Sahih İlmihal > MİNHACU’T-TALİBİN

Konu, 'Sahih İlmihal' kısmında IsLaM4eVeR tarafından paylaşıldı.

  1. IsLaM4eVeR
    لا اله الا الله


    YİRMİİKİNCİ BÖLÜM... 1

    ŞAHİTLİK.. 1

    A. GENEL BİLGİLER.. 1

    1. Erkeklerin Şahitliklerinin. 3

    Kabul Edildiği Haller ve Şahidin Sayısı 3

    2. Şahitlikte Bulunmanın Hükmü. 4

    3. Şahitlik Üzerine Şahitlik Etmek. 5

    4. Şahitlikten Dönmek. 6

    B. DAVALAR VE DELİLLER.. 7

    1. Davalının İddiaya Cevap Vermesi 8

    2. Yeminin Keyfiyeti ve Ağır Yemin. 9

    3. Delillerin Birbirleriyle Çelişmesi 10

    4. Davacı ve Davalının İhtilâfa Düşmesi 12

    5. Kaifin (Bilir Kişinin) Şartları 13







    YİRMİİKİNCİ BÖLÜM
    ŞAHİTLİK


    A. GENEL BİLGİLER


    Şahidin Müslüman, hür, mükellef, adil, mürüvvet sahibi ol­ması ve şahitliğinde itham edilmemesi şarttır. Adaletli olmanın şartı ise, büyük günahları işlemekten sakınmak ve küçük günahları işle­mekte ısrar etmemektir. En sahih kavle göre, şahidin tavla oyna­ması haram, satranç oynaması ise mekruhtur. Ancak satrançta ta­raflar bir mal üzerine oynamayı şart koşarlarsa, bu kumar olur ve şahitlikleri kabul edilmez.

    Süratli gitmeleri için develerin arkasında şiir söylemek veya dinlemek mubahtır. Saz eşliğinde olmaksızın yüksek sesle şarkı söylemek veya şarkı dinlemek mekruhtur.

    İçki içenlerin şiarı olan ud ve cenk çalmak, Iraklıların zur­nasını öttürmek gibi çalgı aletlerini kullanmak veya dinlemek ha­ramdır. En sahih kavle göre, kaval çalmak haram değildir. Ben diyo­rum ki kaval çalmak, en sahih kavle göre haramdır. Allah daha iyi bilir.

    Gelin ve damat için def çalmak, keza en sahih kavle göre, baş­ka şeyler için def çalmak caizdir. Defte ses çıkaran halkalar bulunsada hüküm böyledir. Darbuka çalmak haramdır. Darbuka, ortası dar olan uzun davuldur. Raks denilen oyunu oynamak haram değildir. Ancak mühannaslarm yaptıkları gibi dizleri kırarak raks etmek ha­ramdır. Şiir yazıp söylemek ise mubahtır. Fakat bir müslümanı veya suçsuz bir kafiri kötüleyen, haddi aşarak öven veya belli bir kadını tanıtan şiirleri söylemek haramdır.

    Mürüvvet; kişinin bulunduğu belde ve zamanındaki emsali in­sanların ahlakı ile ahlaki anmasıdır. Buna göre, kişinin çarşıda ye­mek yemesi, kendisi için uygun olmadığı halde çarşıda açık başlı gezmesi, insanların huzurunda eşini veya cariyesini öpmesi, sık sık güldürücü hikayeler anlatması, kendisi için adet olmadığı halde fa-kihin kaftan giymesi ve kalansüve takması, kişinin satrançla çok oy­naması, sık sık şarkı söylemesi veya şarkı dinlemesi veya raksa de­vam etmesi mürüvvetini düşürür. Mürüvveti düşüren fiiller; şahıs, durum ve mekana göre değişir. Kişinin kendisine layık olmayan ku­pa, çöpçülük veya dabakcılık yapması gibi düşük işlerde çalışması mürüvvetini düşürür. Ancak yaptığı iş, örfe göre kendisinin mesleği olmuşsa veya babasının mesleği ise, en sahih kavle göre mürüvveti­ni düşürmez.

    İthama gelince, şahidin şehadet etmesiyle kendisine bir fayda sağlaması veya kendisinden bir zararı def etmesidir.

    Kişinin kölesi veya mukâteb kölesi lehine, ölmüş veya iflas se­bebiyle kısıtlılık altında bulunan borçlusunun lehine veya vekalet ettiği şeyin lehine şahitlik etmesi kabul edilmez. Ayrıca onu zamin kılan kimsenin borçtan beri olduğuna veya yaralama sonucu mi­rasçısının lehine şahitlik etmesi kabul edilmez. Şahidin mirasçı ol­duğu kişi hastalanır veya yaralanırsa, henüz iyileşmeden malı hakkındaki şahitliği en sahih kavle göre kabul edilir.

    Akile, katilin şahitlerinin fasık olduklarına şahitlik ederlerse kabul edilmez. Müflisin üzerinde alacaklılarının başka alacakları ol­duğunu söyleyen şahitlerin fasık olduklarına şahitlik edenlerin de şahitlikleri kabul edilmez.

    Bir kimsenin terikesinden iki kişiye vasiyette bulunduğuna iki kişi şahitlik eder de, o iki kişi terike sahibinin bu iki şahide de aynı terikeden vasiyette bulunduğuna şahitlik ederlerse, şahitlikleri ka­bul edilir.

    Kişinin usulü (anası- babası) ve füru'u (çocukları) lehine yapa­cağı şahitlik kabul edilmez. Fakat aleyhlerine yapacağı şahitlik ka­bul edilir. Keza üve'y annelerini boşadığı veya ona kazif isnadında bulunduğu hakkında çocukların babaları aleyhinde yapacakları şa­hitlik en zahir kavle göre kabul edilir. Kişi, bir yabancı ve fer'i lehin­de şahitlik ederse, en zahir kavle göre şahitliği çocuğu için değil ya­bancı için kabul edilir.

    Ben diyorum ki; kadının kendi kocasına, kocanın kendi karısı­na, kardeşin kardeşe veya kişinin kendi arkadaşına şahitliği kabul edilir. Allah daha iyi bilir. Aralarında dünya menfaati yüzünden düş­manlık bulunanların birbirlerine şahitlik etmeleri kabul edilmez.

    Düşman; kişiyi sevmeyen, kişinin elindeki nimetin yok ol­masını istiyen, sevincine üzülen ve başına gelen musibete sevinen kimsedir. Düşmanın düşmanı lehindeki şahitliği kabul edilir. Keza aralarında dini düşmanlık bulunanların, birbirleri aleyhindeki şa­hitlikleri kabul edilir. Kafirin aleyhinde müslümanm ve bid'atçmm aleyhinde sünnînin şahitlik etmesi gibi.

    Tekfir etmediğimiz bid'atçmm şahitliği kabul edilir. Ancak prensip sahibi olmayan gafilin ve mübadirin (iddiadan önce şahitlik­te bulunanın) şahitliği kabul edilmez. Allah'ın hakkı olan işlerde hasbi şahitlik kabul edilir. Allah'ın hakkının te'kidli bulunduğu; bo­şanma, köleyi hürriyetine kavuşturma, kısası affetme, iddetin bitti­ği veya bitmediği ve Allah'ın hakkına taallûk ettiği hallerde hasbi şahitlik kabul edilir. Keza en sahih kavle göre, nesep ile ilgili işlerde de hasbi şahitlik kabul edilir.

    Hakim iki şahidin ifadesine göre karar verir de sonra her iki şa­hidin kafir oldukları veya köle oldukları veya çocuk oldukları an­laşılırsa, hakim veya bir başkası kararı bozar. Keza en zahir kavle göre şahitlerin fasık oldukları anlaşılırsa, yine kararı bozmak gerekir.

    Şahitliği üstlenen kafir veya kölenin taşıdığı sıfat kalkar veya çocuk kemale erdikten sonra şahitlikte bulunursa, şahitliği kabul edilir. Fasık kişi tövbe ederse ve daha önce şahitlik ettiği davaya ye­niden şahitlik ederse, şahitliği kabul edilmez. Daha önce şahitlik et­tiği kişinin bir başka davasına şahitlik ederse kabul edilir. Fakat tövbe ettikten sonra tövbesinde sadık olduğu anlaşılacak kadar bir sürenin geçmesi lazımdır. Alimlerin çoğu bu sürenin bir sene olduğunu takdir etmişlerdir.

    Sözle olan masiyette kişinin sözle tövbe etmesi şarttır. Meselâ, zina suçu isnadında bulunan şöyle demelidir: "İsnat ettiğim zina su­çu geçersizdir. Bunu söylediğime pişmanım. Bir daha zina suçunu is­nat etmeye dönmem." Keza yalan şahitlikte bulunan da bu şekilde tövbe etmelidir. Ben diyorum ki; içki içmek ve zina etmek gibi sözle olmayan masiyetten tövbe etmenin şartları şunlardır: İşlenen günahı terk edip bir daha işlememek; o günahı işlediğine pişman ol­mak; bir daha günaha dönmemeyi azmetmek. İşlenen günah, kul hakkına taallûk ediyorsa, bu şartlarla birlikte hak sahibinin hakkını iade etmek. Allah daha iyi bilir.



    1. Erkeklerin Şahitliklerinin
    Kabul Edildiği Haller ve Şahidin Sayısı


    Bir şahidin şahadetiyle karar verilemez. Ancak ramazan hilâli­nin tespiti için en zahir kavle göre, bir kişinin şahitliği ile karar ve­rilebilir.

    Zina suçunu tespiti için dört erkeğin şahitlik etmesi şarttır. Zi­na yaptığını ikrar edene, en zahir kavle göre iki kişinin şahitlik et­mesi şarttır. Bir kavle göre ise dört kişinin şahitlik etmesi şarttır.

    Mal tespiti, satış, ihale, havale ve tazminat gibi akidler ile mu­hayyerlik ve veresiyeli akid gibi mali bir hakkın tespiti için, iki er­kek veya bir erkek ve iki kadının şahitlik etmesi şarttır. Bu akidler-den başka Allah veya kul hakkına taallûk eden nikah, boşama, ric'at, İslam'a girme, dinden dönme, cerh etmek (şehadet ehliyetini engelleyici kusurları ortaya çıkarma), ta'dil etmek (şahidin adil ol­duğunu tespit etmek), ölüm, fakirlik, vekaiet, vasiyet ve şahitlik üzerine şahitlik etmek gibi konularda çoğunlukla erkeklerin bilece­ği hususlarda iki erkeğin şahitlik etmesi şarttır.

    Sadece kadınların bilmesine mahsus olan veya genellikle er­keklerin görmesi mümkün olmayan; bekaret, doğum, hayız, süt em­me ve Örtülü olması gereken kusurlarda yukarıda geçtiği gibi iki er­kek veya bir erkek ile iki kadının veya dört kadının şahadetiyle tes­pit edilir. Bir erkek ve iki kadının şahadetiyle tespit edilmeyen dava, bir erkek ve davacının yeminiyle tespit edilemez. Bir erkek ve iki kadının şahadetiyle tespit edilen dava, bir erkek ve yeminle de tes­pit edilebilir. Ancak kadınların sair kusurları iki kadının şahadeti ve yeminle tespit edilemez.

    Davacının şahidi şahidlik edip, adil olduğu anlaşıldıktan sonra kendisi de yemin etmelidir. Davacı yemininde şahidinin doğru söyle­diğini zikretmelidir. Şayet davacı yemin etmez de hasmının yemin etmesini talep ederse hakkıdır. Davalı yemin etmekten çekinirse, en zahir kavle göre davacı yemin eder.

    Bir kimse başkasının elinde bulunan cariye ve çocuğunun ken­disine ait olduğunu iddia ederek: "Bu cariye ümmü veledimdir, mülkiyetimde iken hamile olmuştur." der ve şahit göstererek yemin ederse, istilâd sabit olur. En zahir kavle göre bu delille çocuğun ne­sebi ve hürriyeti sabit olmaz.

    Bir kimse başkasının elinde bulunan bir kölenin kendisine ait olduğunu iddia ederek: "Bu benim kölemdir, onu azad etmiştim." der ve şahit göstererek yemin ederse, mezhep alimlerince kabul edi­len rivayete göre, köle elinden alınır ve hürriyetine kavuşturulur.

    Birkaç mirasçı bir malın mirasçı oldukları şahsa ait olduğunu iddia ederek şahit gösterirler de bununla birlikte bazıları yemin ederlerse hisselerini alırlar, yemin etmeyenler buna ortak olmazlar. Yemin etmeyen hazır olup buluğ çağma ermişse, yeminden vazgeç­tiği için bir hak iddia edemez. Hazırda değilse veya çocuk veya deli ise mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre hissesi bekletilir. Engel ortadan kalktıktan sonra yemin eder ve şahitlerin tekrar şa­hitlikte bulunmalarına gerek kalmadan hissesi verilir.

    Kişinin görmeksizin zina, gasp, itlaf ve doğum (nesep tespiti) gibi fiillere karşı şahit göstermesi caiz değildir. Sağırın fiil ile ilgili şahadeti kabul edilir.

    Söylenen sözlere şahitlik etmek için akidlerde olduğu gibi, sözleri işitmek ve söyleyeni görmek şarttır. Âmânın şahitliği kabul edilmez. Ancak fail yaptığını âmânın kulağında ikrar eder de âmâ onu yakalayıp hakimin huzuruna götürüp şahitlik ederse, en sahih kavle göre şahitliği kabul edilir.

    Gözleri gören kimse, şahitliği üstlenir de sonra görme kabiliye­tini yitirirse şahitlik edeceği kimsenin ismini ve nesebini biliyorsa şahitliği kabul edilir.

    Bir kimse bir şahsın sözünü işitir veya işlediği fiili görür de bizzat kendisini tanır ve ismini ve nesebini biliyorsa, ona şahitlik ederken kendisi hazır ise ona işaret eder. Hazır değilse veya vefat et­mişse ismini ve nesebini zikreder. Nesep ve ismini bilmiyorsa hazır olmayana veya vefat edene şahitlik edemez.

    Sesine itimat ederek perde arkasında bulunan kadın (münte-kibe) için yapılan şahitlik sahih değildir. Fakat kadım bizzat tanır veya ismini ve nesebini biliyorsa şahitliği caizdir. Şahit müntekibe için şahitlik ederken bildiği şeylere şahitlik eder. Müntekibe için şa­hitliği üstlenen şahidin, bir veya iki adil kişinin verdiği bilgiler da­hilinde şahitlik etmesi, meşhur kavle göre caiz değildir. Şahit meş­hur görüşün hilâfına amel ederse şahitliği caiz olmaz.

    Birkaç kişi delil göstererek bir adamda başkasının bir hakkı ol­duğunu iddia ederler de davacı davalının tescilini isterse, kadı da­valının bilyesini sicile geçirir. Ancak şahitlerle tespit edilmedikçe da­valının isim ve nesebini tescil edemez.

    Şahit kişinin baba yönünden nesebini veya kabilesini tespit et­mek için duyduğu bilgilere göre şahitlik edebilir. Keza en sahih kav­le göre, bir kimsenin annesini tespit etmek ve mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre, kişinin öldüğünü tespit etmek için şahi­din duyduğu bilgilere göre şahitlik etmesi caizdir. Azadlık, velayet, vakıf, nikah akdi ve bir mülkiyetin tespiti için duyduğu bilgilere göre, şahidin şahitlik etmesi en sahih kavle göre caiz değildir. Ben diyorum ki; muhakkik alimlerin çoğunluğunca esah görülen, yu­karıda belirtilen meselelerin tümünde şahidin duyduğu bilgilerle şa­hitlik etmesi caizdir. Allah daha iyi bilir.

    Duyulan bilgilerle yapılan şahitlikte haberin, yalan üzere bir­leşmeleri mümkün olmayan bir cemaattan duyulması şarttır. Zayıf kavle göre, haberin adil iki kişiden duyulması yeterlidir.

    Bir kimsenin eli altında bulundurduğu malın veya eli altında bulundurup kısa bir zaman tasarrufunda bulundurduğu malın ken­disine ait olduğuna şahitlik etmek caiz değildir. En sahih kavle göre uzun bir müddet tasarrufunda bulunduruyorsa, ona şahitlik etmek caizdir. Akarda şahitlik etmek için iddia edenin mal sahibi gibi barınmak, yıkmak, bina yapmak, satmak ve rehine vermek gibi bir akidle onda tasarrufta bulunması şarttır.

    Fakir olduğunu iddia edene şahitlik eden kimse, delil ve kişi­nin zarar ve darda olduğu zamana göre fakirliğine şahitlik etmelidir.



    2. Şahitlikte Bulunmanın Hükmü


    Nikah akdine şahitlik etmek farz-ı kifâyedir. Keza ikrarda (iti­rafta) bulunana, mali tasarrufta bulunana ve yazılan senede şahit­lik etmek en sahih kavle göre farz-ı kifâyedir. Bir mesele için ikiden fazla şahit yoksa, her ikisinin şahitlik etmesi gerekir. Bunlardan bi­ri şahitlik eder de diğeri şahitlikte bulunmaz ve hakim davacıya: "Onun yanında sen de yemin et." derse günahkar olur.



    Şahitler birkaç tane olursa, şahitlik yapmak farz-ı kifâyedir. Davacı iki kişinin şahitlikte bulunmalarını talep ederse, en sahih kavle göre onların şahitlik yapmaları farzdır. Şahit bir tane olur ve söz konusu mesele bir şahit ve yemin ile tespit edilen bir mesele ise, o şahidin şahitlikte bulunması kendisine farzdır. Aksi halde kendisi­ne farz değildir. Zayıf kavle göre, bir tek şahit şahitliği özel olarak üstlenmişse, şahitlikte bulunması lazımdır. Olaya tesadüfen şahit olmuşsa şahitlik yapması lazım gelmez.

    Şahitlik yapmanın vücub şartları şunlardır:

    1-Tebligat yapılan şahit, hüküm meclisine adve (erkenden mahkemeye yetişip aynı günde eve dönme imkanı veren uzaklık) mesafesi kadar uzaklıkta bulunmalıdır. Zayıf kavle göre bu mesafe, namazı kısaltmayı caiz kılan mesafeden kısa olmalıdır.

    2- Şahitler adil olmalıdır. Tebligat yapılan şahit fasık ise, yani icma delili ile fışkı gerektiren bir fiili işlemişse, şahitlik etmesi vacib değildir. Zayıf kavle göre, işlenen fiilin fışkı gerektirip gerektirmedi­ği ihtilaflı olsa bile yine şahitlik etmesi vacib değildir.

    3- Şahit, hastalık gibi bir mazeretle mazur olmamalıdır. Maze­reti olan şahide iki kişi şahitlik eder veya onu dinlemek üzere hakim birini gönderir de gelip durumu hakime anlatırsa caizdir.



    3. Şahitlik Üzerine Şahitlik Etmek


    Haddi gerektiren davalar hariç, diğer davalar ile insanların hakkına taallûk eden davalarda mezhep alimlerince kabul edilen ri­vayete göre şahitlik üzerine yapılan şahitlik kabul edilir.

    Şahitliği üstlenmek, asli şahidin başkasını kendisine şahitlik etmesini istemesidir. Meselâ asli şahit: "Ben şunu şahit tutuyorum." veya "Seni şahit tutuyorum." veya "Sen şahitliğim üzerine şahitlik et." der veya bir kimse hakimin huzurunda yapılan şahadeti dinler ve bunun üzerine şahitlikte bulunur veya "Falan kişinin filânda satılan malın bedeli olan bin liranın olduğuna veya bedel dışında, meselâ alacağı bulunduğuna şahitlik ediyorum." derse, bir veçhe göre bu meselede şahitlik üzerine şahitlik yapmak yeterli değildir. Tabi şahit asli şahidin: "Filânın falan üzerinde şu kadarı vardır de­diğini işittim." demesi veya "Şu kadarına şahitlik ediyorum." veya "Elimde delil var." demesi yeterli değildir.

    Tabi şahit şahitlik esnasında şahitliği üstlenme yönünü beyan etmelidir. Şayet bununla beyanda bulunmaz da hakim onun bilgisi­ne güvenirse, bunda bir beis yoktur.

    Bir kimsenin şahitliği reddedilen kişinin şahitliğini üstlenme­si ve bir kadının başkasının şahitliğini üstlenmesi sahih değildir.

    Asli şahit ölür veya hazırda olmaz veya hasta olursa tabi olan şahit şahitliği üstlenmekten men edilmez. Tabi şahit mürted veya fasık olur veya aralarına bir düşmanlık girerse, şahitliği üstlenmek­ten men edilir. En sahih kavle göre asli şahidin delirmesinin hükmü, ölmesinin hükmü gibidir. Fasık, köle veya çocuk olan tabi şahit, şa­hitliği üstlenir de bu manileri kalktıktan sonra şahitlik ederse, şa­hitliği kabul edilir. İki kişinin, iki şahidin şahitliği üzerine şahitlik etmesi yeterlidir. Bir kavle göre bir erkeğin veya bir kadının şahitli­ğine iki kişinin şahitlik etmesi şarttır.

