Sapıklığın Sebebi Sırat-ı Müstakîm’den Uzaklaşmaktır


Bu fırkaların ve benzerlerinin sapıtmalarının sebebi ise Yüce Allah’ın bizlere kendisine tabi olmamızı emretmiş olduğu sırat-ı müstakîm’den sapmaktır, uzaklaşmaktır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz ki bu Benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun, başka yollara uymayın, sonra sizi O’nun yolundan ayırırlar." (el-En’âm, 6/153); "De ki: ‘İşte bu benim yolumdur. Ben (insanları) Allah’a bir basiret üzere davet ediyorum; Ben de, bana uyanlar da...’" (Yusuf, 12/108)
Görüldüğü gibi Yüce Allah "kendi yolunu: sırat ve sebil" tekil olarak zikrederken, ona muhalif olan "yolları: es-subul" çoğul olarak zikretmiştir.
İbn Mes’ud -Radıyallahu anh- dedi ki: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- önümüze bir çizgi çizdi ve: "Bu, Allah’ın yoludur." dedi. Sonra o çizginin sağında ve solunda bir takım çizgiler çizdi ve şöyle buyurdu: "Bunlar da değişik bir takım yollardır. Bu yolların herbirisinin başında ona davet eden bir şeytan vardır." Daha sonra Yüce Allah’ın: "Şüphesiz ki bu Benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun, başka yollara uymayın. Sonra sizi O’nun yolundan ayırırlar. İşte sakınasınız diye Allah size bunları tavsiye etti" (el-En’âm, 6/153) buyruğunu okudu.[284]
İşte buradan şunu anlıyoruz: Kulun Rabbinden dosdoğru yola iletilmeyi istemesi her türlü zorunlu ihtiyacın da üstündedir. Bundan dolayı Yüce Allah namazda herbir rek’atte Fatiha’yı okumayı teşri’ buyurmuştur. Bu Fatiha’nın okunması, bu husustaki ilim adamlarının farklı görüşlerine göre ya farz ya da vacib’tir. Buna sebeb kulun bu çok değerli, en üstün ve en şerefli ihtiyacı kapsayan böyle bir duaya muhtaç oluşudur. Yüce Allah bize: "Bizi dosdoğru yola ilet. Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna, gazaba uğramışlarınkine de, sapıklarınkine de değil" (el-Fatiha, 1/6-7) diye dua etmeyi emretmiştir. Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-den de: "Yahudiler kendilerine gazab edilmiş olanlar, hristiyanlar da sapıtmış olanlardır" dediği sabittir.[285]
Sahih(-i Buharî)de de sabit olduğuna göre Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmuştur: "Sizden öncekilerin yollarını karış karış izleyeceksiniz. Öyle ki bir kertenkele deliğine girecek olsalar dahi siz de oraya gireceksiniz." Ey Allah’ın Rasûlü! Bunlar yahudilerle, hristiyanlar mıdır? diye sormuşlar. O da: "Başka kim olabilir ki" diye buyurmuştur.[286]
Seleften bazıları şöyle demiştir: İlim adamlarından olmakla birlikte sapanlarda, yahudilerden bir takım şüpheler vardır. İbadete kendilerini vermiş olanlar arasından sapanlarda da hristiyanların bir takım şüpheleri vardır.
İşte bundan dolayı kelâm ehli arasından sapanların çoğunu teşkil eden Mutezile ve benzerlerinde yahudilerinkini andıran bir takım şüpheler vardır. Öyleki yahudi ilim adamları, Mutezile’ye mensub ileri gelen ilim adamlarının kitablarını okuyorlar, onların yöntemlerini güzel bulup benimsiyorlar. Aynı şekilde ileri gelen Mutezile ilim adamları da yahudilere meyleder ve onları hristiyanlara tercih ederler.
İbadete kendilerini veren sapık bir takım mutasavvıf ve benzerlerinde ise hristiyanların şüphelerini andıran şüpheler vardır. Bundan dolayı bunlar da bir çeşit ruhbanlığa ve hulul, ittihad ve buna benzer kanaatlere meyl ederler. Kelâmı ve kelâmcıları da zemmederler. Onların ileri gelen ilim adamları da bunların izledikleri yolu ayıplarlar. Sema’, vecd ve bunların ortaya koymuş oldukları fazla zahidlik ve ibadetin yerilmesine dair de kitaplar yazarlar.

