Çözüldü Seçimlerde Oy Kullanmak - Cahiliyye Düzenlerine Iştirak Etmek (kitap)

Konu, 'Tevhid' kısmında ABDULHAK tarafından paylaşıldı.

  1. ABDULHAK

    ABDULHAK Üye

      
    30- BAKANLIK VE ÜST DÜZEY BÜROKRATLIK

    [​IMG]
    Çağımız müslümanlarının karşı karşıya bulunduğu en önemli problemlerinden bir tanesi de düzenin bürokratik kademelerinde görev alıp almamak meselesidir .
    Müslüman bir kimse için gerçekten de büyük bir problemdir ve İslam’ı yaşamak , inançlarına ters bir hayattan inançlarıyla bağdaşmayan bir takım ilişkilerden uzak kalmak isteyen müslüman için esenlikle atlatılması zor bir dönemeçtir , hatta tercihte zorluk çıkartan , oldukça belirleyici bir yol ayrımıdır .
    Ancak bir taraftan devlet kademelerinin en üst bürokratik kurumlarından olan , diğer taraftan da partisel çalışmanın bir sonucu olarak ortaya çıkan “bakanlık “ problemini öncelikle ele almamız gerekmektedir . Esasen hükümetlere katılıp bazı bakanlıklar elde etmek yoluyla İslam’a hizmet etmek iddiası yerinde ve kabul edilebilir bir gerekçe değildir .
    Çünkü ; “ bakanın” görevi uygulamaya koyacağı düzeni seçmek değildir . Bakan aslında devletin benimsediği düzen ve hükümleri uygulamak üzere ücretle tutulmuş bir kişidir. O , hiçbir şekilde uygulamaya koyacağı düzeni seçmek yetkisine sahip değildir . Üstelik tek başına teşrii (kanun koyma ) bir yetkiye sahip değildir . Bakan sadece yürütmekle görevli bir kimsedir .
    Müslüman bir kimse , böyle bir düzende bakan olmakla ve yalnızca bu makamı kabul etmekle dahi İslam’a muhalefet etmiştir . Çünkü bakanlık , devletin temelini teşkil eden demokratik düzenin üzerinde yükseldiği makamlardan bir tanesidir . Böyle bir makamı işgal etmek bile tek başına İslami olmayan hükümlerle , Allah’ın indirdiklerinden başkasıyla hükmetmektir ve bu hükümleri kabul etmek olarak değerlendirilir . Diğer taraftan , uyguladığınız bir düzeni reddetmeniz yada onunla çelişmeniz aklen nasıl mümkün olabilir ?


    Kişi bakan olduğu takdirde cahili düzenin direkt baskısı altına girer ve bundan kurtulamaz , en azından reddettiği cahili yönetime , ya da Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen tağutlara bağlı kalacağına dair yemin eder , söz verir , imza atar .
    Allah’ın indirdiklerine zıt olan yasama ile doğrudan ilişkisi olur . O zaman da Allah’ın emrine aykırı hareket etmekten kendisi alı koyamaz . Halk kitleleri tarafından müslüman olarak tanınan kimselerin Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen yönetimlerde bakanlık kabul etmeleri , cahili düzenlere bir çeşit şer’i kimlik kazandırmaktadır . Cahili düzenler için bir “temiz kağıdı“ vermek anlamı taşır . Müslüman diye tanınan kimselerin böyle düzenlerde bakanlık yapmaları , onların doğru hareket eden kimseler olduklarını kabul eden halk kitlelerini aldatır . Çünkü onlar bu davranışlarından bu cahili düzen ve bakanlıkların eleştirilecek bir taraflarının olmadığı , bakanlıklarını kabul ettikleri için de müslümanların ve İslami hareketin bu cahili düzen ve kurumlardan razı ve hoşnut olduğu kanaatine sahip olabilirler.


    Bakanlar , fert olarak tek başlarına sorumlu olmakla kalmıyorlar , ortak bir sorumluluğa da sahiptirler . başbakan ve bakanlar , devletin genel politikasını uygulayıp savunmaktan hep birlikte sorumludurlar . Hiçbir bakan bu politikanın dışına çıkamayacağı gibi , buna olumsuz eleştiri de yöneltemez. Bu genel politikanın Allah’ın şeriatine aykırı olması durumu hiçbir şekilde değiştirilmez.

    Devlette Allah’ın helal kıldığını haram , haram kıldığını helal kılan bir çok kanun vardır . Bakanın ise bu kanunları uygulamaktan başka bir görev ve sorumluluğu yoktur . Bakan devlet ve hükümetin politikasını uygulamakla yükümlü olduğuna göre prtaik olarak onun haramları işlemekten uzak kalmasına imkan yoktur . Örnek olarak bütçe kanunu ele alırsak ; bütçeye bütün bakanlar imza atar ve onaylarlar . Bu bütçelerde en azından açık ve seçik bir şekilde faiz alıp vermek söz konusudur . Müslüman bir bakanın katii bir şekilde haram kılınmış böyle bir necisin altına imza atması , onu dünya ve ahirette de helake sürükler . Çünkü faiz işlemini yapan tarafa lanet edildiği gibi , şahitlerine , yazıcılarına da lanet edildiği bilinen bir husustur. İslami hareketin yakın geçmişini ve şimdiki durumunu ve problemlerini ele aldığı ve bazı çözümler önerip bir takım yanlışlıklara değindiği ve “ Vakıuna’l –Muasır “ adını taşıyan eserinde Muhammed Kutub , bu konuya da değinmektedir .
    Cahili Toplumlarda Hangi Tür Memuriyetleri Kabul Edebiliriz ? “ başlığını taşıyan bölümde özetle şunları söylemektedir :


    İçinde yaşadığımız toplumlar , Allah’ın şeriati ile hükmetmedikleri ve Allah’ın şeriatinin hükmüne boyun eğmedikleri için “cahili toplumlar” dır. Bu toplumlar , cahili yöntem ve cahili hükümlerle hükmetmektedirler . Allah’ın hükmü dışında kalan her bir hüküm ise , yüce Allah’ın kitabında tesbit ettiği gibi cahili bir yönetimdir :

    Onlar hala cahiliyye döneminin (sapık) hükmünü mü arıyorlar ? Sağlam bir inanç sahibi olan bir kavim için hükmü Allah’tan daha güzel kim olabilir ? “ (Maide 50)

    Ancak bizim bu toplumları Allah’ın indirdikleriyle hükmetmedikleri için cahili toplum olmakla nitelendirmemizin , bu toplumlarda yaşayan insanların itikadi durumlarıyla ilgisi yoktur. Bu toplumlarda yaşayan insanlar müslüman da olabilirler , günümüz toplumlarında görüldüğü şekilde müslüman ve kafirlerin karışık olarak yaşadığı toplumlar da olabilirler . Toplumun niteliği ise , o toplumda yaşayan insanların akideleri göz önünde bulundurulmaksızın , topluma hükmeden düzenin mahiyetine göre isim alır . Toplumun cahili bir toplumun olmasının sebebi , Allah’ın indirdiklerinden başka hükümlerle hükmeden ve toplumu altında barındıran “ cahili bir şemsiye“nin varlığıdır .
    Allah’ın yoluna davet eden insanlar da dahil olmak üzere o toplumda yaşayan herkes bu şemsiyenin altındadır . Bu şemsiye altında bulunan insanlara dair verilecek hüküm , Rasulullah (s.a.) efendimizin de beyan ettiği üzere bizzat bu “şemsiye“ ye karşı takındıkları tavırlara göre değişir . Bu şemsiyeye razı olanlar ondandır , onlara karşı çıkan , reddeten de kendine has olan hükmünü alır.


    “ ....Onlara karşı eliyle cihad eden mümindir ; onlara karşı diliyle cihad eden mümindir , onlara karşı kalbiyle cihad eden mümindir . Bunun ötesinde ise hardal tanesi kadar dahi imandan bir eser yoktur . (Muslim , imare 80)

    “ .... Kim hoş görmezse (o munkerden) uzak kalır , kim karşı çıkarsa kurtulur , fakat kim de razı olur ve tabi olursa(Muslim , imare 63-64 ; Ebu Davud , sunne 27 ; Tirmizi , fiten 78)


    Toplumun hükmü ve böyle bir toplum hakkındaki Allah’ın hükmü bu olduğuna göre , böyle bir toplumda müslümanların almaları caiz olan görevler ve memuriyetler nelerdir ?

    Aslında bu konuda oldukça hassas bir ölçü ve kesin bir sınır bulunmamaktadır . Ancak akideye göre şöyle bir ölçü koyabiliriz :
    Yapılan görev yönetim kademelerinde yukarı doğru çıktıkça , bu makamlara karşı müslümanın takınması gereken tavırdan da zorunlu olarak o oranda uzaklaşılmış olur.
    Son düzenleme yönetici tarafından yapıldı: 16 Haziran 2014
  2. ABDULHAK

    ABDULHAK Üye

    31- DOKTOR , MÜHENDİS , ÖĞRETMEN VE DİĞER MEMURLUKLAR


    DOKTOR ve MÜHENDİS
    :

    Müslüman bir doktor , mesleği ile ilgili görev ve memuriyetlerde çalışabilir ve bu arada insanlara islam’ı sevdirebilecek bir şahsiyet te ortaya koyabilir . İşinde cahili düzenin direkt müdahalesinden uzak ve kendi teknik alanı çerçevesinde çalışmalarını sürdürebilir.

    ÖĞRETMEN :

    Öğretmen doktor ve mühendis gibi değildir . gerek İslam’i olmayan eğitim programlarında , gerekse tağutları yüceltmek zorunda olması dolayısıyla belli bir oranda cahiliyyenin kaçınılmaz baskısına maruz kalır . Bununla birlikte ruhi , ahlaki , ve dini yaşantısıyla öğrencilerine İslam’ın cahiliyyeden nerede ve ne şekilde ayrı ve farklı olduğunu gösterebilir.

    DİĞER MEMURİYETLER :

    Bunlar yaptıkları görevin mahiyetine göre cahiliyyenin baskısından uzak veya bu baskının altında kalırlar .
    Günümüz dünyasındaki beşeri sistemleri ve sistemlerin devlet yapılarını incelediğimiz zaman bu devletlerin sadece zulüm ve sömürüyü esas alan kurumlardan oluşmadığını, bu yapılarda insanların meşru ihtiyaçlarını karşılayabilecek bazı kurumların da bulunduğunu görüyoruz.Bu kurumların tağuti sisteme bağlı olmaları, bu kurumların tağutı misyon ve icraate sahip oldukları anlamına gelmez.
    Bu sistemlerde bulunan dernekler ise, sadece dernekler yasası ile devlete bağlı bulunan, ancak misyon ve icraat alanlarını kendileri belirleyen kuruluşlardır. Dolayısıyla bu derneklerinde bağlı bulundukları devletten ziyade, kendilerinin belirlediği misyon ve icraatlarına göre tanımlanması ve bu tanımlamaya göre değerlendirilmesi gerekir.
    Tağutu reddetmek adına, tağuta bağlı tüm kurum ve derneklerin bütün icraatlarını da reddetmek, akıla ve nakile dayalı biliçli bir yaklaşım değildir. Çünkü Mekke müşriklerinin sosyal ve ticari alandaki bazı müspet icraatleri, İlahi vahiy tarafından gündeme alınarak yargılanmamış ve reddedilmemiştir. Meselenin bir de ikinci boyutu var.
    Mesela kırk haramilerin mağaralarında yemek pişirip, bulaşık yıkamak eylem ve icraat açısından meşru bir iş gibi görülecektir. Oysa siyasi ve iktisadi haramilere yemek vermek, mazluma kalkan ellere kan vermek gibidir. Tağuti sistemlere bağlı olan ve bazı müspet icraatları bulunan dernekler ise, tağuti sistemlerin kapkara kaportasını süsleyen nikelajlı aksesuarlar gibidir. İcraatları açısından meşru gibi gözüken bu gibi dernekler,arabayı motor aksamı ve kaportasına göre değil de, aksesuarına göre değerlendiren acemi kitleler için birer aldatmacadır.
    Tağutu ve tağuti düşünceleri akidede dışlayan,akidelerini bozacak küfri eylemlerden sakınan bu kardeşlerimiz (memur ve işçi) hiç şubhesiz ki müslümandırlar. İslamın hakim olduğu toplumlarda da islami kimliğimizi sevdirmek o kadar gereklidir. Bu gereklilik ise yollara pislik atmakla değil, yoldan pisliği kaldırmamızla sağlanabilir.
    Küfri icraatler eşliğindeki küfri işler nerede yapılırsa yapılsın hiç kuşkusuz ki kişiyi dinden çıkaran işlerdir. Nitekim yasama durumunda olanlar, Allah adına konuşup insanlara Allah’ı ve islamı yanlış tanıtan bel’amlar,yukarıda zikrettiğimiz ve itham veya tekfir etmediğimiz kardeşlerimizin dışındadır.
    Tağutun memuru olmasına rağmen insanların uyanmasına vesile olacak faydalı şeyler anlatan bir öğretmenin durumu, geleneksel bir din gurubunun maaşlı personeli olarak insanları uyutacak şeyler anlatan kişinin durumundan çok daha iyidir...Resmi kurumlarda çalışırken tağutluk misyonunu reddeden ve bu misyonun icraatinden sakınan kardeşlerimizin, maaşlarını nereden aldıkları değil, hangi iş karşılığında aldıkları önemsenmesi ve ön plana çıkarılması gereken bir husustur.


    ...Kimse devlet kademelerinde görev almasın, kimse ticaret yapmasın demek istemiyorum. Tam tersine bütün bu alanlarda bağımsız islami hareketin gelişimine önemli katkılarda da bulunulabilir. Demek istediğim, başlangıçta üzerimizde bulundurduğumuz kulluk bilincinden harşeye rağmen taviz verilmeden, ahiretimizi kollayarak bu alanlardan yararlanabiliriz.

    İmam Azam zalim ve fasıkğın yöneticiliğini kabul etmemekle birlikte sosyal faaliyetlerin yürütülmesi gerektiğini kabul ederek, eğer kendisi adilse zalim halifenin kadısının hükmünü kabul etmiş, sorumluluğu ferdin kendisinden başlatmıştır.

    Raşid halifeler döneminde sadece imam ve muezzin tayin edilip onlara maaş ödenmekle kalınmıyor aynı zamanda fakihler, muhaddisler ve Kuran öğreticileri gibi dini konularda halkı irşad eden muallim ve müderrislerede düzenli maaşlar ödeniyordu. (Mevlana Şibli – Asrı Saadet)
    Ömer her şehre bir imam, bir müezzin tayin ediyor ve bunlara hazineden tahsisat bağlıyordu. İbnu'l Cevzi, Siretu'l Ömereyn adlı eserinde “Ömer ve Osman (r.anhuma), imamlara, muezzinlere maaş veriyorlardı” demektedir.


    Sadreddin Yüksel, imam olsun olmasın, mevcut sistemden görev alarak devlet memuru veya işçi statüsüne giren bütün insanların kafir olduğunu, yeniden islama dönebilmeleri için sahip oldukları iş veya mesleklerini bırakmaları gerektiğini bile söyleyebilmektedir.
    Buna memuriyete başlarken devlet memurlarına yaptırılan yemini imzalayan herkesin kafir olduğunu ve müslüman olabilmesi için ilk önce istifa etmesinin şart olduğunu, müslümanım diyenlerin gerçekten müslüman olabilmeleri için hiçbir kamu kurum ve kuruluşunda çalışamayacaklarını, çalışıyorlarsa ayrılmaları gerektiğini ifade etmiş, daha sonra söylenmesi küfür olan bir şeyi, kitabet (yazı) yoluyla tasdik etmenin de küfür olacağını isbat etmek için geleneksel fıkıh kitaplarından derlediği bir yazıyı memurlara imzalattırılan “yemin” örneğiyle birlikte tarafıma göndermeyi de ihmal etmemişti.
    Ancak bu husus, aksine imkanları olduğu halde isteyerek ve tercih ederek onlara tevdi etmeleri ve kalben onlara bağlılık hissetmeleri haliyle sınırlıdır. Müslümanların zayıf, kafirlerin kuvvetli olmaları sebebiyle şerlerinden ve zararlarından korkmak ve aksine güç yetirememek gibi zaruri haller ise bundan müstesnadır. Aksine müslümanların zayıf, gayri müslimler kuvvetli oldukları zaman, müslümanların kalben sevgi ve muhabbet göstermeksizin zahiren dost gibi gözükmelerine dahi şeran müsaade edilmiştir.


