir işlev gördüğü kolaylıkla anlaşılmaktadır.
Selefiye nazarında tâbiîn ve tebe-i tâbiîn sahabe ile aynı değerdedir. Çünkü İslam'ı en doğru, en iyi, en güzel şekilde anlayan ve anladığını en uygun biçimde yaşayan, bu ilk üç nesildir. Sonrakilerden hiç kimse İslam'ı onlar kadar mükemmel anlayamaz. Onların anlayış ve yaşamları tenkit edilemez. Demek ki, yapılacak şey, ilk üç neslin beyan ve uygulamalarını aynen muhafaza etmek, onlara aykırı görüş ve davranışlardan kaçınmaktır. Selefiyenin "isnad dindir" sözü, ilk üç nesilden gelen rivayetler dışında ilim kabul etmedikleri anlamına gelmektedir. İmam Zührî'nin, "hadis erkektir, onu ancak erkekler sever; dişiler ondan hoşlanmazlar" sözü, isnadın nasıl da 'din' sayıldığını açıklayıcıdır.
İbni Teymiyye, filozofların, kelamcıların ve Eş'arî, Maturîdî gibi ehli sünnet imamların metotlarını özetledikten sonra, selefin akla itimat etmeyip, itikadî delilleri sadece Kur'an'dan almayı savunduğunu, zira aklın insanı saptırabileceğini ileri sürer. Ona göre esas olan nakildir. Akıl, idrak ve tasdik edicidir. Kurtuluşun yolu akıl değil, faydalı ilim ve salih ameldir. Felsefe ve kelamın akli metotlarıyla Allah hakkında bilgi sahibi olunamaz. İtikadî ve diğer meseleleri hakkıyla anlamanın yolu, Kur'an ve sünnettir. Kur'an ne hüküm koymuşsa, sünnet nasıl açıklamışsa, olduğu gibi kabul etmek gerekir, asla reddedilemez. Aksi takdirde İslam inancından çıkılmış olunur.
Selefiye, ilk nesilleri ve onlardan gelen nakilleri kutsallaştırırken, aklı da o oranda küçümser. Bu, elbette aklı hiç kullanmadıkları anlamına gelmemektedir. Lakin onlara göre akıl ayet, hadis ve ilk üç nesilden gelen rivayetler hakkında tasarrufta bulunamaz. Kur'an'ı açıklamak ve yorum çıkarmakta aklın hiç katkısı yok değildir, ancak bu katkı, metinlerin işaretleri ölçüsünde ve haberlerin, aklı desteklemeleri nisbetindedir. Aklın vazifesi sadece nakli anlamaktan ibarettir. Akıl Kur'an'ın delillerini ancak izah edebilir. Akıl hâkim değil, şahittir; bozan, reddeden değil, destekleyendir. Akla düşen inanmak, boyun eğmek, nakille bilinen şeyleri akla yaklaştırmak ve nakille çelişmekten kurtarmaktır. Akıl ve istidlal yöntemine dayanarak nakil tefsir ve tevil edilemez. Akıl naklin ardından yürür ve destekler, ama hiçbir zaman tek başına delil olamaz. Selefiyeye göre aklî metotlar İslam'dan sonra icad edilen, sahabe ve tabiînin bilmedikleri bir usûldür. İtikadî meseleleri anlamak için aklî prensiplerin zaruri olduklarını iddia etmek, selefin bu meseleleri ve delillerini hakkıyla bilmediklerini iddia etmek anlamına gelir.
Selefiye, nakli yüceltip, aklı dışlayınca, akla dayanarak görüş belirtme anlamındaki re'yi de yerden yere vurmuştur. Çünkü re'y aklî bir edimdir; oysa nassları anlamada re'ye başvurulamaz. Meşhur hadis âlimi Şa'bî'nin, re'y ve kıyas gibi yöntemlere tepkisi ünlüdür. Şa'bî'nin, Re'ycileri kastederek, "Şunlar sana Muhammed'in ashabından bir şey haber verirlerse onu kabul et, kendi re'y ve görüşlerine dayanarak bir şey söylerlerse, onu götür helâya at ve üzerine de işe" dediği bildirilir. Şa'bî, bir meselenin çözümünü kıyas ve akla göre bulma çabasına olan tepkisini gösterirken, oldukça müstehcen sözler sarfetmiştir. Ahmed b. Hanbel, zayıf hadisi re'ye tercih ederdi. Oğlu Abdullah'ın babasından naklettiğine göre, hukuki problemlerin, re'y ve kıyası iyi bilen birine değil, hadis usul bilgisi yetersiz bile olsa bir hadisçiye sorulması gerektiğine inanmaktaydı.