    Şahitlik üzerine şahitliğin kabul edilmesinin şartları şun­lardır:

    1- Asli şahit mazur olmalıdır. Ölüm veya körlük sebebiyle hazır bulunması zor olmalı veya hastalık gibi bir özrü olmalıdır.

    2- Asli şahit adve mesafesi kadar uzak olan bir mesafede ol­malıdır. Zayıf kavle göre bu mesafe, namazı kısaltmayı caiz kılan mesafe kadar olmalıdır.

    3- Tabi olan şahit asli olan şahidin ismini söylemelidir. Tabi şa­hitlerin asli şahidi tezkiye etmeleri şart değildir. Şayet tezkiye eder­lerse kabul edilir. Tabi şahitler, iki adil veya birkaç adil şahidin şahitliği üzerine şahitlik ederler de isimlerini söylemezlerse şahitlikle­ri caiz olmaz.



    4. Şahitlikten Dönmek


    Dava karara bağlanmadan şahitler şahitlikten dönerlerse, ifa­delerine göre karar verilmez. Dava karara bağlandıktan sonra ve id­dia edilen mal sahibine verilmeden şahitlikten dönerlerse, mal sahi­bine iade edilir. Hadler ile ilgili bir davada ise, karardan sonra ve ce­za tatbik edilmeden şahitlikten dönerlerse, ceza tatbik edilmez. Ce­za tatbik edildikten sonra dönerlerse karar bozulmaz.

    Tatbik edilen kısas dinden dönme sebebiyle öldürme, zina rec-mi veya değnek cezası gibi bir ceza ise ve bu ceza sebebi ile suçlu ölür de şahitler: "Biz kasıtlı şahitlikte bulunduk." derlerse, kendile­rine kısas cezası uygulanır veya kendilerinden ağır diyet alınır. Ha­kim, kararı kasıtlı olarak uyguladım derse, ona kısas cezası gerekir. Hakim: "Kararı kasıtlı olarak uygulamadım." der ve şahitler, kasıtlı olarak şahitlikte bulunduk deyip dönerlerse, hepsine kısas uygu­lanır. "Hata ettik." derlerse, diyetin yarısını hakim diğer yarısını da şahitler öder.

    Tezkiyeci yaptığı tezkiyeden dönerse, en sahih kavle göre malı tazmin eder. Veli tek başına şahitlikten dönerse, ona kısas veya di­yet düşer; şahitlerle birlikte dönerse aynı şekilde kendisine kısas ve­ya diyet düşer. Zayıf kavle göre veli ve şahitler cezada ortak olurlar.

    İki kişi bir kimsenin karısını bain talâkla boşadığma veya ara­larında süt emmenin gerçekleştiğine veya liana şahitlik ederler de hakim onları ayırır ve şahitler şahitlikten dönerlerse, ayrılık devam eder ve şahitlerin kocaya mehri misil vermeleri gerekir. Bir kavle göre, ayrılmaları cinsel ilişkiden önce ise mehri misilin yarısını ve­rirler.

    İki kişi bir şahsın karısını boşadığma şahitlik eder ve hakim aralarını ayırdıktan sonra şahitlikten dönerler de başkaları ara­larında süt emmenin gerçekleştiğine şahitlik ederlerse, aralarında mahremiyet oluşur. Bu takdirde şahitler borçlu duruma düşmezler.

    Biı mala şahitlik edenler şahitlikten dönerlerse, en zahir kav­le göre borçlu duruma düşerler. Bütün şahitler şahitlikten dönerlerse, zayi ettikleri mal kendilerine bölüştürülür. Bir kısmı dönerler de iki kişi şahitlik ederlerse borçlu duruma düşmezler. Zayıf kavle göre her biri kendisine düşen hisseyi ödemekle yükümlü olur.

    Şahitlikte bulunanların sayısı ikiden az ise ve bu sayı üzerine ziyadelik olmazsa, şahitlikten dönenler paylarına göre malı ödemek­le yükümlü olurlar. Şahitlikten dönenlerin sayısı nisaptan fazla ise, her biri nisaptan payına düşeni öder. Zayıf kavle göre ise sayılarına göre öderler yani, iki kişi üçte iki öder. Şahitlikten dönenler bir er­kek ve iki kadın ise, malın yarısını erkek diğer yarısını da her iki kadın öder. Süt emmeye bir erkek ve dört kadın şahitlik eder de şa­hitlikten dönerlerse erkek malın üçte birini, kadınlar da malın üçte ikisini öder. Bir erkek veya iki kadın şahitlikten dönerse en sahih kavle göre malı ödemezler.

    Mali bir davada bir erkek ve dört kadın şahitlik ederse, bunun hükmü zayıf kavle göre, süt emmenin hükmü gibidir. En sahih kav­le göre, malın yarısını erkek diğer yarısını da kadınlar öder. Kadınların erkekle birlikte şahadetten dönmeleri veya sadece kadın­ların dönmeleri durumunda hüküm aynıdır. Şayet iki kadın şahitlik etmekten dönerse, en sahih kavle göre geriye kalan bir erkekle iki kadın borçlu duruma düşmez.

    Evli bir kimsenin zina ettiğine şahitlik eden kimse, kadı zani-yi recm ettikten sonra şahitlikten dönerse veya talâkın veyahut azadlığm talik edildiği şartla birlikte talâkın bağlandığı sıfatın vaki olduğuna şahitlik eden, talâk ve azadlık gerçekleştikten sonra şahit­likten dönerse, zinaya ve talâkın bağlandığı sıfata şahitlik edenler dışında diğerleri bir şey tazmin etmiş olmazlar.



    B. DAVALAR VE DELİLLER


    Kısas ve kazif haddi gibi cezaların uygulanması için hakime müracaat yapılması şarttır.

    Bir kimse bir malı hak eder ve fitne çıkmasından korkmazsa, hakime müracaat etmeden malını alabilir. Fitne çıkmasından çeki-nirse, hakime başvurması vacibtir. Fakat borcunu eda etmekten im­tina etmeyen alacaklısından borcunu talep edebilir. Ancak borcuna karşılık ondan bir şey alması helal değildir. Borçlu borcu inkar eder de borcu ispat edecek bir delil yoksa, hak sahibi onun malından hak ettiği malın cinsinden malını alabilir. Keza hak ettiği malının cinsin­den bir şey yoksa, mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre, aynı olmayan maldan da alabilir. Şayet borcu ikrar eder ve vermek­ten imtina ederse veya borcu inkar eder de davacının delili varsa, hakime müracaat etmeden de hakkını alabilir. Zayıf kavle göre, her iki durumda da hakime müracaat etmesi vacibtir.

    Hak sahibinin hakkını kendisi alması caiz olunca, kapıyı kırıp veya duvardan gedik açıp mala ulaşması gerekiyorsa bunu yapabilir. Kendi hakkının cinsinden bir mal varsa, ondan alıp mülkiyetine ge­çirir. Aynı cinsten değilse aldığı malı satar. Zayıf kavle göre, malı sa­tabilmesi için hakime başvurması vacibtir. En sahih kavle göre, hak sahibi alacaklısından ele geçirdiği maldan sorumludur. Malı satma­dan veya temellük etmeden telef olursa tazmin eder. Kendi hakkının miktarı kadar alabilme imkanı varsa fazlasını alamaz. Hak sahibi hakkını alacaklısının alacaklısından da alabilir.

    En zahir kavle göre davacı, sözü apaçık olana muhalif kimse­dir. Davalı ise, sözü apaçık olana uygun kimsedir. Karı ve koca cin­sel ilişkiden önce İslam'a girer de koca: "ikimiz beraber Müslüman olduk aramızda nikah devam ediyor." der, kadın da: "Biz beraber müslüman olduk aramızda nikah devam etmiyor." derse, koca da­vacı sayılır.

    Bir kimse başkasında parasının bulunduğunu iddia eder de de­ğerleri değişik ise paranın cinsini, nevini, miktarını, kırık veya sağ­lam para olduğunu belirtmesi şarttır. İddia edilen mal bir hayvan ise ve bir sıfatla nitelendirilmesi mümkün ise, selem bahsinde geçen vasıflarla nitelendirmesi lazımdır. Zayıf kavle göre, bu vasıflar ile birlikte malın değerinin zikredilmesi vacibtir. İddia edilen mal, kıymeti takdir edilebilen bir mal olup telef olursa, değerinin zikre­dilmesi vacibtir.

    Bir kimse bir kadını nikahladığını iddia ederse, en sahih kavle göre evlendiğini mutlak surette iddia etmesi yeterli değildir. "O kadını reşid olan veli ve adil iki şahidin huzurunda nikahladım."- de­melidir. Şayet kadının akde rıza göstermesi şart koşulmuşsa, "kadının rızası ile" cümlesini de eklemesi lazımdır. Nikahladığı

    kadın cariye ise en sahih kavle göre, zinaya girmekten korktuğunu ve hür bir kadınla evlenmek için mehir vermekten aciz olduğunu söylemesi vacibtir. İddia edilen dava satış veya hibe akdi gibi mali bir dava ise en sahih kavle göre, bunu mutlak şekilde zikretmesi ye­terlidir.

    Bir kimse bir şahsın bir başkasında bir hakkı olduğunu iddia eder ve delil gösterirse, davalının davacıya yemin ettirme hakkı yok­tur. Davalı kendisinde olan hakkı eda ettiğini veya beri kılındığını veya bir malı satın aldığını veya kendisine hibe edilip kabz ettiğini iddia ederse, davayı reddetmesi için davacıya yemin verdirebilir. Ke­za davalı, davacının şahitlerinin fasık olduklarını veya yalan söyle­diklerini bildiğini iddia ederse, en sahih kavle göre davacıya yemin ettirebilir. Şayet davalı davayı def etmek için mühlet isterse, kendi­sine üç gün mühlet verilir.

    Bir kimse baliğ bir kişinin köle olduğunu iddia eder de o da hür olduğunu söylerse, yemin ile birlikte baliğ olanın sözü kabul edilir. (Çünkü insanın hür olması asıldır.) Bir kimse, eli altında olmayan küçüğün köle olduğunu söylerse, şahit göstermedikçe sözü kabul edilmez. Eli altında olup ve buluntu olarak ele geçirdiği bilinmezse, kendisine ait olduğuna hüküm verilir. Küçük davayı inkar ederse, mümeyiz de olsa sözü kabul edilmez. Zayıf kavle göre, hükmü baliğ olanın hükmü gibidir. Yani şahit göstermedikçe köle olduğuna hüküm verilemez. Bir kimse başkasında vadeli borcu olduğunu id­dia ederse, en sahih kavle göre davası dinlenmez.



    1. Davalının İddiaya Cevap Vermesi


    Davalı, davaya karşı cevap vermekten sükut edip bunda ısrar ederse hükmü, davayı inkar edip yemin etmekten çekinen kimsenin hükmü gibi olur.

    Bir kimse bir şahısta on lirasının olduğunu iddia eder, davalı da: "Senin bende on liran yoktur." derse, davayı tespit için bu itiraz yeterli olmaz. Ancak "Bende ne on liran ne de onun bir kısmı vardır." demeli ve böyle yemin etmelidir. Şayet kendisinde on liranın olmadığına yemin eder ve başka bir şey söylemezse, yemin etmekten çekinmiş sayılır. Davacı davalıda on liradan az bir hakkı olduğuna yemin ederse iddia ettiğini alır.

    Bir kimse bir sebebe atıfta bulunarak meselâ, davacı davalıya: "Sana şu kadar borç vermiştim." derse, bunun cevabında davalının: "Bende bir hakkın yoktur." demesi yeterlidir. Davacı, şüf a hakkı ol­duğunu iddia eder de davalı: "Bende bir hakkın yoktur." veya "Or­tak malı teslim almaya hakkın yoktur." demesi yeterli olup davalı bu cevaba göre yemin eder. Davacı, menfî sebebi zikrederek (sen bana borç vermedin gibi) cevap verirse, davalı bunun üzerine yemin et­melidir. (Allah'a yemin ederim ki sana borç verdim gibi.) Zayıf kav­le göre, davalı mutlak şekilde davayı reddederek yemin eder.

    Bir kimsenin eli altında bir rehine bulunur veya kira akdiyle elinde bir mal bulundurur da sahibi malını iddia ederse, davalının: "Onu sana teslim etmek bana lazım gelmez." demesi yeterlidir. Bir kimse başkasında bulunan bir malın kendisine ait olduğunu iddia eder de davalı, malın rehine veya icare olduğunu iddia ederse, en sa­hih kavle göre davacı delil göstermedikçe sözü kabul edilmez. Da­vacı şahit gösteremezse ve davalı davacının malın ilk baştan beri mülkü olduğunu söylemesinden malın rehine veya icare olduğunu inkar etmesinden kor karsa, davalının bundan kurtuluş yolu şudur: Davalı davacıya: "Bu malın mutlak şekilde mülkün olduğunu iddia edersen onu sana teslim etmek bana lazım gelmez. Rehine olduğu­nu iddia ediyersen neye karşılık rehine olduğunu söyle ki ona göre cevap vereyim." der.

    Bir kimse, başkasında bulunan bir aynın (gayri menkulün) kendisine ait olduğunu iddia eder de davalı: O benim değil veya tanı­madığım bir kişinindir veya küçük çocuğuma aittir veya fakirlere veya camiye ait vakıf malıdır derse, en sahih kavle göre bu iddialar­la dava son bulmaz ve mal davalıdan alınmaz. Delil yoksa, malı tes­lim etmek bana düşmez, demesi için davacı davalıya yemin ettirir.

    Davalı, davacının iddia ettiği malın hazır bir şahsa ait olduğu­nu ikrar ederse, davacının bu şahısla davalaşması ve ona yemin et­tirmesi mümkündür. Konu hazır olana sorulur. Davalıyı tasdik eder­se dava kendisiyle görülür. Onu tekzip eders, mal ikrar edenin (da­valının) elinde kalır. Bir kavle göre, mal davacıya teslim edilir. Zayıf kavle göre, sahibi çıkıncaya kadar hakim malı muhafaza eder. Da­valı malın hazırda olmayan birine ait olduğunu iddia ederse, en sa­hih kavle göre davalı ile dava görülmez. Söz konusu şahıs hazır oluncaya kadar dava bekletilir. Davacının şahitleri varsa, ifadelerine göre gaib olanın aleyhine hüküm verilir ve şahitleri olmakla birlik­te davacı yemin de eder. Zayıf kavle göre hazır olanın aleyhine hüküm verilir.

    Kölenin ikrarının kabul edildiği cezayı gerektiren davalar köle ile görülür. Davacıya karşı savunmayı da köle yapar. Kölenin ik­rarının kabul edilmediği ve noksanlık farkının verilmesi gibi mali davalar ise efendisi ile görülür.



    2. Yeminin Keyfiyeti ve Ağır Yemin


    Davacı ve davalının, mal ile ilgili olmayan veya mal kast edil­meyen davalar ile zekât nisabı miktarına ulaşan mali davalarda ağır yemin ile yemin etmeleri sünnettir. Ağır yemin ile ilgili açıklama "Lian" bölümünde geçti.

    Kişinin kendi fiili konusunda yapacağı yemin, kesinliği ifade edecek şekilde olmalıdır. Keza dava müspet ise, başkasının fiili için yakacağı yeminde de yemin kesinlik ifade etmelidir. Dava menfi ise, menfilik konusunda bilgisinin olmadığına dair yemin etmelidir (Val­lahi filânın şu işi işlediğini bilmiyorum, demesi gibi).

    Bir kimse mirasçısı olduğu şahsın birinde borcu olduğunu id­dia eder ve davalı "Alacaklı beni borcundan beri kılmıştır." derse, davacı davalının borçtan beri kılındığına dair haberi olmadığına ye­min etmelidir.

    Bir kimse başkasına: "Kölen bana karşı şu kadar mal gerekti­ren bir cinayet işledi." derse, en sahih kavle göre davalı kesin yemin ile yemin eder. Ben diyorum ki; köle değil de "Hayvanın bana karşı cinayet işlemiştir." derse, davalı kesinlik üzere yemin eder. Allah da­ha iyi bilir.

    Bir kimsenin kuvvetli zanla birisinin veya babasının yazısına itimat edip kesin şekilde yemin etmesi caizdir. Kesin şekilde yemin etmesini talep eden hakimin niyetine kati olarak itibar edilir. Yemin eden kişi yemini ile başka bir şeyi kast eder veya hakimin niyetine aykırı bir tevile niyet eder veya hakim işitmeyecek şekilde yeminini istisna ederek yemin ederse, Meselâ, "Vallahi yanımda yoktur." sözünü gizli söyleyip "İnşallah" sözünü açık söylerse, bu onu yalan yere yemin etme günahından kurtarmaz.

    Bir kimseye yemin etmek vacib olur da davayı ikrar eder veya davayı üstlenmesi gerekirken inkar ederse yemin etmesi lazımdır.

    Verdiği hükümde haksızlık etmemesi için hakime ve yalan söylememeleri için şahitlere yemin verdirilmez.

    Davalı, kendisinin çocuk çağda olduğunu söylerse, kendisine yemin verdirilmez, buluğ çağma erinceye kadar dava bekletilir. Ye­min, husumeti derhal keser, fakat diyanet cihetiyle haktan beri kıl­maz. Davalı yemin eder de sonra davacı şahit gösterirse, şahitlerin ifadesine göre hüküm verilir. Davalı davacının kendisine bir defa ye­min verdirdiğini söyler, davacı bunu inkar ederse, davalı: "Daha önce bana yemin vermediğine davacı yemin etsin." derse, en sahih kavle göre sözü kabul edilir.

    Davalı yemin etmekten çekinirse, davacı yemin eder ve da­vacının lehine hüküm verilir. Davalının yeminden çekilmesiyle ha­kim hemen davacının lehine karar veremez.

    Yemin etmekten çekilmek davalının: "Ben yemin etmiyorum." demesi veya hakim kendisine: "Yemin et." der o da: "Yemin etmiyo­rum." demesi ile olur. Şayet hakimin verdiği emirden sonra susarsa, hakim onun yemininden ekildiğine hükmeder. Hakimin davacıya: "Yemin et." demesi, davalının yeminden çekildiğini ifade eder. Geri çevrilen yeminin hükmü bir kavle göre, şahidin hükmü gibidir. En zahir kavle göre, davalının davayı ikrar etmesi gibidir.

    Davalı yemini reddettikten sonra, şahit gösterip hakkının edasını veya ibra edilmesini talep ederse davası dinlenmez. Davacı kendisine çevrilen yemini yapmaz ve bir sebep göstermezse, yemin etme hakkı düşer ve hasmına karşı dava açmayı da talep edemez. Şayet şahit getirmek veya hesabını görmek üzere bir sebep gösterir­se, kendisine üç gün mühlet verilir. Zayıf kavle göre ise kendisine ebedi olarak mühlet verilir.

    Davalı, kendisinden yemin talep etme esnasında hesabını görmek için mühlet isterse, kendisine mühlet verilmez. Zayıf kavle göre ise, kendisine üç gün mühlet verilir. Cevap verme başlangıcında mühlet isterse, hüküm meclisi kapanmcaya kadar kendisine mühlet verilir.

    Bir kimseden zekâtını vermesi talep edilir de o da zekâtını baş­ka bir zekât memuruna verdiğini veya tahmincinin (haris) hata et­tiğini iddia ederse, bu durumda yemin etmesi vacibtir. Yemin etmek­ten çekinir veya mazeret göstererek yeminini geri çevirirse, en sahih kavle göre kendisinden zekât alınır.

    Veli çocuğunun bir şahısta borcu olduğunu iddia eder de o şahıs borcu inkar eder veya yemin etmekten çekinirse, veliye yemin verdirilmez. Zayıf kavle göre veli yemin eder. Bir başka zayıf kavle göre ise, veli bizzat kendisi malı borç verdiğine sebebi ile iddia eder­se, kendisine yemin verdirilir.



    3. Delillerin Birbirleriyle Çelişmesi


    İki kişi, üçüncü bir şahsın elinde bulunan bir malın kendileri­ne ait olduğunu iddia eder ve her biri delil gösterirse, her ikisinin de davası düşer. Bir kavle göre her ikisinin de delili kabul edilir. Bir başka kavle göre ise mal her ikisine taksim edilir. Başka bir kavle göre ise aralarında kura çekilir. Bir başka kavle göre ise durum an-laşıhncaya kadar veya ikisi anlaşmcaya kadar mal bekletilir.

    Mal her ikisinin elinde olsa ve her ikisi de iki delil gösterirse, mal olduğu gibi kalır. Mal birisinin elinde olur da bir başkası şahit gösterirse, malı elinde bulunduran da şahit gösterirse, öncelik hakkı malı elinde bulunduranındır.