    Kuran bu hususu istisna ederek “onlardan korkmanız hali müstesnadır” yani “onlardan korkmanız halinde kalb ile itikad etmeden işkence ve kötülüklerini defetmek için takiyye ve mudaraa yaparak lisanlarınızla onlara sevgi izhar etmenizde bir sakınca yoktur.
    O halde iman edilmesi gereken esaslara inanan, inkar edilmesi gerekenleri inkar eden gayri müslimlerle münasebetlerini ve tağuti düzenlere karşı tavrını bu çerçeveye yerleştiren bir kimse zaruri olan durumlarda sadece demokratik sistemlerden görev almak veya görev talep etmekle tağutu veli edinmiş sayılır mı?
    Ebu Talib hiçbir zaman atalarının dinini terketmeyen bir müşrikti. Buna rağmen Peygamberimiz onun himaye ve teminatı altına girerek cahiliye toplumunun mevcut kanunlarından istifade etmekte hiçbir beis görmemiştir.
    Ebu Talib’in vefatını müteakıben kısa bir süre de olsa, Ebu Leheb gibi azılı bir islam düşmanının koruması altına girmiş, onun himayesini çekmesiyle birlikte kendisini koruyacak bir güç aramak üzere Mekke dışına çıkmak mecburiyetinde kalmış, bu nedenle Taif’e gitmiştir. Nihayet Mutim b. Adiy’e haber göndererek onun himayesine girmek istedi, o da Rasulullah’ın teklifini kabul etti. Çocuklarını ve kabilesini toplayarak hepsinin silahlarını kuşanıp Kâbenin rükünlerinde bulunmalarını istedi ve onalra Muhammed’i himaye altına aldığını söyledi. Buna göre kendilerinin can güvenliğini sağlayacak mensuplarını himaye edip hürriyetlerini temin edecek cahili kanun ve adetlerden yararlanmak islam davetçileri için meşru bir haktır.
    Ebu Bekir (r.anh) gibi büyük bir sahabinin de İbnu’d Duğunne’nin himayesi altına girmeyi kabul ettiğini görüyoruz. Sahabi topluluğunu bizzat Rasulullah (s.a.v.) Habeşistan hükümdarı Necaşi’nin himayesine göndermiştir. Halbuki o sırada Necaşi henüz bir Hıristiyan idi..
    Bilhassa Mekke döneminde müslüman olan insanlara “Kelime-i Tevhid”den başka şart koşulmaması, bulundukları yerleri ve çalıştıkları işleri bırakmasını teklif etmemiş, gerek Yahudi ve hıristiyanların, gerekse müşriklerin işlerinde çalışan insanlara işlerini terketmedikleri takdirde kafirlerin ve tağutların velayetini reddetmiş olamayacaklarını söylememiş; kafir olan ailelerini terketmelerini emretmemiştir. Müslüman memur görevi sebebiyle islam davetini zor duruma düşürecek veya bir kısım dini hükümleri değiştirebilecek yada bazı haramların işlenmesini vasıta olacak şekilde olmaması ve bu görevi kabul ederken akide ve prensiplerinden en ufak bir taviz vermemesi şarttır. Kuran Yusuf kıssasını naklederken şöyle der:
    (Yusuf Krala): Beni ülkenin hazinelerine memur et. Çünkü ben (onları) iyi korur, (yönetmesini) iyi bilirim, dedi.” (Yusuf:55)
    Yusuf’un görev talep ettiği kral geleneksel Mısır Firavunlarından biridir ve Mucahid’den gelen rivayete göre Yusuf vazifesinin başına geçer geçmez kendisine tebliğe başlamış ve neticede Kral Yusuf as vasıtasıyla müslüman olmuştur.

    Nitekim Kurtubi bu ayeti tefsir ederken:
    Bir kısım alimler şöyle demiştir. Bu ayette fazilet sahibi bir kimsenin, fâcir bir kimse ve devlet başkanının hesabına çalışmasının mübah olduğuna delil vardır. Ancak fazilet sahibi kimsenin, uhdesine verilen görevin kendisine karşı çıkılmayacak bir iş hususunda verildiğini ve onunla dilediği kadar ıslahat yapacağını bilmesi şarttır.”


    Maverdi şöyle demiştir:
    Görevlendirilen kimse zalim ise ondan görev almanın caiz olup olmayacağı hususunda alimler ihtilafa düşerek iki farklı görüşe sahip olmuştur. Birincisi üzerine aldığı vazifede hak ile amel ettiği zaman, görev almasının caiz olduğudur. Zira, Yusuf (a.s.), Firavun tarafından vazifelendirilmişse de onun hakkında muteber olan kendi fiili olup başkasının fiili de değildir."


    NesefiAlimler bu ayette insanın zalim bir sultanın elinden vazife almasının caiz olduğuna delil vardır” demişlerdir.

    Nitekim selefi salihin zalimler tarafından verilen kadılık vazifelerini üstleniyorlardı.
    Kadı Beydavi de şöyle demiştir:
    Bu ayette vazife isteme ve bu vazifeye hazır olduğunu izhar etmekle hakkı yerine getirmenin ve halkı idare etmenin kafirden görev almaktan başka yolunun bulunmadığını bildiği vakit kafirden görev almanın caiz olduğuna delil vardır.”


    Tüm bunlar Hz. Muhammed sav’in ümmeti içinde geçerlidir. Kuran bunu neshetmemiştir. Bu da hangi suretle olursa olsun, islamın ve müslümanların maslahatı için demokratik sistemlerden görev almanın tağutu veli edinmekle aynı şey olmadığının başka bir delilidir.
    Müslümanlar sorumlusu olmadıkları gayri islami bir ortamın içinde kendilerini bulmuşlarsa, bundan kurtulmalarının yolu demokratik sistemlerden görev almayı reddederek sosyal hayattan soyutlanmaktan değil, şartları kendi lehlerine değiştirinceye kadar mevcut fırsatlar dahilinde demokrasinin imkanlarını kullanmaktan geçer.


    Allah cc’a ait olmayan beşeri düzenlerde müslümanların dikkat etmesi gereken en önemli konu öncelikle rejimlerin niteliğine bakmadan yaptığı işin fıtri olup olmaması, islami olup olmaması ve kendisinin yaratılıştan gelen tabii bir hakkının olup olmamasıdır.
    Böyle bir hakkını kullanırken rejimlerin bir takım yaptırımlarına muhatap olması ve takatının üstündeki bu yaptırımlara boyun eğmesi, müminin asla o rejimi kabullendiğini göstermez..Daimi bir şekilde ticaret yapmak istediğinizde, tağuti rejimlerden müsaade alınması gerektiği için, bir takım paralar ödemek zorunda kaldığınız için bu işlerden vaz mı geçeceksiniz?


    Birisi bize “Siz de tağuti düzenleri kabulllenmiş durumdasınız. Onun müsadesiyle ticaret yapıyorsunuz, ona vergi ödüyorsunuz, onun verdiği tapuyu alıyorsunuz vs” diyemez.
    Çünkü bütün bunlar, insanın yaratılıştan getirdiği, Allah azimüşşan’ın meşru kıldığı fiilerdir. Kervanımız soyan eşkıya karşısında çaresiz kalışımız ve o an için elimizden bir şeyin gelmeyiş eşkıyayı meşru gördüğümüz anlamına gelebilir mi?
    Son düzenleme yönetici tarafından yapıldı: 16 Haziran 2014
  3. ABDULHAK

    ABDULHAK Üye

    32- HAKİMLİK , SAVCILIK , AVUKATLIK


    "Kâdı'lar üç kısımdır: Biri Cennet'te, ikisi Cehennem'dedir. Hakkı bilen ve ona göre hüküm veren kâdı Cennet'tedir. Hakkı bilen fakat ona göre hüküm vermeyen kâdı Cehennem'dedir. Bilmediği hâlde hüküm veren kâdı da Cehennem'dedir." (İbn-i Mâce, Ebu Dâvud, Tirmizî)

    "Kâdı yerine oturunca, onun yanına iki melek iner ve zulmetmedikçe ona yol gösterirler. Onu muvaffak kılmaya çalışırlar. Eğer zulmederse, oradan ayrılıp kendi hâline bırakırlar." (Ebu Dâvud)

    Kâdı da, muftî gibi mutlak olarak Ebu Hanîfe'nin kavilleriyle (ictihadlarıyla, fetvâlarıyla) amel etmeli, ondan sonra Ebu Yusuf'un, ondan sonra İmâm-ı Muhammed'in, daha sonra İmâm-ı Zufer ve Hasan ibni Ziyâd'ın fetvâlarıyla bu tertib üzerine hüküm ver melidir. (Muhammed bin Muhammed bin Abdurraşîd bin TayfunSecâvendî)

    Kâdı'nın muctehid olması evlâdır, daha iyidir. Eğer muctehid kâdı bulunmazsa âdil, sâlih, dîninde emniyetli, aklında, anlayışında güvenilir olan biri seçilir. Ayrıca fıkhı ve sünneti de iyi bilmesi lâzımdır. (Kemaleddun İbn-i Humâm)



    Çağdaş beşeri düzenlerde ; hakimler , meclisler ya da ilgili kurumlar tarafından konulan yasa ve hükümlere göre hüküm verir ve yargılarlar .

    Savcılar ise iddia makamı olarak ilgili taraflar hakkında yine aynı şekilde ortaya konulmuş kanun ve hükümlere göre iddialarda bulunur , cezalandırmayı ister , hak taleb eder ya da haksızlıkların giderilmesini isterler.
    Bütün bunların ortak özelliği ya da ifade ettiği anlam ise , ALLAH ‘ın indirdiklerinden başka bir takım hükümlerle hüküm vermektir . Bunun ise müslümanlara haram olduğu , Kur’an-ı Kerim’in son derece açık ve pek çok hükmünden anlaşılan bir husustur .
    Hatta konu ile ilgili yani müslümanların ALLAH’ın hükümleri dışında kalan hükümlerle hükmetmelerini yasaklayan ayet ve hadisleri tek tek sıralamak başlı başına bir iştir . Mu'min ALLAH’ın indirdiğinden başka hükümlerle hükmedemeyeceği gibi , ALLAH’ın indirdiği hükümlerle bu hükümlere aykırı hükümler arasında bir telif ve uzlaştırma yoluna da gidemez. ALLAH’ın hükümleri ile tağutun ya da hevanın hükümlerini bir arada uygulamaya da kalkışamaz . Çünkü böylesi katmerli küfür ve apaçık münafıklıkıtr .
    ALLAH’ a ve ALLAH’tan gelenlere iman etmek ile onlara aykırı hükümler arasında bir uyum sağlamak birbirine zıttır . Katıksız bir iman , adına ister hakikat , ister inanç (ideoloji) , ister siyaset , ister görüş denilsin , Rasulullah’ın getirdiklerine aykırı olan her şeye karşı amansız bir savaşa girişmeyi gerektirir . Ta ki ALLAH’tan gelen hükümlerle tam ve katıksız şekliyle hükmedebilmek mümkün olsun . Nitekim ALLAH’ın yolundan alıkoyup ALLAH’tan gelenlerle onlara aykırı hükümlerin arasını bulup telif ve uyuşturma yoluna giderek ALLAH’ın yolundan alıkoymak isteyenler hakkındaki ilahi hükümden de anlaşılan budur .

    Onlara: "ALLAH'ın indirdiğine ve Peygambere gelin !" denince, munafıkların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün. “ ( Nisa 61 )

    Bilindiği gibi beşer tarafından konulmuş anayasa ve yasalara bağlı kalmak , insanlar tarafından ve ALLAH’ın şeriatine aykırı konulmuş bu hükümlere dayanarak hükümler vermek yani bu esasa göre beşeri düzenlerin yargı kurumlarında görev almak , İslam’a karşı ve taban tabana zıt bir faaliyettir . ALLAH’a ve ahiret gününe iman eden bir kimsenin bu anayasalara göre kurulmuş düzenlerin heva sahiplerini kandırmasıdır , onları iman yolundan ve islam şeriatinden uzaklaştırmasıdır .

    Avukatlık mesleği , hakimlik ve savcılıktan farklı gibi görünmekle birlikte , esas itibariyle hakimlik ve savcılıktan farklı bir fonksiyonu yoktur . Çünkü avukat da gerektiğinde haklıyı haksız , haksızı haklı göstermek gibi bir takım tehlikeleri de beraberinde getirmekle birlikte , egemen düzenin yürürlükteki beşeri cahili hukuk ilke ve yasalarını esas alarak ve onları gerekçe göstererek savunmalarını yapmakta , iddialarını cevaplandırmakta , ispat ya da reddetmektedir.
    Bir avukat için gerektiğinde “Rabbim ALLAH’tır“ dediği ve tağutu inkar ettiği için mağdur edilmek istenen bir müslümanı savunmak gibi , hakim ve savcıdan farklı bir konuma düşmek imkanı da vardır . Mesela son dönemlerde böyle avukatların varlığına şahid olmuşuzdur. Küfür rejimince terörist (!) örgüt mensubu diye lanse edilen muvahhid müslümanlar, böyle avukatların çilekeş ve samimi mucadeleri ile savunulmuş , Allahın izni ile serbest kalmıştır.
    Tabi böyle avukatlık yapmak çok sıkıntılı bir durumdur. Manevi olarak sıkıntıları olduğu gibi küfür kanunlarını benimseyen, her türlü rezil durumları ve konumdaki kişileri savunan binlerce avukat gibi muvekkillerini "yolunacak kaz" gibi görmediklerinden maddi sıkıntılarla da boğuşmaktadırlar.
    Sadece Allah rızası için görev yapan kişilere sadece yol vs masrafları istedi diye düşman olmamak gerekir.
    Bu avukatların kullandığı ifadeler ve fiillere dikkat ederek sadece sıkıntıdaki muslumanları tağutun zindanlarından kurtarmaya çalışmasıyla, bu işi gönül rahatlığıyla ve benimseyerek para için yapanların aynı kefeye konulamayacağına inanıyorum.
    Bundan dolayıdır ki avukatlığın diğer savunmalardan farklı ve daha musamahakar bir hükme tabii olacağını söyleyebiliriz . Ancak bunun kati olarak hükmü şudur da demek bizim için mümkün değildir .
    Son düzenleme yönetici tarafından yapıldı: 16 Haziran 2014
  4. ABDULHAK

    ABDULHAK Üye

    33- KÜFÜR DUZENİNİ KORUMAK - ASKERLİK


    [​IMG]

    “ -- Melekler ; kendilerine zulmeden kişilerin canlarını aldıklarında, onlara ; "Ne yapıyordunuz ?" derler. Onlar da: "Biz yeryüzünde zayıf kimselerdik." derler. Melekler de: "ALLAH'ın arzı (yeryüzü) geniş değil miydi, hicret etseydiniz ya " derler. İşte bunların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü dönüş yeridir.“ (Nisa 97)

    Kur’an-ı Kerim’de geçen bu ayetin nuzul (iniş) sebebi , bu ayetin tefsirlerinde anlatılmaktadır , ve bizim için bu konuda mihenk noktası olmaktadır . Nisa suresinin 97 ayetinin tefsirinin haricinde Buhari (rahimehullah), (Sahih-i Buhari ; 65- KITABUT-TEFSIR, 92. bab, No 118) şöyle rivayet etmektedir:
    şöyle rivayet etmektedir:

    “Mekke ehlinden Rasulullah (s.a.v.) ile beraber hicret etmemiş bir topluluk hakkında inmiştir. Bunlar fitneye düşerek Bedir savaşında müslümanların karşısında, müşriklerin safında savaşa katılmışlardır. Bu kimseler Rasulullah’ın Mekke’den Medine’ye hicret etmesine rağmen, bugün yarın hicret ederim diyerek, bahçe işlerim, ticaretim işlerimi tamamlayayım vs. diyerek çeşitli nedenlerden dolayı hicrete katılamamışlardı. Fakat müslüman olduklarını, ibadetlerini müşriklerden de gizliyorlardı. Kur’an okuyorlar, namaz kılıyorlardı.
    Bedir harbi yaklaşınca müşrikler bunları harbe katılmak için zorladılar. Onlarda müslüman olduklarını açıkladıkları zaman öldürülme korkusyla, istemeye istemeye Bedir harbine katıldılar. Muharebe esnasında savaş kıyafetlerini kuşandıkları için kimse kimseyi pek seçemiyordu. Savaşta müslümanların oklarıyla öldürüldüler. Bedir harbi bitip te ölüler ve yaralıların arasında gezerlerken bu hicretten geri kalıp muşriklerin ordusunda kalıp ölen müslümanlar fark edilince Medine’li müslümanlar arasında ihtilaf baş gösterdi.
    Bir kısım onların kafir olarak öldüğünü, diğer bir kısım ise müslüman kardeşlerimizi öldürdük diye üzülüyorlardı. İşte bu ihtilaf halinde iken müminler, ALLAH (c.c.) bu ayet-i kerimeyi (Nisa 97) indirerek hicret etmeyip kafirlerin safında savaşa katılanların özürlerini, işledikleri küfür ameli sebebiyle reddettiğini ve onların cehennemle cezalandırıldığını bildirdi.
    Kelime-i Şehadeteyni söyleyip ALLAH’ı ve Rasulunu kabul edip ibadetlerini yapmasına (kur’an , namaz, zikir vs.) rağmen şeriat ile yönetilmeyen bir devletin bekası (velev ki doğup büyüdükleri vatanları olsun) ilke ve inkılaplarının yürürlükte kalması ve payidarlığı için savaşanın durumu “şehid”lik değil “Niyazilik”tir.
    Zira gördük ki sahabe olmasına, iman etmesine hatta ibadetlerini yapmasına rağmen asker kendi inancına göre değil “anayasanın dinine göre” ölüyor. Bu yüzdendir ki O sahabeler aynı savaşta (Bedir) ölen cahiliye anayasasının baş komutanı olan Ebu Cehil ile aynı yere (cehennem) gönderilmiştir.

    (Ayrıca Taberi ve Kurtubi tefsirlerinde ilgili ayetin açıklaması da yapılmıştır)
    “Melekler, müslümanlarla beraber hicret etmeyip bedir savaşında müslümanlara karşı savaşan kafirlerin safına katılanlara soracaklar :
    “Hangi saftaydınız? Müslümanların safında mı , yoksa muşriklerin safında mı“
    Onlar: “Biz yeryüzünde zayıf kimselerdik“ yani “biz kafirlere karşı güçsüzdük, devlete gücümüz yetmezdi. Eğer onlara katılmasaydık müslüman olduğumuzu anlayıp bizi öldürürlerdi “ şeklindeki mazeretlerini ileri sürecekler. Melekler ise bunu mazeret olarak kabul etmeyerek onlara: “ ALLAH’ın arzı dar mı geldi (yer yüzü geniş değil miydi) hicret etseydiniz ya ?” yani hicret etseydiniz bu duruma düşmezdiniz, çünkü hicret imkanınız vardı, diyecekler ve bu kişiler işledikleri küfür ameline karşılık ceza olarak cehenneme atılacaklardır. Denilebilir ki . Bu kişilerin özürlü sayılmaları gerekmez mi?
    Çünkü savaşa katılmasalardı kafirler tarafından öldürüleceklerdi. Buna cevap olarak denilir ki :
    Bu kişiler ellerinde hicret etme imkanı olduğu halde hicret etmediklerinden dolayı bu duruma düşmüşlerdi. Hicret etseydiler bu duruma düşmeyebilirlerdi.Bu yüzden ALLAH (c.c.) onların mazeretlerini kabul etmedi.