Hadis dururken re'y ve kıyasla hüküm vermek, selefiyenin asla kabul edemeyeceği bir yöntemdir. Bu sebebe binaen, re'y ehlinden olan Ebu Hanife selefiyenin şiddetli hücumuna maruz kalmış, ilmi bilmeyen, insanları dalalete düşüren biri olarak görülmüştür. Eserine 'ehli sünnet' kitlelerce, Kur'an'dan sonra en sahih kaynak payesi verilmiş olan Buharî, "halkdan biri" tabiri ile atıfta bulunduğu Ebu Hanife'nin adını anmaya bile layık görmemiş ve kendisinden bir tek hadis dahi rivayet etmemiştir.
Selefiye, büyük oranda re'y ve istidlâle dayanan kelam ilmine hücum etmiş, kelam bilmeyi cehalet, bilmemeyi ilim saymıştır. Hatta kelamla uğraşmayı zındıklık sayanlar olmuştur. Ahmed b. Hanbel'in, kelam âlimlerini (aklı yücelttikleri için) zındık saydığı bilinmektedir. İmam Şafi'nin de kelam günahını, Allah katında şirkten sonra en ağır günah saydığı ileri sürülmektedir. Selefiyenin en azından, kelamî nazariyelerin bir işe yaramayacağı, varsayım türünden bu kîl ü kâl ile bir yere varılamayacağı görüşünde olduğunda kuşku yoktur. İbni Teymiyye'ye göre kelamcılar ne İslam'a yardımcı olmuşlar, ne de İslam düşmanlarını hezimete uğratmışlardır.
Selefîler, yollarının Kur'an ve sünnet yolu olduğu inancını taşıdıkları için, itikadî meseleleri yalnızca Kur'an'dan ve sünnetten almaya çalışmışlar, itikadda Kur'an'dan başka delil arama çabasına girmemişler, halkın Kur'an'ın delilleriyle yetinmeleri uğrunda da büyük çaba sarf etmişlerdir. Onlara göre Kur'an'ın genel tutumu, Allah'ı yüceltme uğrunda aşırılığa gidip tafsilata dalmamak, Allah'ın vücudu (varlığı)na, dünyevî veya semavî cisimler ile delil getirip, tafsilata dalmamaktır. Tartışma doğuran çözümsüz meselelerle uğraşmamak gerekir. Kur'an'ın açıkladığı çerçevede, aklî ve naklî delillerle iman esaslarını ispat eylemek yeterlidir.
Selefiye ile diğer kelam mezhepleri arasında en fazla cedelleşme Allah'ın sıfatları üzerinde yaşanmıştır. Selefiye, Allah'ın sıfatlarını 'Kur'an ve sünnette zikredildiği gibi', zahirine göre almakta, tevil veya tefsire girişmemektedir. Dolayısıyla Allah'a sevgi, gazap, kızma, çağırma, konuşma, bulutların gölgesiyle insanlara inme ve arş üzerinde istîvâ etme gibi sıfatları isnad etmektedirler. Onlara göre Allah'ın eli ve yüzü vardır ve bu hususta tevil yapılamaz. 'El' keyfiyetsiz olarak Allah'ın sıfatıdır. Fakat diğer sıfatlarda olduğu gibi, el sıfatının da künhünü idrak edemeyiz. Tafsilatına girmeden, mücmel olarak Allah'ın eli sıfatını tasdik ederiz. Allah'ın eli, aslı itibariyle malum, vasfı itibariyle müteşâbihtir. Vasfın keyfiyeti (nasıllığı) bilinemez. İmam Malik'in, "istiva malumdur, keyfiyeti meçhuldür, ondan soru sormak bid'attır" sözü, sıfatlara ilişkin selefî tutumu özetleyicidir.