    Önce davacının şahitleri, sonra malı elinde bulunduranın şa­hitleri dinlenir. Davacının delillerine göre mal davalıdan alınır da sonra davalı, mal elinden alınmadan kendi mülkü olduğu hakkında şahit gösterir ve şahitlerinin daha önce hazır olmadıklarına dair ma­zeret beyan ederse, davası dinlenir ve ona öncelik tanınır. Zayıf kav­le göre, şahitler dinlenmez ve verilen hüküm bozulmaz. Hariç olan (elinde mal olmayan kimse): "Sendeki mal benimdir, senden satın aldım." der, o da : "Hayır, bilakis bu mal benimdir." der ve her biri iki şahit gösterirse, hariç olana öncelik hakkı verilir. Yani mal ona verilir.

    Bir kimse bir malın birisine ait olduğunu ikrar eder, sonra da kendisinin olduğunu iddia ederse, davasına bakılmaz. İkrar edilen­den kendisine intikal ettiğini söylerse davasına bakılır.

    Bir kimsenin elindeki mal şahitlerin şehadeti ile alınır da son­ra, kendisi şahit göstererek malın kendisine ait olduğunu iddia eder­se, en sahih kavle göre malın kendisine intikal ettiğini zikretmesi şart değildir. Mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre, taraf­lardan birinin şahidlerinin çok olması tercih sebebi olamaz. Keza bir tarafın şahidi iki erkek, diğer tarafın bir erkek ve iki kadın olursa bu da tercih sebebi olamaz.

    Davada bir tarafın bir şahidi ve yemini olur ve diğer tarafın da iki şahidi olursa, en zahir kavle göre iki şahidi olan tercih edilir. Şa­hitler bir tarafın malı bir yıl, diğer tarafın ise daha fazla sürede elin­de bulundurduklarını iddia ederlerse, elinde malı daha fazla bulun­duran tercih edilir. Bu durumda malı hak eden aynı zamanda malı hak ettiği günden itibaren malın getirdiği ücret ve artışı da hak eder.

    Bir tarafın delili mutlak (tarihsiz) şekilde olur da diğer taraf tarih belirterek delil gösterirse, mezhep alimlerince kabul edilen ri­vayete göre, her ikisi de aynı seviyede tutulur. Mal tarih belirtilenin elinde ise onun olduğuna hüküm verilir. Şahitler :"Daha düne kadar mal onun mülkiyetinde idi." derler de, "Halen onun mülkiyetinde­dir." demezlerse, davaya bakılmaz. Ancak şahitler: "Mal onun mülkiyetinden çıkmadı veya mülkiyetinden çıktığını bilmiyoruz." derlerse davaya bakılır.

    Bir kimse geçmişte miras veya satış yoluyla veya başka bir yol­la bir mala sahip olur da şahitler: "Mal elan onun mülkiyetindedir." derlerse bu caizdir.

    Şahitler mal sahibinin ikrarı üzerine malm dün onun mülkiye­tinde olduğuna şahitlik ederlerse, onun için bu mülkiyet devam eder.

    Bir kimse bir hayvanın veya bir ağacın kendisine ait olduğuna şahit gösterirse, ağaç üzerinde mevcut meyveleri ve hayvanın yavru­sunu hak edemez. En sahih kavle göre, hayvanın karnındaki yavru­yu hak eder.

    Bir kimse bir şeyi satın alır da sonra mutlak bir delille kendi­sinden geri alınırsa, ilk satıcıya aynı fiyatla geri verir. Zayıf kavle göre aynı fiyatla satıcısına vermez. Ancak davacı daha satın almadan Önce mülkü olduğunu iddia ederse kendisine iade edilir.

    Bir kimse bir malın kendisine ait olduğunu mutlak şekilde id­dia eder ve şahitleri mülkiyet sebebini zikrederek şahitlikte bulu­nurlarsa, bunun bir zararı olmaz. Davacı bir sebep zikrederek malın kendisine ait olduğunu iddia eder de şahitler başka bir sebep göste-rirlerse bunun zararı vardır.



    4. Davacı ve Davalının İhtilâfa Düşmesi


    Bir kimse bir başkasına: "Bu evin bir odasını on liraya sana ki­raya verdim." der, kiralayan da evin tümünü on liraya kiraladığını söyler ve her biri birbirine zıt iki şahit gösterirlerse dava düşer. Bir kavle göre ise kiralayanın şahitlerine öncelik hakkı verilir

    İki kişi üçüncü bir şahısta bulunan bir malın kendilerine ait ol­duğunu iddia ederlerse ve her biri delil göstererek malı satın aldığım, ücretini sayıp verdiklerini söylerler ve bildirdikleri tarih birbirine muhalif ise, tarihi eski olanın lehine hüküm verilir. Tarih­leri aynı ise şahitlikleri kabul edilmez. Her biri: "Şu kadara sana sattık." der ve delil gösterirler de tarihleri aynı ise davaları düşer. Tarihleri ayrı ayrı ise, davalının her iki davacıya paralarını geri ver­mesi lazım gelir. Keza tarih belirtmeksizin sattıklarını iddia ederler­se veya birisi tarih belirtir de diğeri tarih belirtmezse en sahih kav­le göre, davalının kendilerine parayı iade etmesi lazımdır.

    Bir kimse ölür ve geride biri müsîüman diğeri hıristiyan iki ço­cuk bırakır da her biri: "Benim dinim üzere öldü." diye iddia ederse ve babalarının hıristiyan olduğu biliniyorsa, hıristiyan çocuğun iddi­ası tasdik edilir. Her ikisi mutlak şekilde delil gösterirlerse, müslü-man çocuğun ifadesi tercih edilir. Çocuklardan biri son sözünde şa­hadet kelimesini söylediğini iddia eder diğeri aksini iddia ederse, de­lilleri taarruz eder ve kabul edilmez. Babalarının dini bilinmez de her biri "Dinim üzere öldü." diye iddia ederse delilleri taarruz eder.

    Hıristiyan olan biri ölür de geride biri müsîüman diğeri hıris­tiyan olan iki çocuk bırakır ve müsîüman olan: "Babam öldükten sonra müsîüman oldum, miras ikimize aittir." der, diğeri: "Ölmeden önce sen İslâm'a girdin." derse, müsîüman olan yeminiyle tasdik edilir. Her ikisi delil gösterirse, hıristiyan olanın delili tercih edilir.

    Müslüman çocuğun ramazan ayında İslam'a girdiği hususunda görüş birliği ederler de müsîüman olan: "Babamız şaban ayında Öldü."der, hıristiyan olan da: "şevval ayında öldü." derse, hıristiyan olanın iddiası tasdik edilir. Ancak müsîüman çocuğun delili diğeri­nin deliline tercih edilir.

    Bir kimse ölür, geride kafir annesi ve babası ile müsîüman olan iki çocuğu kalırsa ve bunlardan her biri: "Dinim üzere öldü." derse, yeminiyle birlikte anne ve babasının iddiası tasdik edilir. Bir kavle göre ise delil gösterilinceye kadar veya bir şey üzerine sulh yapınca­ya kadar mal bekletilir.

    Bir kimse bir şahsın Salim ismindeki kölesini ölüm has­talığında azad ettiğine şahitlik eder, bir başkası da Ganim adındaki kölesini azad ettiğine şahitlik eder ve her bir kölenin değeri efendi­sinin malının üçte biri kadar ise, şahitlerin gösterdikleri tarihler de­ğişik olursa, öncelik hakkı tarihi eski olanındır. Tarihler aynı ise, aralarında kura çekilir. Mutlak şekilde tarih göstermeksizin iddia ederlerse, zayıf kavle göre aralarında kura çekilir. Bir kavle göre ise, her birinin yarısı azad edilir. Ben diyorum ki; mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre, her birinin yarısı azad edilir. Allah daha iyi bilir.

    Yabancı iki kişi, bir şahsın ölüm hastalığında Salim adındaki kölesini azad ettiğine şahitlik eder ve değeri malının üçte biri kadar­sa, malın tümünü hak eden iki mirasçı onun köleyi azad etmekten döndüğünü ve Ganim adındaki köleyi azad etmeyi vasiyet ettiğini iddia ederlerse, Ganim'in değeri de malın üçte biri kadar ise Ga-nim'in hürriyete kavuşması kesinleşir. Her iki mirasçının fasık ol­dukları ortaya çıkarsa, karardan dönüş olmaz ve Salim azad edilir. Salim azad edildikten sonra Ganim de malın üçte biri kadar azad edilir.



    5. Kaifin (Bilir Kişinin) Şartları


    Kaiim müsîüman, adil ve tecrübeli olması şarttır. En sahih kavle göre, hür ve erkek olması da şarttır. Kaifin birkaç kişi olması ve müdlici kabilesinden olması şart değildir.

    iki kişiden her biri tanınmayan bir çocuğun kendisine ait olduğunu iddia ederse, durum kaife arz edilir, kaif çocuğu kime benzetir­se çocuk ona verilir. Keza iki kişi, bir kadınla cinsel ilişkide bulun­duklarını iddia etseler ve kadın her ikisine ait olması mümkün olan bir çocuk doğurur ve her ikisi şüphe ile cinsel ilişkide bulundukları veya ortak oldukları cariye ile cinsel ilişkide bulundukları konusun­da anlaşmazlığa düşerlerse veya bir kimse, cinsel ilişkiden sonra karısını boşar da bir başkası şüphe veya fâsid bir nikah ile onunla cinsel ilişkide bulunursa veya bir kimse cariyesini satar da alıcı ken­disiyle ilişkide bulunur ve bunlardan hiç biri ilişkide bulunduğu kadını ibra etmezse, çocuğun kime ait olduğu kaifçe tespit edilir. Ke­za en sahih kavle göre, bir kimse şüpheyle nikahlı bir kadınla cinsel ilişkide bulunursa hükmü aynıdır.

    Yukarıda geçen misallerde kadın, her iki cinsel ilişki tarihin­den itibaren altı ay ile dört yıl arasında bir çocuk doğurur ve her bi­ri çocuğun kendisine ait olduğunu iddia ederse, durum kaifçe tespit edilir. Her iki cinsel ilişkinin araşma bir hayız süresi girerse çocuk ikinci (en son ilişkide bulunan) şahısa tabi olur. Ancak birinci şahıs, sahih bir nikah ile kadınla evlenmişse durum kaife arz edilir.

    Çekişen erkeklerin müslüman ve hür olmaları veya bunun ak-, si olmamaları hüküm açısından aynıdır.
  2. IsLaM4eVeR
    لا اله الا الله

    YÎRMİBİRİNCI BÖLÜM... 1

    KADILIK (HAKİMLİK) 1

    A. GENEL BİLGİLER.. 1

    1. Azle Sebep Olacak Bir Halin Kadıda Peyda Olması 2

    2. Kadılık Âdabı 3

    3. Hakimin Hasımlar Arasında Eşit Davranması 4

    4. Hazırda Olmayan Hakkında Hüküm Vermek. 5

    5. Hazırda Olmayan Eşya Hakkında Hüküm Vermek. 6

    6. Şahitlerini Dinleyerek Yabancı Kimse Hakkında Hüküm Vermek. 7

    B. HİSSELERİN TAKSİMATI. 8



    YÎRMİBİRİNCI BÖLÜM
    KADILIK (HAKİMLİK)


    A. GENEL BİLGİLER


    Kadılık yapmak farzı kifâyedir.

    Bir beldede kadılık yapmaya ehil tek kişi varsa, bu görevi talep etmesi lazımdır. Beldede kadılık yapmaya uygun bir başka kişi olur ve ehil olan onun tayinine rıza gösterirse, o kişinin kadılık teklifini kabul etmesi caizdir. Zayıf kavle göre görevi kabul etmesi caiz değil­dir. Görevi talep etmesi ise mekruhtur. Bir başka zayıf kavle göre ise, görevi talep etmesi haramdır. İkinci aday ehil olanın benzeri ise, görevi kabul edebilir. Ancak insanlar arasında meşhur biri olmayıp, kadılık mevkisiyle ilmin yayılmasına vesile olacağı ümit ediliyorsa veya meşhur biri olup nafakaya ihtiyacı varsa, görevi talep etmesi menduptur. Aksi halde talep etmemesi evladır. Ben diyorum ki en sahih kavle göre, meşhur biri değilse veya nafakaya ihtiyacı yoksa görevi taleb etmesi mekruhtur. Allah daha iyi bilir.

    Kadılık görevinin vacib olup olmaması beldeye göre dikkate alınır. Yani, beldede kadılık yapacak kişi tek ise görevi üstlenmesi vacib, bir başkası varsa üstlenmesi vacib değildir.

    Kadıda bulunması gereken şartlar şunlardır: Müslüman ol

    mak, mükellef olmak, hür olmak, erkek olmak, adil olmak, sağır ol­mamak, kör olmamak, konuşkan olmak(dilsiz olmamak), kadılık görevini yapabilecek kabiliyette olmak ve müctehit olmak.

    Müçtehid; Kur'an, sünnet ve ahkam ile ilgili şeyleri bilen kişi­dir. Müçtehidin delillerin hassmı, genelini, mücmelini, mübeyenini, nasih ve mensurumu; hadislerin mütevatir olanı, olmayanı, mut­tasılını, mürselini; Arap dilinin lügat ve nahiv yönünü; alim olan sa­habelerin ve onlardan sonraki alimlerinin icma ve ihtilâfını ve kıyasın bütün çeşitlerini bilmesi gerekir.

    Bu şartların tümünü taşıyan kişi yoksa sultan; güçlü, fasık ve­ya mükallid birini kadı tayin eder. Bu tayin zaruret nedeniyle kabul edilir.

    İmam, kadıyı tayin ettiğinde bir yardımcı tayin etmesi için ona izin vermesi menduptur. İmam, yardımcı tayin etmesini yasaklarsa kadı yardımcı tayin edemez. Mutlak şekilde tayin edilmişse en sahih kavle göre, kadı gücü dahilindeki işler için değil de güç yetiremediği işlerde kendine bir yardımcı tayin eder.

    Tayin edilen yardımcının kadıda bulunması gereken şartları taşıması lazımdır. Ancak Özel bir iş için tayin edilmişse, bu şartları taşıması gerekmez. Meselâ, şahitleri dinlemek üzere tayin edilen kişi­nin şahitlik konusunda bilgili olması yeterlidir. Tayin edilen yardımcı, ya kendi içtihadına göre veya mükallid ise taklit ettiği kişinin ic-tihâdma göre hüküm verir. Kadı yardımcıya, içtihadına (veya taklit et­tiğin müçtehide) muhalefet et şeklinde bir şart koşması caiz değildir.

    Aralarında hüküm vermek üzere iki hasım bir şahsı hakim ta­yin ederlerse, mutlak şekilde caizdir. Ancak bu şahsın hüküm ver­meye ehil olması şarttır. Bir kavle göre, mutlak şekilde hakem tayin etmek caiz değildir. Zayıf kavle göre, beldede hakim olmaması şartıyla tahkim caizdir. Bir başka zayıf kavle göre ise kısas, nikah ve benzeri meseleler hariç mali davalarda tahkim caizdir.

    Tahkim yoluyla verilen karar onu kabul eden için geçerlidir. Tahkim yoluyla can diyetinin katilin ailesine yüklenmesi halinde ca­ninin buna rıza göstermesi yeterli değildir. Karar verilmeden önce taraflardan biri tahkimden vazgeçerse, hakim karar veremez. En zahir kavle göre karardan sonra tarafların karara rıza göstermeleri şart değildir.

    İmam, bir beldeye iki kadı tayin edip ve her biri için çalışacağı yeri veya zamanı veya her birinin hangi davalara bakacağını belli ederse caizdir. Keza imam, herhangi bir tahsiste bulunmazsa en sa­hih kavle göre caizdir. Ancak imam onların kararda görüş birliğine varmalarını şart koşarsa ca;z olmaz.



    1. Azle Sebep Olacak Bir Halin Kadıda Peyda Olması


    Kadı delirir, devamlı baygınlık geçirir, iki gözünü kaybeder, dil­siz veya sağır olursa veya içtihat ehliyeti ortadan kalkar veya gaflet ve unutkanlık sebebiyle zapt etme kabiliyetini kaybederse, verdiği hükümler geçerli sayılmaz. Keza en sahih kavle göre fasık olursa, verdiği hükümler geçerli sayılmaz. Bu durumlardan biri sebebiyle azlolan kadı, daha sonra bu hali ortadan kalkarsa, en sahih kavle göre kadılık sıfatı geri gelmez. Kadının azline sebep olan bir hal zu­hur etsin veya etmesin başka nedenlerden dolayı imam onu azletme yetkisine sahiptir.

    Kadının bulunduğu beldede ondan üstün veya dengi biri varsa veya onu azletmekle bir fitnenin önüne geçmek gibi müslümanlar için bir maslahat varsa imam onu azledebilir. Bir maslahat yoksa onu azletmesi caiz değildir. Buna rağmen kadı onu azlederse -ima­ma itaat ilkesine riayet babından- en sahih kavle göre geçerli sayılır.

    Mezhepçe kabul edilen rivayete göre, azl haberi kadıya ulaş­madan önce azledilmiş olmaz. İmam kadıya: "Bu mektubumu oku­duğun zaman azledilmiş olursun." diye bir mektup yazar o da alır okursa azledilmiş olur. Keza en sahih kavle göre bu mektubu baş­kası ona okumuş olsa azledilmiş sayılır.

    Kadı vefat eder veya görevden alınırsa, vefat edenin malını sat­mak gibi belli bir meseleyle meşgul olmak üzere izin verdiği kişi de görevden alınmış sayılır. En sahih kavle göre, izin verilmediği halde mutlak olarak tayin ettiği yardımcısı da azlolunmuş sayılır. İmam kadıya: "Kendine bir yardımcı tayin et." veya bir şart belirtmeksizin "Bir yardımcı tayin et." demişse, bu izine binaen tayin edilen yardımcı da azlolur. İmam kendisine: "Benim adıma bir yardımcı ta­yin et." demişse, kadının vefatıyla bu yardımcı azlolmaz. İmamın ve­fat etmesiyle tayin ettiği kadı ve kadının vefat etmesiyle yetim ve \ akıf işlerine bakmak üzere tayin ettiği kişi azlolmaz.

    Kadı görevden alındıktan sonra: "Şu şekilde hüküm vermiş­tim." derse, sözü geçerli olmaz. Kadı başka bir şahit göstererek hüküm verdiğini iddia ederse, en sahih kavle göre iddiası kabul edil­mez. Azledilen hakimin hüküm vermesi caiz olan başka bir hakimin hüküm verdiğine şahitlik ederse, en sahih kavle göre şahitliği kabul edilir. Şayet azledilmeden önce: "Şöyle hüküm vermiştim." derse, sözü kabul edilir.

    Kadı kendi vilâyeti dışında bir vilayette bir karar verirse, bu­nun hükmü azledilmiş hakimin verdiği hüküm gibidir.

    Bir kimse, azledilmiş kadının rüşvet yoluyla malını aldığını ve­ya meselâ iki kölenin şahitliğiyle karar verdiğini iddia ederse, kadı huzura getirilir ve davalarına bakılır. Şayet iki kölenin şahitliğiyle karar verdiğini ve malını rüşvetle aldığını zikretmezse, yine kadı huzura getirilir. Zayıf olan kavle göre davacı, davasına şahit göster­medikçe kadı huzura getirilmez. Kadı huzura getirilir de davayı in­kar ederse, en sahih kavle göre yemin etmeksizin sözü tasdik edilir. Ben diyorum ki en sahih kavle göre, yeminiyle birlikte sözü tasdik edilir. Allah daha iyi bilir.

    Bir kimse, hakimin verdiği kararda haksızlık ettiğini iddia ederse, davası dinlenmez şahit göstermesi şarttır. İddia hakimin ka­rarı ile ilgili olmayıp hakimin şahsı ile ilgili ise, davaya yardımcısı veya başka birisi bakar.



    2. Kadılık Âdabı


    İmam (halife), kadıyı tayin ederken iki şahidin huzurunda bir yazı (tayin onayı) yazar. Şahitler, tayin edildiği beldeye kadı ile bir­likte giderler ve kadının beldeye tayin edildiğini halka bildirirler. Kadının tayin edildiği yaygın bir şekilde biliniyorsa, en sahih kavle göre kadının o beldeye tayin edildiğine dair yeterli delildir. Mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre, kadının tayininin sübutu için şahit olmadan ve yaygın olarak bilinmeden, tayin işini sadece yazı ile bildirmek yeterli değildir.

    Kadı tayin edildiği beldeye gitmeden oradaki alim ve adil kişi­lerin durumlarını araştırıp öğrenmelidir.Tayin edildiği beldeye pa­zartesi günü sabahleyin girmeli ve belli bir konağı yoksa, beldenin orta yerinde bir konak edinmelidir.