    [​IMG]

    Irak İşgalinde Namaz Kılan(!) Kafir ABD Askeri
    Şimdi bu olayı günümüzde tefekkür edelim:

    Ölümden korktukları için kafirlerin safında savaşa katılanlar kafir olarak ölerek cehenneme gidiyorsa ; ülkelerinde daha önce İslam kanunlarıyla hükmedilirken daha sonra küfür kanunları hakim olduğunda kafirlere yardım eden , onların kanunlarını kabul eden veya destekleyen ; tevhidin yükselmesi için mücadele edip küfrün duğunu anlamış oluyoruz. !
    Halka karşı haşin tavırlı, çatık kaşlı, halkını horlayan, küçük gören, halkı ezmekten, dipçiklemekten garip bir haz duyan, halkının inançlarıyla alay eden, ordu içinde değil namaz kılmak, namaz kılanlara musamaha eden subay ve astsubayları bile içinde barındırmayan, değil kışlada, sokakta, lojmanlarda bile başını kapatan hanımların subay eşlerini ordudan ihraç sebebi sayan bu kemalist generaller, halkın huzurunu ve devletin sınırlarını koruyabilir mi?
    Malûm; Askerleri bağlayan bir “Disiplin Hukuku” ve o hukuka aykırı eylemlerin “ceza”larını düzenleyen bir “kanun” var... Evet; “477 Sayılı Yargılama Usûlü ve Disiplin Suç ve Cezaları Hakkındaki Kanun”dan söz ediyorum... Bu kanunun “58. Madde”sinde, aynen şöyle deniliyor:
    “Resmî üniforma ile genelevlere, kumarhanelere, meyhanelere, barlara ve girilmesi garnizon komutanlıklarınca yasaklı yerlere girenler veya sarhoşluğu gizlenmeyecek derecede olanlar; yedi günden, bir aya kadar oda veya göz hapsi cezası ile cezalandırılırlar!”
    Madde, gayet açık: “Üniformalı” olarak, “genelev”e, “kumarhane”ye, “meyhane ve bar”lara gitmenin cezası, 7 günden 1 aya kadar “oda” veya “göz” hapsi!.. Ama; Aynı “üniforma” ile “cami”ye gidip “namaz” kılarsan, yALLAH!.. Hem de, “ceza hukuku” kapsamında böyle bir “suç” yokken!..

    Üniforma ile “cami”ye gitmek, “kerhaneye” veya “meyhane”ye gitmekten daha ağır ceza ile çarptırılıyor.Bu en yakın tarihimizde “ Ardahan”da bir astsubayın başına gelmiştir. Ve Hürriyet gazetesinde 6 Şubat 2004 tarihinde haber olmuştur. Buraya gazetenin internet sayfa adresindeki konu adresini yazarak , haber kaldığı sürece okurların bu haberi orijinal gazetenin linkinden bulabileceklerdir.
    ( TIKLA : Hürriyet )
    İrticadan 10 personel atıldı!
    [​IMG]

    7363
    Firavun Ocağında

    [​IMG] [​IMG][​IMG]

    Susurluk hatırası
    Bu ordu, ordu olmaktan çıkmış, siyasallaşmış!.. Elindeki milletin gücünü millete karşı kullanan ve bu güce dayanarak, yargıyı, politik partileri ve hükümetleri, basın-yayın, medyayı, bütün sivil kurumları baskı altında tutmaktadır. Ona karşı gelenin, onu eleştirenin akibeti meçhuldür!

    Türk Askeri Afganistan'da kafirlerle Birlikte Mucahidlere karşı Savaşıyor!



    Taliban Mucahidleri, Nato Ordusundaki Türk Konvayına Saldırdı



    Türkiye´de olan skandalların arkasında mutlak bir general vardır. Yolsuzlukların, hırsızlıkların arkasında mutlaka bir paşa vardır. Uçak Geta skandalının kahramanı o zamanın genelkurmay başkanı değil miydi? Dünyanın neresinde görülmüş yolsuzluğa tescil edilmiş generallerin millete meydan okuyarak, “Bizden hesap soracak kurum ve yetkili daha anasından doğmadı!“ diyecek kadar küstahlaşsın? Dünyanın neresinde görülmüş ordu mensupları holdingler kursun ve işletsin?
    Dünyanın neresinde görülmüş tüm silah alımlarına, askerî malzeme alımlarına sivil hükümeti karıştırmadan, ihalelere ordu mensupları girsin de hiç bir kimseye harcamalarından dolayı bilgi vermesin ve hiç bir kurum ve kuruluş tarafından denetlenmesin? Yok yok, dünyanın başka bir yerinde böyle bir çiftlik yok! Erbakan gibi müslümanların dinî duygularını istismar eden eşhas, deccal ordusuna “Peygamber ocağı“ dese de, ”aslan polisimiz“ ve “âdil kanunlarımız“ dese de... Biz bu kemalist kurum ve kuruluşlara müslüman diyemiyoruz! Kâfir kurum ve kuruluşları ve de bu kemalist düzenin yılmaz bekçilerini müslüman sayanlara da müslüman diyemiyoruz! Zira Şer-i Şerif´de kâfirlere müslüman diyenlerin hükmü bellidir!


    http://www.haber10.com/haber/125984/
    [​IMG]
    Önceki gün Org. Başbuğ'un bir Kudüs ziyareti sırasında Ağlama Duvarı önündeki fotoğraflarını yayınlayan Vakit Gazetesi, şimdi de Org. İlker Başbuğ'un Yahudi Mason Büyük Kulüp'e üyelik başvurusunun kabül edildiğine dair belgeyi yayınladı.
    "Sayın Mehmet İlker Başbuğ" hitabıyla başlayan 18/12/2006 tarihli belgede İlker Başbuğ'un güvenlik soruşturmasından geçirildiği de ortaya çıktı.
    [​IMG]
    İşte gazetede yayınlanan o belge:
    24 ağustos 2008 tarihinde T.C. askeriyesinde genel kurmay başkanı olacak olan İLKER BAŞBUĞ Yahudilerin ağlama duvarında ibadet ederken ! , kimliğinde dini İslam yazarak saf halkın firavun ocağına peygamber ocağı demesine sebep oluyordu..

    [​IMG]
    Irak'ta kafasına çuval geçirilen 11 T.C. subayı

    Akistanbul.com - Yerel ile Ulusal arasındaki köprü
    Tüm Gerçekleriyle Çuval Operasyonu
    Tüm Gerçekleriyle Çuval Operasyonu @ Kuvayi Milliye Haber Detay
    Haber Anadolu | Tüm Gerçekleriyle Çuval Operasyonu
    [​IMG]
    Sonuç olarak Tağuti düzenlere askerlik yapmak KÜFÜRdür ! [​IMG]

    PKK eylemcisine esas duruş!
    Ergenekon ile PKK terör örgütleri arasındaki ilişkileri kanıtlayan belgeler bir bir gün yüzüne çıkıyor.

    [​IMG]

    Ergenekon sanığı, geçtiğimiz yıl ilginç bir fotoğrafla gündeme gelmişti. Şırnak Akçay 6. Motorlu Piyade Tugay Komutanı Tuğgeneral Ferhat Özgen'in, Durmuş Ali Özoğlu karşısında hazrolda durduğunu gösteren fotoğraf basına yansımıştı.
    "Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklıktan ayırd edilmiştir. Artık her kim tâğutu inkar edip, ALLAH'a inanırsa, sağlam bir kulpa yapışmıştır ki, o hiçbir zaman kopmaz. ALLAH, her şeyi işitir ve bilir." BAKARA 256


    "İman edenler, ALLAH yolunda savaşırlar İnkâr edenler de tağut yolunda savaşırlar . O halde siz şeytanın taraftarlarına karşı savaşın. Çünkü şeytanın hilesi zayıftır" NİSA 76

    Bir arâbî, Muhammed (s.a.v.)'in huzuruna gelerek:
    "Ya Rasûlullah! Bir adam ganimet (savastan sonra elde edilen mallar) için, diğeri şöhret için, öbürü riya ve gösteriş için savaşır. Hangisi Allah yolundadır?" diye sorunca,
    Peygamber (s.a.v.) şu cevabı vermiştir: "
    Kim Allah'ın adını, hükmünü (kanunlarını) yüceltmek, her şeyin üstüne çıkarmak için savaşırsa, o Allah yolundadır."
    (Buhârî, İlim, 45, Cihâd,15; Muslim, İmre,150,151; İbn Mace, Cihad,13; Ahmed b. Hanbel, IV, 392, 397, 402, 405, 417)
    [​IMG]

    NİYE ; EZAN YASAKLANDIĞI , HELALLER HARA HARAMLAR HELAL YAPILIP ŞERİAT KALDIRILDIĞI İÇİN Mİ?

    [​IMG]

    Eki Görüntüle 491

    Eki Görüntüle 492
    Son düzenleme yönetici tarafından yapıldı: 16 Haziran 2014
  5. ABDULHAK

    ABDULHAK Üye

    34- ALLAH'IN HÜKÜMLERİNİ AŞAMALI TATBİK ETMEK KÜFÜRDÜR

    Rasulullah (s.a.v.) hicretin 8.yılında Mekke’yi feth ettiğinde , ka’be’deki ve meydanlardaki bütün putları tamamen yıktı. Mekke’de yeni Müslüman olanlara da evlerindeki putları yıkmalarını emretti ve Mekke’de ALLAH’ın hükümlerini uygulamaya başladı. Mekke’nin fethiyle bir çok müşrik Müslüman oldu fakat , Müslüman olmaktan kaçınıp , sapık inançlarına bağlı kalanlar da vardı. Mekke civarındaki meydanlarda ve Müslüman olanların evlerinde bulunan zahiri putlar yıkılmasına rağmen ,Müslüman olmamakta direnenlerin putlar hakkındaki düşünceleri henüz değişmemişti.

    Hicretin 9. yılında Tevbe suresi ininceye kadar müşrikler, Müslüman olmaya zorlanmadılar ve sapık inançlarının eseri olan ibadetlerini yapmalarına da ses çıkartılmadı. Onların Ka’be’yi çıplak veya giyinik tavaf etmelerine göz yumuldu. Onların Müslüman olmaya zorlanmayıp , sapık inançlarından kaynaklanan bir takım ibadetleri yapmalarına ses çıkartılmaması şüphesiz bir hikmete dayanmakta idi. ALLAH(c.c.), onlara belli bir müddet İslam’ın güzelce anlatılmasını, onlara düşünme fırsatı verilmesini ve böylece mutmain olarak islam’ı seçmelerini istiyordu.
    Sonunda ALLAH(c.c.) Tevbe suresini indirdi ve onlara verilen sürenin bittiğini, onlara daha önce tanınan imkanların artık tanınmayacağını ve artık Ka’be’ye giremeyeceklerini ve orayı çıplak olarak tavaf edemeyeceklerini bildirdi.

    Günümüzde Müslüman olduğunu , hatta müslümanların öncülerinden olduğunu iddia eden, siyer hakkında kitaplar yazıp Rasulullah’ın siyretinden dersler ve ibretler çıkartan bir takım yazarlar, ya bilerek , ya bilmeyerek ya da insanları kasıtlı olarak gerek islam’dan uzaklaştırmak için bu olaydan İslam’a zıt bir takım sonuçlar çıkartarak şöyle demişlerdir:

    Rasulullah (s.a.v.) mekke’yi feth ettikten sonra , belli bir müddet İslam’i hükümlerin hepsini değil de bir kısmını tatbik etmiştir. Mesela ; Rasulullah (s.a.v.) mekke’de otoriteyi ele geçirdikten sonra , tam iki sene Beytu'l Haram, müşriklerle dolu olarak kaldı ve Ka’be çıplak olarak tavaf edildi. Bu hadiseden almamız gereken büyük dersler vardır: İslam devletini kurduğumuz zaman İslam’ın bütün hükümlerini hemen tatbik etmeyebiliriz.İslami bütün hükümler ancak gerekli eğitim yapılarak uygun bir ortam sağlandıktan sonra uygulanabilir. Eğer islam’ın bütün hükümlerini birden uygulamaya kalkarsak, rasulullah’ın metoduna aykırı hareket etmiş oluruz. Rasulullah(s.a.v.) ’in ,mekke’yi feth etmesine rağmen, müşriklerin Ka’be’ye girmelerine ve ka’be’yi çıplak olarak tavaf etmelerine izin vermesi , bu konuda bizim için büyük delildir.”

    Bu anlayıştaki kişiler ; ya islam’ı hiç anlamamış, ya gerçek İslam akidesini kasıtlı olarak yıkmaya ve saptırmaya çalışan , ya da İslam şeriatının bir kısmını tatbik edip bir kısmını sonra tatbik edeceğini iddia ederek insanları kandırmak isteyen tağutlara, meşruiyet hakkı vermeye çalışan kimselerdir. Böyle iddialar sadece,siyer hakkında kitap yazan bazı kimselere has değildir.

    Tedrici olarak zamanla İslam’ı tatbik edeceğini iddia eden kişinin Müslüman olduğunu bile iddia ederler. Onlar ; Müslümanlara muhkem ayetlerle kesin haram kılınan içki , faiz veya baş örtüsü gibi hükümlerin tedrici olarak uygulanabileceğini iddia etmekte ve buna ; İslam devletinin maslahatı veya içinde bulunduğu merhale gereği , İslam’ın yasaklamadığı konularda, müşriklere belli bir müddet izin verilebileceği hükmünü delil getirmektedirler.
    Oysa ALLAH’ın kesin yasakladığı konularda , değil Müslümanlar , müşriklere bile mühlet caiz değildir. Mesela çıplak tavafı veya kafirlerin Ka’be’ye girmesini yasaklayan hükümler geldikten sonra , merhale veya maslahat gereği dahi olsa, bundan sonra kafirlere bu konularda taviz verilmemiştir.

    İslam dininin hakim olduğu yerlerde Müslümanlar, ALLAH’ın haram kıldığı her şeyi o andan itibaren yasaklamak zorundadırlar. Henüz zamanı gelmedi veya ortam müsait değil diyerek, ALLAH’ın yasaklarından bazısını uygulamaktan kaçınmak caiz değildir. Rasulullah (s.a.v.) dışında hiçbir kimse ALLAH’ın yasak kıldığı bir şeyi , bir müddet için dahi olsa serbest bırakma hak ve selahiyetine haiz değildir. Rasulullah (s.a.v.) ’in de böyle bir şey yapmasını şüphesiz kendi içtihadına göre değil, ancak vahye göredir.

    Mesela ; ALLAH(c.c.) faizi ve içkiyi haram kılmış, mümin kadınların örtünmelerini, ise farz kılmıştır. Bu ve benzeri hükümler muhkem hükümlerdir.İslam devletinin hakim olduğu ilk günden itibaren bu ve benzeri hükümleri uygulamaya koyması şarttır.
    Böyle yapmayıp, ”daha insanlar bu hükümleri kabul etmeye hazır değildirler, nasıl Rasulullah (s.a.v.) Müslümanlara içkiyi birden bire değil de merhaleli olarak yasakladıysa , bizim de birden bire değil alıştıra alıştıra yasaklamamız gerekir”. Ya da, “faizi birden bire yasaklamak şimdilik uygun değildir, Müslümanlar şimdilik faiz yesinler, daha sonra zamanla bunu alıştırarak yasaklayalım.”
    Ya da, “Müslüman kadınlara birden bire kapanmak ağır gelebilir, bu yüzden onları hemen kapanmaya zorlamayalım”, demek apaçık küfür olan iddialardır.
    Bir de bu iddiaları desteklemek için ,bu meseleyle alakası olmayan , Rasulullah (s.a.v.)’in Mekke’yi fethinden sonra, henüz hakkında yasak bulunmayan bazı konularda müşrikleri serbest bırakmasını delil göstermek daha da kötü bir sapıklık ve Rasulullah (s.a.v.)’e büyük bir iftiradır. Rasulullah feth ettiği her yerde ALLAH’ın hükümlerini hiç geciktirmeden harfiyen uygulamıştır. Feth ettiği yerlerdeki müşriklere ise, sadece ALLAH’ın kesin yasaklamadığı konularda izin vermiştir. Yine Rasulullah, İslam’a yeni giren kimselere, islam’ın hükümlerini alıştıra alıştıra uygulama yoluna gitmemiş, onlardan ALLAH’ın haram ve farz kıldığı şeyleri eksiksiz olarak yerine getirmelerini istemiştir.