Selefe göre Allah'ın sıfatları, yaratılmışların sıfatlarına benzemez. Dolayısıyla O'nun sıfatlarının keyfiyeti tayin olunamaz, tevil ve tahrif edilemez. Allah'ın şanına yakışmayan teşbih ve temsil (benzetme ve örneklendirme)ler toptan reddedilir. Hayat, ilim, irade, kudret, semi, basar gibi sıfatlar nasıl ki Allah'ın zatî sıfatlarından ise, vech, yed, ayn gibi sıfatlar da O'nun zatî sıfatlarındandır. Yaratma, diriltme, öldürme, rızık verme ve affetme nasıl Allah'ın dileme ve kudretinin taalluk ettiği fiili sıfatlarından ise, istivâ, nüzul ve gelmek gibi sıfatlar da O'nun fiilî sıfatlarıdır.
Selefiye nasslar üzerinde tevil yapmayı bir nevi dini değiştirme ve tahrif sayar. Kur'an ve sünnette belirtilen esaslara, akıl ve reye müracaat etmeksizin, tevile başvurmaksızın, olduğu gibi inanırlar. Müteşâbih ayetlerin tevilini Allah'a havale ederler. İlimde rüsûh sahibi olanlar, onlara iman eder, hepsinin Allah'dan olduğuna teslim olurlar, ama ayetleri tevil etmezler. (3/Al-i İmran, 7). Selefiye, nassları hiç tefsir etmiyor değildir, lakin onların tevil ve tefsiri lafzî ve zahirî bir tefsir olup, bir nassı başka bir nass ile tevil ve tefsir etmekten ibarettir. İbni Hanbel "üç şeyin (megâzî, melâhim ve tefsir) İslam'da yeri yoktur" derken, re'y esasına göre yapılan tefsiri kastetmekteydi.
Selefiye yolunun şu yedi esasa dayandığı belirtilmektedir:
1.Takdis: Allah'ı, O'nun azametine layık olmayan sıfatlardan tenzih etmek.
2.Tasdik: Allah'ın, Kur'an'da ve sünnet-i seniyyede varid olan isimleri ve sıfatlarının, Allah'ın kemaline layık bir anlamı olduğuna kanaat getirmek. Allah, kendisini ve Peygamber (a.s) Allah'ı nasıl vasfetmiş ise, murad edilen anlamın velev ki künhünü kavrayamasa bile, öylece iman etmek.
3.Aczin itirafı: İnsan, müteşabih konularda murad olunan ilahî maksada tam olarak ulaşamaz.
4.Sükût: Cahil kişi, müteşabih meselelerden soru sormamalı, âlim de cevap vermemelidir. Avam müteşabih meselelerden sorarsa men edilir. Mesela Rasûlullah (sav) kader meselesine dalanları bundan men etmiştir. Hz. Ömer, "Rahman arşa istiva etti" ayetinin manasını soran kimseyi sürgün etmiş, Kur'an'ın mahlûk olup olmadığını soran kimseyi de bundan sakındırmıştır.
5.İmsak: Kur'an nasslarını, zahirî anlamlarının dışında başka manalara tevil etmekten kaçınmak gerekir. Allah'ın eli 'kudret' ile açıklanamaz.
6.Kalbin bozulmasına sebebiyet vermemek için, tartışmaktan men olunan işleri kalpten de tefekkür etmemek gerekir.
7.Peygamber (a.s) ve sahabe, derinlikli konulara dalmıyorlardıysa bu, o konulara vakıf olmadıkları anlamına gelmemektedir.
Selefiyenin bu ilkelerinin genel özelliğini şöyle özetleyebiliriz: onlar, Allah'ın zatı hakkında ilme dayanmaksızın ve hak olmayan bir söz söylemeyi sakıncalı bulmuşlar; ilmî bir delile dayanmaksızın, hele de hak ortaya çıktığı halde lüzumsuz yere cedel yapmaya devam etmeyi kerih görmüşlerdir. Onlar, dinde tefrika ve ayrılık çıkarmaktan dinin men ettiğine inanmışlardır.