    Kadı önce hapiste olanların davalarına bakmalıdır. "Ben haklı olarak hapsedildim" diyenin hapsim devam ettirir. "Ben zulmen hapsedildim" diyenin hasmından delil ister. Hasmı hazır değilse, hu­zura gelmesi için ona bir yazı yazar. Daha sonra vasileri araştırır. Vasi olduğunu iddia edenin vasiliğinin sabit olup olmadığını, emin-lik durumunu ve nasıl tasarrufta bulunduğunu araştırıp öğrenir. Fasık olduğu tespit ettiği vasiden malı geri alır. Adil olup fakat zayıf olan vasiyi bir yardımcı ile takviye eder.

    Kadı bir müzekki ve bir katip edinmelidir. Katibin Müslüman, adil, muhadere (hükmün meclisinde hasımlar arasında geçen konuş­maların yazıldığı defter) ve sicil defterini (her davanın hükmü ve hükmün tenfizi yazıldığı defteri) doldurmayı bilmelidir. Katibin fa-kih, aklının tam ve yazısının güzel olması müstehabtır.

    Kadı bir mütercim de edinmelidir. Mütercimin adil ve hür ol­ması şart olduğu gibi birkaç kişi olmaları da şarttır. En sahih kavle göre mütercimin kör olması caizdir. Mütercimlerin birkaç kişi olma­larının şart olması, sağır kadıya davayı işittirmek içindir.Kadı suçlu­ları terbiye etmek için kamçı, hakları eda etmek ve ta'zir cezasını vermek için bir hapis edinmelidir.

    Kadının meclisinin geniş ve bariz olması, sıcak ve soğuk sebe­biyle sıkıntı vermemesi müstehabtır. Meclis, zamana (yazın yaza, kışın kışa) ve hüküm vermeye uygun olmalıdır. Kadının mescitte hüküm vermesi, öfkeli, şiddetli açlık, susuzluk ve kızgınlık an­larında hüküm vermesi mekruhtur. Kadının hüküm verirken fakih-lerle istişare etmesi menduptur.

    Kadının bizzat alışveriş yapmaması ve vekilleri herkesçe tanınmaması menduptur.

    Kadının dava için kendisine müracaat edenden hediye alması veya kadı olmadan önce kendisine hediye vermeyenden hediye al­ması haramdır. Davası olmayanın verdiği hediye örfe göre (kabul edilen miktarda) ise alması caizdir. Kadının kendisine verilen hedi­yeyi geri vermesi veya ona karşılık bir şey vermesi evladır.

    Kadının kendi nefsi, kölesi veya müşterek olduğu ortağı için verdiği hüküm geçerli değildir. Keza asılları (anası, babası, dedesi...) ve fer'leri (çocukları ve torunları) için verdiği hükümler de en sahih

    kavle göre geçerli değildir. Bunların davalarına halife veya başka bir kadı bakar. Keza en sahih kavle göre naibi de kadı ve akrabası hakkında hüküm verebilir.

    Davalı davayı ikrar eder veya yemin etmekten çekinir, davacı davalının ifadesini reddetmek üzere yemin eder ve davacı davalının ikrarı üzerine veya yeminine veya verilen hükme şahit tutmasını kadıdan isterse, kadının bunu yapması lazımdır. Davacı, davaya ka­rar verilmediğini ve aralarında geçen konuşmaları muhadıra defte­rine yazılmasını veya verilen kararın sicil defterine yazılmasını is­terse, kadının bunu kabul etmesi müstehabtır. Zayıf kavle göre kadının ona icabet etmesi vacibtir. Yazılan kararların iki nüsha ha­linde olması müstehabtır. Bir nüsha davacıya verilir diğer nüsha da adliye sarayında muhafaza edilir.

    Kadı, bir mesele hakkında kendi görüşüyle karar verir de Kur'ân'm nassına veya Sünnete veya icmaya veya celi kıyasa aykırı olduğu anlaşılırsa, kadı veya başkası bu kararı bozmalıdır. Verilen karar hafi kıyasa aykırı ise bozmaya gerek yoktur.

    Hakimin verdiği hüküm zahiri olarak geçerli olup batini ola­rak (Allah katında) geçerli değildir.

    Kadı olayın seyrini biliyorsa, bildiğinin hilâfına icma göre hüküm veremez. En zahir kavle göre olay hakkındaki bilgisine göre karar verir. Ancak Allah'ın hakkına taallûk eden hadlerde olay hakkındaki bilgisine göre karar veremez.

    Kadı verdiği kararın yazılı bulunduğu kağıdı veya bir davaya şahitlik yaptığını gösteren kağıdı görse veya iki şahit kadıya: "Şu şe­kilde karar verdin veya şu şekilde şahitlik ettin." derlerse, konuyu hatırlamadıkça kadı yazıya göre amel edemez veya şahitlikte bulu­namaz. Bir veçhe göre kadı, yazıya göre amel edebilir veya şahitlik­te bulunabilir.

    Bir kimse, başkasında bulunan hakkını iddia etmek veya baş­kasının hakkını eda etmek için kendisinden emin olduğu ve yazısı­na güvendiği mirasçısının yazısına itimat ederek yemin edebilir.

    En sahih kavle göre, kişinin sakladığı yazılı hadisi rivayet et­mesi caizdir.



    3. Hakimin Hasımlar Arasında Eşit Davranması


    Huzura alman hasımlara kadı eşit davranmalıdır. Mesela; her iki tarafı huzura alırken ayağa kalkmada, onları dinlemede, güler yüzlü olmada, selâmlarım almada ve onları oturtmada eşit davran­malıdır. En sahih kavle göre, mecliste müslümamn yeri, zımminin yerinden yüksek olmalıdır.

    Her iki hasım oturunca kadı susmalı ve önce davacıya söz hakkı verir. Davacı iddiasını anlattıktan sonra davalıdan cevap ver­mesini istemelidir. Davalı davacının iddiasını kabul ederse, yapıla­cak birşey yoktur. Davalı iddiayı kabul etmezse, kadı davacıya: "Şa­hitlerin var mı?" diye sorar ve sükut eder. Şayet "Şahitlerim var." der ve davacı davalının yemin etmesini isterse, bu onun hakkıdır. Şahitlerinin olmadığını söyler de, sonra şahit hazır bulundurursa, en sahih kavle göre şahitleri kabul edilir.

    Dava açan hasımlar çok olup izdiham olursa, öncelik hakkı ilk gelenindir. İlk gelen bilinmiyorsa veya beraber gelmişlerse, ara­larında kura çekilir. Sonradan gelmiş olsalar bile yola çıkmaya hazırlanmış misafirlerin ve kadınların davası öne alınır. Ancak çok olmamaları şarttır. Önce gelenin veya kurası çıkanın her celsede bir davasına bakılır.

    Kadının iki şahit tayin edip onların dışında şahit kabul etme­mesi haramdır.

    Şahitler şehadette bulunduklarında, kadı onların adaletli veya fasık olduklarını bilirse bildiğiyle amel eder. Durumlarını bilmiyor­sa, onları tezkiye etmesi vacibtir.

    Temyiz işi için kadı şahidi tanıtacak vasıfları, hakkında şahit­lik edilen şeyin leh ve aleyhinde olan şeyleri yazar. Keza en sahih kavle göre, iddia edilen borcun miktarını da yazar. Bu yazıyı müzek-kiye (tezkiye için tayin edilen kişiye) vererek onu araştırma yapma­ya gönderir. Müzekki dönünce elde ettiği bilgileri şifahi olarak kadıya bildirir. Zayıf kavle göre bu bilgileri yazılı olarak vermesi ye­terlidir.

    Müzekkinin şartları, şahidin taşıdığı şartlar gibidir. Müzekki ayrıca cerh (kusurları açığa çıkarma) ve ta'dil (adil olduğunu tespit etme) ilmini bilmelidir. Tezkiye ettiği kişiyle sohbet veya komşuluk

    veya muamele yaparak gizli sırlarını da bilmelidir. En sahih kavle göre şahidin: "Onun adil olduğuna veya adil olmadığına şahitlik edi­yorum." gibi şahitlik etme lafzını söylemesi şarttır. Müzekkinin tanıtacağı kişi için: "O adil bir kişidir." demesi yeterlidir. Zayıf kav­le göre sözüne: "Aleyhimde de olsa lehimde de olsa o adildir." tabiri­ni ilâve etmelidir.

    Müzekkinin cerh sebebini açıklaması vacibtir. Onu cerh eder­ken, kötü bir huyuna veya halk arasında yaygın olan hakkındaki ha­bere dahi itimat eder. Cerh ile ilgili delilleri ta'dil ile ilgili delillerden önce söyler. Ta'dil eden kişi: "Onun cerh yönü ile ilgili sebepleri bi­liyorum. Ancak ondan tövbe etmiş ve durumunu düzeltmiştir." der­se, bu görüş öne alınır. En sahih kavle göre davalı ta'dil için: "O adil­dir fakat yanlış beyanda bulunuyor." derse, bu ifadesi geçerli olmaz.



    4. Hazırda Olmayan Hakkında Hüküm Vermek


    Davacının şahitleri olup, "davalı üzerindeki hakkımı inkar edi­yor" diyerek iddiada bulunursa, hazırda olmayanın gıyabında haki­min karar vermesi caizdir. Şayet davacı, "Gaip üzerindeki hakkımı itiraf ediyor." derse, şahitleri dinlenmez. Davacı, mutlak şekilde (hakkını inkar veya itiraf etmeden) iddiada bulunursa, en sahih kavle göre şahitleri dinlenir.

    Hakimin hazırda olmayanın üzerindeki hakkı inkar etmesi için birisini tayin etmesi vacib değildir.

    Davacı şahit gösterdikten sonra hakimin ona: "Hak zimmetin­de sabittir." şeklinde ona yemin ettirmesi vacibtir. Zayıf kavle göre ise müstehabtır. Bu iki kavil (yemin ettirmenin vacib veya müstehab olması), çocuk ve delinin aleyhine açılan davada da geçerlidir.

    Davacının vekili hazır olmayan hakkında bir iddiada bulunur­sa, bunun için yemin etmez. Davalı hazır olur da davacının vekiline, "Müvekkilin beni borcundan beri kılmıştır." derse, malı teslim et­mesi için emir verilir. Hazırda olmayanın zimmetinde mal tespit edi­lir de hazırda malı varsa, hakim mevcut maldan hakkı öder. Malı yoksa ve davacı davayı, davalının bulunduğu beldenin hakimine ha­vale etmeyi isterse, hakim bu teklifi kabul etmek ve ona göre hüküm vermesi için şahitlerin ifadelerini davalının bulunduğu beldenin hakimine bildirir. Sonra davalının malından davacının malını öder ve­ya malın Ödenmesi için diğer hakime kararı bildirir.

    İnha (davayı hakime ulaştırmak); adil iki şahidin gaib hakkın­da şahitlik etmesidir. İlk hakimin bu iki şahitle birlikte bir mektup göndermesi müstehabtır. Bu mektupta davalıyı ve davacıyı tanıtıcı bilgileri zikreder ve mektubu mühürler. Davalı ilk hakimin davasını inkar ederse, her iki şahit konuya şahitlik ederler. Davalı: "Mektup­ta bildirilen şahıs ben değilim." diye iddia ederse, yemini ile birlikte sözü doğrulanır. Davacı mektupta bildirilen ismin davalının ismi ve nesebi olduğuna dair delil göstermelidir. Davacı delil gösterir de da­valı: "Hakkında karar verilen ben değilim." derse ve orada aynı isimde ve nitelikte başkası yoksa aleyhinde hüküm verilir. Aynı isim ve nitelikte biri çıkar da asıl borçlunun kendisi olduğunu itiraf eder­se, mal kendisinden talep edilir ve ilk şahıs serbest bırakılır. Aynı isim ve nitelikte olan kişi kendisi olduğu itiraf etmezse, davalıyı zi­yadesiyle tanıtıcı nitelikleri şahitlerden talep etmesi için ilk hakime yazar ve hakim ikinci bir mektupla durumu tekrar bildirir.

    Davalının bulunduğu beldenin hakimi davacının beldesine ge­lirse, dava hakkında karar verdiğini şifahi olarak ifade eder. Hakim kendi beldesine dönünce elde ettiği bilgilere göre karar verir. Daha önce geçen "Bildikleriyle hüküm vermek." konusundaki ihtilâf bu­rada da geçerlidir. Her iki hakim, kendi beldelerinin sınırında birbir­lerine seslenirler de davanın hakimi: "Şu anda beldede bulunan da­vacının davası hakkında şöyle karar verdim." derse, onun kararı uy­gulanır.

    Davacının hakimi karar vermez de sadece şahitleri dinlemekle yetinirse, diğer hakime: "Filânın aleyhindeki şahitleri dinledim." şeklinde bir mektup yazar. Şahitleri adil görmezse, isimlerim ve on­ları tanıtıcı bilgileri de yazar. Şahitlerin adil olduklarını görürse, en sahih kavle göre onları ismen bildirmemesi caizdir.

    Hakim dava hakkında karar verdiğini yazıyla bildirirse, arada­ki mesafe yakın olsun uzak olsun karar geçerlidir. Sadece şahitleri dinlediğini yazarsa, en sahih kavle göre bu yazı geçerli olmaz. Ancak aradaki mesafe şahitlik üzere şahit kabul etme mesafesi (Adve me­safesi) kadar olursa kabul edilir.



    5. Hazırda Olmayan Eşya Hakkında Hüküm Vermek


    Bir kimse; şöhretle bilinen akar, köle ve at gibi bir malının baş­ka beldede bir kimsede olduğunu iddia eder ve malının benzeri bu­lunduğuna emin ise, hakim şahitleri dinler ve lehine hüküm verir. Davacıya teslim etmesi için malın bulunduğu beldenin hakimine bir yazı yazar. Akar olan malda akarın sınırı dikkate alınır.

    Davacı malının benzerinin bulunduğuna emin değilse, en zahir kavle göre hakim-şahitleri dinler. Davacı malın niteliklerini mübala­ğalı şekilde belirtir ve değerini zikreder. Hakim şahitlerin ifadesine göre hüküm vermez. Belki malın bulunduğu beldenin hakimine şa­hitlerin ifadelerini yazar. Kendisine mektup yazılan hakim, malı ya­kalatır ve malı görerek şahitlikte bulunmaları için (mektup yazan) hakime gönderir. En zahir kavle göre, hakim bir şahsı kefil tutarak malı davacıya teslim eder. Şahitler malın iddia edilen mal olduğuna şahitlik ederlerse, hakim kefilin serbest bırakılması için diğer haki­me bir yazı yazar. Malın iddia edilen mal olduğuna şahitlik etmez­lerse, malı geri iade etme masrafı davacıdan alınır.

    Davacının iddia ettiği mal, aynı beldede olur da hakimin huzu­runda değilse, malı görerek şahitlik etmeleri için mümkün ise, ha­kim malın huzura getirilmesini emreder. Malın niteliklerini söyleye­rek şahitlik eden şahitler dinlenmez. Hakim malın bulundurul­masını gerekli kılar ve davalı: "Belirtilen vasıftaki mal elim altında değil." derse, yemini ile sözü tasdik edilir. Sonra davacı malın değe­rini almak üzere dava açar. Davalı yemin etmekten çekinir de davacı yemin eder veya şahit gösterirse, malı getirmesi için davalıya teklif yapılır ve hapsedilir. Malı getirmedikçe serbest bırakılmaz.

    Davalı malın telef olduğunu iddia ederse, davacı: "Acaba mal telef olmuş mudur ki değerini iddia edeyim, telef olmamışsa, benden şu kadar mal gasp etmiştir diye malın kendisini iddia edeyim." şek­linde şüpheye düşer ve "Benden şu kadar mal gasp etmiştir." derse, mal baki ise geri verilmesi lazımdır. Mal baki değilse kıymetinin ödenmesi gerekir ve davacının davası kabul edilir. Zayıf kavle göre ise davacının davasına bakılmaz. Belki önce malı dava eder ve da­valıya yemin verdirir. Sonra malın değerini dava eder. Bu iki görüş (mal baki ise geri verilmesi, baki değilse değerinin verilmesi) şu me­selede de geçerlidir: Bir kimse satmak üzere tellala bir elbise verirde sonra tellal onu inkar eder ve mal sahibi: "Malı satmış mı değe­rini veya telef etmiş mi kıymetini dava edeyim veya mal baki midir ki onu isteyeyim." bu durumda malın hazır bulundurulması vacib-tir dememiz ve malın davacıya ait olduğu tespit etmemiz halinde ge­tirme masrafı davalıya ait olur. Malın davacıya ait olduğu tespit edil­mezse, getirme ve götürme masrafı davacıya ait olur.



    6. Şahitlerini Dinleyerek Yabancı Kimse Hakkında Hüküm Vermek


    Şahitleri dinlenen ve aleyhine karar verilen gaib kişi, uzak me­safede olan kişidir. Uzak mesafe, kişinin bulunduğu yerden mahke­meye gidip mahkemeden ayrıldıktan sonra ancak akşam dönülebi-len mesafedir. Zayıf kavle göre bu mesafe, namazı kısaltmayı caiz kılan mesafe kadardır.

    Mahkemeye yakın bulunan kimsenin hükmü, hazırda olanın hükmü gibidir. Bu kimsenin şahitleri dinlenmez ve kendisi huzura getirilmeden hakkında karar verilir. Ancak gizlenir veya mevki sa­hibi ise, şahitlerin ifadesine göre hakkında karar verilir.

    En zahir kavle göre, kısas ve zina iftirası cezası konusunda hu­zurda olmayanın gıyabında karar vermek caizdir. Allah'ın hakkına taallûk eden hadlerde ise hazırda olmayan hakkında hüküm verile­mez.

    Hazırda olmayanın şahitleri dinlenir de henüz karar verilme­den kendisi çıkar gelirse, davaya yeniden bakılmaz. Belki konuyla il­gili kendisine bilgi verilir ve cerh konusunda kendisine imkan tanınır. Hakim şahitleri dinledikten sonra görevden alınır da sonra tekrar göreve tayin edilirse, davaya yeniden bakması vacibtir. (Şa­hitlerin eski ifadelerine göre hüküm veremez.)

    Bir kimse, beldede hazır olan birini hakime dava ederse, hakim davalıyı mührlü bir pusula veya başkası vasıtasıyla veya bu iş için tayin edilmiş görevlilerce huzura getirtir. Mazereti olmaksızın mah­kemeye gelmezse, bu sefer sultanın (imam) güvenlik görevlileri vasıtasiyle onu getirtir ve onu ta'zir eder.

    Şikayet edilen şahıs hakimin bulunduğu belde dışında başka bir vilâyette ise, hakim onu getirtmek mecburiyetinde değildir. Davali şahıs beldede olur da hakimin o mahallede naibi (yardımcısı) varsa, hakim onu huzura getirmez, şahitleri dinler ve ifadeleri na­ibine yazar. O mahallede naibi yoksa, en sahih kavle göre davalının bulunduğu mesafe sadece adve mesafesi kadar ise, onu huzura getir­mesi lazımdır. Adve mesafesi, kişinin sabahleyin evinden çıkıp işini gördükten sonra akşam evine erken dönebileceği mesafedir.

    Muhadere huzura getirilmez. Muhadere, ihtiyaçlarını karşıla­mak için dışarıya sık sık çıkmayan kadındır.



    B. HİSSELERİN TAKSİMATI


    Taksimatı ya ortaklar ya vekilleri veya imanım tensip ettiği bir kişi yapar.

    İmamın tensip ettiği kişinin erkek, hür ve adil olması, öîçü ve hesabı bilmesi şarttır. Kıymet biçilmesi gereken malların taksimin­de taksimatçmm iki kişi olması vacibtir. Kıymet biçilmesi gerekmi-yen taksimatta taksimatçmm bir kişi olması yeterlidir. Bir kavle göre ise taksimatçmm iki kişi olması gerekir. Kıymet takdirinde imam taksimatçıyı hakim olarak tayin eder. Bu kişi taksimatı yapar­ken adil iki kişinin görüşüyle bizzat kendisi yapar. İmam tensip et­tiği taksimatçmm ücretini hazineden öder. Hazinede bir şey yoksa ücreti ortaklar öder. Ortaklar'ücretle bir taksimatçıyı tayin eder ve her bir ortağın vereceği ücreti belli ederlerse, her biri kendisine düşen ücreti öder. Ücreti belli etmezlerse, ücret hisse oranına göre ortaklara tevzi edilir. Bir kavle göre ise şahıslara göre tevzi edilir.

    Taksimat sebebiyle her birinin hissesinde büyük bir zarar meydana gelirse mesela, kıymetli bir mücevheratı veya kılıcı veya kıymetli iki elbiseyi bölmek veya bir çift mesti ikiye ayırarak taksim etmek gibi bir durumda, bütün ortaklar mallarının taksimatını is­terlerse, hakim onları dinlemez. Ortaklar kendileri taksimatı yap­mak isterlerse ve malın menfaati ortadan kalkmazsa, hakim kendi­lerine mani oamaz. Kılıcı kırıp ikiye bölmek gibi. Küçük bir hamam veya küçük bir değirmeni ikiye bölmek gibi malın asıl maksadı orta­dan kalkarsa, taksimatı isteyenin talebi en sahih kavle göre kabul edilmez. Ama bir hamamı iki hamam yapma imkanı varsa talebi ka­bul edilir.