    İçkiyi kesin haram kılan ayet indikten sonra, içkiyle ilgili olan daha önceki hükümleri asla uygulamamıştır.bu ayet indikten sonra Müslüman olanlara, ilk Müslümanlara uygulanan içkinin merhaleli haram kılınış hükmünü uygulamamış , veya içkiyi tedrici bir şekilde yasaklama yoluna gitmemiştir.ALLAH’ın haram kıldığı diğer konularda da böyle yapmıştır. Şu çok önemli bir kaidedir:

    Faiz haram kılınmadan önce faiz yiyen kişi , haram işlemiş sayılmaz.Yine içki haram kılınmadan önce içki içen de haram işlemiş olmaz. Hicab ayetinden önce başını açan Müslüman kadınlar da haram işlemiş sayılmazlar. Bütün bunlara izin veren İslam devleti de küfür işlemiş değildir.Yine kesin haram kılınmadan önce Kabe’ye kafirlerin girmesine veya orada çıplak tavaf etmelerine izin veren İslam devleti için de ; ALLAH’ın haramını helal kılmış denilemez. Şayet böyle denilecek olursa içki , faiz hicabsız dışarı çıkma gibi ALLAH’ın haram daha sonra haram kıldığı meseleleri haram kılınmadan önce serbest bıraktığı için Rasulullah’ın küfürle suçlanması gerekirdi.Rasulullah’ı bundan tenzih ederiz. ALLAH’ın haramını helal kılmak ancak kesin haram hükmü geldikten sonra söz konusu olur. ALLAH’ın kesin haram hükmü geldikten sonra ; bu hükümleri tatbik etmek için zamanın uygun olmadığını veya, insanların henüz bu hükümleri uygulamaya hazır olmadıklarını söylemek, bir Müslüman için mümkün değildir. Çünkü böyle bir iddiada bulunmak , Müslümanların belli bir süre de olsa İslam’a zıt olan küfür kanunlarını uygulamalarının caiz olduğunu söylemek olur ki ; bu bütün Müslümanların ittifakıyla küfür olan bir iddiadır.

    Zamanımızda İslam şeraitini ALLAH’ın istediği gibi tatbik eden hiçbir devlet yoktur. Kendilerine İslam ülkesi diyen, fakat yöneticileri ALLAH’ın şeriatını tatbikattan kaldırıp insan ürünü kanunları yürürlüğe koymuş bir takım ülkeler vardır. Buna rağmen kendilerinin Müslüman olduklarını iddia edebilmektedirler. Bu ülkelerdeki halkın çoğu da şirk işlemelerine rağmen İslam dinine bağlı! olduklarını iddia edebilmektedirler. Dini nefislerine uydurmalarına rağmen üstelik .Yine bu ülkelerde yürürlükte bulunan kanunlar İslam şeraitine uygun olmamasına rağmen hala Müslüman bir devlet (dar’ul-İslam) olduklarını söyleyebilmektedirler. Tamam anladık dilin kemiği yok ama bu kadar da pişkinlik olmaz ki.

    Şüphesiz bunlar İslam devleti değildirler.böyle ülkelerde bir İslam devleti kurulduğu zaman, elbette Müslümanların orada İslam kanunlarını hiç bir eksiltme yapmadan , olduğu gibi uygulamaları gerekir. İslam devleti kurulduğunda, o ülkelerde yaşayan insanlar da, gerçek İslam’ın ne olduğu, gerçek müslümanın nasıl olması gerektiği, eski yaşantı ve şirklerinin hakikati , ne kadar Müslümanlık iddiasında bulunulsa da şirk üzere yaşadıkça asla Müslüman olunamayacağı en güzel ve en açık bir şekilde anlatılmalıdır.

    Bu açıklamalarımızdan sonra , Müslüman olduğunu iddia edenlerin tercih edebilecekleri üç seçenek vardır:Ya islamın bütün hükümlerini kabul edip yaşantılarına aktararak gerçek birer Müslüman olurlar , ya İslam devletini terk ederler, ya da müşrik olduklarını kabul edip İslam devletinden, belli bir bölgede bir müddet kalmak için izin isterler. Bu durumda İslam devletinin lideri , merhaleye ve maslahata göre , gerekli görürse müşrik halka , cizye veren müşriklerin hukukunu tatbik eder ve belli bir süre İslam devletinde yaşamalarına müsaade eder.

    Fakat İslam lideri , hiçbir zaman müşrikleri Müslüman kabul ederek ; “Siz henüz bu hükümleri yaşamaya hazır değilsiniz , dolayısıyla biz bu hükümleri , size alıştıra alıştıra tatbik edeceğiz " diyemez.
    Çünkü ALLAH’ın hükmü varken başka bir hükmü tatbik etmek küfürdür. ALLAH’ın hükmünü tamamen tatbik etmeyen ise ALLAH’ın hükümleri dışında başka hükümle tatbik etmiş olur.

    Mesela; baş örtüsü takmak her Müslüman kadına farzdır ve her Müslüman kadının bunu farz kabul edip tatbik etmesi gerekir. Eğer belli bir müddet bu hüküm uygulanmazsa , bu müddet bir saat gibi az bir süre bile olsa , o süre içinde küfür kanunları uygulanmış olur. İçki , faiz ve diğre konularda da durum böyledir.
    Faiz uygulanmazsa İslam ekonomisi batar, bunun için bir müddet faiz ekonomisini devam ettirelim. Bunu tedricen ortadan kaldırırız “ diyenler de faiz sistemini uyguladıkları müddetçe ALLAH’ın kanunları dışında başka kanunlar uygulamış olurlar. Bu alim olsun , cahil olsun her müslümanın bildiği gibi apaçık bir küfürdür.
    Son düzenleme yönetici tarafından yapıldı: 16 Haziran 2014
  6. ABDULHAK

    ABDULHAK Üye

    35- İSLAM'DAN ÇIKTIKLARI HALDE (Tabi Girmişse) KENDİLERİNİ MÜSLÜMAN ZANNEDENLER


    [​IMG]


    Günümüze gelmeden önce bu tür olayların Rasulullah (s.a.v.) vefatından sonra farz olan zekatı vermeyerek kafir olan murtedler , yaptıkları işe kılıf olarak Kur’an-ı Kerim’den delil getirmeye kalkıştılar.
    Onların mallarından onları temizleyecek ve onarlın (sevablarını) artırıp yüceltmek için sadaka al ve onlara dua et. Çünkü senin duan onlar için bir sekinettir.” (Tevbe 103)
    ALLAH (c.c.) bize ancak duası bizim için sekinet olan şahsa zekat vermemizi emrediyor. Duası sekinet olan zat ise yalnız Rasulullah ‘dır.O da vefat ettiğine göre artık zekat üzerimize farz değildir” demişlerdi.
    Zekatı vermemek için bu ayeti delil gösteren mürtedler her şeyden önce imanın ne demek olduğunu anlamış değillerdi.
    Onlar nefislerin ve malların temizlenmesinin ancak zekatın verilmesiyle mümkün olabileceğini ve fakirlere zekat vermenin , maldaki ALLAH’ın hakkını vermek olduğunu anlamış değillerdi. Onlar , imanın; ALLAH’ın sistemini tam olarak hayata uygulamak manasına geldiğini kavrayamamışlardı.Onlar Muhammed (s.a.v.)’e verilen zekatı , tıpkı kabile reislerine verilen bir vergi gibi görüyorlardı.

    Onlar zekatı vermemenin , imanı bozup , kişiyi İslam milletinden çıkaracağını ,namazla zekatın araını açmak olduğunu ve ALLAH’ın bir emrini inkar etmek anlamına geleceğini anlamamışlardı. Zekat vermenin ise ALLAH’a ibadetin bir parçası olduğunu kavrayamamışlardı.

    Bunu gören cennetle müjdelenmiş Ebu Bekir (r.a.) , sadece zekata karşı çıkan bu kimselere İslam’ın bütün hükümlerini reddeten hükmünü vererek mürtedlere savaş açarak onları katletmiştir.

    Bu sapıkça tevile benzer bir olayda Ömer (r.anh) zamanında da olmuştu. Kudame b. Abdullah ve beraberindekiler delilleri şöyle idi :

    İnananlara ve yararlı iş işleyenlere ; sakınırlar, inanırlar, yararlı işler işlerler sonra haramdan sakınıp iyilik yaparlarsa yadiklerinden dolayı bir sorumluluk yoktur.ALLAH iyi davrananları sever“ (Maide 93)

    Halbuki bu ayet, içki haram kılınmadan önce içki içmiş ve bu hal üzere ölmüş sahabeler hakkında inerek onlar için bir günah olmadğını bildirmişti.

    Kudame b. Abdullah ve beraberindekilerin bu ayeti delil alarak içki içtikleri haberi Ömer b. Hattab’a ulaşınca Ömer ve diğre sahabeler , onlar hakkında şöyle hüküm verdiler :

    İçkinin haramlığını kabul ederlerse celdedilir (sopa vurulur), bu ayeti tevil edip içkinin helal olduğunu iddia ederlerse mürted olarak öldürülürler(Taberi)

    Gelelim zamanımıza ; aynı zekat vermeyenlerin ve içkiyi helalleştirenlerin yaptığı gibi ALLAH (c.c.)nun ayetlerini saptıran ve tahrif eden kimseler vardır. Bunlar şöyle yapmaktadırlar:

    İslam şeraitini uygulamadan kaldırıp insan ürünü şeraitlerle insanlara hükmeden tağutlar , saltanatlarını sürdürmek ve insanların kendilerini tekfir etmelerini önlemek için , İslam alimi olarak öne çıkardıkları bel’am ları kullanmaktadırlar.
    Onlar , televizyon uleması olarak her sıkıştıklarında bu prof. ettiketli kendi yetiştirdikleri bel’amlar vasıtasıyla şu sapık düşünceleri yaymaya çalışmaktadırlar:

    La ilahe illALLAH diyen bir kimse , namaz kılarsa ve İslam’ı açık bir şekilde reddetmezse , İslam kanunlarıyla hükmetmediği taktirde ya zalim ya da fasık olur. Fakat kafir olmaz. Çünkü ALLAH (c.c.) şöyle buyurmaktadır: “Kim ALLAH’ın indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar zalimlerdir” (Maide 45)

    Kim ALLAH’ın indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar fasıklardır” (Maide 47)

    Hakim ancak açık bir şekilde: ”Ben İslam dininden vazgeçiyorum“ derse kafir olur.
    Fakat İslam şeraitini bir kenara atıp Fransa ve İsviçre gibi küfür devletlerinden alınan beşer ürünü kanunları tatbik ederse , “ben müslümanım“ dediği müddetçe kafir olmaz.

    Şüphesiz tağutlar bu sapık tevilleriyle ancak la ilahe illALLAH ‘ın gerçek manasını bilmeyen zavallı ve cahil kimseleri kandırabilirler. Çünkü islamı bilen bir mümin , öncelikle tağutu ; yani İslam’ın dışındaki bütün kanunları , sistemleri , hayat nizamlarını reddetmedikçe ve bunları pratik hayatta uygulamadıkça , ister fert ister hakim olsun o kimsenin ne kadar İslam iddiasında bulunsa da Müslüman olmayacağını bilir.

    Müfessirler maide suresi 44, 45, ve 47 ayetini bu üç ayeti birleştirerek açıklarken şöyle derler. ALLAH’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler kafir , zalim aynı zamanda fasık kimselerdir. Çünkü üç özelliklte kafirlerin sıfatlarıdır. ALLAH c.c. pek çok ayette : “ ….onlar cehennemlik zalimlerdir , ….cehennemlik fasıkların ta kendileridir , cehennemlik kafir olanlar işte bunlardır.” gibi nitelendirmelerde bulunmuştur.

    ALLAH (c.c.)’nun hakkında kesin hüküm verdiği ; katilin öldürülmesi, hırsızın elinin kesilmesi , zina edenin sopa veya recm edilmesi , faizin ve içkinin yasak olması , kadınların tesettüre riayet etmesi gibi konularda hükme uymayıp tam tersine ; katili öldürmeyip hapsetme , faizi , zinayı, içki içmeyi serbest bırakması ve kadına istediği gibi giyinme özgürlüğü tanıma , hırsızlık yapanı hapsetme gibi başka hükümler veren , kendini aynı firavun gibi görerek ben buranın rabbiyim diyerek ilahlığa soyunup ALLAH yerine koymuş olur.
    Böyle kimseler , ne kadar Müslüman olduklarını iddia etseler de amelleri iddialarını yalanlamaktadır. Bu konuyu bu şekilde anlamayn kişi , İslam’ın temel meselelerinden olan , hükmün yalnız ALLAH’a ait olduğu ve hayatta yalnız ALLAH’ın koyduğu şeriatın uygulanması gerektiği meselelerini anlamamış demektir. Temel meseleyi anlamamış kişinin de Müslümanlık iddiası boş ve geçersizdir.


    [​IMG]
    Son düzenleme yönetici tarafından yapıldı: 16 Haziran 2014
  7. ABDULHAK

    ABDULHAK Üye

    36- TEK UMMETE DOĞRU

    Her kesimden müslümanın gündemini işgal eden bir konudur ; müslümanlar niye darmadağınık , niye bir araya gelmiyorlar ? ... vb. sorusu .

    Bunun sebebi bellidir. Kur’an-ı kerim’in pek çok ayetinde ve Peygamberin hadis-i şeriflerinde buyurduğu ayrılıkların sebebi , ve bir araya gelmenin şartlarını da bildirmişlerdir .

    Sen yüzünü Hanif olarak Din’e , Allah’ın insanları üzerinde yarattığı Allah’ın fıtratına dosdoğru çevir . Allah’ın yaratışında değiştirme yoktur. Dosdoğru din işte budur . Fakat insanların çoğu bilmezler . O’na dönenler olarak , (O’na yönelin) , O’ndan korkun. Namazı dosdoğru kılın ve muşriklerden olmayın. Onlar ki , dinlerini parça parça ettiler , kendileri de fırka fırka oldular. Her bir fırka de ellerindeki ile sevinmektedir ... “ (RUM 30-32)

    Bu ayeti anlamaya çalışırsak , bu buyruklar :

    1 – Allah’ın dinine Hanif olarak yönelmeyi emretmektedir . Haniflik ise her türlü din ve sistemden yüz çevirip yalnızca Allah’ın dinine , Allah’ın buyruklarına itaati kabul etmek , O’nun dışında kalan , O’na uymayan her şeyi red etmek demektir . Buna göre müslümanların aralarındaki ihtilafları kaldırmalarının birinci şartı , kayıtsız ve şartsız olarak Allah’ın dinine teslim olmayı kabul etmeleridir.

    2 – Yalnız İslam dini insan fıtratına uygun bir düzendir . Onun dışında kalan bütün sistemler , İnsanın tabiatına aykırıdır. Bu aykırılık dolayısıyla hem batıldırlar , hem de insanı dünyada da ahirette de mutlu edemezler ve doğruya iletemezler.

    3-İnsanların çoğunun bu gerekçelerden haberi olmayabilir . Daha doğrusu yoktur . çoğunluğun bu gerçeği ilmeyişi, müminlerin inanç ve kanaatlerinde bir zayıflamaya , bir gevşekliğe sebebiyet vermemelidir. Çoğunluğun peşine takılıp gitmiş olması , müminlerin Allah’a dönüşlerine engel olmamalıdır.

    4- Allah’tan korkmak , namaz kılmak , yani Allah’ın bütün emir ve hükümlerini yerine getirmek ve özellikle de namazı dosdoğru kılmak, doğru yol üzerinde sebat etmenin teminatıdır. Bu arada müşriklerin yolunu izlememek için özel bir gayret harcamak da önemle vurgulanmalıdır.

    5 - Bu temel esaslara riayet etmek , bir araya gelmenin şartıdır. Bunların yitirilmesi ise müşrikler gibi dinde tefrikaya düşüp, bölük pörçük olmanın belirtisidir. Bunlar yitirildiği takdirde bir arada olmaya imkan ve ihtimal yoktur . O halde, birlikteliklerini yitirmiş müslümanların, ihtilaflarını evvela çözümleme esaslarında ve yöntemlerinde ittifak sağlamaktan işe başlayarak , Allah’ın emrettiği şekilde ortak anlayış , tavır , ahlak, eğitim, hareket , plan ve programları üzerinde ittifak yoluna gitmeye çalışmaları zorunludur.

    Bunun ön şartlarından biri de hangi tarafın dile getirdiğine bakmaksızın, hakka teslimiyet asaletini gösterebilmeye samimi olarak hazır olmaktır. “Bölük pörçük olmayın “ diye nitelendirilen hadisenin müslümanların kendilerinden gelen iç sebebi, Allah’ın dinini gereği gibi anlayıp yaşamamalarıdır.
    Dış sebebi ise hiç şüphesiz adına demokrasi denilen düzenin müslümanlara gereği gibi dinlerini öğrenme, yaşama, tebliğ ve nesillerine telkin fırsat ve imkanını tanımaması , mevcut imkanlarını da ortadan kaldırması, bununla da yetinmeyerek sahip oldukları dinlerinden uzaklaşmalarını hedef alan direkt ve dolaylı , gizli ve açık programlarını faaliyet alanına koymasıdır.