Doğrusunu söylemek gerekirse selefiye, Allah'ın ilim, kuvvet, rahmet, kelam ve istivası yoktur diyen muattıla ve "ilmi benim ilmim gibidir, kuvveti benim kuvvetim gibidir" görüşünde olan müşebbihe gibi fırkaların metodunu benimsememiştir. Kendilerinin, Allah'ın sıfatlarını, yaratılanların sıfatlarına benzeten müşebbiheye, Allah'ı cisimleştiren mücessimeye, ya da Allah'ın sıfatlarını iptal eden muattılaya benzetilmesine tepki göstermiş ve anılan akımları reddetmiştir. Fakat yine de bu tepkisi selefiyeyi, mücessime ve müşebbiheye benzemekten kurtarmamıştır. Bazı ilk dönem selefîleri de bu gerekçeyle eleştirilmişlerdir. Çünkü selefiyenin mesela Allahu Teala'ya parmakla işaret etmenin cevazına inanması, bu eleştirileri haklı kılmıştır. "Allah cevher değildir, cisim değildir; âlemin içinde değildir, dışında da değildir; âleme bitişik değildir, ayrı da değildir; önde-arkada, sağda-solda, aşağıda-üstte değildir…" diyen kelamcıya, "aslında Allah yok diyeceksin de dilin varmıyor!" tepkisini göstermek bir selefîye cazip geliyordu. Lakin kendi yorumlarının teşbih ve tecsim anlamına geldiği uyarılarını, 'selefîce' reddediyorlardı.
Selefiyenin, tecsim ve teşbihe varan yorumları, bizzat ekolün kendi içinden eleştiriler almıştır. Bu eleştiriyi yapanlardan biri olan İbnül Cevzî, selefî âlimlerin görüşlerine katlanamamış, bunların Ahmed İbni Hanbel ve selefin görüşleri olmadığını savunmak, bu görüşlerin mezhebi lekelediğini ileri sürmek zorunda kalmıştır. Mesela, "Allah Âdem'i kendi sûretinde yarattı" (Buharî, Müslim, İbni Hanbel) hadisine binaen Allah'ın şekli, yüzü, ağzı, dili, dişleri, yüzünün nuru, iki eli, parmağı, avuçları, küçük parmağı, başparmağı, göğsü, baldırı, bacağı* ve iki ayağı bulunduğunu iddia eden selefîleri İbnül Cevzî, Allah'ı yaratılmışlara benzettikleri için şiddetle eleştirmiştir. İbnül Cevzî'ye göre, Ahmed b. Hanbel kamçılanırken bile kendisine, öncekilerin (selefin) söylemediği bir sözü söyletemeyeceklerini haykırmış ve de söylememiştir. İbnül Cevzî, 'selefîliğin' sınırlarını zorlayan bir noktaya geliyor ve diyor ki, "Temel esaslar kendisiyle ispat edilen akıl ihmal edilmemelidir." İbnül Cevzi'nin eleştirilerini, yine bir Hanbelî âlimi olan ve "Hanbelî mezhebinin, denizlerin suyuyla bile temizlenemeyecek kadar kirletildiği" tespitini yapan Ebu Ya'lâ sürdürmüştür.
Kabul etmek gerekir ki selefîler, ulemanın geneline aykırı olarak, tevhid akîdesinin gerektirdiği bazı hususlarda çok titiz davranmışlardır. Bunların başında, Allah'dan bir şey isterken, ölmüş bazı kulların vesîle (aracı) yapılması (istimdât) inanışı gelmektedir. Selefîler istimdâtın vahdaniyete ters düştüğünü, adeta haykırarak söylerler. Selefiyeye göre Allah'dan başkasından yardım dilemek haramdır. Peygamber bile kendisinden yardım dilemeyi men etmiştir. İbni Teymiyye, ölülere veya dirilere dua ederek yalvarmanın, Allaha ortak koşmak olacağını en yüksek tonda seslendirmiş bir selefiye âlimidir. Ona göre, yaratılan birini vesîle edinmek, Allah'ın inzal etmediği bir bid'attır. Kim Allah'a ibadet (kulluk) hususunda bir şahsı veya herhangi bir şeyi Allah'a aracı yaparsa, o kimse Allaha şirk koşmuş olur. Onun, Allah'ın tek olduğuna inanmasının bir anlamı yoktur. Mekke Arapları, yerin ve göğün yaratıcısının Allah olduğunu kabul ettikleri halde, Allah'a şirk koşuyorlardı. (31/Lokman, 25; 39/Zümer, 38).
Selefiyeye göre, Peygamber'in kabrine yönelerek ziyaret etmek, kabri etrafında ibadet etmek, herhangi bir Peygamber veya velinin kabrine yönelerek dua etmek, vahdaniyete aykırıdır. Selef de böyle inanmaktaydı. Aynı şekilde gerek Peygamber'in, gerekse 'salih kulların' kabirlerini, hayır ve uğur bekleyerek ziyaret etmek caiz değildir.