    Bir kimse bir evin onda birine (1/10) ortak olup evde oturma imkanı yoksa ve geri kalan kısmı başkasına ait ise, arkadaşı taksi­matı talep ederse, en sahih kavle göre hissesi onda bir olan kişi ic­bar edilir. Bunun aksi ise olmaz.

    Zararı büyük olmayan malın taksimatı birkaç şekilde olur:

    1- Parçalara Ayırmak Suretiyle Olan Taksimat: Misli olan mal­ların ve odaları aynı olan evin veya parçaları aynı olan arazilerin taksimi bu şekilde yapılır. Bu çeşit taksimattan kaçman taksimata icbar edilir. Hisseler eşit ise sayıları adedince ölçek, tartı veya uzun­luk ölçüsüne göre düzenlenir. Bu durumda her bir ortağın ismi veya sınır ve yön itibariyle her malın belirleyici özelliği bir pusulaya yazılır. Bu pusulalar dürülerek aynı kutulara konulur. Sonra yazım esnasında orada hazır olmayan biri bir pusulayı çıkararak ilk par­çanın üzerine koyar. Pusulada kişinin ismi yazılı ise bu parça o kişi­ye verilir. Pusulada parçanın ismi yazılı .ise örneğin, Zeyd'in adına bir kura çekilir ve kurada yazılı parça Zeyd'e verilir.

    Paylar yarı, üçte bir ve altıda bir gibi eşit değillerse, arazi en az hisseye göre parçalara ayrılır ve taksimat yukarıda geçtiği gibi yapılır. Bir kişinin payı, bitişik olmayan ayrı ayrı parçalar halinde verilmemelidir.(Meselâ, paylar taksim edilirken payı en fazla olan­dan başlayarak, payı bitişik tek parça halinde verilmelidir.)

    2- Ta'dil Taksimi: Verimli olma veya suya yakın olma bakımın­dan parçalarının değeri değişik olan arazinin taksimi bu şekilde yapılır. En zahir kavle göre, bu çeşit taksimattan kaçman taksimata icbar edilir. İki evin veya iki dükkanın değeri eşit olup, ortaklardan her biri bir taneye talip olursa kendilerine verilir. Böyle bir taksi­matta icbar olmaz. Taksim edilen mal, odaları aynı olan ev ise veya eşit iki köle veya eşit iki elbise ise, böyle bir malın taksimatından sakınan icbar edilir. Mal iki nevi ise bunda icbar olmaz.

    3- Red ile olan Taksimat: Bu, ortak olan arazinin bir tarafında bir ağaç veya bir kuyu olması gibi taksimatı mümkün olmayan mal­larda yapılan taksim şeklidir. Kendisine kıymeti üstün olan parça çıkan ortak, diğer ortağına hariçten bir mal veya para verir. Bu tür taksimatta zorlama olmaz. Red ile olan taksimat satış akdi sayılır. Keza mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre ta'dil taksimatı da satış akdi sayılır.

    Parçaların taksimatı en zahir kavle göre, ifraz (hakların ayırt edilmesi) şeklinde yapılır. Red taksimatında kura sonucunda çıkan paya ortakların razı olması şarttır.

    İki ortak icbar söz konusu olmayan taksimata rıza gösterirler-se, kura sonucu çıkan hisseye de rıza göstermeleri en sahih kavle göre şarttır. Rıza gösterme lafzı ortakların: "Bu taksimata razı olu­yoruz." veya: "Kura sonucu çıkan hisseye razı oluyoruz." demeleri­dir.

    İcbari taksimatta hata olduğu veya bir ortağın mağdur olduğu delil ile sabit olursa taksimat bozulur. Delil olmadığı halde ortaklar­dan biri mağdur edildiğini iddia ederse, mağdur edilmediğine dair ortağına yemin verdirebilir.

    Rıza gösterdikleri taksimatta ortaklardan biri mağdur edildiği­ni iddia ederse, bu durumda; taksimatın hükmü satışın hükmü gibi­dir dememiz halinde, en sahih kavle göre hatanın taksimata bir te­siri olmaz. Ben diyorum ki; rıza ile olan taksimat ifraz gibidir deme­miz halinde yapılan hata delil ile sabit olursa taksimat bozulur. Ha­ta tespit edilmezse, haksızlığın yapılmadığına dair diğer ortak ye­min eder. Allah daha iyi bilir.

    Taksim edilen malın bir kısmına ortak bir hak sahibi çıkarsa, o kısımda taksimat bozulur. Geri kalan kısımda ise bir satışta iki satış bölümünde belirtilen ihtilâf geçerlidir. Yani en zahir kavle göre, taksimat sahihtir ve muhayyerlik hakkı vardır. İkinci kavle göre ise taksimat bozulur.

    Belli ve eşit iki hissede başka bir hak sahibi çıkarsa hakkı ve­rilir ve geri kalan kısımda taksimat olduğu gibi kalır. Aksi halde (belli olan pay iki payın birinden fazla ise) taksimat geçersiz olur. Al­lah daha iyi bilir.
  3. IsLaM4eVeR
    لا اله الا الله

    YİRMİNCİ BOLUM... 1

    YEMİN.. 1

    A. GENEL BİLGİLER.. 1

    1, Yemin Kefareti 2

    2. Girmek Çıkmak ve Oturmak Gibi Şeyler Üzerine Yemin Etmek. 3

    3. Yeme ve İçme Üzerine Yapılan Yeminler. 4

    4. Müteferrik (Başka Başka) Meseleler. 5

    5. Bir Akdi Yapmamak Üzere Yapılan Yemin. 7

    B. NEZİR (ADAK) 7

    Hac ve Umreyi Adamak. 9




    YİRMİNCİ BOLUM
    YEMİN


    A. GENEL BİLGİLER


    Allah zatı veya bir sıfatı ile yapılan yemin, kesin yemin sayılır. "Vallahi, Rabb'il- Alemin, Kendisi için ölüm olmayan diri, Nefsim kudret elinde olan" gibi. Yüce Allah'a mahsus her hangi bir isim ile yapılan yemin de kesinleşir. Bir kimse yemin lafzını söyler de : "Bu sözümle yemin etmeyi kast etmedim." derse, sözü kabul edilmez.

    Allah adına kullanılan Rahim, Halik, Razık, Rab gibi lafızlar mutlak şekilde sarf edildiğinde bunlarla yemin kesinleşir. Ancak Al­lah'tan başkası için sarf edilirlerse, yemin kesinleşmiş olmaz. Hem Allah hem de başkaları için kullanılan lafızlar aynı hükmü ifade ederler. Meselâ ; şey, mevcut, alim ve hayy gibi lafızlar ancak niyete göre yemin olurlar. Allah'ın zatı için kullanılan Allah'ın azameti, Al­lah'ın izzeti, Kibriyası, Kelamı, İlmi, Kudreti ve Meşieti gibi sıfatlar­la yapılan yemin kesinleşir. Ancak ilim ile malum, kudret ile mak-dur kast edilirse yemin sayılmaz.

    Bir kimse: "Allah'ın hakkma/Kur'an'ına yemin ederim." derse, bu yemin olur. Ancak bununla Allah'a ibadet etmeyi kast ederse ye­min sayılmaz.

    Yemin (kasem) harfleri şunlardır: "Ba, vav, ta.", "Vallahi, Bil­lahi, Tallahi" gibi. Ta harfi Allah'a mahsus kasem harfidir.

    Bir kimse, "Allah" der ve bu lafzı ref (Allahu) nasp (Allaha) ve­ya cer (Allahi) şeklinde söylerse yemin olmaz. Ancak yemine niyet ederse yemin olur.

    Bir kimse, "Aksemtu Billahi/Allah adına kasem ederim ki....", "Üksimu Billah/AIlah adına kasem ederim ki...", "Haleftu Billa­hi/Allah adına yemin ederim ki...", "Ehlifu Billahi/Allah adına ye­min ettim ki...." şunu yaparım der ve bununla yemin etmeyi kast ederse veya mutlak şekilde söylerse yemin olur. Şayet bu sözü ile geçmişte yapmış olduğum veya gelecekte yapacağım bir işi haber vermeyi kast ettim derse, sözü batini (dini) olarak kabul edilir. Ke­za mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre, zahiri olarak da kabul edilir.

    Bir kimse, kendi şahsı için yemini kast ederek başkasına: "Senin üzerine Allah'a kasem ederim ki..." veya "Allah adına senden bu işi yapmanı diliyorum." der ve bununla yemini kast ederse, bu sözü ye­min olarak kesinleşir. Yemini kast etmezse yemin olarak kesinleşmez.

    Bir kimse: "Şu işi yaparsam Yahudi olayım ve İslâm'dan beri olayım." derse, sözü yemin olarak kesinleşmez. Bir kimse yemini kast etmeksizin dili yemin cümlesine kayarsa yemin olarak kesinleşmez.

    Bir kimse geçmişte yapmadığı bir iş üzerine yemin ederse, (Val­lahi şu işi yapmadım gibi) veya gelecekte yapmayacağı bir iş üzerine yemin ederse, (Vallahi Kureyşlilerle savaşacağım derse) sahihtir.

    Yemin etmek mekruhtur. Ancak Allah'a itaat etmek üzere yapılan yemin mubahtır.

    Bir kimse bir vacibi terk etmek veya haram olanı işlemek üze­re yemin ederse günah işlemiş olur. Yeminini bozması ve kefaret ödemesi gerekir. Mendup olan bir şeyi terk etmek veya mekruh olan bir işi işlemek üzere yemin ederse, yeminini bozması sünnettir ve kefaret ödemesi lazımdır. Mubah olanı terk etmeyi veya mubah olan bir işi yapmamak üzere yemin ederse, yeminini bozmaması daha fa­ziletlidir. Zayıf kavle göre yeminini bozup kefaret vermesi daha fazi­letlidir.

    Bir kimse yemin edip yeminini bozması caiz ise daha yeminini bozmadan kefaret verebilir. Fakat kefaret oruç tutma şeklinde olma­malıdır. Zayıf kavle göre, yeminini bozması haram da olsa kefareti önceden verebilir. (Sabah namazını kılmamak üzere yemin eden kimsenin yeminini bozmadan Önce kefaret vermesi gibi.) Ben diyo­rum ki, sonuncu kavil en sahih kavildir. Allah daha iyi bilir.

    Zihar kefareti oruç tutmak şeklinde değilse, kişi zihardan dönüş yapmadan ve mağdur daha katil ölmeden kefareti verebilir.



    1, Yemin Kefareti


    Zihar kefaretinde olduğu gibi yemin kefaretinde de kişi, bir köleyi hürriyetine kavuşturmak veya on miskini doyurmaktan biri­ni yapmakta serbesttir.

    On miskinin her birine kendi belde halkının çoğunlukla tüket­tiği yiyecek maddesinden tane olarak bir müd yiyecek verir. Giysinin gömlek, sarık veya izar gibi giysi olarak isimlendirilen şeyler olması şarttır. Mest, eldiven ve kuşağın verilmesi yeterli olmaz.

    Verilen giysinin miskine yararlı olması şart değildir. Küçük olan şalvarı kendisi için uygun olmayan iri vücutlu olana vermek ca­izdir. Pamuklu, keten ve ipekli olan elbiseyi hem kadına hem de er­keğe vermek caizdir. Giyilmiş elbise yıpranmamış ise verilmesi caiz­dir. Yeminini bozan kişi, bu üçünden (yemek vermek, giydirmek, köle azad etmekten) birini vermekten aciz kalırsa, kefaret olarak üç gün oruç tutması lazımdır. En zahir kavle göre, üç günü art arda tutması vacib değildir. Eğer malı olur da hazır değilse, hazır olunca­ya kadar bekler ve bu arada oruç tutmaz.

    Köle, yemin kefareti için mal veremez. Ancak efendisi veya başkası bir yiyecek veya bir elbiseyi onun mülkiyetine geçirir ve köle mülk edinebilir görüşünü kabul etmemiz halinde, mülkiyetine ge­çirdiği malı kefaret olarak verebilir. Mülkiyetinde malı yoksa kefaret için oruç tutar. Oruç tutmak her ne kadar kendisine zarar verse de efendisinden izin alarak yemin etmiş ve onun izni ile yeminini boz-muşsa ondan izin almadan kefaret için oruç tutabilir. Şayet efendi­sinden izin almadan yemin etmiş ve yeminini bozmuşsa, ondan izin almadan oruç tutamaz. Eğer efendisi ikisinden birisi için (yemin et­mek veya yeminini bozmak için) izin vermişse en sahih kavle göre izin yemin için dikkate alınır. Bir kısmı hür olan köle malı varsa, kefaret için yiyecek veya giyecek verebilir. Fakat köle azad edemez.



    2. Girmek Çıkmak ve Oturmak Gibi Şeyler Üzerine Yemin Etmek


    Bir kimse: "Şu evde oturmayacağım veya şu evde ikamet etme­yeceğim." diye yemin ederse, o evden hemen çıkmalıdır. Özrü ol­maksızın oradan bekler çıkmazsa yeminini bozmuş olur. Eşyasını oradan çıkarıp göndermişse de hüküm böyledir. Şayet eşyasını top­lamak, ailesini çıkarmak ve elbisesini giymek gibi çıkış hazırlıkları sebebiyle evde beklerse; "Falan kişi ile şu evde oturmayacağım." di­ye yemin eder ve ikisinden biri hemen çıkarsa, keza araya bir duvar çekilir ve her birinin girişi ayrı ise, en sahih kavle göre yeminini boz­muş olmaz.

    Bir kimse içinde bulunduğu halde: "Şu eve girmeyeceğim." ve­ya dışında bulunduğu halde: "Şu evden çıkmayacağım." diye yemin ederse, yeminini bozmuş olmaz. Evli olduğu halde: "Evlenmeyece­ğim.", temiz olduğu halde: "Temizlenmeyeceğim.", giyinmiş olduğu halde: "Giyinmeyeceğim.", binek üzerinde olduğu halde : "Binmeye­ceğim.", ayakta olduğu halde "Ayağa kalkmayacağım." oturduğu halde: "Oturmayacağım." diye yemin eder ve üzerinde bulunduğu hal devam ederse yeminini bozmuş olur.

    Ben diyorum ki; evlenmeme ve temizlenmeme üzerine yapılan yemin zühul eseri bir hatadır. Bu halde devam etmekle yeminini bozmuş olmaz. Ama koku sürünme gibi zamanla birlikte uzamayan şey, en sahih kavle göre koku sürünme anlamına gelmez. (Bununla yeminini bozmuş olmaz.) Keza cinsel ilişkide bulunmamak, oruçlu olduğu halde oruç tutmamaya ve namazda iken namaz kılmamaya yemin eden kimsenin de hükmü böyledir. (Bunlara devam etmekle yeminini bozmuş olmaz. Bunlar zamana bağlı olarak uzamayan şey­lerdir.) Allah daha iyi bilir.

    Bir kimse bir eve girmeyeceğine yemin eder de kapının iç kısmındaki dehlizine girerse veya iki kapının arasına girerse, yemi­nini bozmuş olur. Fakat kapının ön tarafında bulunan taka (duvara açılan oyuğa) girerse veya ihata edilmemiş evin damına çıkarsa, yeminini bozmuş olmaz. Keza en sahih kavle göre, ev ihata edilmiş ol­sa da yemininin bozmuş olmaz. Şayet ellerini, kafasını veya ayağını içeriye sokarsa yeminini bozmuş olmaz. Ayağını içeriye koyar ve ayaklarına dayanır veya ev harab olur ve duvarlarının temeli bulun­duğu halde o alana girer veya bu evin yeri saha, mescid, hamam ve­ya bostan olur ve oraya girerse, yeminini bozmuş olmaz.

    Bir kimse Zeyd'in evine girmeyeceğine yemin eder de, Zeyd'in mülk edinip mesken edindiği eve girerse, yeminini bozmuş olur. Zeyd'in emanet, kira veya gasp yoluyla mülk edindiği eve girerse, yeminini bozmuş olmaz. Ancak Zeyd'in oturduğu eve girmeyeceğini kast eder de eve girerse, yeminini bozmuş olur. Zeyd'in mülkiyetin­de bulunan eve girmeyeceğim kast eder ve onun evine girerse, yemi­nini bozmuş olur. Zeyd'in mesken edindiği eve değil de mülk edindi­ği eve girmeyeceğini kast eder de Zeyd'in mesken edindiği eve girer­se, yeminini bozmuş olmaz.

    Bir kimse "Zeyd'in evine girmeyeceğim veya Zeyd'in kölesi ile konuşmayacağım veya Zeyd'in eşi ile konuşmayacağım." diye yemin eder de, Zeyd evini ve kölesini satar veya karısını boşarsa, kendisi on­larla konuşur veya eve girerse yeminini bozmuş olmaz. Ancak Zeyd'in şu evine girmem veya şu karısı ve şu kölesi ile konuşmam derse ve on­larla konuşur veya eve girerse yeminini bozmuş olur. Fakat Zeyd'in "onlar üzerindeki mülkiyeti devam ettiği müddetçe" diye yemin eder ve onlarla konuşur veya eve girerse yeminini bozmuş olmaz.

    Bir kimse şu kapıdan içeri girmem diye yemin ederse, o kapı oradan kaldırılır başka bir yere konur ve ikinci kapıdan içeri girer­se, yeminini bozmuş olmaz. Kapı ilk yerindeyken oradan içeriye gi­rerse, en sahih kavle göre yeminini bozmuş olur. Bir kimse hiçbir eve girmem diye yemin ederse, çamurdan taştan, tuğladan, ağaçtan veya çadırdan yapılmış bir eve girerse, yeminini bozmuş olur. Ama mescide, hamama, kiliseye ve dağdaki mağaraya girerse yeminini bozmuş olmaz.

    Bir kimse: "Zeyd'in bulunduğu eve girmem." diye yemin eder de Zeyd'in ve başkasının bulunduğu eve girerse, yeminini bozmuş olur. Bir kavle göre Zeyd'i değil de orada bulunanları kast ederek eve girerse, yeminini bozmuş olmaz. Girdiği evde Zeyd'in olduğunu bil­mezse, bunun hükmü unutarak bozulan yemin hakkındaki ihtilâf

    gibidir. Yani en sahih kavle göre yemini bozulmuş olmaz. Ben diyo­rum ki; Zeyd'e selâm vermeyeceğine yemin eden kimse, Zeyd'in bu­lunduğu bir topluluğa Zeyd'i istisna ederek selâm verirse, yeminini bozmuş olmaz. Ama mutlak şekilde selâm verirse, en zahir kavle göre yeminini bozmuş olur. Allah daha iyi bilir.



    3. Yeme ve İçme Üzerine Yapılan Yeminler


    Bir kimse kelle yememek üzere yemin eder ve bir niyeti de yoksa, münferit satılan hayvanların kellesini yerse, yeminini boz­muş olur. Kuş, balık veya av kuşlarının kafasını yerse, yeminini boz^ muş olmaz. Ancak bunların tek başına satıla geldiği ve yemeğini halkın alışkanlık haline getirdiği bir beldede yiyen kişinin yemini bozulur.

    Yumurta yememeye yemin eden kimse, yumurta, canlıyken hayvandan çıkmış olması gerekir. Tavuk, deve kuşu ve güvercin yu­murtası gibi. Ancak balık ve çekirge yumurtasını yemekle yeminini bozmuş olmaz. Zira balık ve çekirge canlı iken yumurtlamaz.

    Et yememek üzere yapılan yemin de koyun-keçi, at ve eti ye­nen yabani hayvan ile kuşların eti dikkate alınır. Balık ve iç yağı et sayılmaz. Keza işkembe, ciğer, dalak ve kalp gibi organlar en sahih kavle göre et sayılmamaktadır. En sahih kavle göre kafa eti, dil, sırt ve boğürlerdeki yağlar et kapsamına girerler. Sırt yağı yağ kap­samına girmemektedir. Kuyruk ve hörgüç yağ olmadıkları gibi et olarak da adlandırılmazlar. Kuyruk hörgüç kapsamına girmediği gi­bi hörgüç de kuyruk kapsamına girmez. Yağ ise her ikisini (hörgüç ve kuyruk yağını), sırt ve iç yağını ve bu tip yağları kapsar. Sığır eti camız etini kapsamına alır.

    Bir kimse işaret ederek: "Şu buğdayı yemeyeceğim." diye ye­nin ederse, o buğdayı bulunduğu hal üzere yerse veya un veya ek­mek olarak yerse yeminini bozmuş olur. Şayet "Şu buğdayı yemem." diye yemin eder ve pişirilmiş olarak veya çiğ olarak veya kızartılmış olarak yerse yeminini bozmuş olur. Buğdayı pişirilmiş olarak veya kavut ve hamur veya ekmek şeklinde yerse yeminini bozmuş olmaz.