    Yoksa cahiliyye hükmünü mü arıyorlar? kesinlikle bilen bir toplum için Allah'tan daha güzel hüküm veren kim olabilir? “ MAİDE 50

    Bununla beraber Allah ve Rasulu bir işe hükmettiği zaman, gerek mümin bir erkek ve gerekse mümin bir kadın için, o işlerinde başka bir tercih hakkı yoktur. Her kim de Allah ve Rasulune âsi olursa açık bir sapıklık etmiş olur”AHZAB 36

    Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete girivereceğinizi mi sandınız?” AL-İ İMRAN 142

    “ Onların çoğu şirk koşmadan Allah'a iman etmezler .” YUSUF 106

    İbrahim'de ve onunla beraber bulunanlarda sizin için güzel bir misal vardır, onlar kavimlerine demişlerdi ki:
    "Biz sizden ve sizin Allah'tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah'a inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir."
    MUMTEHİNE4


    Ey iman edenler! Kendi dışınızdakilerden sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri kalmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Kin ve düşmanlıkları ağızlarından taşmaktadır. Kalplerinde gizledikleri ise daha büyüktür. Düşünürseniz, biz size âyetleri açıkladık.- İşte siz öyle kimselersiniz ki, onları seversiniz, halbuki onlar sizi sevmezler, siz kitap(lar)ın hepsine inanırsınız, onlarsa sizinle buluştukları zaman "inandık" derler. Başbaşa kaldıkları zaman da kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: "kininizle geberin!". Şubhesiz ki Allah göğüslerin (gönüllerin) özünü bilir.” AL-İ İMRAN 118-119

    Hidayet kendisine tebliğ edildikten sonra kim Rasule karşı çıkar ve mü’minlerin yolundan başka bir yola saparsa, onu seçmiş olduğu yolda bırakır, cehenneme atarız. O ne kötü bir düşüştür.” Nisa 115.
    Son düzenleme yönetici tarafından yapıldı: 16 Haziran 2014
  8. ABDULHAK

    ABDULHAK Üye

    37- ŞEHİD ABDULLAH AZZAM'A GÖRE PARLAMENTOYA GİRMENİN HÜKMÜ

    [​IMG] [​IMG]

    Şehid Abdullah Azzam; "Allah'ın indirdikleri ile hükmetmeyen, Allah'ın şeriatına ve Rasulullah'ın sünnetine zıt bir kanun koyan, o kanunu uygun gören veya destekleyip imzalayan kimseler için kafir olurlar ve İslam milletinden çıkarlar" dedikten sonra, "beşeri sistemlerin gölgesinde parlementoya girmenin hükmü" konusuna değinmiştir. Bu konu son dönemde İslam aleminde çok sorulduğu için bu konu hakkında müstakil bir bölüm açmayı uygun gördük. Şehid Abdullah Azzam'a parlementoya girmenin hükmü soruldu. O şöyle cevab verdi:

    "Parlemento bakanlar kurulu tarafından çıkarılmış kanunları inceleyen bir mercidir. Allah'ın indirdikleri hariç kanun yapmak insanı dinden çıkarır. Dolayısı ile parlemento beşeri kanunlara uyarsa dini ve akidevi yönden büyük bir tehlikededir.(Bu paragraftan da anlaşıldığı gibi Arap ülkelerinde ki parlamentolar direk olarak kanun çıkaran bir kurum değil, bilakis çıkan kanunları inceleyen bir kurumdur.(y.y)Ama şayet müslümanların maslahatı ve kafir sistemi durdurup karşı çıkmak için parlementoya girseler bu konu müslümanların genel maslahatına bağlıdır. Müslümanlar için hangisi güzel olursa onu yapması gerekir. Fakat harama girmemek şartıyla. " Maslahatın genel şartları:
    1- Maslahat Şeriat sahihinin maksatlarına uygun olup asli hükümlere muhalif olmamalı ve açık naslara aykırılık teşkil etmemelidir.
    2-Maslahat selim akıl sahipleri tarafından anlaşılabilen bir nitelik arz etmelidir.
    3-Maslahatın zaruret olması ya bir zaruretin muhafazası yada bir güçlüğün defi için olmalıdır, (y.y)
    Nevap (vekil) kelimesi naibin çoğuludur. Bu kelime vekil manasına gelen naibin mi, yoksa musibet manasına gelen naibenin mi çoğulu olduğunu bilemiyoruz. Zira bunların çoğu vekil değil musibettir. Ve şu anda memleketimizde ki parlemento da bir oyuncak gibidir. Haşim er-Rıfai, parlemento, Abdunnasır, ve benzeri şeyler hakkında yazdığı "Hatırat Şiirlerinde şunları zikrediyor:

    Ey Nasır! işte milletvekillerini onları çocuk oyuncağı gibi Dilediğin şekilde hareket ettirebilirsin Senin arzuladığın bir şeyde ağızlarını dahi açmazlar. Biz çok iyi biliyoruz ki onlar sırf konuştuğunda seni alkışlamak için oraya biriktirilmişlerdir. Senden önce zulmetmek zehirli bir mantarken, şimdi zulüm senin elinde organizeli bir örgüt oldu.

    İslam'a zıt sadece tek bir kanunu dahi desteklemek, imzalamak, doğrulamak parlamentonun hakkı değildir. Kim ki İslam'a zıt sadece tek bir kanunu dahi uygun görürse, İslam milletinden çıkar. Mesela erkek ve kadın eşittir kanunu gibi. İslam'a zıt bir kanuna karşı çıkması tüm parlamenterler üzerine vaciptir. Şayet o kanuna karşı çıkmayıp uygun görseler İslam dininden çıkarlar. Yalnız biz parlamentoya dinimizi ve davamızı anlatmak için girersek o zaman bir beis yoktur. Fakat bakanlar meclisine girilemez. Çünkü bakanlar meclisi kanunu uygulayan yerdir. Müslümanlar oraya giremez. Ama parlamento ise, devleti gözeten bir yer olduğu için istediğini söyleyebilirsin. Bakanlar meclisi ise öyle değildir.Bizim için parlamentoya girip onların rüşvetçi olduğunu veya hırsız olduğunu ve hain olduğunu açıklamamızda şayet devlet izin verirse bir beis yoktur inşaallah.
    Sonuçta bu benim görüşümdür. Bu fetvada doğruda olabilirim yanlışta olabilirim Şayet yanlış yaparsam şeytandan, isabet etmişsem Allah'tandır. Allah'tan temennim hakkı bildirsin, batıldan uzaklaştırsın." Anlattıklarımızdan şunu özetleyebiliriz:
    Şehid Abdullah Azzam bazı şartlar dahilinde parlamentoya girilmesini caiz görüyor. O şartlar şunlardır:

    1-Beşeri sistemlere karşı olmak ve durdurulması niyeti ile girmek.

    2-Şer'i bir maslahatı gözetmek. Mesela İslam davasına yardım ve müdafaa etmek. Zulme karşı durmak, toplumun kanını içen hırsızları ve hainleri belirlemek için...vs

    3-Allah'ın kitabına, Rasulullah'ın sünnetine zıt hiç bir kanunu desteklemeyip imzalamamak. Şayet bir madde dahi imzalayıp uyarsa kafir olur İslam milletinden çıkar.

    ''Daha önce de belirttiğimiz gibi Arap ülkelerinde mevcut parlamenter sistem ile Türkiye sınırlarındaki parlamenter sistem yapıları itibarı ile tamamen farklılık arz etmekledir. Türkiye'deki parlamento. Kanun çıkaran bir kurumdur. Ve yine Türk parlamentosuna haram sınırlarını çiğnemeden girebilmek kesinlikle mümkün değildir. Hatta ve hatta parlamentoya giden yolda her adım küfür ve sirk filleri ile doludur. Daha ilk adımda demokrasinin korunması için edilen bağlılık yeminini buna örnek olarak verebiliriz.
    Tamamen küfür sözleri ile dolu bu yemin metni hangi maksatla ve hangi niyetle söylenirse söylensin kesinlikle sahibini İslam sınırları içerisinden çıkarmaktadır, (çünkü bilinen bir kuraldır ki ikrah şartları haricinde küfür sözlerini ikrar etmek kesinlikle küfürdür. Yine bugünkü parlamento işlevi itibarı ile Allah'ın dinine düşman olmuş bir yapı sergilemektedir. Çıkartılan her kanun Allah'ın kitabından kaynaklanmayıp beşeri iradelerin ürünüdür. Bu şartlar altında kim ki maslahat icabı bu parlamentoya girilebileceğini iddia ederse tamamen hiç bir ilmi temele dayanmayan bir iddiada bulunmuş olur.

    Açık olarak söyleyebiliriz ki: bu parlamentoya ne amaçla olursa olsun girmek de. Ve yine. ne amaçla olursa olsun girilebilineceğini iddia etmek de sahibini Allah'a karsı muşrik ve kafir durumuna düşürmektedir. (y.y)
    (Abdullah Azzam “ HAKİMİYET MEVHUMU “ kitabından alınmıştır.)

    OY VERENLER PARTİNİN GÜNAHINA ORTAK OLURMU - VİDEO

    İZLE : TIKLA :

    Partiye Oy Verince Haramına Ortak Olurmuyuz? on Vimeo



    [GULYARASI]1006[/GULYARASI]

    CENNET CEHENNEM
    Son düzenleme yönetici tarafından yapıldı: 16 Haziran 2014
  9. ABDULHAK

    ABDULHAK Üye

    38- ŞEHİD ABDULLAH AZZAM'A GÖRE KİŞİLERİ BELİRTEREK HÜKÜM VERMEK

    Bazıları şöyle demektedir : Şu anda İslam ummetinin dörtte üçü bu küfrü gerektiren konulara bilmeyerek girmişlerdir. Biz bunların üzerine küfürle hüküm veremeyiz. Eğer onların üzerine küfürle hükmedersek, o zaman İslam ümmetinin %80'ini dinden çıkarmış oluruz.

    Bu iddia tamamen gayri ilmi bir iddiadan başka bir şey değildir, insanların %80'ine küfürle hüküm vermek zorunda kalacağız diye onlar üzerinde ki hak olan hükmü değiştirmek bizce tutarlı bir davranış olmamaktadır.
    Fakat akidelerini ve dinlerini anlatmak, küfrü gerektiren maddeleri onlara açıklamak bizim üzerimize bir vecibedir. Bu küfrü gerektiren konuları onlara bildirdikten sonra kim ki bu fiiller üzerinde devam ederse kafir olur ve dinden çıkar. Açıktır ki toplumu oluşturan, fertlerdir.
    Toplumun küfür üzerinde olduğunu söyleyip de bu toplumu oluşturan fertlerin küfür üzerinde olmadığını iddia etmek gerek ilmen, gerek aklen yanlış bir iddiadır. Bununla beraber bu toplumu oluşturan fertlere küfürle hüküm verilememesinin sebebini cehalete bağlamak da bize göre pek tutarlı gözükmemektedir. Bu noktada en güzel açıklama ise yine Şehid Seyyid Kutub'dan gelmektedir:
    Seyyid Kutub Yusuf Suresi 40. Ayeti tefsir ederken şöyle demektedir.
    "Dini bilmeyen cahil kimseler oldukları içindir ki: dosdoğru dine tabii olamamaktadırlar. Bu cahillerin cehaletlerinden dolayı ne iman etmeleri ne de bu dine tabii olmaları kendilerinden beklenebilir. Dinin bu noktada aslını ve mahiyetini bilmeyen bu insanları, dosdoğru din olan ALLAH'ın dinine nisbet etmek ne akla sığar ne de gerçeğe uygun düşer. Bu hususta bu kimseleri ALLAH'ın dinine nispet edip hatalarının faturasını da cehaletlerine bağlamak geçerli bir mazeret değildir. Dini bilmemeleri işin ta başında müslüman olmalarına en büyük engeldir. Sonuç ta bir şeye inanmak o şeyi bilmenin bir parçası olup aklında mantığında pratiği budur. Hatta bu mantığında ötesinde son derece açık ve ortadadır."(y.y)
    ALLAH'ın şeriatından hariç beşeri sistemlere muhakeme olmak, tehlikeyi ifade eden ciddi bir konudur. Bu insanların küfrünü ve imanını belirleyen bir konudur.Şehid Seyyid Kutub şu ayeti tefsir ederken şöyle diyor:
    "Üzerlerine ALLAH'ın ismi anılmamış olanlardan yemeyin, çünkü o kesinlikle ALLAH'ın emrinden çıkmaktır. Bununla birlikte şeytanlar kendi dostlarına sizinle tartışmaları için mutlaka telkinde bulunacaklardır. Eğer onlara itaat edecek olursanız şüphesiz siz de müşriklerden olursunuz." (En'am Suresi, 121)

    " Her kim putlara ibadet eden kişilere müşrik hükmünü verdiği halde, tağutların muhakemesinde muhakeme olmayı isteyen kişilerin tekfirinden kaçınırsa bil ki şu ayeti okumamıştır."
    " Eğer onlara itaat edecek olursanız şüphesiz siz de müşriklerden olursunuz."

    Burada itaat kelimesi ibadet manasındadır. Biz açık ve net olarak söylüyoruz ki; akşam namazı dört rekattır diyen ile hırsızın cezası iki aydır diyen arasında fark kesinlikle yoktur. Akşam namazının üç rekat olması nasıl ALLAH'ın kesin emri ise hırsızın, elinin kesilmesi de ALLAH'ın kesin emridir. Aynı şekil de akşam namazının rekatlarındaki değişiklik nasıl ki ALLAH'ın dininin değiştirilmesi anlamına geliyorsa hırsız bir kimseye verilecek cezanın değiştirilmesi de ALLAH'ın dininin değiştirilmesidir.
    Müslüman olduğunu iddia edip pazar günleri hıristiyanlarla kiliseye giden ile, müslüman olduğunu iddia edip beşeri kanunlara muhakeme olmaya gidenin arasında hiç bir fark yoktur. Bunun delili ise Tevbe Suresi'nin 31. Ayeti ve bu ayete ilişkin Resulullah'ın açıklamasıdır. " Onlar ALLAH'ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve bir de Meryem oğlu Mesih'i rabler edindiler. Oysa ki hepsi ancak bir olan ilaha ibadet etmekle emrolunmuşlardı, ki O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. O onların ortak koştukları her şeyden münezzehtir." (Tevbe Suresi,31) "

    Onlar haramı helalleştirdiler, helali haramlaştırdılar. İnsanlarda onlara tabii oldular. İşte onlara ibadet budur,"

    Teşri ve hüküm konusu siyasi bir konu değil, dini bir konudur. Bundan dolayı çoğu kez kardeşlere (Yazar burada Müslüman Kardeşler cemaatini kastediyor) dedim ki:
    "Siz ölülere yapılan şirk üzerinde duruyorsunuz. Dirilerin yaptığı şirk üzerinde durmuyorsunuz. Seyyid Ahmed Bedevi ve Şeyh Abdülkadir Geylani'nin kabrine gidip yüzünü sürenlerin şirkleri üzerinde duruyorsunuz, insanları kendisine taptıran, açıkça ilahlık iddiasında bulunmasa bile uluhiyet iddia eden tağutlardan konuşmuyorsunuz."
    Ölülerin kabrine yüzün sürülmesi ve onlardan yardım istenmesi kültürlü insanların yanında bitmiş bir konudur. Yüzünü kabre sürecek hiçbir kültürlü insan bulamazsın. Şu anda en mühim konu insanların tağutlara tapması konusudur. Şayet Seyyid Ahmed Bedevi ve Şeyh Abdulkadir Geylani'nin mezarlarının başında bugün kü tağutları koruyan polisler olsaydı (Anıtkabirde olduğu gibi. (y.y) kimse yüzünü o kabirlere süremezdi ve kabirlerinden konuşamazdı.Dolayısı ile bugün ALLAH'ın şu ayetinin üzerinde hassasiyetle durulması lazımdır:
    "Hüküm ancak ALLAH'ındır." (Yusuf Suresi,40)
    Çoğu insanlar ALLAH'ın hükmü ile hükmetmeyen tağutları destekliyorlar. Rahatlıkta, darlıkta, doğrulukta ve yanlışlıkta onlarla beraber oluyorlar. Bununla beraber küfrü desteklediklerini bilmiyorlar. Şu bir musibettir ki; Bu kimseler bir insanın boynunda bir muska gördükleri zaman çok kızarlar ama bir insanın ALLAH'ın şeriatından başka şeriatlara rıza gösterdiğinden dolayı küfre girdiğini bilmezler.
    Son düzenleme yönetici tarafından yapıldı: 16 Haziran 2014
  10. ABDULHAK

    ABDULHAK Üye

    39- ALİMLERE GÖRE PARTİSEL ÇALIŞMA

    [GULYARASI]7069[/GULYARASI]
    Ahmed Kalkan : Oy Kullanma




    Mısır, Yusuf (a.s.) zamanında Daru'l İslam idi. Çünkü Yusuf (a.s.)’ın zamanındaki
    firavun, Yusuf (a.s.)’ın vasıtasıyla müslüman olup imana gelmişti. (İmam Nevevi)

    Halk kendi kendini yönetir ilkesini savunan demokratik felsefe, şirk ve küfürden başkası değildir. (İslamın Anlaşılması Üzerine-Ali Bulaç’tan) (Lâ-1 Mustafa Çelik)

    İslami devlette parti nizamı olamaz. İslam parçalanmayı ve çeşitli hile kullanılmasını istemez. (Mevdudi-İslam Anayasası) (Lâ-1 Mustafa Çelik)

    Bu tür düzenlerin içerisinde islam adına mücadele verileceğini sanmak, hatta bunun gereğini ileri sürmek, ayeti kerimenin bizleri takınmayı emrettiği açık ve seçik yolla ne kadar bağdaşabilir?
    De ki: Ey Kitap Ehli! Bizimle sizin aranızda eşitliği sağlayacak bir sözde birleşmeye gelin. Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim. O’na (hüküm, din ve değer yargıları koymak yetkisini başkalarına tanımak suretiyle) hiç bir şeyi eş koşmayalım. Kimimiz kimimizi de (uluhiyyet ve Rububiyyete has herhangi bir sıfat veya yetkiye sahip kabul etmek suretiyle) Rabbler edinmesin. Eğer yüz çevirirlerse “Bizim muhakkak müslümanlar olduğumuza şahid olun” deyin (Ali İmran:64)

    Ayet bizlere açıklığı, netliği, yolların ayrılışını vurgulamayı ve buna dikkat çekmeyi emrederken, bizim demokrasiye ve demokratik saflarda mücadeleye davette bulunmamız ve bunu –kendi adımıza değil- islamın öngördüğü ve tavsiye ettiği mücadele şekil ve metodu diye sunmamız, hiçbir zaman açık ve net bir şekilde yolların ayrıldığı noktada “eşitlikçi bir kelimeye” davet değildir.. Demokratik düzenler tarafından “çoğulculuk esasına göre alınan kararlar, yapılan yasamalar adeta yanılmaz, hatasız ya da en ideal olarak takdim edilir ve böyle oldukları kabul edilmeye çalışılır.
    Başka herhangi bir esasın varlığına gerek hissettirmeyen basit günlük meselelerde çoğunluğun fikrini esas kabul etmede pek bir mahzur bulunmasa bile, kitleleri yakından ilgilendiren, onların dünya ve ahiretteki gelecekleri, tavır ve konumları açısından önemli olan konularda ise, çoğunluk pek öyle ideal bir çözüm yolu değildir. Bir şeyin çoğunluk tarafından kabul edilmesi –hatta bütün insanlık tarafından kabul edildiğini varsaysak bile- eğer Allah’ın hükümleriyle Rasulunun irşadlarıyla bağdaşmıyorsa o şey bâtıldır...Cahili düzen ve yapılar içerisinde, bu düzen ve yapıların belirlediği esaslar çerçevesinde mücadele vererek islamı hakim kılmak için çalışmak isteyenler bulunmaktadır.
    Bunlar en azından bu alanlar içinde çalışarak müslümanların islam adına girişecekleri mücadelenin daha az sıkıntılı ve hatta oldukça rahat verilmesi için zemin hazırlamak gayesiyle ortay atıldıklarını söylerler. Bu cahili düzen ve yapılar içerisinde, cahiliyyenin öngördüğü kurum ve çatılar altında mücadele vererek bunu gerçekleştirmeye çalıştıklarını belirtirler.