Sapıklık Fırka’larının Vahye Karşı Tutumları


Sapıklık fırkalarının vahye karşı biri tebdil yolu, diğeri de techil (cahil bırakma) yolu olmak üzere iki yöntemleri vardır. Tebdil yapanlar da iki türdür. Vehm ve tahyil (hayallendirme) ehli kimseler ile tahrif ve te’vil yapan kimseler.
Vehm ve tahyîl yapanlar der ki: Peygamberler Allah’tan, ahiret gününden, cennet ve cehennem’den, durumun gerçek vaziyetine uymayan bir takım hususlarla haber vermişlerdir. Onlar durumu gerçeği gibi haber vermek yerine Allah’ın büyük bir şey olduğunu, bedenlerin tekrar diriltileceğini, onların maddi bir takım nimetlere ve maddi ve hissedilir bir takım cezalara ma’ruz kalabileceklerini hayallerinde canlandıracak ve vehmetmelerini sağlayacak bir şekilde hitab etme yolunu seçmişlerdir. Durum böyle olmamakla birlikte cumhur’un maslahatı böyle bir yolu seçmeyi gerektirmektedir, yalan dahi olsa. Bu cumhur’un faydasına söylenmiş bir yalandır. İşte İbn Sina ve onun benzerleri "Kanun"larını bu esasa bina ederek ortaya koymuşlardır.
Tahrif ve te’vil ehline gelince: Bunlar şöyle derler: Peygamberler bu sözleriyle bizatihi hakkı olduğu şekliyle haber verme maksadını gütmemişlerdir. Hak gerçek mahiyeti itibariyle bizim akıllarımızla bilip öğrendiğimiz şeydir.
Bundan sonra bu görüşleri artık çeşitli te’vil yollarıyla kendi kanaatlerine uygun düşecek şekilde te’vil etmek için olanca gayretlerini harcarlar. İşte bundan dolayı onların önemli bir çoğunluğu açıktan açığa te’vil lafzını zikretmez, bunun yerine: Şu kastedilmiş olabilir, demek yolunu seçerler. Bunların bütün bilgileri ise lafzın ihtiva etmesi muhtemel olan manadan ibarettir.
Techil ve tadlîl ehli kimselere gelince, bunların görüşlerinin gerçek mahiyeti şudur: Peygamberlere tabi olanlar cahil ve sapık kimselerdir. Bunlar Allah’ın kendi zatını vasfetmiş olduğu âyetlerden ve peygamberlerin buyruklarından Allah’ın neyi murad ettiğini bilmezler deyip sözlerini şöyle sürdürürler: Nass’ın Allah’tan başka hiçbir kimsenin, ashab ve onlara güzel bir şekilde tabi olanlar şöyle dursun, Cebrail’in de, Muhammed’in de sair peygamberlerin de bilemeyeceği bir te’vilinin olması mümkündür. Muhammed -Sallallahu aleyhi vesellem-: "Rahman Arş’a istiva etti." (Tâhâ, 20/5); "Güzel söz yalnız O’na yükselir." (Fatır, 35/10); "Kendi ellerimle yarattığıma secde’den seni ne alıkoydu?" (Sad, 38/75) buyruklarını okurdu ama bu âyet’lerin ne manaya geldiğini bilmezdi. Aksine bu buyrukların delâlet ettiği manayı Allah’tan başkası bilemez, derler ve selef’in yolunun bu olduğunu zannederler.
Kimileri de şöyle der: Bu buyruklardan kasıt, zahirinden anlaşılan medlul değildir, bunların maksadını kimse bilemez. Tıpkı kıyametin ne zaman kopacağının bilinemeyeceği gibi.
Bazıları da şöyle der: Bu gibi buyruklar zahirleri gibi kabul edilir ve zahirlerine göre yorumlanırlar. Bununla birlikte bunların te’vilini Allah’tan başkası bilemez. Böylelikle bu görüşün sahipleri bir taraftan zahirlerine muhalif bir te’villerinin bulunduğunu söylerken, bununla birlikte: Bunlar zahirlerine göre yorumlanır, diyerek çelişkiye düşmektedirler.
Bunların görüşlerinin ortak noktası şudur: Rasûl -kendilerinin- müşkil ya da müteşabih kabul ettikleri nasslardan neyin kastedildiğini açıklamamıştır. Bundan dolayı onların herbir kesiminin müşkil kabul ettiği nasslar diğer bir kesimin müşkil kabul ettiğinden farklıdır.
Kimileri de yine: Bunların manaları bilinmez der ve bunların arasından bazıları şu kanaati ileri sürer: “Bunların ilmini peygamber açıklamamıştır. Bunun yerine, bunları açıklamayı aklî delillere ve bu nassları te’vil etmek yolunda ilimde olanca gayretini harcayan kimselere havale etmişlerdir. Bunların da ortak noktası şudur: Rasûl bilmezdi yahut bildirmedi. Biz hakkı akıllarımızla biliriz, sonra da Allah Rasûlünün kelamını aklımızla kavradıklarımıza uygun şekilde yorumlarız. Peygamberler ve peygamberlere tabi olanlar aklî bilgileri bilemezler, sem’î bilgileri de kavrayamazlar.”
Bütün bunlar ise doğru yoldan bir sapmadır ve başkalarını saptırmadır.
Yüce Allah’tan, kabul edeni cehenneme kadar götüren bu aslı astarı olmayan görüşlerden kurtarıp esenlik ve afiyet ihsan etmesini dileriz.
Onların vasfedegeldiklerinden münezzeh olan, izzetin Rabbi olan senin Rabbin, her türlü eksiklikten münezzehtir. Selam olsun peygamberlere; hamdolsun âlemlerin Rabbi Allah’a.



[284] Müsned, 1, 435, 465.

[285] Tirmizi 2954, 2955; Müsned, 1V, 378.

[286] Buhari 3456, 7320; Müslim 2669; Müsned; 111, 84, 89, 94.