    Rutab (taze hurma), tamrı (kuru hurmayı) ve busriyi (hurma koruğunu) kapsamaz. Üzüm de kuru üzümü kapsamaz. Keza kuru­ları da tazelerini kapsamaz.

    Bir kimse: "Şu taze hurmaları yemem." der ve kuruduktan sonra yerse veya "Şu çocukla konuşmam." der ve çocuk yaş­landıktan sonra onunla konuşursa, en sahih kavle göre yeminini bozmuş olmaz.

    Ekmek lafzı; buğday, arpa, pirinç, bakla, darı ve mercimek ek­meği gibi her çeşit ekmeğe şamil gelir. Şayet ekmeği ufaltarak yer­se, yeminini bozmuş olur.

    Bir kimse kavut yemeyeceğine yemin eder, emerek veya par­maklarıyla alarak yerse, yeminini bozmuş olur. Şayet suda eriterek içerse, yemini bozulmuş olmaz. Ekmeği içmem der de suda eriterek içerse, yukarıdaki hükmün aksine yeminini bozmuş olur. Süt veya başka bir sıvıyı yemeyeceğine yemin edip de ekmekle birlikte yerse yeminini bozmuş olur. Fakat onları içerse yeminini bozmuş olmaz. Şayet içmem der de içerse yeminini bozmuş olur.

    Yağ yememeye yemin eden kişi, katı halde olsun eritilmiş halde olsun ekmekle birlikte yerse yeminini bozmuş olur. Şayet sıvı halde içerse yemini bozulmuş olmaz. Yağlı bulamaç yemesi halinde yağın maddesi bulamaç içinde açıkça görülüyorsa yeminini bozmuş olur.

    Taze ve kuru hurma, üzüm, nar, turunçgillerin kuru ve taze olanı meyve kapsamına girer. Ben diyorum ki; limon, Arabistan ki­razı, keza kavun, karpuz, fıstık ve fındık içi ile bunların dışındaki yemişler en sahih kavle göre, meyve kapsamına girerler. Acur, hıyar, patlıcan ve havuç meyvelerin kapsamına girmezler. Kuru meyveler de yaş meyvelerin kapsamına girmezler. Allah daha iyi bilir. Yemin eden kişi mutlak şekilde karpuz, hurma ve ceviz yemeyeceğim der­se, Hint cevizi bu kapsama girmez. Taam lafzı ise, gıda, meyve, katık ve tatlıları kapsamına alır.

    Bir kimse "Şu sığırdan yemeyeceğim." diye yemin ederse, ye­min sığırın etini de kapsar. Danası ve sütü ise kapsama girmiş ol­maz. "Şu ağaçtan yemem." derse, meyvesi bu kapsama girer. Fakat yaprak ve dallarının uçlarını kapsamaz.



    4. Müteferrik (Başka Başka) Meseleler


    Bir kimse, "Şu hurmayı yemeyeceğim." deyip yemin eder ve bu hurma başka hurmalara karışır da bir hurma hariç tüm hurmaları yerse, yeminini bozmuş olmaz. Şu hurmayı yiyeceğim diye yemin eder ve bu başka hurmalara karışırsa, o hurmaların tümünü yeme­dikçe bu yemininden kurtulmuş olmaz. Şu narı yiyeceğim diye ye­min eden kimse, narın tanelerinin tümünü yemekle yemininden kurtulmuş olur. Şu iki elbiseyi giymem diye yemin eden, onlardan birini giymekle yeminini bozmuş olmaz. Şayet her iki elbiseyi bera­ber giyer veya her ikisini sıra ile giyerse, yeminini bozmuş olur. Şu ve şu elbiseyi giymeyeceğim diye yemin ederse, ikisinden birini gi­yerse yeminini bozmuş olur.

    Bir kimse: "Yarın şu yemeği yiyeceğim." diye yemin eder ve da­ha sabah olmadan ölürse kendisine bir şey lazım gelmez. Şayet sa­bah olur ve onu yemeyi mümkün kılan bir zaman geçer de yemez ve bu arada vefat eder veya yemek telef olursa, yeminini bozmuş olur. Yemeye henüz imkan bulmadan vefat eder veya yemek telef olursa hükmü, zorlanan kişinin hükmü gibi bunda da farklı iki görüş vardır. (En zahir kavle göre yemini bozulmuş olmaz.) Şayet sabah olmadan kendisi o yemeği yiyerek telef eder veya başkası onu telef ederse, yeminini bozmuş olur. Yemek telefe gider veya başka biri onu telef ederse, hükmü ikrah edilen kişinin hükmü gibidir.

    Bir kimse başkasına: "Üzerimdeki hakkını ay başm da ödeye­ceğim." diye yemin ederse, ayın son gününün güneşi batması es­nasında ödemeyi yapmalıdır. Şayet güneş batınca veya imkan oldu­ğu halde guruptan sonra ödemeyi yaparsa, yeminini bozmuş olur. Güneşin batışı esnasında malı ölçerek ödemeye başlar ve çok olması sebebiyle güneş battıktan bir müddet sonra ödemeyi bitirirse yemi­nini bozmuş olmaz.

    Bir kimse: "Konuşmayacağım." diye yemin ederse, tesbihat ve­ya Kur'ân'ı Kerimi okursa yeminini bozmuş olmaz. Şayet "filânla konuşmayacağım." diye yemin eder de kendisine selâm verirse, ye­minini bozmuş olur. Şayet ona mektup yazar veya ona elçi gönderir eliyle veya başka bir şeyle ona işaret ederse, İmam'm son kavline göre yeminini bozmuş olmaz. Şayet meramını bildirmek üzere bir ayet okur ve bununla kıraati kast ederse, yeminini bozmuş olmaz. Kıraati kast etmezse yeminini bozmuş olur.

    Bir kimse: "Malım yoktur." diye yemin ederse, bu her çeşit malı kapsadığından yeminini bozmuş olur. Her ne kadar malı az ise de hatta üzerinde tek elbisesi olsa, kölesi müdebber olsa veya hürri­yete kavuşması bir sıfata bağlı olsa, malını vasiyet etmiş olsa veya peşin ödenecek borcu olsa hüküm böyledir. Keza en sahih kavle göre, borcu vadeli olsa da yemini bozulmuş olur. En sahih kavle göre, kölesi mukâteb olursa bununla yemini bozulmuş olmaz.

    Filânı döveceğim diye yemin eden kişi, "darbe" denebilecek bir vuruş indirse yemininden beri olur. Vururken acıtmak şart değildir. Ancak şiddetli bir şekilde döveceğim demiş ise darbenin şiddetli ol­ması lazımdır. Kırbacı onun vücuduna koyması, onu ısırması veya elini boynuna koyması veya saçının bir telini yolması vuruş sayıl­maz. Zayıf kavle göre, tokat ve çenesine vurmak yumruk sayılmaz.

    Falana yüz kırbaç veya yüz sopa vuracağım diye yemin eden ki­şi, yüz kırbacı veya yüz sopayı demet halinde bağlayarak o şahsa bir darbe indirirse veya üzerinde yüz budak bulunan hurma salkımı ile vurur ve her bir budağın vücuduna isabet ettiğini bilirse, yemininin gereğini yerine getirmiş olur. Bu sopaları bir araya getirip demet ha­linde vurur ve tümünün acısını (ağırlığını) duyarsa, yemininin gere­ğini yapmış olur. Ben diyorum ki; yüz sopanın tümünün isabet edip etmediğinden şüpheye düşerse, İmam'm kesin beyanına göre yemi­ninin gereğini yerine getirmiş olur. Allah daha iyi bilir. "Falanı yüz defa döveceğim." diye yemin eden kişi kırbaçları bir araya getirip demet halinde o şahsa bir defa indirirse, yemininin gereğini yerine getirmiş olmaz.

    Bir kimse borçlusuna: "Borcumu tahsil etmeden senden ayrıl­mam." diye yemin eder de borçlusu kaçar giderse veya kendisinin peşine düşme imkanı yoksa yeminini bozmuş olmaz. Ben diyorum ki; peşine düşme imkanı olsa da sahih olan kavle göre yeminini boz­muş olmaz. Allah daha iyi bilir. Alacaklı borçlusundan ayrılır veya ikisi birlikte yürümekte iken alacaklı durur da borçlu yürür gider ya da borcundan vazgeçerek borçluyu ibra eder veya alacaklısını baş­kasına havale eder ve yanından ayrılırsa veya borçlusunun iflas et­tiği açığa çıkar da zengin oluncaya kadar onu bırakıp ayrılırsa, ye­minini bozmuş olur.

    Şayet hakkını alıp ondan ayrıldıktan sonra verilen paranın noksan olduğunu görürse bakılır; kendi hakkının cinsinden olup on­dan düşük ise yemini bozulmuş olmaz. Ama kendisine ödenen bu paralar malının cinsinden değilse ve bu paraların hileli veya bakır olduklarını önceden biliyorsa, yeminini bozmuş olur. Ödenen para­ların durumunu bilmiyorsa bu hususta farklı iki görüş vardır. En za­hir kavle göre, yemini bozulmuş olmaz.

    Bir kimse bir münkeri görüp hakime şikayet edeceğine yemin ederse, münkeri görüp de imkan olduğu halde hakime şikayet etmez ve ölürse, yeminini bozmuş olur. Onun bu sözü ile beldenin hakimi kast edilir. Hakim görevden alınmışsa, onun yerine tayin edilmiş ha­kime baş vurmakla yeminden kurtulmuş olur. Bir hakime şikayet edeceğini söylemişse, her hangi bir hakime baş vurmakla yeminden kurtulmuş olur. Fakat falan hakime şikayet edeceğini söylemişse, hakimi görür ve daha şikayet etmeden hakim görevden alınırsa, bu takdirde: Şayet "hakim olarak devam ettiği müddetçe ona şikayet ederim." diye niyet etmişse, söyleme imkanı olur da terk eder söyle-mezse, yeminini bozmuş olur. Davayı ona götürme imkanı yoksa, hükmü zorlanan kimsenin hükmü gibidir. Hakim olarak devam et­tiği müddetçe davayı ona götüreceğine niyet etmemişse, azledildik­ten sonra davayı ona götürürse yeminden kurtulmuş olur.



    5. Bir Akdi Yapmamak Üzere Yapılan Yemin


    Bir kimse bir şeyi satın almayacağına veya bir şeyi satmaya­cağına yemin eder de sonra kendisi için veya başkası için alış veriş­te bulunursa yeminini bozmuş olur. Ama vekili onun adına akitte bulunursa yemini bozulmuş olmaz.

    Evlenmemeye, boşanmamaya, azad etmemeye, dövmemeye ye­min eden kimse, bunları yapmak üzere birini tayin ederse, yeminini bozmuş olmaz. Yalnız kendisi veya başkası bunları yapmayacağına niyet etmiş olmamalıdır. Evlenmemeye yemin eden kimse vekili onu evlendirirse veya kendisi başkası için nikah akdi yaparsa veya bir kimse, Zeyd'in malını satmamak üzere yemin eder ve ondan izin ala­rak satarsa yeminini bozmuş olur. Ondan izin almadan satarsa ye­mini bozulmuş olmaz. Bir malı Zeyd'e hibe etmemeye yemin eden kişi, sonra ona hibede bulunur da Zeyd hibeyi kabul etmezse yemi­ni bozulmuş olmaz. Keza Zeyd hibeyi kabul eder de teslim almazsa en sahih kavle göre yemini bozulmuş olmaz.

    Bir kimse umra (bu evi hayatım boyunca senin için kıldım gibi) veya rükbaya (ben senden önce ölürsem mal senin, fakat sen benden önce ölürsen mal tekrar benim olsun gibi) veya sadakaya ye­min ederek, hibe vermeyeceğim der de sonra hibede bulunursa, ye­minini bozmuş olur. İğreti vermemeye, vasiyete bulunmamaya ve vakıfta bulunmamaya yemin eder de sonra bunlardan birini yapar­sa, yeminini bozmuş olmaz. Sadaka vermemeye niyet eder de hibe­de bulunursa, en sahih kavle göre yeminini bozmuş olmaz.

    Zeyd'in satın aldığı yiyeceği yemeyeceğine yemin eden kimse, Zeyd'in başkasıyla birlikte aldığı yiyeceği yerse, yeminini bozmuş ol­maz. Keza Zeyd'in aldığı yiyecekten yemeyeceğine yemin eder de sonra ondan yerse en sahih kavle göre, yeminini bozmuş olmaz. Zeyd'in selem akdi yoluyla aldığı şeyden yerse, yeminini bozmuş olur. Zeyd'in aldığı mal, başkasının malı ile karışır ve ondan yerse, Zeyd'in malından yediği kesinlik kazanmadıkça yemini bozulmuş ol­maz. "Zeyd'in satın aldığı eve girmem" diye yemin eden kimse, Zeyd'in şüf a yoluyla aldığı eve girerse yeminini bozmuş olmaz.

    B. NEZİR (ADAK)


    Adak iki kısma ayrılır:

    1- Lücac Adağı (Tartışma sonucu olan adak): Bir kimse: "Fa­lanla konuşursam Allah için bir köle azad etmek veya oruç tutmak üzerime farz olsun" diyerek adakta bulunur ve koşulan şart meyda­na gelirse, yemin kefareti gibi bir kefaret vermesi lazımdır. Bir kav­le göre kefaret değil de sözün gereği olan adak lazım gelir. Bir başka kavle göre ise adak sahibi ikisinden dilediğim yapar. Ben diyorum ki, üçüncü görüş en zahir olan görüştür. Iraklı alimler de bu görüşü ter­cih etmişlerdir. Allah daha iyi bilir.

    Bir kimse: "Eve girersem yemin kefareti vermek üzerime farz olsun veya üzerime adak olsun." der ve eve girerse yemin kefareti vermelidir.

    2- Teberrür Adağı: Bu, bir nimetin olması veya bir belanın git­mesi için ibadet yapmayı adamaktır. Kişinin, "Hastam şifa bulursa şunu yapmak Allah için üzerime farz olsun." veya "Şunu yapmak

    üzerime farz olsun." diye adakta bulunması gibi. Şarta bağlanan şey meydana gelirse, adağını yerine getirmesi ona lazım gelir. Adağını bir şeye bağlamasa da "Oruç tutmak Allah rlzası için üzerime farz olsun." gibi adakta bulunan, en zahir kavle göre adağını yerine ge­tirmesi lazımdır.

    Günah olan bir işi veya farzı ayın olan bir işi yapmak üzere yapılan adak sahih değildir. Helal olan bir fiili yapmayı veya terk et­meyi adayan kimsenin adağını yerine getirmesi vacib değildir. Lakin adağına muhalefet ederse, tercih edilen kavle göre yemin kefareti vermesi lazımdır.

    Birkaç gün oruç tutmayı nezreden kişi, bunu acele üzere tut­ması menduptur. Ayrı ayrı günlerde tutmayı veya art arda tutmayı nezrederse, tayin ettiği şekilde tutması vacib olur. Aksi halde diledi­ği şekilde tutması caizdir. Bir seneyi belli ederse o senede oruç tutar. Bayram ve teşrik günlerinde oruç tutmaz. Adağına bedel olarak ra­mazan ayında da oruç tutar ve ramazan orucunu kaza etmez. Hayız veya nifas sebebiyle adak orucunu tutmayan kadın en zahir kavle göre, tutamadığı günleri sonradan kaza etmesi vacibtir. Ben diyo­rum ki, en zahir kavle göre, kaza etmesi vacib değildir. Çoğu alimler bu konuda görüş birliği etmişlerdir. Allah daha iyi bilir. Özrü ol­maksızın bir gün iftar ederse, tutmadığı günü kaza etmesi vacibtir. Seneyi yeni baştan tutmaya başlaması vacib değildir. Ancak bir se­nelik orucu art arda tutmayı şart koşmuşsa, en sahih kavle göre ye­ni baştan tutması vacibtir.

    Seneyi belli etmeden ay hesabıyla bir sene oruç tutacağını ve orucu art arda tutacağını adamışsa art arda tutması vacibtir. Rama­zan ayında oruç tutması, adak orucunu art arda tutmasına mani de­ğildir. Bayram ve teşrik günlerinde ise iftar eder. Tutamadığı bay­ram veya teşrik günlerini senenin sonunda ona bitişik olarak kaza eder. Hayız hali peş peşeliği kesmez. Hayız hali sebebiyle tutulma­yan günlerin kazası hakkında iki görüş vardır: En zahir kavle göre, hayız halinde geçen günleri kaza etmez. Ard arda tutmayı şart koş-mamışsa orucu art arda tutması vacib değildir.

    Devamlı olarak pazartesi günlerinde oruç tutacağını adayan kimse, ramazan ayındaki pazartesi günlerini, keza bayram ve teşrik günlerini en zahir kavle göre kaza etmez. Şayet kefaret için iki ayart arda oruç tutmayı kendine farz kılmışsa, pazartesi günlerinde oruç tutar sonra arada geçen pazartesi günlerim kaza etmesi lazımdır. Bir kavle göre ise kefaret adaktan Önce olmuşsa, pazartesi günlerini kaza etmez. Ben diyorum ki, sonuncu görüş ezher olan görüştür. Allah daha iyi bilir. En zahir kavle göre, kadın hayız ve ni­fas hali sebebiyle tutamadığı pazartesi günlerini kaza etmesi gere­kir. Bir günü belli ederek o günde oruç tutacağını adayan kimse, adağına bedel olarak bir önceki günde oruç tutması caiz değildir.

    Haftada bir gün oruç tutacağım adayan kimse, sonra adadığı günü unutursa, haftanın son gününde oruç tutar. Haftanın son günü ise cuma günüdür. Belli ettiği gün cuma günü değilse, tutuğu oruç kaza olarak gerçekleşir.

    Bir kimse nafile olan bir orucu tutmaya başlar da sonra onu ta­mamlamayı nezrederse, en sahih kavle göre onu tamamlaması lazımdır.

    Günün bir kısmında oruç tutacağını adayan kimsenin adağı gerçekleşmez. Zayıf kavle göre bir gün oruç tutması lazımdır veya "Zeyd'in geleceği gün oruç tutacağım." diye adarsa, en zahir kavle göre adağı gerçekleşir. Şayet akşam gelir veya bayram gününde ve­ya ramazan günlerinde gelirse, kendisine bir şey lazım gelmez. Şa­yet gündüz gelir de adakta bulunan kişi oruçlu değilse veya kaza ve­ya adak orucu tutmuşsa, bu güne bedel başka bir günde oruç tut­ması vacibtir. Şayet nafile bir oruca niyet etmişse yine adağına be­del bir gün oruç tutması vacibtir. Zayıf kavle göre, tutmuş bulundu­ğu nafile orucunu tamamlaması vacibtir ve adağının da yerine geçer.

    Bir kimse: "Zeyd gelirse ondan sonraki günde oruç tutmak Al­lah için üzerime farz olsun der ve Arar gelirse, ondan sonraki ilk perşembe gününde* oruç tutmak Allah için üzerime farz olsun der ve ikisi çarşamba günü gelirse, ilk adak için perşembe günü oruç tutar, diğer adak için bir günü kaza eder.



    Hac ve Umreyi Adamak


    Bir kimse: "Yaya olarak Allah'ın evine gitmek adağım olsun." diye yemin ederse, mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre, gidip hac veya umre yapması vacibtir. "Allah'ın beytine gitmek adağım olsun." derse, yaya gitmesi gerekmez. Haca "yaya gitmeyi"nezrederse veya "Yaya olarak gidip hac veya umre yapmak adağım olsun." derse, en zahir kavle göre yaya olarak gitmesi vacibtir. Şayet "İhrama girdiğim yerden yaya olarak gidip hac edeceğim." diye adakta bulunursa, ihrama girdiği yerden itibaren yürüyerek gider. "Aile efradımın bulunduğu yerden yürüyerek Allah'ın beytine gide­ceğim." diye adakta bulunursa, ihrama girdiği yerden itibaren yürüyerek gider. "Aile efradımın bulundukları yerden yürüyerek Al­lah'ın beytine gideceğim." diye adakta bulunursa, en sahih kavle göre aile efradının bulunduğu yerden itibaren yürüyerek gitmesi lazımdır.

    Adak sebebiyle yürümenin vacib olduğunu kabul etmemiz ha­linde, bir mazeret sebebiyle binerek giderse caizdir. Ancak en zahir kavle göre bir vacibi terk ettiği için bir dem vermesi lazımdır. Bir mazereti olmadan binerek giderse, meşhur kavle göre caiz olup bir dem vermesi lazımdır.