    Seyyid Kutub bu konuda der ki: “Tebliğde bir takım kimseler fitneye düşecek ve irtidat edecekler, bir kısım kimselerde Allah’a verdikleri sözlerinde duracak, şehid olacak, diğer bir kısmı da sabredecek, kardeşlerini sabra davet edecek, müslüman kalmak hususunda ısrar edecekler, cehenneme atılmaktan hoşlanmadığı kadar, tekrar cahiliyyeye geri dönmekten hoşlanmayacaklardır.”...İslami bir yönetimi ayakta tutacak, ortaya çıkaracak, ortaya çıkışından sonra da varlığını sürdürmesini sağlayacak “müslüman taban” olmaksızın, böyle bir parlemento ne yapabilecektir?
    Askeri bir darbe parlementoyu fesheder, üyelerini hapislere yollar ve herşey kısacak birkaç dakika içinde olup biter. Konunun lehine ileri sürülebilecek bütün gerekçelere rağmen, böyle bir düşünüş gülünçtür, basittir. Yalnızca Allah’ın hükmüne başvurmakla, başka hiçbir hukukun ve yasanın egemenliğini kabul etmemekle yükümlü olan, Allah’ın hükmü dışında kalan bir hüküm, cahili bir hükümdür, o cahili hükmün kabul edilmesi de, o hükümden hoşnut olunması da o hükme (herhangi bir şekilde) iştirak etmekte müslüman için caiz değildir, diyen bir dine bağlı olan müslüman için Allah’ın indirdiklerinden başka hükümleri koyup kanunlar yapan, yaptığı uygulamalarıyla her fırsatta Allah’ın şeriatının hükmünü kabul etmediğini, reddettiğini ilan eden bir parlementoya katılmak nasıl caiz olabilir? Üstelik böyle bir parlementoya giren bir kimse yemininde, parlementoya sadakatle bağlı kalacağına yemin de etmektedir.
    Yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır:
    O size Kitapta: “Allah’ın ayetlerinin inkar edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğinizde onlar bir başka söze dalıncaya kadar yanlarında oturmayın. Çünkü o zaman sizlerde şüphesiz onlar gibi olursunuz” (Nisa:140)

    İleri sürülebilen lehte gerekçeler şundan ibarettir: Bizler onlara karşı islamı haykırıyoruz. Allah’ın indirmedikleriyle yapılan teşrileri sürekli olarak reddettiğimizi ilan ediyoruz.
    Derler ki Peygamber Allah’ın kelamını tebliğ etmek üzere Kureyş’in Nedvelerine gitmiyor muydu?
    Evet gidiyordu nedvelerine, fakat onları uyarmak için. Nedvelerinin faaliyetlerinde onlarla ortak hareket etmiyordu. Allah’ın şeriatinin egemenliğini kabul etmeye davet eden bir müslüman, çağdaş cahiliyenin nedvelerine gidip orada ilk cahiliyenin Rasulullah sav’e izin verdiği gibi konuşmasına izin verilecekse, böyle bir davetçinin öyle bir nedveye gidip tebliğde bulunması farz olurdu. Çünkü o, bu durumda o nedvenin üyesi değil, dışından gelen bir davetçidir.
    İkinci tehlikeli kaygan zemin ise halk kitlelerinin gözünde davanın sulandırılmasıdır. Biz her fırsatta halk kitlelerine, Allah’ın indirmedikleriyle hükmetmek batıldır, diyoruz. Allah’ın şeriatıyle hükmeden yönetim dışında hiçbir yönetimin ve yönetim düzeninin meşruiyeti söz konusu olamaz diyoruz.
    Diğer taraftan halk kitleleri bizim, katılmama çağrısında bulunduğumuz işe katıldığımızı görmektedir. Bunun sonucu ne olur? İslam dışı bir anayasa ile yönetilen bir devlet, bu tezi savunanlar aracılığı ile varlığının korunmasına yarayacak ve ömrünü uzatacak islami bir kılığa bürünmüş olacaktır. üÇünkü bunun sonucunda halk, islamın egemen olduğunu sanacak ve bu yönetime karşı sesini çıkarmayacaktır. (Muhammed Kutub -Vakıunal Masır)

    İslama karşı mucadeleyi zorunlu gören parti ve kurumlara destek veren, onları benimseyen, onların politikalarını doğrulayan kimselere gelince, bu gibi kimselerin islamla her türlü bağlarını koparmış olacakları açıktır. Hedefi islamı uzaklaştırmak yahut ona karşı savaşmak ya da müslümanlara karşı mucadele vermek olan partilere katılan müslümanlar ya murteddir, ya da munafıktır.
    (Said Havva-Tefsirinden)

    Mazlumun hakkını korumak için gerektiğinde kafirler dahi dayanışma içine girilebileceğinden ibarettir Hılful Fudul. Böyle bir olaydan ve buna atıfta bulunduğu anlaşılan bir rivayetten islam ile hükmetmeyen hükümetlerle ortak olmanın ve islam dışı düzenlerin, islam dışı düzenleriyle hükmetmenin caiz olduğu sonucunu çıkarmak ise mümkün değildir.. Hz. Yusuf’un “yeryüzünün hazineleri” başında bulunduğu sürece, Aziz’in ya da melik’in şeriatine veya kurulu anayasal düzenine, kanun ve hükümlerine bağlı kalarak görevlerini yürütmediğini ortaya koyan hususların bazısını sıralayalım:

    1. Yusuf (a.s.), zindandaki arkadaşlarıyla onların rüyalarını yorumlamak vesilesiyle konuşurken; “Hüküm (egemenlik) yalnız Allah’ındır” (Yusuf:40) demiştir.

    2. Yeryüzünün hazinelerinin başına geldikten sonra ve bunun gerçekleştiğini ifade eden ayeti kerimenin hemen ardından şöyle buyurmaktadır:
    O, orada dilediği gibi tasarruf ederdi.” (Yusuf:56)
    Müfessirler Onun yeryüzünde iktidar sahibi kılınmasını “dilediğini yapabilme gücüne sahip” diye açıklamaktadırlar. (Kurtubi Tefsiri)

    3. Yusuf’un a.s. Melik’in kanunlarına aykırı uygulamada bulunarak kendi şeriatine uygun hareket edip, hırsızlık yaptığı belirlenen kardeşini yanında alıkoyduğunu öğreniyoruz.

    4. Surenin 100.ayetinde de anne ve babasının tahtının üzerinde oturttuğunu öğreniyoruz.
    (İman ve Tavır-Beşir Eryarsoy)

    Ben bu meseleyi çok önemli ve tehlikeli bir fitne olarak gördüm. Çünkü bu mesele direkt olarak akideyi ilgilendiren bir meseledir. Kişi kimin hükmünü kabul edip itaat ederse ona ibadet etmiş olur.
    Allah hüküm vermede kendisine ortak kabul etmez” (Kehf:26)

    Rasulullah sav’in ne kendisi müşriklerin parlementosuna üye olmuş, ne de müslümanların oraya katılıp üye olmalarına izin vermiştir. Kaldı ki şayet gaye islamı getirmek ise bu amacı gerçekleştirmek için kullanılan vesilenin islama ya da Rasulullah’ın hareket metoduna zıt olmaması gerekir.

    İslamda GAYE de VESİLE de islama uygun olmalıdır.

    Kureyşliler, Rasulullah’a ilahlarına laf atmaması ve akıllarını akılsızlıkla itham etmemesi şartıyla kendi üzerlerine hükümdar olması teklifinde bulundular. Bu sizin (demokratların) ulaşmak istediğiniz en son nokta değil midir?
    Rasulullah sav bu teklifleri kabul edip onların üzerine hükümdar olduktan ve onları kendi hakimiyetine boyun eğdirdikten sonra onları islamın hükümlerine tâbi ettirebilirdir ve bu onun için çok kısa ve kolay olurdu. Fakat Resulullah sav böyle birşey yapmadı. Çünkü insanları önce kendisine kul edip daha sonra Allah’a kul etmek islam akidesine zıttır.
    Sizin yetkileriniz de ancak kanunların izin verdiği ölçülerle sınırlıdır. Meclisteki diğer partiler İslama zıt olan bir kanunu oy çokluğu ile kabul ettikleri zaman, siz mecliste buna karşı da gelseniz ve buna karşı oyda kullansanız hiç farketmez.
    Çünkü demokratik sistemin bir gereği olan “çoğunluğun kararı geçerlidir” kaidesini, bu meclise girerken daha baştan kabul etmiş oldunuz. Örneğin mecliste faizin helal olması oy çokluğu ile kabul edilse siz bu sistemi kabul ettiğiniz için o kararı da kabul etmek zorunda kalırsınız.
    Bu din Allah’tan olduğu halde onu hakim kılacak metodun kullardan alınması bu dinin pratiğine aykırıdır. Resulullah sav’in islamı hakim kılmada kullandığı metod, Allah’ın gönderdiği metodun ta kendisidir.

    (İslamın Hareket Metodu-Abdurrahman el-Muhacir)

    Allah Rasulu ve sahabeleri yaklaşık onüç yıl Mekke’de bir küfür toplumu içinde yaşadılar. Bu süre içinde de onlar gerektiğinde akidelerine bir zarar gelmemesi şartıyla müşriklerin kanunlarından biri de; kendi kabilelerinden kuvvetli bir kişi başka birisini himayesi altına aldığında artık o kimseye dokunulmamasıydı.
    (İslamın Hareket Metodu-Abdurrahman el-Muhacir)

    Ebu Talib’e gelen Kurayş muşrikleri, himayesini geri almasını teklif etmişler, daha sonra Rasulullah karşılığında zengin bir ailenin çocuğunu teklif etmişler, bunu da kabul etmeyince tehdid edip ona “Eğer himayende vazgeçmez ve yeğeninin bizim ilahlarımıza laf atmasına ve bizi akılsızlıkla itham etmesine engel olmazsan biz onunla ve seninle savaşırız” dediler.
    Ebu Talib Rasulullah’a haber göndererek “Ey yeğenim! Kavmin bana gelip şöyle şöyle dedi. O halde bana ve kendine acı. Ve takat getiremeyeceğim bir şeyi bana yükleme” dedi.
    Peki Rasulullah (s.a.v.) muşriklerin bu himaye kanunundan istifade etmek için akidesinden taviz verip tebliğ vazifesinden vaz mı geçti?
    Bilakis, akidesinden hiçbir taviz vermeden şöyle dedi:
    Ey amca! Allah’a yemin ederim ki güneşi sağ elime, ayıda sol elime koysalar yine de bu işi Allah budini galip kılıncaya veya ben helak oluncaya kadar bırakmam”...Müşrik kanunlarından istifade için iki şart vardır, birincisi: Müslümanlar Allah’ın haram kıldığını helal, helal kıldığını haram kılan bir kanundan istifade etmek için kafirlere başvuramazlar. İslamın mubah saydığı şeyleri içeren kanunlar olmalıdır.
    İkincisi: Müslüman, kafirlerin kanunlarından istifade etmek için akidesinden taviz veremez. Örneğin bir müslüman haksızlığa uğrasa dahi, hakkını almak için tağutun mahkemelerine başvuramaz. Bu iki şart dışında, müslümanların ve islamın faydasına olan kanunlardan müslümanlar istifade edebilir ve kafirlerden yardım isteyebilirler.
    (İslamın Hareket Metodu-Abdurrahman el-Muhacir)


    Demokratik nizam küfürdür. Demokrasilerde hakimiyet hakkı insanlara aittir. İslam inancında ise hakimiyet hakkı yalnız Allah’a aittir.
    Hükümde Allah’tan başkasının da hak sahibi olabileceğine inanmak küfür olacağı için demokrasiye inanmak da küfürdür. Bir ülkede halkın yüzde doksan dokuzu islamı istese bile, müslümanların başa geçmesini sağlamak için demokratik bir seçime gitmek de küfürdür. Çünkü böyle bir seçime gitmek hükümde insanların da pay sahibi olabileceği inancını taşır. (İslamın Hareket Metodu-Abdurrahman el-Muhacir)

    Teknik bilgi ve düzenlemeleri islami prensiplerle çelişmediği sürece kafirlerden kanun almakta bir sakınca yoktur. Almayı da islam dini yasakmış değildir... Laiklik ilkesini kabul eden siyasi rejim İslam hükümlerine baş kaldırmış demektir. Dolayısıyla öncelikle bu hükümet irtidat etmiş sonra da buna itaat etmiş olanlar mürtedleşmiş sayılır. Siyasi idarede görev alanlar tek tek mürted hükmünü aldıkları gibi bu hükümete itaat eden kitlelerden irtidada düşmüş olur. (Mustafa Sabri-Son Osmanlı Şeyhul islamı) (Hakimiyet Allah’ındır-Ziyaeddin el-Kudsi)

    İslam dışındaki tüm idari nizamları, hayat sistemleri küfürdür, tağutidir. Çağdaş tağutları temsil etmektedir. Onları inkar etmek, tekfir etmek, tanımamak ve onlardan uzak durmak gerekir. Aynı şekilde onları destekleyenlerde tekfir edilip reddedilmelidir. Şu apaçık bir gerçektir ki Kur’an ve Sünneti bırakıp insanların hayatlarını düzenleyen beşeri mahreçli kanunları kim va’zeder, va’z edilmesine katkıda bulunur, yasalaştırır, tatbik eder ve reddetmezse kafirdir.
    Bu durumda yasama meclisi (ki teşride bulunur) yasamayı tasdik eden parlementerler (milletvekilleri) uygulama safhasına koyan yürütme organları (başbakan, cumhurbaşkanı, bakanlar) ve yürtme organı başkanı, yürütme organlarının yapısı içinde yer alan hakim, savcı, avukatlar yine bu kanunlara dayanarak soruşturma yapan istihbarat ve güvenlik kuvvetleri ve kafir sistemi koruma ve kollamayla görevli olanlar kafirdirler. (!)
    Halka gelince, her kim böyle bir şeye rıza gösterir ve inkar etmezse, nemelazımcı bir tavır takınırsa kafir olur. Çünkü bu insanlar küfrün tahakkümüne rıza göstermekte, islam şeriatının kaldırılmasına, uygulanmamasına ilgisiz kalmaktadırlar. Hatta bazıları müslüman olduklarını iddia etseler bile. Onların kafir oluşu tağutu inkar etmelerinden kaynaklanmaktadır. İslam’la çelişmeyen idari kanunları tatbik etmek ayrı, helali haram, haramı helal yapan kanunları tatbik etmek ayrıdır. Birincisi caizdir, ikincisi ise küfürdür.
    İslam ile çelişmeyen idari kanunlardan kasıt; haramı helal, helali haram yapmayan, fertlerin menfaatini ve toplumun düzenini sağlayan idari kanunlardır. Trafik, binaların şekli, su dağıtma şekli, mahallede bulunanların kaydedilmesi, yolların şekli, işçilerin tanzimi, fabrikalar kurma vb gibi halkın genel maslahatına uygun olan ve şeriate karşı gelmeyen kanunları yapmak ve uygulamak caizdir.