Selefîler tasavvufa sıcak bakmazlar. Kimi selefîlere göre İslam açısından en zararlı iki zümreden birincisi kelamcılarsa, ikincisi de sûfîlerdir. Ancak bütün selefîlerin tasavvufa aynı şekilde bakmadıkları da bir gerçektir. İbni Teymiyye gibi bazı selefîler, meselenin daha ziyade akidevî (ideolojik) yönüyle alakadar olurken, kimileri daha ziyade sûfî çevrelerde yayılan bid'at ve hurafelere yoğunlaşmışlardır. Bazı sûfîlerin yazdığı tasavvufî tefsir kitapları, bazı selefîler (mesela İbni Salah) tarafından küfür olarak nitelenmiştir.
Sûfiyeyi en çok tenkid edenlerden birisi İbni Teymiyye'dir. İbni Teymiyye'nin bilhassa Hallac ve İbni Arabî gibi teorisyenleri eleştirisi meşhurdur. O, İbni Arabî'nin vahdet-i vücud teorisini, Yahudilerin, Hristiyanların, Mecusilerin ve hatta putperestlerin bile savunmadığı, ancak Karmatîlerde görülebilen Firavunî bir teori olarak görür. 'Enel hak' nazariyesini ve vahdet-i vücudu hulûl ve ilhad hareketi, hatta İslam karşıtı cereyanlar olarak değerlendirir.
Selefiyenin ekseriyeti sûfiyeyi daha çok, kabir ziyareti, şeyhlerin/evliyanın ruhlarından yardım dilemek, sema, toplu zikir, evrad, ezkar ve musikî gibi konularda tenkit etmiştir. Toplu halde vecd içinde okunan ilahilere selefîler "şeytanın Kur'an'ı" nazarıyla bakmışlardır. Şeyhlere olan aşırı bağlılığın, insanların dine ve nassa bağlılıklarına engel olduğunu savunmuşlardır.
Sûfîlerin zühd anlayışı selefiyenin tenkidine uğramış olmakla beraber, ilk dönem zâhidlerini nisbeten anlayışla karşılamış oldukları da bir gerçektir. Bunda selefiyenin ilk imamlarının zühd fikrine ve zâhidâne bir yaşama fazla uzak olmamalarının etkisinin olduğu muhakkaktır. Nitekim Ahmed İbni Hanbel'in de zühdle ilgili bir kitabı bulunmaktadır. Selefiye, İslam âleminin geri kalmasının sebebi olarak, inziva, dünyayı terk ve tekke hayatını işaret etmiştir.
Selefiyenin tasavvuf eleştirisini, köktenci bir reddiye olmayıp, daha ziyade ıslaha yönelik bir tutum olarak görebiliriz. Sûfîlerin bazı âdetlerini bid'at ve hurafe olarak görüp, karşı çıkmak elbette bir 'tasavvuf eleştirisi'dir. Fakat bir de tasavvufu, doktrin olarak Din'in temel ilkeleriyle çatıştığı gerekçesiyle eleştirmek, daha doğrusu reddetmek vardır. Selefilerinki daha ziyade birinci türdendir ve bu, seçmeci, ılımlı ve uzlaşmacı bir eleştiridir. Örnek verecek olursak, 'evliyâ'nın ruhlarından istimdat, kabir ziyareti, sema gibi pratiklere tepki duyulması, bunların sahabe, tâbiîn ve tebe-i tâbiîn neslinde -gelenekte- bulunmamış olmasıdır! Eğer gelenekte var olsaydı, muhtemelen usûlleri gereği bunları 'anlamaya' çalışacaklardı.
İbni Teymiyye'nin sûfîleri, hele de vahdet-i vücûd felsefesini eleştirisi çok önemli olmakla beraber, tasavvufun kökten reddi sayılamaz. Çünkü her şeyden önce bir selefî olarak onun hareket noktası, vahdet-i vücud gibi felsefi teorilerin, ilk üç nesilde görülmemiş olmasıdır. Fakat yine de İbni Teymiyye'nin tasavvufu tenkidi küçümsenecek ve görmezden gelinecek cinsten değildir. Muhyiddin İbni Arabî ve Hallacı Mansur şahsında vahdet-i vücûda yönelttiği eleştiriler oldukça cesur ve tamamen isabetlidir.