    Bir kimse hac veya umre yapmayı adarsa, bizzat kendisi gidip eda etmesi lazımdır. Bizzat eda etmeye gücü yetmezse, yerine baş­kasını gönderir. Adak sahibinin acele edip ilk fırsatta adağını yerine getirmesi menduptur. Şayet imkan bulur da adağını eda etmez ve ölürse, malından yerine bedel gönderilir, içinde bulunduğu senede haca gitmeyi nezr eder ve imkan bulursa, o senede hac yapması lazımdır. Bir hastalık sebebiyle gidemezse, kaza etmesi vacibtir. ihrama girdikten sonra bir tehlike sebebiyle gidemezse, en zahir kavle göre kaza etmesi gerekmez.

    Bir kimse belli bir günde namaz kılmayı veya oruç tutmayı nezreder de bir hastalık veya bir tehlike sebebiyle adağını yerine ge­tiremezse, sonradan kaza etmesi vacibtir.

    Mekke'de kurban kesmeyi nezr eden kimse, adadığı hayvanı Mekke'ye götürüp oranın halkına tasadduk etmesi lazımdır. Bir bel­deyi tayin ederek oradaki halka bir şeyi tasadduk etmeyi nezreder­se adağının gereğini yapması lazımdır. Bir beldeyi belli etmeden bir oruç tutmayı adayan kimse istediği bel-dede oruç tutabilir. Keza bir mescitte namaz kılmayı nezrederse istediği mescitte kılabilir. Ancak Mescidi Haramda kılmayı nezrederse orada kılması lazımdır. Bir kavle göre Medine mescidinde veya Mescidi Aksa'da kılmayı nezre­derse tayin ettiği mescitte kılması lazımdır. Ben diyorum ki en zahir kavle göre, Medine mescidinde veya Mescidi Aksa'da namaz kılmayı nezredenin hükmü, Mescidi Haram için yapılan nezrin hükmü gibi­dir. Allah daha iyi bilir.

    Mutlak şekilde bir gün oruç tutmayı adayan, bir gün oruç tu­tar veya birkaç gün oruç tutacağını adarsa üç gün oruç tutar. Bir sa­daka vermeyi nezreden mümkün olan bir sadakayı verir. Namaz kıl­mayı nezreden iki rekât namaz kılar. Bir kavle göre bir rekât kılar. Birinci kavle göre, (adağın gereğini yapmak vacibtir görüşüne göre) muktedirse iki rekâtlık namazda kıyam yapması vacibtir. İkinci kav­le (adağın gereğini yapmak kavline) göre; namazda kıyam yapması vacib değildir.

    Bir köle azad etmeyi adayan kimse, adağın gereğini yapmak vacibtir diyen kavle göre, kefaret için uygun olan bir köleyi azad et­mesi lazımdır. Adağın gereğini yapmak kavline göre ise, herhangi bir köleyi azad etmesi yeterlidir. Ben diyorum ki; burada ikinci ka­vil en zahir olan kavildir. Allah daha iyi bilir. Ayıplı kafir cariyeyi azad etmeyi adayan kimsenin sağlam bir cariyeyi azad etmesi caiz­dir. Şayet nakıs olanı belli ederek azad etmeyi adamışsa, nakıs olanı azad etmesi lazımdır. Ayakta namaz kılmayı adayan, namazı otura­rak kılması caiz değildir. Bunun aksini yapması ise caizdir.

    Namazında uzun bir sure veya belli bir sureyi okumayı veya namazı cemaatle kılmayı adayan kimse, adadığı şeyi yapması lazımdır.

    En sahih kavle göre, Allah'a yaklaşmayı (ibadeti) ifade eden herhangi bir şeyle yapılan adak geçerlidir. Ancak kişinin adadığı şey hastayı ziyaret etmek, cenazeyi teşyi etmek ve selâmı almak gibi kendisine vacib olan bir ibadet olmamalıdır.
  4. IsLaM4eVeR
    لا اله الا الله

    ONDOKUZUNCU BOLÜM... 1

    AVLANMAK ve HAYVAN KESİMİ. 1

    A. GENEL BİLGİLER.. 1

    1. Kesim Aleti 2

    2. Avı Mülkiyete Geçirmek. 3

    B. ÜDHİYE (KURBAN) 4

    Akika Kurbanı 5

    C. HELAL VE HARAM YİYECEKLER.. 5

    D. AT YARIŞLARI OK VE BENZERİ ATICILIK YARIŞMALARI. 7





    ONDOKUZUNCU BOLÜM
    AVLANMAK ve HAYVAN KESİMİ


    A. GENEL BİLGİLER


    Kendisine güç yetirilebilen eti helal hayvanın kesimi; boyunun üst veya alt tarafından kesilmesidir. (Boynun üstünden kesilmesi halinde yutak denilen düğümün tümünün veya bir kısmının baş ta­rafına geçmesi gerekir.)

    Kendisine güç yetirilemeyen sığır, deve ve çöldeki ceylan gibi bir hayvanın kesimi ise akr şeklinde, yani canını çıkaracak şekilde vücudunun herhangi bir tarafım yaralamakla olur.

    Hayvanı kesen veya avlayan nikahı helal olan müslüman veya kitap ehli bir kimse olmalıdır. Kitap ehli cariyenin kestiği hayvanın eti helaldir. Bir mecusi kesim veya avlama işinde müslümana yardımcı olursa, o hayvanın eti haram olur.

    Bir müslüman ve bir mecusi, birlikte bir av üzerine iki köpeği gönderir veya iki oku fırlatırlar da müslümanın aleti önce ulaşır avı öldürür veya onu kesilecek duruma getirirse av helaldir. Durum bu­nun tersi olursa yani, mecusinin gönderdiği alet Önce ulaşırsa veya her ikisinin gönderdiği alet avı beraber yaralar veya darbe hangisi­ne ait olduğu bilinmezse veya darbeler art arda olduğu halde hiç biri can giderici olmamışsa av haram olur.

    Mümeyyiz çocuğun kestiği hayvanın eti helaldir. Keza en zahir kavle göre, mümeyyiz olmayan çocuğun, delinin ve sarhoşun kestiği hayvanın eti helaldir. Kör olanın hayvanı boğazlaması mekruhtur. En sahih kavle göre, kör kişinin ok atarak veya üzerine köpek göndererek avladığı av haramdır.

    Balığın ve çekirgenin ölüsü helaldir. Balık ve çekirgeyi avlayan kimse mecusi olsa bile etleri helaldir. Keza yiyecek maddesinden vücuda gelen kurtçuk da helaldir. Meselâ sirke ve meyvelerden vücuda gelen kurtçuk onlarla birlikte yenirse, en sahih kavle göre helaldir. Balık canlı iken ondan bir parça koparılmamahdır. Şayet bir kimse balık ve çekirgeden bir parça koparır ve yutarsa veya bir balığı canlı olarak yutarsa, en sahih kavle göre helaldir.

    Bir kimse yabani bir hayvana veya kaçan ehilleşmiş deveye ve­ya ürküp kaçan koyuna oku atar da okun sivri veya kesici ucu ona isabet eder ve derhal ölürse veya üzerine yırtıcı bir hayvanı gönde­rir de vücudunun her hangi bir yerini parçalar ve hayvan derhal ölürse eti helaldir. Deve veya benzeri bir hayvan kuyuya düşer de yem veya nefes borusunu kesmek mümkün değilse hükmü kaçan hayvanın hükmü gibidir. Ben diyorum ki en sahih kavle göre, kaçan hayvanın üzerine köpeği gönderip de onu öldürmekle eti helal ol­maz. Reyyani ve Şasi bu hükmün sahih olduğunu söylemişlerdir. Al­lah daha iyi bilir.Kaçan hayvanı, koşmak suretiyle veya karşıdan gelen bir kim­senin yardımıyla yakalamak mümkünse, böyle bir hayvan kendisine güç yetirilen hayvandır. Bu durumdaki bir hayvanın eti şer'i kesim­le helal olur.

    Kaçan hayvanı veya kuyuya düşen hayvanı, normal yerinden kesmek mümkün değilse, canını gidermeye sirayet edecek bir yara­lama onun için şer'i kesim sayılır. Zayıf kavle göre, yaralama canı acele üzere giderici şekilde olması şarttır.

    Avcı avına bir ok atar veya avın üzerine bir köpek veya yırtıcı bir kuş salar da ava isabet eder ve av ölürse, bunda iki durum söz konusudur: Hayvana ulaştığında onda yerleşik bir hayat yoksa veya onda yerleşik hayat olur da kendisinin taksiri olmaksızın onu kesme imkanını bulamazsa meselâ, bıçağını çıkarmakla meşgul iken daha imkan bulamadan hayvan ölürse veya hayvan kuvvetini sarf eder ve avcı onu kesmek için imkan bulmadan ölürse eti helaldir. Kendi tak­siri nedeniyle kesme imkanını bulamazsa, meselâ beraberinde bıçağı yoksa veya bıçağı gasp edilmişse veya kınından bıçağı çikanncaya kadar hayvan ölürse eti haramdır.

    Avcı av aletini fırlatır ve bir hayvana isabet ederek onu ikiye bölerse, her iki parçası da helaldir. Fırlatılan alet hayvanı yaralar ve bir organını keserse ve hayvan bu yaralama sebebiyle ölürse hem kestiği kısım hem de geri kalan bedeni yenilebilir. Yaralama can gi­derici değilse, sonra onu keser veya başkası onu başka bir şekilde yaralar ve bu yara sebebiyle ölürse, kesilen organ haramdır. Geri ka­lan kısmı yenilebilir. İlk yaralamada avcı onu kesme imkanını bula­maz ve bu yara sebebiyle ölürse, tümü helaldir. Zayıf kavle göre, hayvandan kesilen organı yemek haramdır. Çünkü canlıdan ko­parılan parça meyte hükmündedir.

    Kendisine güç yetirilen hayvanın şer'i kesimi, nefes ve yem bo­rusun tam kesmektir. Vecdeyni (boynun her iki tarafından bulunan kalın damarları) kesmek müstehabtır.

    Bir kimse, hayvanı ensesinden keserse günahkar olur. Şayet acele ederek nefes ve yem borusunu keser ve hayvanda yerleşik ha­yat bulunuyorsa eti helaldir. Eğer acele ile yem ve nefes borusunu kesmez ve hayvanda yerleşik hayat mevcut değilse eti helal olmaz. Keza bıçağı kulağından sokarak tilkiyi kesmenin hükmü de böyledir.

    Deve ve benzeri uzun boyunlu hayvanların nahr şeklinde ke­silmeleri sünnettir. Sığır ve davar gibi diğer hayvanların ise normal kesimle kesilmeleri sünnettir. Bunun aksini yapmak yani deveyi normal kesimle kesmek, diğer hayvanları da nahr şeklinde kesmek caizdir. Deveyi keserken ayağını diz kapağından bağlayarak ayakta kesmek; sığır ve koyun gibi diğer hayvanları sol yanı üzerine yatır­mak ve sağ ayağı serbest bırakarak diğer üç ayağını bağlayıp kes­mek sünnettir.

    Bıçak ve benzeri kesim aletlerini kesimden önce bilemek sünnettir. Ayrıca hayvanı keserken onu kıbleye çevirmek, kesim es­nasında besmele çekmek, Resûlüllah'a salât ve selâm getirmek sünnettir. Hayvanı kesen, kesim esnasında: "Bismillahi ve ismi Mu-hammedin" dememelidir.



    1. Kesim Aleti


    Kendisine güç yetirilen hayvanın demir, bakır, altm, tahta, kamış ve cam gibi kesici ve yaralayıcı bir aletle kesilmesi caizdir. Kendisine güç yetirilemeyen hayvanı da aynı aletlerle yaralamak ca­izdir. Tırnak, diş ve kemikle hayvanı kesmek caiz değildir.Tüfek, ke­sici tarafı olmayan değnek, delici ve ucu olmayan kör bir okun ağır­lığı ile öldürülen hayvanın eti; ok ve tüfek darbesi ile birlikte öldürülen ve yaralanan hayvan veya ucu keskin okla yaralanıp ve yanından geçerken mızrağın enlemesine tesir etmesi sonucu ölen hayvanın eti haramdır.

    İple boğulan, kendisine ok isabet ederek yere düşüp ölen veya bir dağın kenarında iken düşüp -kendisinde yerleşik hayat varken-ölen hayvanın eti haramdır. Ancak havadaki kuşa ok isabet edip ye­re düşer ve ölürse eti helaldir.

    Yaralayıcı ve parçalayıcı hayvan ve kuşlarla av avlamak caizdir. Meselâ köpek, pars, baz ve şahin ile av avlamak caizdir. Ancak bu hayvanların avlarının mubah olması için eğitilmiş olmaları şarttır. Eğitilmiş olmaları şu özelliklerle bilinir:

    1) Yaralayıcı ve parçalayıcı hayvan, sahibinin men etmesine göre hareket etmelidir.

    2) Sahibi ava gönderirse gitmelidir.

    3) Avı tutmalı ve ondan yemeden sahibine bırakmalıdır.

    En zahir kavle göre yaralayıcı kuşların yakaladıkları avı yeme-meleri şarttır.

    Yaralayıcı hayvanların eğitilmiş olduklarına zannedilinceye kadar bu özelliklerinin birkaç defa denenmesi şarttır. Avcı hayvan eğitilmiş olur da avladığı hayvandan bir parçayı yediği görülürse en zahir kavle göre böyle bir av helal değildir. Yeniden eğitilmesi şart­tır. Avladığı hayvanın kanını yalaması eğitilmişliğine bir zarar ver­mez.

    Avcı köpeği, av hayvanından ısırdığı yer necistir. En sahih kav­le göre, ısırdığı yer muaf olan necasetlerden değildir. Necis olan ye­ri toprak ve su ile yıkamak yeterli olup kesip atmak vacib değildir.

    En zahir kavle göre yaralayıcı avcı hayvan, ava yüklenerek onu ağırlığı ile öldürürse avın eti helaldir.

    Bir kimsenin elinden bıçak düşer ve bununla hayvan yara­lanırsa veya elindeki bıçağa hayvan sürünür de nefes ve yemek bo­ruları kesilirse veya avcı köpek kendiliğinden gider bir avı öldürürse, bütün bu durumlarda avın eti haramdır. Keza avcı köpek kendiliğinden ava gider ve sahibi onu avı tutması için teşvik eder de bu sebeple köpek daha da hızlanır avı yakalar öldürürse, en sahih kavle göre avlanan hayvan haram sayılır.

    Fırlatılan ok, rüzgar tesiriyle ava isabet eder ve öldürürse eti helaldir. Bir kimse kuvvetini denemek için oku fırlatır veya bir he­defe atar da bir hayvan ona çarpar ölürse, en sahih kavle göre eti ha­ramdır.

    Bir kimse taş zannederek bir ava oku fırlatır ve onu öldürürse veya bir geyik sürüsüne oku fırlatır da onların arasından birine isa­bet ederse eti helaldir. Şayet bir geyiği hedef alır da başkasına isabet eder ölürse, en sahih kavle göre eti helaldir.

    Avcı köpek, sahibinden kaybolup gider de bir hayvanı avlar sonra av hayvanı Ölü olarak bulunursa, eti haramdır. Şayet avı yara­lar da av kayıp olur sonra ölü olarak bulunursa en zahir kavle göre eti haramdır.



    2. Avı Mülkiyete Geçirmek


    Avcı, avı eliyle yakalaması veya can giderici yara ile yaralaması halinde mülkiyetine geçirmiş olur. Ayrıca hayvanı yaralaması, ka­nadını kırması, açtığı ağın içine alması veya onu kurtulamayacağı dar bir yere kapatmasiyle ona malik olur.

    Av bir kimsenin mülkiyetinde olan bir yere düşer de çamura gir­mesi veya başka bir şeyle onu ele geçirmeye muktedir olursa, en sa­hih kavle göre mülkiyetine geçirmiş olmaz. Mülkiyetine geçirdiği hay­van uçup giderse, üzerindeki mülkiyet hakkı kalkmış olmaz. Keza en sahih kavle göre kendisi salıverirse mülkiyet hakkı kalkmış olmaz.

    Başkasına ait olan bir güvercin, bir burca girerse, burç sahibi onu iade etmesi lazımdır. Burçtaki güvercinlere karışan güvercini ayırmak mümkün değilse, oradaki güvercinlerden birini üçüncü bir şahsa satmak veya hibe etmek sahih olmaz. Burca giren güvercinin burç sahibine satılması veya hibe edilmesi en sahih kavle göre caizdir.

    İki kişi kendilerine ait güvercinleri üçüncü bir şahsa satarlar da sayıları belli ve değerleri eşit ise akid sahihtir. Değerleri eşit olup sayıları belli değilse veya sayıları belli olup değerleri eşit değilse satış akdi sahih olmaz.

    İki kişi art arda bir avı yaralar da ikincisinin darbesi can alıcı ise veya avı sakat bırakmışsa av kendisinin olur. Birinci adamın dar­besi can giderici şekilde olmuşsa veya onu sakat bırakmışsa onun olur. Sonra bakılır: Hayvanın yemek ve nefes boruları ikinci şahsın darbesi ile kesilmiş ve can vermişse eti helaldir. Kesim nedeniyle meydana gelen değer farkını birinci adama vermesi gerekir. Eğer ye­mek ve nefes borularını kesmeden canını gidermişse veya darbeyle canı giderilmiş de hayvan her iki darbe sebebiyle ölmüşse eti ha­ramdır. Bu durumda ikinci şahıs birinci şahsa tazminat ödemesi ge­rekir. Her ikisi beraberce avı canını giderici şekilde yaralamışlar s a veya beraber sakat etmişlerse av her ikisinin olur. Onlardan birinin darbesi can giderici olmuşsa veya hayvanı sakat bırakmışsa onun olur. Onlardan birisi avın canını gidermiş diğeri de sakat bırakmış ise ve hangisinin darbesi önce olduğu bilinmiyorsa, mezhep alimle-rince kabul edilen rivayete göre eti haramdır.



    B. ÜDHİYE (KURBAN)


    Udhiye; Kurban Bayramı günlerinde Allah rızası için kesilen hayvana denir. Üdhiye kesmek -müekked- sünnettir. Adanan üdhi-yenin kesilmesi ise vacibtir.

    Udhiye kesmek isteyen kimsenin zilhicce ayının ilk on günün­den itibaren üdhiyeyi kesinceye kadar saçlarını ve tırnaklarını kes­memesi, üdhiyeyi kendi eliyle kesmesi, kesemiyorsa kesim es­nasında hazır bulunması sünnettir.

    Kurbanlık hayvan deve, sığır, koyun ve keçi cinsinden ol­malıdır. Kurban edilen devenin beş yaşını doldurmuş, altı yaşma gir­miş olması şarttır. Sığır ve keçinin üç yaşma, koyunun ise iki yaşma girmiş olması şarttır.

    Hayvanın erkeğini, dişisini veya burkulmuş olanım üdhiye yapmak caizdir. Deve veya sığır yedi kişi için kesilebilir. Koyun ve keçi ise bir kişi için üdhiye edilir. Kurbanın faziletli olanı bir kişi için bir deve kesmektir. Sonra sırasıyla sığır, koyun ve keçi gelir. Bir ki­şi için yedi koyun kesmek bir deve kesmekten faziletlidir. Bir kişi için bir koyun kesmek bir deveye ortak olmaktan faziletlidir.

    Kurbanlık hayvan ile ilgili şartlara gelince; etini eksiltecek ayıplardan salim olması şarttır. İlikleri boşalmış derecede zayıf olan hayvan üdhiye olamaz. Deli, kulağının bir kısmı kesik, topal, gözle­rinde beyazlık bulunan, açıkça hastalığı ve uyuzluğu görülen hay­van kurban olamaz. Noksanlığı az olan ve boynuzu olmayan üdhiye olabilir. Keza kulağı yarılmış veya delinmiş hayvan en sahih kavle göre üdhiye olabilir. Ben diyorum ki İmam'm sahih ve kesin be­yanına göre, az uyuz olan hayvan üdhiye olmaz. Allah daha iyi bilir.

    Kurban kesme vakti, bayramın birinci günü güneş bir mızrak boyu yükseldikten sonra hafif iki rekât namaz kılıp ve hafif iki hut­beyi okuyacak kadar geçen zamanı müteakip başlar ve teşrikin son (üçüncü) gününün güneşi batmcaya kadar devam eder. Ben diyorum ki, vaktin girmesi için güneşin yükselmesini beklemek bir fazilettir. Ama vaktin girmesi için güneşin doğması şarttır. Ondan sonra iki rekât namaz kılınacak ve iki hutbe okunacak kadar bir zamanın geçmesi gerekir. Allah daha iyi bilir.

    Bir kimse, bir hayvanı tayin edip kurban etmeyi nezir ederse meselâ; "Şu hayvanı kurban etmek Allah rızası için adağım olsun." derse, üdhiye vaktinde onu kesmesi kendisine farz olur. Vakit girme­den o hayvan telef olursa, kendisine bir şey lazım gelmez. Kendisi telef ederse, onun değeriyle misli bir hayvanı satın alıp üdhiye vak­tinde kesmesi lazımdır.