    Yoksa onların Allah’ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara meşru kılacak ortakları mı vardır? (Şura:21)

    De ki: “Allah’ın size indirdiği rızkın bir kısmını haram bir kısmını helal kıldığınızı görmüyor musunuz?” De ki: size Allah mı verdi. Yoksa Allah’a karşı yalan mı uyduruyorsunuz? (Yunus:59)

    Diliniz yalana alışmış olduğu için herşeye bu helal bu haram demeyin. Zira Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Allah’a karşı yalan uyduranlar ise şüphesiz saadete erişemezler” (Nahl:116) (Hakimiyet Allah’ındır-Ziyaeddin el-Kudsi)

    Hiçbir zorlama ve ikrah olmaksızın, islama karşı münafıkça yaklaşanlar cehenneme, bâtıl dinlere münafıkça yaklaşanlar cennete mi gideceklerdir?..Siyasi iktidarı ele geçirmek, olaya tavandan müdahele edebilmekti.
    Toplumsal kurtuluşun tavandan tabana doğru yapılmasında Kuranı Kerimden örnek alacağımız kıssa ise, hiç şüphesiz ki Yusuf as’ın kıssası değildir. Çünkü Yusuf as insanların ebedi düzlemde kurtuluşlarına vesile olma eylemini, maliye nazırlığı veya bu nazırlığın imkanlarından faydalanarak yapmamıştı. Kaldı ki o dönemdeki kralın nasıl bir kral, toplumun nasıl bir toplum olduğu da açıklık kazanan birşey değildir.
    Kuranı Kerimde tavandan tabana doğru bir hareket varsa, bu hareket Musa as’ın hareketiydi.
    Tüm israiloğullarının dünyevi kurtuluşu için olaya tavandan müdahale eden, Firavun’dan İsrail oğullarını kendisiyle birlikte göndermesini isteyen ve netice olarak İsrailoğullarını görkemli bir mucize ile denizden geçirerek kurtuluşlarına vesile olan önder, Hz. Musa as idi. Fakat sonra, sonra ne oldu?
    Musa (as) sözleşilen vakitte Rabbi ile buluşmaya gittiğinde, geride kalan israiloğullarının durumu ne oldu? Başlarında Harun as olmasına rağmen, Samiri denilen sapığa uyarak altından buzağı heykeli yapmadılar mı? Bu buzağı heykeline taparak şirke ve zulme yönelmediler mi?

    Bu kıssada apaçık bir şekilde gördüğümüz toplumsal gerçek şudur ki, tabandan değil tavandan gerçekleştirilen ve tabana yeterince oturmayan değişimler, köklü ve kalıcı değişimler değildir. Kaldı ki olaya özellikle tavandan müdahale eden Musa as, tabanı ihmal eden ve tabanı görmemezlikten gelen bir lider de değildi. Tabandaki insanlara yönelik daveti, bu insanlara yönelik teklifleri de bulunmakta idi.
    Ancak olayın sonucunu tahlil ettiğimiz zaman ne Harun as’ın varlığı ve ne de Musa as’ın davetini kabul eden tabandaki müminlerin varlığı, toplumsal çözülme ve dağılmayı önleyebilecek yeterlilikte değildi. Nitekim hiçbir askeri gücü bulunmayan Samiri gibi bir sapık, evet tek bir sapık, hiç zorlanmadan bu çözülme ve dağılmayı gerçekleştirebilmişti. Ne diyorsunuz?
    Kur’an’ı Kerim’de örnek ve ibret almamız için zikredilen bu gibi kıssalardan, örnek ve ibret almamız gerekmez mı? Tabana oturmayan ve yeterli taban desteğini almayan değişimlerin, kalıcı değişimler olmadığını anlayabilmemiz için, çok mu akıllı olmamız gerekir?
    Bizlere anlatılan bu kıssa tavandan taban doğru yapılan bu müdahalenin, bu müdahaleyi gerçekleştiren kişi veya kişilerin ayrılmasıyla akamete uğradığını, uğrayabileceğini anlamamız için yeterli değil mi?...Zulmün tespit ve teşhisinde, şahıslar, partiler veya devletler üzerinde durulursa, bu anlatıma kulak veren insanlar da şahıslara, partilere veya devletlere karşı belirli bir muhalefet meydana gelecektir.
    Oysa müslümanlar olarak oluşturmamız gereken muhalefeti, şahısların veya partilerin fevkindeki küfri zihniyetler üzerinde yoğunlaştırmamız ve bu muhalefete, detaysız bir İslam’i içerik kazandırmak gerekir. Diğer beşeri hareketlerden farklı olan islami hareket, batıla muhalefetten veya bâtıla nefretten ziyade, hakka muhabbet temeline dayanan bir harekettir. Mesela Mekke döneminde inen ayeti kerimelerde Lât ve Uzza uzun uzadıya anlatılmamış, islami hareketin temilini bu putlara duyulan nefret değil, Allah’a duyulan muhabbet oluşturmuştur. Efendimiz sav’in davet mücadelesi; insanların öncelikle refah seviyelerini değil, dinlerini değiştirmeyi amaçlıyordu. İslamın ilk dönemlerindeki davetini kabul eden nice müslümanın bu daveti kabul etmekle sosyal durumları değişmemiş veya geçim sıkıntıları giderilmemişti. İlahi davetin tabiatında, davetin kabul edilebilmesi için, dünyevi nimetlerin bir rüşvet gibi ön plana çıkarılması yoktu. Birçok çalışmalarını saygıyla karşıladığım sayın Süleyman Karagülle ve arkadaşlarının hazırladığı “Adil Düzen” projesi, birçok boyuttan pratik geçerliliği olmayan bir projedir. Çünkü islam ahlakını kabul etmemiş, islam ahlakıyla ahlaklanmamış bir toplumda, bir sistemde, bu ahlaki prensipleri temel kabul eden islamın sosyal adaletiyle ilgili görüşleri, pratik geçerliliği olmayan ve istihza ile karşılanacak görüşler olacaktır. Medine vesikasının pratiğe konulduğu dönem, müslümanların istikrarlı ve potansiyel bir büyüklükte olduğu, müslümanların dışında kalan tüm gurupların ise belli bir ayrılık ve cedelleşme içinde bulunduğu bir dönemdi.
    Toplumu ürkütmemek, toplumu dağıtmamak, toplumu cezbedebilmek için “uyarıp-korkutma” prensibine bağlı islami tebliğ “uyarıp-müjdeleme” şekline getirildi. Cenneti kazanmak, oy pusulasındaki cennetliklere! Mühürü basmak gibi kolay bir işti! Genellikle müslüman olduklarını iddia eden bu politikacıların topluma yönelik dünyevi vaadleri ise dünya yaşantısını adeta cennete çevirecek vaadlerdi. Oysa değil bu toplum, canlarını dişlerine takarak mücadele eden asrı saadet müslümanları dahi, vaadedilen böylesi refah ve rahatla karşılaşmamışlardı.
    Dünya hayatı, imtihan ve meşakkat mücadele hayatıydı....İnsanlara “falanca işin gerçekleşmesi için kaba etinize ekmek bıçağı mı, çuvaldız mı, iğne mi batıralım?” sorusu yöneltilse, meseleyi genellikle bu üç alternatifler ile karşılaşan bu müslümanlar, alternatiflerin hak mı, batıl mı olduğunu düşünmeden, bu alternatiflerin hangisinin ehven olduğunu düşünmeye başlamışlardır. Nitekim bu ehven mantığa göre; monarşi yerine oligarşinin, oligarşi yerine demokrasinin tercih edilmesi ve Allah uzun ömürler verirse demokrasi yerine de islamın tercih edilmesi düşünülmektedir! Oysa ne bu kadar uzun ömrümüz ne de bu kadar çok seçim hakkımız vardır.
    Dünyevi kaygılar veya islami beklentiler ile batıl alernatiflerden herhangi birisini ehven mantığı ile tercih etmek, hakkı hak olan islamı tercih dışı bırakmak demektir...Kapitalizm adına Lenin’in çürüyen putlarının kırılması ile, demokrasi adına Türkiye’deki bazı eskimiş putların kırılması arasında önemli bir fark yoktur. Çünkü her iki eylem de, hak adına değil yeni putlar adına gerçekleştirilen eylemlerdir. Yapması gerekenleri yaparak, sakınması gerekenlerden sakınarak kendi kulluk farizasını yerine getirmeyen insanlar, kuracakları parti ile toplumu kurtarmaktan ve pratik düzlemde islami hizmetten bahsediyorsa, bu insanlar apaçık, bir nifak içinde olan münafıklardır.
    (İki Fecr Arasında-Mehmed Alagaş)

    Demokrasi konusunda çok büyük hatalar işlenmektedir. İşlenen hatalardan birisi: “Demokratik Haklarımız” adındaki safsatadır. Düşünün ki demokrasi, bir firavundur.
    Şimdi kalkıp da “Firavunca haklarımız” gibi bir ifade kullanamayız.
    Bazı müslümanlar da “Nerede gerçek demokrasi? Keşke gerçek demokrasi olsaydı?” diye hasretlerini beyan etmektedirler.
    Bunlar da büyük bir gafletin içerisindedirler. Çünkü demokrasinin hakikisi ve sahresi yoktur. Demokrasi, demokrasidir..Demokrasi; ellibir kişinin, kırkdokuz kişiye ilahlık etmesidir. Başka bir ifade ile demokrasi; kırkdokuz kişinin, ellibir kişiye kulluk etmesidir.
    (Lâ-2 Mustafa Çelik)

    Dünya müslümanlarının yaşadıkları toplumu ve içinde bulundukları durumu dikkate alarak; konumlarını ve mücadele sahalarını, ilahi ölçülere göre tespit etmeleri gerekmektedir.
    Dünya müstekbirlerine karşı mücadele verirken, bu müstekbirlerin belirledikleri sahada değil, kendilerinin belirledikleri sahada mücadele vereceklerdir. Müstekbirlerin belirledikleri sahalarda mücadeleye soyunan müslümanlar, ilahi ölçüleri dikkate aldıkları zaman; söz konusu mücadele sahasında meşru kabul edilen birçok hamleyi yapamayacaklar, fakat müstekbirlerin bu hamlelerine maruz kalacaklardır.
    Müslümanların mücadele ettikleri düzlem, ilahi vahyi dikkate almayan aklın emrettiği bir düzlem ise, bu düzlemde mücadele verirken yardımı Allah’tan değil, yine akıllarından beklemek zorundadırlar!..Kominizmin yürürlükte olduğu Rusya’daki müslümanlar, kapitalizme karşı mücadele verirken, kapitalizmin yürürlükte olduğu Türkiyeli müslümanlar da, kominizme karşı mücadele verebilmektedirler.
    Daha önce de belirttiğimiz gibi sağlıklı ve bilinçli bir mücadele, öncelikle vücuda giren, yani bulunduğumuz yapıda yaşayan mikroba karşıdır. Şeytani müdahaleye aldanan kimselerin durumu, paçasını kurda kaptırmasına rağmen, karşı dağdaki ayıya ateş eden avcının durumu gibidir. (Şeytanizme Rağmen İslami Uyanış-Mehmed Alagaş)

    İslam diniyle, şeriatı Garra ile alay eden ve şeriatı Garra’yı çağ dışı ilan eden günümüz demokratlarını, laiklerini, liberallerini ve sosyalistlerini her kim destek verirse, o kimse şeksiz kafir olur.
    İmam Kurtubi Tefsirinin bir yerinde “Küfre rıza küfürdür. Ma’siyete rıza ma’siyettir” diyor.
    Molla Hüsrev, Siyerül Ecnas’ta “Bir kimse, kelimei küfrü konuşsa ve bir cemaat de o konuşanın sözünü kabul eylese, o cemaatin hepsi kafir olur. (Durer'ul Hukkam)

    el-Muhit adlı kitapta şu meseleden ziyade bahsedilmiştir. İnsanlar küfür kelimesini söyleyen kimseye hiç bir şey söylemeyip, küfür kelimesini konuştuktan sonra mecburiyet yokken onun yanında otururlarsa, küfre iştirak etmiş olurlar.”
    (Fıkhı Ekber Şerhi)
    Demek oluyor ki içerisinde ahkamı küfür icra edilen meclislerde hiçbir mecburiyet yokken oturmak, küfre ve kafirlere rıza göstermektir. Bu da küfürdür.
    (Küfür Tek Millettir-Mustafa Çelik)

    Demokrasiye gelince, işte o günümüzün en büyük fitnesidir! Bugün islam davetçilerinin bir çoğunun içine düştüğü bir fitne. Demokrasinin islama hizmet ettiğini sanıyorlar. Onunla, Allah’ın islam ümmetine yüklediği “şura” arasındaki zahiri benzerlik sebebiyle işi birbirine karıştırıyorlar. İyice bilinmelidir ki meşru hedeflere ancak meşru yollarla gidilir. (Lâ İlahe İllallah-Muhammed Kutup)

    Müslümanların yaşam ve düşünce hürriyetlerinin elinden alındığı bir dönemde, eğer onların liderleri, ilk merhalede, savunma, demokrasi ve kanun yoluyla onlara yaşam hürriyeti sağlayabiliyorsa bunda bir sakınca olmayıp doğal hakkıdır. İslamda siyasi çizgi merhale merhale ilerler. Temel ilkelerden ödün vermeksizin davet ve müntesipleri için elde edilen her bir kazanç makbüldür...Demokratik sistem, islami hareketten halkın seçtiği bir partiyi kabul etmesini istiyor. Ve çoğunlukla kazandığı için onun meşruluğunu kabul etmeyi öngörüyor. Bu parti ya da gurup islama düşman olabilir. İslamın temel ilkelerini kabul etmeyebilir. Ona karşı çıktığın zaman da daha önce bağlı kalacağını kabul ettiğin kanuna karşı çıkmış olursun. Bu da imzalamış olduğun anlaşmayı bozmak mecburiyetinde bırakır. Dinimiz ise yaptığımız anlaşmaya vefalı olmamızı istiyor.
    Demokratik sistemi kabul ettiğimizi düşünelim. Bu sistemde teşrinin kaynağı halktır. Bunu böyle kabul etmek, Allah’ın razı olmadığı bütün kanunları kabul etmek demektir. Aynı zamanda, yasal olarak seçilen heyetler tarafından hazırlandığından dolayı meşru olarak kabul etmemiz demektir.
    (İslamda Siyasi Anlaşma-Münir Muhammed Gadban)

    İslamda iyi niyetle, güzel bir netice elde etmek için de olsa “haram” işlemek caiz değildir. Mesela; öksüzleri, yetimleri ve dulları koruyacak bir hayır müessesi vücuda getirmek için kumar oynamak, hırsızlık yapmak, tefecilikle meşgul olmak gibi haram yollar kabul edilmemiştir. Dolayısıyla islami mücadelede vasıtalarında meşru olması şarttır.
    (Medeni Vahşet_Hüsnü Aktaş)

    Eğer demokrasi fikir ve inanç hürriyeti değil de kanun koymada beşer iradesini mutlak irade olarak kabul eden bir sistem olarak tanımlanırsa bu durumda ikinci tanıma giren “demokrasi” de akide hizbi haline gelir.
    (İman Risalesi_Mustafa İslamoğlu)

    "Hüküm yalnız Allah’ındır ve O yalnız kendisine ibadet etmenizi emretmiştir"(Yusuf:40)

    İslami devletin esas vasıfları Kuranı Kerim’in açıkça beyan ettiği şekilde aşağıdakiler gibi çıkarılabilir.

    1. Hiçbir şahıs, sınıf veya gurup, hatta bir bütün olarak devletin kapsamı, hakimiyet talebinde bulunamaz.

    2. Allah, yegane kanun koyucudur. Ve mutlak kanun yapma O’na aittir. İnsanlar tamamen bağımsız olarak kanun yapma yetkisine sahip değildir. Ne de Allah’ın koyduğu herhangi bir kanunu değiştirebilirler. Bu kanun yapmak veya kanun değiştirmek arzusu ilahi kanunlarla aynı doğrultuda olsa dahi.
    3. İslami devlet bütün yönleriyle Peygamber sav vasıtasıyla bildirilen Allah’ın koyduğu kanunlara göre kurulmuş olmalıdır...İslam, halk hakimiyeti görüşünü tamamen reddeder..Demokrasinin, halk hakimiyeti üzerine kurulduğu iddia edilmektedir, fakat örnekler önümüzdedir; bir devletin teb’ası olan halk hem kanun yapmada hem de kanunların yürütülmesinde görev almazlar. Hakimiyetlerini seçilmiş delegeler vasıtasıyla icra ettirmeleri gerekir. Seçilen bu vekiller onlar adına kanun yapıp tatbik ederler.
    (İslamda Siyasi Sistem-Mevdudi)

    Bir parti kurmak ve bu partiye bugünkü şartlarda “TC”nin meclisine girip orada çalışmak mahiyet olarak herhangi bir ferdin kafirlerin müesseselerinde takiyye yaparak çalışması gibidir. Birisi ferden; ben bu kanun, anayasa ve yönetmelikler çerçevesinde hizmet edeceğim diyor. Öbürü de bir cemaat olarak bir organize ve teşkilat halinde aynı şeyleri söylüyor...
    Kim olursa olsun gayri islami bir sistemi benimsediğini söylemesi ve o sisteme göre hareket edeceğini açıklaması küfürdür. O sözünü yeminle veya kafirlere göre yemin diye kabul edilen bir kelime ve cümlelerle kuvvetlendirmesi durumu değiştirmez. Ancak bu gibi sözleri söyleyene hemen sen kafirsin denilmez...Rasulullah sav daha risalet görevine başlamadan yaklaşık yirmi sene önce bir teşkilatta yer almıştı. Hem de bu teşkilatın içindekilerin pek çoğu müşrikti. Hedef zulmü ortadan kaldırmaktır. Rasulullah sav risalet görevine başladıktan sonra da buyurdular ki:
    “..Eğer böyle bir anlaşmaya çağrılsam icabet ederim..” ..Takiyye, müminlerin zayıf olduğu ve kafirlerden korkma ve sakınmanın ortaya çıktığı her zaman uygulanması ruhsat olan bir konumdur. Örneğin sadece söz ile ben sizin kanunlarınızı kabul ediyorum, Demokrasi çerçevesinde mücadele ediyorum, Laik ve Demokratım vb hepsini de kalben tasdik etmedikçe ve amelen de zulüm ve haramlara bulaşmadıkça dil ile söylenmesi takiyye dahilindedir.
    (İslamda Meseleler ve Çözümleri 1 Ziya Eryılmaz)