Selefiye oldum olası 'bid'atlara' şiddetle karşı çıkmıştır. Gerek Peygamber ve gerekse ilk üç nesil tarafından her şey en güzel bir şekilde söylendiğine ve icra edildiğine göre, Kur'an ve sünnette bulunmayan, sahabenin hayatında rastlanmayan şeyler bid'at sayılır. Her bid'at dalalet, her dalalet de cehennemliktir. Selefiye, bid'atın hasene ve seyyie gibi çeşitlendirilmesini kabul etmez. Said b. Cübeyr'e (ö.714) atfedilen bir görüşe göre, "Bedir savaşında bulunan sahabenin bilmediği şey dinden değildir." İmam Malik ise, "Maide suresinin 3. ayeti nazil olduğu gün dinden olmayan şey bugün de dinden değildir" demiştir. Kemâle erdirilmiş İslam'a yeni bir fikir getirmek, yeni bir tefsir yapmak kabul edilemez. İslam'a yeni bir şey ilave etmek de, ondan bir şey çıkartmak da ona eksiklik atfetmektir. Demek ki en doğru söz söylenmiş, en güzel amel işlenmiş, bitmiştir. Geçmişte ideal toplum oluşmuştur. Yenisi kurulmak istenirse, kesinlikle o ilki esas alınacaktır.
Tarihte Vahhabîler ve benzeri farklı selefî zümreler oluşmuş, bazen bid'at tepkileri onları bağnazlık derecesinde tepkisel hareketlere sürüklemiştir. Selefiye, diğer dinî zümreler gibi, kendi seleflerinden gelen görüşleri kutsayıp dondurmak yerine, hiç değilse İbni Teymiyye ayarında ictihad müessesesini işletebilseydi, belki daha iyi bir konumda olabilirdi.
Osmanlı devletinde 17. yüzyılda, Birgivî Mehmed Efendi’nin çizgisini sürdüren Kadızade'nin (ö.1635) Sivasî Mehmed Efendi'ye tepki gösterirken ulaştığı 'ilmî seviye', donmuş bir selefîliğin tipik bir örneğini teşkil eder. Kadızadeliler'in söylemlerinin özünü, kahve ve tütünün haram olduğu; ezanı ve Kur'an'ı güzel sesle (tegannî ile) okumanın caiz olmadığı; resmin haram olduğu; bazı din büyüklerine 'radıyallahu anh' denmesinin bid'at olduğu gibi tartışmalar oluşturuyordu. Hatta Kadızadeliler, camilerin "Peygamber zamanında olmayan bid'at" minarelerini yıkmaya bile teşebbüs etmişlerdi. Bağnazlık derecesindeki bu 'selefî' tutum, yakın zamana kadar bir şekilde varlığını sürdürmüştür. Bundan birkaç on yıl kadar öncesinde, Türkiye'de hoparlörden Kur'an ve ezan okumanın caiz olup olmadığı, en 'zevkli' tartışmalardan biriydi.
Din'in amaçsız bir nakilciliğe indirgenmesi, Kur'an ayetlerinin tamamen zahirine göre yorumlanması, hadislerin ise sanki Peygamber eleştiriliyormuş zehabına kapılarak herhangi bir tenkid süzgecinden geçirilmemesi, traji-komik dini yorumlara sebebiyet verecektir. Peygamber zamanında mevcut olmadığı için minareyi yıkmayı düşünenler, Peygamber zamanında olmayan, motorlu taşıtlar ve savaş araç-gereçlerinin yerine, Peygamber zamanında var olan ve hatta Kur'an'da bizzat zikredilen atlar ve develer beslemeyi öneriyorlar. Kısacası, bid'atın ne olduğu iyi tespit edilemezse, din adına hayatı dondurmak işten bile değildir.