    Hükümlerin son mercii insan olan ve otoritenin kaynağı olarak insanı alan her rejim, Allah dışında insanların birbirlerini Rabb edindikleri bir beşeri ilahlaştırma rejimidir.
    Herhangi bir kimse insanları yönetmek üzere kendi kendine yasa koyma yetkisi ilan ederse, sözlü olarak ileri sürsün, sürmesin, uygulamalı olarak ve yetki bölüşümü açısından uluhiyet iddiasında bulunmuş demektir. Buna karşılık herhangi bir kimse bu kulun söz konusu yetkisini tanırsa, açıkça söylesin veya söylemesin, o kulun uluhiyetini tanımış demektir.
    (Yoldaki İşaretler-Seyyid Kutub)

    Çoğu insana gizli kalan, bilinmeyen büyük şirkin bir başka çeşidi de, Allah’tan başkasını kanun koyucu olarak ve hakem olarak kabul etmektir. Onlar Allah’ın izin vermediği ve onun şeriatına zıt olan yöntem ve düşünce koyarlar. Diğerleri de onların koydukları bu yasalara, sanki isyan edilmeyip itaat edilen bir ilahi yasa, bir semavi hüküm imiş gibi itaat ederler. (Tevhidin Hakikati-Yusuf el-Kardavi)

    Ben; demir parmaklıkların ardında veya idam sehpalarında olmaksızın, hayatın yüce gayesi olan Allah’a ve islama davet etmeye kolay bir araç ve kural olması niteliğiyle demokrasiyi isteyenlerdenim...Halkların seslerini yükseltmesi için uğrunda bir çok cumhurityetlerin savaştığı, bazı halkların diktatörlere karşı yaptıkları çetin ve zorlu bir mücadeleden sonra onu elde ettikleri, Doğu Avrupa ve başka yerlerde olduğu gibi bu uğurda kanların döküldüğü, binlerce, milyonlarca kurban verildiği, bu sayede bir çok müslümanın da yasaklanmış olan bireysel haklarını kazandıkları, başlarına musallat olmuş baskıcı siyasi otoritelerin tırnaklarını sökmeyi başardıkları bir demokrasi, bu konuya yüzeysel bakıp, hemen red hükmünü verenlerin söyledikleri gibi neden kötü veya küfür olsun?..
    Demokrasinin önemli bir özelliği de günümüzde egemen güçlerin baskısından korunmanın en belirgin garantisi olarak sayılan bazı çözüm ve önerileri halka sunmak ve onları buna yöneltmektir. Zira bu yüzden halk, uzun bir zaman baskıcı, zorba yönetim ve krallarla savaşmak durumunda kalmıştır. İnsanlığın düşünür ve önderlerince, bundan başka formül ve yöntemlerin araştırılması engellenmemelidir ki insanlık bu konuda daha ileri ve zirve noktalara çıksın.
    Fakat kolaylığı nedeniyle adalet, şûra, insan haklarını korumak için ve büyüklük taslayan zorba yöneticilere karşı nasıl tavır alınması ile ilgili olarak, insanlar arasında halihazırda uygulanmakta olan demokrasinin bazı yöntemlerinin alınmasını bir ihtiyaç olarak görebiliriz.şer’i kurallardan biri de: “Onsuz tamam olmayan bir şey, o şeyi gerekli kılar” şeklindedir.
    Şeri bir amacı gerçekleştirmek için bir vesilenin gerekliliği ortaya çıkarsa, o vesile o amaç hükmündedir...Aldıklarımızın eksikliklerini tespit edip, bunları tamamlamamız ve ona kendi ruhumuzdan katmamız gerekir ki bizden bir parçaya dönüşsün ve ilk özelliğini kaybetsin.
    Seçim sistemine veya halkın oylarına dayalı olan bir sisteme baktığımızda, bunun benzerini islamda adayın buna ehil olmasına dair “şahitlik” yapma konusunda görürüz.
    O zaman şahitlik için gerekli olan adaletli ve dürüst bir yaşama sahip olması gibi şartlar, oy kullanacak için de gerekli olur. Yüce Allah bu konuda şöyle buyurmuştur:
    İçinizden adalet sahibi iki kişiyi de şahid yapın” (Talak:2)

    Kim bir adayı sırf yakını, hemşerisi olması veya bir başka menfaati için tercih edip adaylığa uygundur diye ona oy verirse, yüce Allah’ın:
    Şahidliği Allah için dosdoğru yerine getirin” (Talak:2) emrine aykırı hareket etmiş olur. Kim seçme hakkından geri durup, güvenilir ve yetenekli kişilerin kaybedip, kendisinde güvenilirlik niteliği bulunmayan ve hak etmeyen kişilerin kazanmasına imkan hazırlarsa, ümmetin en çok ihtiyaç duyduğu bir sırada şahitliğini gizlemiş olur. yüce Allah şöyle buyurur:
    Şahidler çağrıldıkları zaman, kaçınmasınlar” (Bakara:282)

    Bu seçim sistemi her ne kadar bizim dışımızdan alınmışsa da, ona yönelik bazı kuralları eklediğimiz zaman sonuç olarak onu islami bir sisteme dönüştürmüş oluruz... “Demokrasi halkın kendi kendini yönetmesidir, dolayısıyla bu “Hakimiyet ancak Allah’a aittir” prensibini reddeder” şeklindeki iddia ise tutarsızdır.
    Demokrasiye çağıran kişinin, Allah’ın insanlar üzerindeki hakimiyetini reddetmesine hiç gerek yoktur. Zaten bu demokrasiye çağıranların aklının ucundan bile geçmez.
    Onların önemle üzerinde durdukları şey; üzerlerindeki diktatörlüğü yıkmak, halkı zülüm ve baskı ile yöneten ceberrut padişahları alaşağı etmektir...demokrasiye çağıran bir müslüman, ancak İslam’a uygun sayılan şekildeki hükümlerine çağırmalıdır. Bunlar, yöneticinin seçimle gelmesindeki islamın siyasi prensipleri, şuranın ve nasihatın kabulü, iyiliği emredip kötülükten alıkoymak, haksızlığa karşı durmak, kötülüğü reddetmek, özellikle de açıkça küfre düşmüş olanlara Allah’ın varlığı ile ilgili delil ulaştırmaktır...demokrasinin halkın hakimiyetini Allah’ın hakimiyetine alternatif olarak getirdiği iddiasında bulunmaya da gerek kalmaz. Çünkü aralarında bir çelişki yoktur.
    Bu, demokrasinin ayrılmaz bir parçası olsa bile araştırmacı islam alimlerince ortaya konmuş doğru olan görüş şudur:
    Mezheplerin gerekli gördüğü bir düşünce, o mezhebin bizzat kendisi sayılmaz.
    Bundan dolayı mezheplerin mensubu insanları kafir veya fasık olarak görmek caiz değildir. Kişi bu görüşleri kabul etmiş olsa bile bir defa bile onu düşünmemiş olabilir...günümüzde İslam’ın, müslümanların ve islam davetçilerinin başındaki belalardan biri de, şeriatı tamamen etkisiz hale getirmeyen ve laikliği de mecburi kılmayan ama ideolojisini insanlara kılıcın zoruyla kabul ettiren saldırgan diktatörlerdir. Bu sistemler ancak zor kullanarak insanları batılılaşmaya mecbur kılmışlardır. Ayrıca islamiyet ve islami hareketle vuruşmadan, onun davetçilerine işkence etmeden, ancak bazen açık, bazen de gizli bir şekilde sahte demokrasi görüntüsü veren baskıcı bir yönetim altında onları her türlü yıldırma yöntemleriyle pasifize ederler.
    Bu şekilde güçlü olan saldırganın açıktan veya perde arkasından islama saldırısı gerçekleşmiş olur. Böylece islam varlığını devam ettiremez, mesajını veremez, berraklığını net bir şekilde gösteremez, sesini yükseltemez. Ancak kendisine tanınmış olan sınırlı bir özgürlükle, onları sevindiren ezanı dinleterek veya duygularını coşturacak bazı şeyleri yerine getirerek onların beklentilerini birazcı karşılayabilir.
    (Çağdaş Meselelere Fetvalar-Yusuf el-Kardavi)

    Küfür ve ilhad ehline karşı velalarını (bağlılık ve teslimiyet, tam itaat) verenlerin sıfatları nelerdir? Bunlar oylarını dinsiz bir partiye ya da islam dışı bir teşkilata vermişlerdir. Bunun karşılığında bekledikleri, ya önemsiz bir mevki veya az bir dünyalık ya da bekledikleri herhangi şahsi menfaattir. Onlara sorulduğunda “Aslında biz onların inandıklarına inanmıyoruz, sapıklıklarına ve küfürlerine de asla razı değiliz. Bizim yapmaya çalıştığımız, müslümanların başına gelecek belalara engel olmak ve elimizden geldiğince islam beldesindeki şer odaklarını tesirsiz hale getirmektir!”
    Allah Teala şöyle buyuruyor:
    Kalblerinde hastalık olanların, “bize bir felaket gelmesinden korkuyoruz” diyerek onlara koştuğunu görürsün.” (Maide:52)

    Eğer bu insanlardan bağlılıklarını geri çekmez, meclislerinden uzaklaşmazlarsa onlar da onlar gibi olurlar. Bu insanları ameli olarak münafık kabul etmiş olsak da, hiç şüphesiz bunlar müslümanlara en çok zararı dokunan ve islam için en büyük tehlike arz eden topluluklardır. Zira bu insanlar delalet ve inkar içerisinde olanlara bağlanmak suretiyle onların sayısını daha da artırmışlardır. Ali İmran 28. ayetinden (Takiyye ayeti) anlaşılacağı üzere müslümanın kalbinde kafirlere karşı zerre miktarı bir sevginin olmasına bile izin yoktur. Ancak zor durumda kalındığında idarei maslahat babından kafirlere karşı sanki de onlara düşman değilmiş, onları seviyormuş gibi davranabilir. Ortada hiçbir sebep yokken onları yedirip içirmenin takiyye ile hiçbir alakası yoktur. Zalimlerin şerrinden emin olmak için onlara hoş görünmeye çalışmak münafıklık değildir.
    (İslam Davetçilerine-Abdullah Nasıh Ulvan)

    İslami mücadelede de Kur’an’ın ruh ve mantığına uygun metod kullanmak gerekir. Mekkeli muşrikler Peygamberle uzlaşmaya varmak istedikleri halde, ayetleri incelediğimizde bu iznin Peygamber (as)’e verilmediğini görüyoruz.
    (Bazıları islamın gerçekleşmesi için) Mevcut küfür rejimleriyle işbirliği yapmaya, onlarla beraber çalışmaya, onların demokrasi şemsiyesi altında çalışmaya, onların kurum ve kuruluşlarını ele geçirmek, onların parlamentolarını fethetmek vb düşüncelerle başlayan mücadele beraberinde ihtilafa düşmeyi de geciktirmedi.
    Karşılıklı iddialar, tartışmalar sonuçta her bir tarafın kendi başına bir yol izlemesine sebep olmaya başladı. Amaç aynı olmasına rağmen araçlar bir akide yani inanç haline getirildi. Mevcut yapıyı değiştirmek için nebevi mücadeleyi esas almayan guruplar islamı hakim kılalım derken yapmış oldukları maddi-manevi icraatlarla mevcut sistemin yürümesine sebep olurlar.
    (İnsanları Tefrikaya Düşüren Faktörler-Mahmut Balcı)

    Seçimler yoluyla, İslam’cıların dinsiz ve laik bir idare altında, parlemento seçimleri yoluyla yönetime ulaşmaları çok zordur. Birincisi seçimlerdeki adayların kabul edilmeleri laik hükümetlerin elindedir.
    İkincisi dinsiz hükümetlerin istedikleri zaman seçimlerde sahtekarlık yapmaları kendi ellerindedir.
    Üçüncüsü, parlamentonun feshi ve dondurulması bu hükümetlerin elindedir. İslam’i birçok partinin daha önce hükümetlere ortak olduğu, azımsanamayacak kadar milletvekiline sahip olduğu mecliste tam manasıyla söz sahibi olduğunu kaç defa işitmişizdir. Fakat gel gör ki böyle bir durumda batılı güçler hemen faaliyete geçmekte ve silah zoruyla yönetimi devralmaktadır. Bununla birlikte parlemento seçimlerinin islami bir topluma sağladığı faydalar ve olumlu sonuçlar da vardır.
    Bunlardan en önemlisi parlementodaki müslümanlar orada islamın sesini duyuruyorlar ve bu yolla pek çok insanın hakikatı bulmasına vesile oluyorlar. (Mısır parlamentosu)
    Bu gibi faydaları var gözükmesine rağmen müslümanları mevcut kafir sistemlerle uzlaştırıyor, onların asıl yapmaları gereken eğitim ve hazırlık çalışmalarını terkettiriyor ve seçimlerle meşgul ediyor, müminleri yönetimin imkanlarından istifade etme düşüncesine sürükleyip ahlaken bozuyor ve onları bu yolla islamı hakim kılabilecekleri şeklinde bir düşüncee sürükleyip pasifize ediyorsa zararı daha çok demektir.
    (İslam Davetçilerine-Abdullah Nasıh Ulvan)

    İnsanların karşısına, hak ve doğru da olsa, aykırı söylemlerle çıkılması, insanlara muhalif ve insanlardan ayrı düşülmesi demekti! Çünkü insanların tasvib ve desteğini kazanabilmek, insanları acı gerçeklerle dağlayıcı değil, tatlı yalanlarla yağlayıcı söylemlerle mümkündür! Önemli olan insanları uyarıp korkutarak dağıtmak değil, uyutup-müjdeleyerek de olsa bir çatı altında toplamak, toplayabilmekti! Zaten insanları peşinden sürükleyen liderler de böyle yapmıyor muydu?
    Ayrıca, müslümanların tarihten ibret almaları gerekirdi. Dünya tarihinde gelmiş geçmiş nice peygamberler, bu ince siyasete (!), bu politik dehaya (!), sahip olmadıkları için kendi toplumlarına aykırı düşüp, yalnız ve marjinal kalmamışlar mıydı?!
    O halde insanları uyarıp-korkutma pahasına dağıtmamalıydı. Onları bir çatı altında toplamak lazımdı. Bu muhteşem hedefin biricik yolu ise, çağdaş liderler ve çağdaş politikacılarla her sahada rekabet yapmak, müslümanların onlardan daha insancıl ve daha barışcıl olduklarını cümle aleme ispat etmekti!...Kuranı Kerimin kendilerine yüklediği toplumsal sorumluluğu, islam davasının taşeron partilerine havale etmekle kuşlar gibi hafiflediklerini hissetmişlerdir! Artık vakitleri boldur ve her geçen gün daha da artan dünyalık ihtiyaçlarını giderebilmek için rahat rahat çalışabileceklerdir!
    Çünkü Yüce İslam Davası emin ve legal ellerdedir artık! O halde önce kemiyet sonra keyfiyet! Diyerek, cahili bir kemiyetin (sayısal çoğunluk) desteğiyle Rabbani bir keyfiyeti sağlayacaklarını zanneden bu şaşkınlar kimlerdir?
    Peygamberlerin mucizelerle bile gerçekleştiremedikleri toplumsal değişimi, küfri bir zemin üzerinde duran iktidar koltuğunda oturarak gerçekleştirebileceklerini zannedenler, nasıl bir politik büyünün tesirindedirler?..Demokrasi, herhangi bir toplumu geliştirmeyi veya herhangi bir toplumu değiştirmeyi değil, söz konusu toplumu bulunduğu hal üzere gütmeyi hedef alan bir yöntemdir.
    “Neden hakkı bâtıl ile örtüyor ve bildiğiniz halde neden Hakkı gizliyorsunuz?” (Ali İmran:71)

    Allah’ın ayetlerini gizlemenizin nedeni bu ayetlerin sahibi olan Allah’ı, siyasi güçlerin düşmanlığından korumak için mi? Hakkı, bâtıl ile örtmenizin nedeni, hakkın sahibi olan Allah’ı, bâtılın sahipleri olan zalimlere hoş göstermek için mi?
    Siz ne yapıyor sunuz, Allah aşkına! Kendinizin demokratlığı yetmiyormuş gibi, hükmünde eş ve ortak tanımayan Allah (c.c)’ın da mı demokrat olmasını istiyorsunuz? Kendinizi bir arabulucu olarak mı görüyorsunuz?
    (Yoldaki Musibetler-Mehmed Alagaş)

    Merhamet edenlere, Rahman olan Allah da rahmetiyle muamele eder. Yerdekilere merhamet edin ki, göktekiler de size merhamet etsin.” (Buhari-Muslim)

    Bu hadisin tasavvufi yorumu; “Tabii şekillere, kanun ve nizamlara yani beşeri sistemlere muhalefet edin ve karşı gelin. Ancak bu sayede yüceler semasının yani göğünün mertebelerinden ve tabakalarından külli ve ilahi olan ruhumuzun taşan feyizleri üzerine aksın.”
    (Tasavvufi Yorumlarıyla Kırk Hadis-Sadreddin Konevi)

    Her türlü seçimler için, oy kullanmak veya propaganda yapmak bir nevi şehadette bulunmaktır. Kim yalancı ve haini seçerse o da yalancı ve haindir. Allah cc şöyle buyurur:
    Ey mu'minler! Hak üzere durup adaleti yerine getirmeye çalışan hakimler ve Allah için doğruyu söyleyen şahidler olun. Velev ki şahidliğiniz nefsinizin yahut ana ve babanızla, yakın akrabanızın aleyhinde olsun..(Nisa:135)

    (Müslümanın Ahlakı-Prf. Muhammed Gazali)
    Son düzenleme yönetici tarafından yapıldı: 16 Haziran 2014
Yüklüyor...

Sayfamızı paylaşarak bize destek verebilirsiniz.