Din'in en ideal biçimde ilk üç nesil tarafından yaşandığını iddia etmek, büyük çelişkilere yol açabilir. Her şeyden önce, ilk üç neslin İslam'ı yaşama biçimini bize 'nakil' haber vermektedir. Fakat naklin sahih şekilde geldiğinden yüzde yüz nasıl emin olabiliriz? Yani isnadı nasıl 'din' sayabiliriz? Din'in aslının Kur'an'da bulunduğunu, onun en ideal yaşanmış örneğinin Rasûlullah'ın sünnetinde mevcut olduğunu iddia etmek en doğru bir tezdir. Fakat Kur'an'ı ve sünneti anlamak için de, Allah'ın verdiği akıl nimetinden istifade etmek şarttır. Aksi takdirde çelişkilerden kurtulmak mümkün değildir.
Örneğin günümüz Suudî Arabistan Vahhabîleri, Peygamber'in ve sahabenin ilahlaştırılmaması adına, onların türbe ve mezarlarını yıkmayı, hacerül esvede hacıları yaklaştırmamayı dinî bir görev bilirken, Kabe'nin etrafını kraliyet sarayları ve batılılara ait devasa otellerle işgal etmekte, Kabe'yi adeta kuşatma altına almakta bir beis görmemektedirler. Buradaki ikiyüzlülük, "selefe bağlı kalmak"la açıklanamaz. Öte yandan, 'selefîlik/Vahhabîlik', ilk üç neslin İslam anlayışına bağlı kalmak adına, birtakım tarihî eserleri yok ederek şehirleri, özgeçmişi betondan öncesine uzanmayan modern hapishaneler seviyesine düşürme anlamına gelmemelidir.
Selefiyenin, nihayetinde Allah'ı tesbih ve tenzih etmenin en iyi yolunun yine Kur'an olduğu, Kur'an'dan şaşmamak gerektiği, Kur'an'dan başka bütün yolların (kelam-felsefe-tasavvuf v.d) çıkmaz yol olduğu mealindeki tutumu fevkalade önemlidir. Bir selefiye âliminin (İbni Kayyım), "Bütün kelamî yolları ve felsefî ekolleri araştırdım. Hastaya şifa dertliye deva olacak bir şey bulamadım. Hakk'a giden yolların en doğrusu Kur'an yoludur…" sözleri, geçmişte, hâlde ve gelecekte ihtiyacımız olan yegâne reçetedir. Fakat unutmamalı ki, selefiye Kur'an'ı yegâne kurtuluş yolu gibi gösterirken, aklı o oranda küçümsemekte, akla güvenilemeyeceğini, aklın insanı saptırabileceğini savunmaktadır. Aklı, rasyonalistlerin yaptığı gibi, hakikatin ölçüsü olarak almak da mümkün değildir, selefiyenin yaptığı gibi, nakli yüceltip aklı değersizleştirmek de mümkün değildir. Nakli ancak akıl tartar, nasslar akılla anlaşılır. Aklı olmayanın dini de yoktur. Ebu Hanife türü bir 'akılcılık' rasyonalizm değildir ve insanı dalalete düşürmesi için bir sebep de yoktur. Aklı küçümseyip, nakli yücelttiğimiz zaman, Kur'an'la çelişen yığınlarca rivayeti, sırf 'nakildir' diye masuniyetini muhafaza etmek ve onları dinde önemli bir mevkie yerleştirmek gerekecektir.
'İlk üç nesil' klişesi altında sahabe, tabiîn ve tebe-i tabiînin kutsanması mutlak surette yanlıştır. Her şeyden önce ne sahabe ne de diğer halkalar, yekpare bir kuşak değildir. Onlar da insandı ve her insan zümresi gibi, anlayış ve kavrayışları, zekâ, akıl ve hafıza düzeyleri farklı farklıydı. Sahabe denilen o ilk kuşağın hepsinin bir tek kalıba sokulması, insan fıtratına aykırıdır. Zaten kimi sahabelerin bilinen şöhreti ile kimilerinin adının bile bilinmeyişi bunun bir göstergesidir. Peygamber (a.s) etrafında kenetlenmiş o ilk Müslüman neslin yerine göre Kur'an'da açıkça Allah'ın övgüsünü hak etmiş olmaları, onların tamamının bir bütün halinde algılanıp, her dedikleri ve yaptıklarının kutsal olduğu anlamına gelmez.
Allah Müslümanlara, ilk üç nesli değil, Peygamberi üsvetün hasene olarak göstermiştir. Bununla, ilk üç nesil içinde bulunan pek çok müslümanın örnek hayatının bulunduğu gerçeği yadsınmış olmaz. Şu var ki, ilke bellidir: üsvetün hasene Rasûlullah (sav)'dir. Başka bir şahsın güzel örnek olup olmadığının ölçüsü de yine, Rasûlullah'ın hayatıdır.
Geçmişte İbni Teymiyye benzeri birçok örnekten hareketle, selefîliğin İslam düşmanlarına karşı müdahanesiz bir duruşu temsil ettiğini söyleyebiliriz. Fakat her şeye rağmen, İslam'ın bir bütün halinde, gerçekten de o ilk nesil, yani sahabe içinden birçok müslümanın anladığı gibi doğru anlaşılması gerektiğini kabul etmeliyiz. Biz Müslümanları şimdi ve gelecekte çelişkilerden kurtaracak olan, Kur'an'ı, Allah'ın verdiği değer ölçeğinde bir akılla okumak, akılla vahyin arasını ayırmamaktır. Akletmeyi ve tefekkürü vurgulayan ayetler Kur'an'ın yaklaşık olarak altıda birini teşkil etmektedir.
Dünya siyasetini iyi takip etmek, figüran değil, oyun kurucu bir irade olabilmek için, aklın eşliğinde vahiyden ve sünnet-i Rasûlullah'dan sapmamak gerekir. Aksi takdirde dünya siyasetine yön veren kâfir güçlerin nesnesi olmak sıradan bir iştir.
Günümüzde İslam karşıtı batılı devletler, bilhassa 11 Eylül 2001 tarihinden itibaren, hem halkı Müslüman olan ülkeleri bir biçimde terörize etmekte, hem de oralarda savunmaya geçen insanların yaptığına 'selefî İslam, cihadçı İslam' gibi isimler takmaktadır. 'Cihadçı İslam' tanımlamasında aslında hiçbir sakınca yoktur, çünkü bu, malumu ilam etmekten başka bir şey değildir. Zira İslam zaten cihadçıdır. Yeter ki cihad gerçek cihad olsun. Şu var ki, batılıların bu isimlendirmesinde şöyle bir 'gizli' nifak bulunmaktadır: Sözde uzlaşmasız, 'dik duruşlu' ama ne idüğü bilinmeyen birtakım eylemci gruplar 'radikal', 'selefî' olarak anılarak, İslam'ın bizzat kendisini şaibeli hale getirmek, İslam'ı bağnazlık ve terör dini olarak kirletmek istemektedirler. Çünkü sözünü ettiğimiz ve "ne idüğü bilinmeyen" dediğimiz (sanal veya gerçek) örgütler, mesela 'darul harp fıkhı' gibi bazı kavramlara yaslanarak, birtakım haramları helalleştirmekte veya en azından, hiç beklenmedik bir zamanda, mücadele ettikleri devletlerle bazı uzlaşma oyunlarına girişebilmektedirler. Böylece bir taşla birkaç kuş vurulabilmektedir.
İslam, illa ki 'selefî', 'ehli sünnet', 'şia' gibi kategorilere göre anlaşılmak zorunda değildir. Bu düşünsel kategoriler ciddi olgularsa da, İslam'ı anlamanın yegâne yolları değildir. İslam'ı anlamanın yegâne yolu, Kur'an ve sünnettir. 'Selef' olarak anılan ilk üç nesil Müslümanlar bizim kardeşlerimizdir. Biz Müslümanların, mü'min seleflerimizle, sevgi, velayet, şükran ve hayırla anmak dışında hiçbir problemimiz olamaz. Onların bıraktığı her türlü güzel mirastan faydalanırız. Lakin onların şahsında ve adlarına, İslam'ın dondurulması, kendilerinin de istediği bir şey değildi. Selefin sırf bizden şu kadar asır önce yaratılmış olması, bizleri onlardan değersiz kılmaz. Hucurât suresinin 13. ayeti kıyamete kadar bakî kalacaktır ve bu süre zarfında herhangi bir müslümanın, ilim, ahlak ve salih amel açısından ilk üç neslin seviyesini yakalama, hatta geçebilme imkânı vardır.

* Nitekim Kalem suresinin 42. ayetindeki "bacak" (es-Sâk) kelimesi, hadislerde "Allah'ın bacağı"na dönüşmüş ve Buharî ve Müslim gibi hadis mecmualarında, kıyamet gününde "Allah'ın, bacağını açacağı" haberlerini işleyen rivayetlere konu olmuştur.