    Bir kimse kurban kesmeyi nezredip zimmetine geçirir ve son­ra adağı için bir hayvanı tayin ederse, üdhiye vaktinde o hayvanı kesmesi lazımdır. Vakit girmeden bu hayvan telef olursa, en sahih kavle göre aslında zimmetinde sabit kalır.

    Üdhiye için bir hayvan tayin edilmemişse, kesim esnasında ni­yeti söylemek şarttır. Keza bir kimse: "Şu hayvanı üdhiye kıldım" demişse de en sahih kavle göre, kesim esnasında niyeti söylemesi şarttır. Kurban sahibi kesim için birini vekil tayin ederse, vekaleti verdiği zaman veya kesim anında kurbanı kesmeye niyet etmelidir.

    Sünnet olan üdhiyeden sahibi yiyebilir ve zenginlere yedirebilir. Fakat zenginlerin mülkiyetine geçiremez onlara hediye olarak verebilir.

    Kurban sahibi, kurbanının üçte birini kendine bırakabilir. Bir kavle göre, kurbanın yarısını kendine bırakabilir. En sahih kavle göre, bir kısmını tasadduk etmek vacibtir. Tümünü tasadduk etmek daha faziletlidir. Ancak teberrük için ondan bir lokma yer. Kurbanın derisini ise tasadduk eder veya kendisi ondan istifade eder.

    Adak kurbanı olan hayvanın varsa yavrusu da kesilir. Kurban sahibi, yavrunun etinin tümünü kendisine saklayabilir ve yavrudan arta kalan sütü içebilir.

    Kurban kesmek köleye sünnet değildir. Şayet efendisi kendisi­ne izin verir de kurban keserse efendisi adına sayılır. Efendisinin iz­ni olmadan mukâteb köle de kurban kesemez. Kişinin izni olmadan onun adına kurban kesmek veya ölenin vasiyeti olmadan onun adına kurban kesmek caiz değildir.



    Akika Kurbanı


    Akika, doğan çocuğun saçlarının kesildiği anda kesilen hayva­na verilen isimdir. Erkek çocuk için iki koyun, kız çocuğu için bir ko­yun kesip akika yapmak sünnettir.

    Akika olarak kesilen hayvanın cinsi, yaşı, ayıplı olmaması, sa­hibinin ondan yiyebilmesi ve etinin tasadduk edilmesinin şartları, sünnet olan üdhiye hayvanının şartları gibidir. Akika kurbanının etini pişirip dağıtmak ve kemiklerini kırmamak sünnettir.

    Doğumunun yedinci gününde çocuk için akika kurbanı kes­mek, o günde kendisine isim vermek, kurbanı kestikten sonra başındaki tüyleri tıraş edip tüylerin ağırlığınca altın veya gümüş ta­sadduk etmek, çocuk dünyaya gelince sağ kulağına ezanı, sol ku­lağına kameti okumak ve tahnik yapmak (çiğnenmiş hurma ile ço­cuğun damağını ovmak) sünnettir.



    C. HELAL VE HARAM YİYECEKLER


    Denizde yaşayan her çeşit balık ne şekilde Ölürse ölsün eti he­laldir. Keza en sahih kavle göre, sadece suda yaşayan ve balık şeklinde olmayan diğer hayvanların da eti helaldir. Zayıf kavle göre, su­da yaşayan balık dışındaki hayvanların eti helal değildir, zira bunla­ra balık denilmemektedir. Zayıf kavle göre, denizdeki hayvanların karada yaşayanlarının benzerlerinin eti helal ise, balık şeklinde ol­mayan deniz hayvanlarının eti de helaldir. Su köpeği ve su merkebi gibi. Hem suda hem de karada yaşayan kurbağa, çakal ve yılanı ye­mek haramdır.

    Karada yaşayan hayvanlardan naam diye tabir edilen at, yaba­ni sığır ve yabani merkeb, geyik, sırtlan, keler, tavşan, tilki, cerbü'l-arab tavşanı, fenek (bir nevi tilki) ve samurun eti helaldir.

    Ehli katır ve merkebin eti haramdır. Kesici dişi olan tüm yırtıcı hayvanlar ile kuşlardan pençesi olanların eti haramdır: Aslan, pars, kurt, ayı, fil, maymun, baz, şahin, doğan, kerkenez (kara kuş nevin­den) ve kartal gibi. Keza en sahih kavle göre, çakal ve yabani kedi­nin eti de haramdır.

    Öldürülmesi sünnet olan yılan, akrep, alaca karga, delice (dölengeç) kuşu ve fare gibi hayvanlar ile zararı sabit olan tüm yırtıcı hayvanların eti haramdır. Keza akbaba ve lori kuşunun eti de haramdır. En sahih kavle göre, sarı karganın eti helaldir. Papağan ve tavus kuşunun eti haramdır. Deve kuşu, turna, ördek, kaz, tavuk ve güvercinin eti helaldir. Güvercin, bir nefeste yutarak su içen ve se­sini çevirerek çıkaran her türlü kuşa denir.

    Renkleri ve cinsleri değişik de olsa kuş şeklinde olan bülbül, sa'van (kafası kırmızı küçük serçe) ve sığırcık kuşunun (zerizur) eti helaldir. Kırlangıç, karınca, bal arısı, sinek, domuzlan böceği gibi ha­şaratın ve kurtçuğun eti haramdır. Keza eti helal olan hayvanla eti helal olmayan hayvandan doğan yavrunun (köpek ve koyunun bir­leşmesinden doğan yavrunun) eti de haramdır.

    Hakkında nas bulunmayan hayvanlar, Araplardan zengin (ser­vet sahibi) ve selim tabiat sahibi kimselerin bolluk anlarında hoş ve güzel gördükleri hayvanların eti helal, pis gördükleri hayvanların eti ise haram kabul edilir.

    İsmi bilinmeyen hayvanlar Araplara sorulur ve etleinin helal ve­ya haram olduğu isimlerine göre dikkate alınır. İsmi bilinmeyen hay­vanın hükmü, kendisine en çok benzeyen hayvanın hükmü gibidir.

    Etinin tadı değiştiği anlaşılan celalenin (necasetle beslenen hayvanın) eti haramdır. Zayıf kavle göre mekruhtur. Ben diyorum ki en sahih kavle göre, celalenin eti mekruhtur. Allah daha iyi bilir. Eğer celale teiniz yemle beslenir de etinin tadı değişir ve temiz hale gelirse eti helal olur.

    İçine necis bir şeyin düştüğü sirke ve pekmez gibi sıvı madde­ler haram olur. Kupa vurmak ve necis çöpleri temizlemek gibi neca­setle karışık işler karşılığında elde edilen kazanç mekruhtur. Kişinin bu yollarla elde ettiği kazancı yememesi, onu kölesine yedirmesi ve­ya hayvanına yem olarak kullanması sünnettir.

    Kesilen hayvanın karnından ölü olarak çıkarılan cenin helal­dir. (Ceninin kesimi annesinin kesimine tabidir.)

    Bir yiyecek bulamaması sebebiyle hayatını kaybetmekten veya ağır bir hastalığa yakalanmaktan korkan kimse, bulduğu haram bir yiyeceği yiyebilir. Zayıf kavle göre, darda olanın haram olanı yemesi caizdir. Şayet kısa bir süre sonra helal bir maddeye kavuşacağını umarsa, zararı defedecek miktardan fazla haramı yemesi caiz değil­dir. Helali bulma ümidi yoksa bir kavle göre, doyuncaya kadar ha­ram olanı yiyebilir. En zahir kavle göre ise, zararı def edecek kadar yer. Ancak az yemesi halinde telef olmaktan korkarsa, yeteri mik­tarda yemesi caizdir.

    Darda olan kimse, ölü insanın etini yiyebilir. Aynı zamanda mürted olanı ve harbi olanı da öldürerek etlerini yiyebilir. Etlerini yemek için zımmi ve eman almış olanı ve harbinin çocuğunu öldüre-mez. Ben diyorum ki en sahih kavle göre, yemek için harbi olan ço­cuk ve kadını öldürmesi helaldir. Allah daha iyi bilir.

    Darda olan kimse, hazır da olmayan kimsenin yemeğini bulur da yerse, bedelini veya mislim tazmin eder. Sahibi hazır olur da dar­da ise ve yemeği kendisine fazla gelmiyorsa, yemeği vermeyebilir. Darda olanı şahsına tercih eder de yemeğini ona verirse caizdir. Kendisi darda değilse, yemeğini darda olan müslümana veya zımmi-ye vermesi lazımdır. Yemeği vermekten çekinirse, darda olan onu öldürerek de olsa yemeği zorla alabilir. Yiyecek sahibi hazır ise, kişi yemeğin ücretini peşin vermelidir. Aksi halde ücret borca kalır. Ye­mek sahibi darda olana yemeğini yedirir de ücreti konuşmazsa, en sahih kavle göre ücreti sonradan alamaz.

    Darda olan kimse, bir meyte ve başkasına ait bir yemek bulur­sa veya ihramda olan kimse meyte ve bir av bulursa mezhep alimle-rince kabul edilen rivayete göre, her iki durumda da meyteyi yer. En sahih kavle göre, darda kalanın bedeninden bir parça kesip yemesi haramdır. Ben diyorum ki en sahih kavle göre, darda olanın bede­ninden bir parça kesip yemesi caizdir. Ancak bunun caiz olması iki şartta bağlıdır:

    1- Meyte ve benzeri bir şeyin bulunmaması.

    2- Bedeninden parça kesmesinin tehlikesi daha az olmalıdır.

    Başka birinin veya masum (eman almış) kimsenin bedeninden bir parça kesmesi ise haramdır. Allah daha iyi bilir.



    D. AT YARIŞLARI OK VE BENZERİ ATICILIK YARIŞMALARI


    At yarışı ve ok atıcılığı erkekler için sünnettir. Bu yarışlar için ödül almak helal olup okla yapılan yarış da sahihtir. Keza kısa ve uzun mızrakla, taşla ve mancınıkla yarış yapmak, savaş için faydalı olan yarışları yapmak, mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre caizdir.

    Bir bedel karşılığında savlacan topu (çim hokeyi, bir ucu kıvrık sopalarla iki takım arasında oynanılan bir top oyunu) ve bilye oyu­nu oynamak; yüzmek, satranç ve yüzük oyunu oynamak, tek ayak üzerine durmak ve avuçtaki nesnenin tek mi çift mi olduğunu bil­mek üzere yarış yapmak caiz değildir.

    At yarışı keza en zahir kavle göre fil, katır ve merkeb yarışı ca­izdir. En sahih kavle göre, ücret karşılığı kuşlarla yarış yapmak ve güreş tutmak caiz değildir. En zahir kavle göre, müsabaka (at yarışı) ve münadele (ok atıcılığı) akdi lazımi (bağlayıcı) akid olup caiz akid değildir. Bağlayıcı akid olmaları nedeniyle taraflardan biri akdi feshedemez. Yarış başlamadan veya başladıktan hemen sonra yarışı terk edemezler. Yarış ve ödülde ilâve ve indirim yapamazlar.

    Ödüllü yarış akdinin sahih olmasının şartları şunlardır:

    1- Yarış mesafesinin başlangıç ve bitiş noktası belli olmalıdır.

    2- Her iki taraf için başlangıç ve bitiş noktası eşit olmalıdır.

    3- Üzerine yarış yapılan her iki at belli olmalıdır.

    4- Hangi yarışçının hangi ata bineceği tayin edilmelidir.

    5- Her birinin diğerini geçme imkanı olmalıdır.

    6- Ortaya konulan Ödül (cins miktar ve nitelik bakımından) bi­linmelidir.

    Yarışanların dışında birinin Ödülü ortaya koyması caizdir. Örneğin imam: "Hanginiz yarışı kazanırsa hazineden kendisine şu kadar ödül veririm." derse veya bir kimse: "Hanginiz yarışı ka­zanırsa malımdan kendisine şu kadar ödül veririm." derse caizdir. Yine iki yarışçıdan biri diğerine: "Beni geçersen sana ödül olarak şu kadar mal veririm, ama sen beni geçersen senden bir şey almam." derse bu caizdir.

    Yarışçılar: "Kim kazanırsa diğeri kendisine şu kadar mal vere­cektir." diye bir şart koşarlarsa bu caiz değildir. Ancak ortaya helal kılan üçüncü bir şahıs girerse caizdir. Araya girenin atı onların atına denk olmalıdır. Eğer üçüncü şahıs yarışı kazanırsa, iki tarafın da or­taya koyduğu malı alır. Ama üçüncü şahsı geride bırakır ve diğer iki­si beraber bitim noktasına gelirlerse, hiç birisi ödülü hak etmiş ol­maz. Üçüncü şahıs yarışçılardan biriyle beraber bitim noktasına ge­lirse yarışçı ortaya koyduğu kendi malını alır, geride kalanın malını üçüncü şahıs ve onunla birlikte bitim noktasına gelen kişi alır. Zayıf kavle göre, bu malı sadece üçüncü şahıs alır.

    Yarışçılardan biri bitim noktasına gelir sonra üçüncü şahıs ve ondan sonra da diğer yarışçı gelirse, en sahih kavle göre birinci ge­len yarışçı geride kalanın malım alır. Üç veya üçten fazla kişi yarışa katılır da ikinci gelen için de birinci gelene şart koşulan mal şart ko-şulursa akid fâsid olur. Birinci gelenin alacağı ödülden daha az bir ödül şart koşulursa, en sahih kavle göre bu caizdir.

    Develerin yarışı kazanmalarına omuzları, atların yarışı kazan­malarına boyunları dikkate alınır. Zayıf kavle göre, deve ve atın yarışı kazanmalarına ayakları dikkate alınır.

    Münadile (ok atıcılığı yarışı) nin sahih olmasının şartları şun­lardır:

    1- Ok atıcılığı yarışı mübadere (veya mühatat) şeklinde olması şarttır.

    Mübadere, atıcılardan her birinin hedefe isabet etmede şart koşulan sayıda bir birlerini geçmeleridir. Muhatat ise, hedefe isabet eden sayıların karşılaştırıp müşterek sayılar atıldıktan sonra şu ka­dar fazla isabet edenin yarışı kazanmış olacağım belirtmektir. (Yir­mi atıştan en fazla isabet edenin yarışı kazanması gibi.)

    2- Atış sayılarının sırası belli olmalıdır. (Yarışçılar atışı, sıra ile birer atış şeklinde mi yoksa her biri atışlarının tümünü bir defada üst üste mi yapacaklarının belirtilmesi gibi.)

    3- Hedefe isabet sayısı belli olmalıdır. (Yirmi atıştan beşini isa­bet etmek gibi.)

    4- Atış mesafesi belli olmalıdır. (Bu mesafe atış noktası ile he­def noktası arasındaki mesafedir.)

    5- Genişlik ve uzunluk açısından hedefin ölçüsü belli olmalıdır. Ancak belli bir hedefin bulunduğu yer üzerine akid yapılırsa, mut­lak şekilde o hedef kabul edilir.

    6- Hedefe atış şekli belli olmalıdır. Atış okun ya isabet edip he­defi delmemesi şeklinde olur (kar') veya okun hedefi delip üzerinde kalmaması şeklinde olur (hazk) veya okun hedef üzerinde kalması şeklinde olur (hask) veya okun hedefi delmesi şeklinde olur (merk). Atış şekli belirtilmezse kar' şekli dikkate alınır.

    Münadelenin bedeli, müsabakanın bedeli için geçerli olan şart­lara göre caiz olur.

    Münadelede yay ve okun belli edilmesi şart değildir. Yay ve oku belli etmeyi şart koşarlarsa şart geçersizdir. Ok veya yayı benzerleri ile değiştirmek caizdir. Taraflar değiştirmeyi kabul etmezlerse akid fâsid olur. En zahir kavle göre, atışı ilk yapacak olanı belirtmek şart­tır.

    Münadele için bir gurup toplanır iki başkan seçip başkanlar da hazır olanların arasından kendi yarışçılarını seçerlerse caizdir. Baş­kanların yarışçılarını kura usulü ile seçmelerini şart koşmaları caiz değildir. Yarışçı olduğu zannedilerek bir yabancı yarışçı olarak seçi­lir de sonra yarışçı olmadığı anlaşılırsa, yalnız onunla ilgili akid batıl olur. Sayıları eşit olması için diğer guruptan da bir yarışçı düşürülür.

    Geri kalanlar hakkında akdin batıl olup olmadığı hususunda safkat (iki satış) bahsinde belirtilen kavle göre muamele yapılır. Akdin sa­hih olduğunu kabul etmemiz halinde, bütün yarışçılar için serbest­lik hakkı vardır. Akdi kabul ederler de çıkarılan kişiye karşı diğer gruptan kimi çıkaracakları konusunda anlaşmazlarsa akid fâsid olur.

    Bir gurup kazanırsa, yarış bedeli her atıcıya isabet ettiği atış sayısına göre ödenir. Zayıf kavle göre her atıcıya eşit olarak ödenir.

    7- Şart koşulan isabet, okun keskin ucu ile olmalıdır. Atış es­nasında yay kirişi veya yayın kendisi telef olur veya bir şey arız olur da ok ona değdikten sonra hedefe isabet ederse, sayı olarak hesaba alınır. Hedefe isabet etmezse hesaba alınmaz. Rüzgar hedefi nakle­der ve ok gerekli yere isabet ederse sayı olarak hesaba alınır. Gerek­li yere isabet etmezse hesaba alınmaz.

    İsabette okun hedefte kalması şart koşulur da ok hedefi delip üzerinde kaldıktan sonra yere düşerse veya sert bir tarafa denk ge­lir de yere düşerse, sayı kabul edilir.
  5. IsLaM4eVeR
    لا اله الا الله

    ONSEKİZİNCI BOLUM... 1

    DÜŞMANLA SAVAŞMAK ve AHKAMI. 1

    A. GENEL BİLGİLER.. 1

    1. Savaşta İşlenmesi Mekruh ve Haram Olan Şeyler. 2

    2. Düşman Esirlerinin ve Mallarının Hükmü. 3

    3. Eman Vermek. 5

    B. CİZYE.. 5

    C. HÜDNE (BARIŞ ANTLAŞMASI) 6









    ONSEKİZİNCI BOLUM
    DÜŞMANLA SAVAŞMAK ve AHKAMI


    A. GENEL BİLGİLER


    Cihat Resûlüllah (s.a.)'in döneminde farz-ı kifâye, zayıf kavle göre ise farz-ı ayın olan bir emirdi. Resûlüllah (s.a.) döneminden sonra kafirlerle ilgili iki durum ortaya çıkmıştır:

    1- Kendi beldelerinde oturan kafirlerin durumu: Bunlarla ci­hat etmek farz-ı kifâyedir. Yeteri miktarda bir grup müslüman bu ci­hadı yaparsa, diğer müslümanlarm üzerinden bu cihat kalkmış olur. Farz-ı kifâye olan işlerden bazıları şunlardır: Ali ah'm varlığım ispat etmek için ilmi delilleri getirmek, dini problemleri halletmek, tefsir ve hadis gibi dini ilimleri tahsil etmek, dini hükümlerin icrası için fıkıh ilmini tahsil etmek, iyiliği emretmek ve kötülükten sakındır­mak, her yıl Kabe'yi ziyaret etmek sureti ile onu ihya etmek. Zekât ve beytü'1-mal yeterli olmadığı takdirde çıplakları giydirmek, açları doyurmak sureti ile müslümanlara zarar veren şeyleri gidermek, şa­hadeti kabul edilen kişilerin şahitlik yapmayı kabul etmeleri, gerek­tiğinde şahitlerin şahadette bulunmaları, iş, sanat ve iaşeyi tamam­layacak şeylerle uğraşmak.

    Bir cemaata verilen selâmı almak farz-ı kifâyedir. Selâm vermek ise sünnettir. Tuvalet ihtiyacını gidermekte olana, sofrada ola­na ve hamamda olana selâm vermek sünnet değildir. Bunlara selâm verilmesi halinde kendilerinin selâmı almaları vacib değildir.

    Çocuğa, deliye, kadına, hastaya, sakat olduğu belli olana, eli veya ayağı kesik veya felçli olana, köleye ve savaş masrafı (azık ve silâh) olmayan kişiye cihat farz değildir.

    Vacib olan hacı eda etmeye mani olan her özür, cihat için de özür sayılır. Ancak kafirler keza en sahih kavle göre, müslüman hırsızlar sebebiyle olan yol korkusu cihat için özür sayılmaz.

    Borcu peşin olan kimse, alacaklısının izni olmadan cihat ve se­fere çıkması haramdır. Borcu vadeli olanın sefere çıkması haram de­ğildir. Zayıf kavle göre gidilen sefer korkulacak bir yol ise, sefere çıkması haramdır.

    Kişinin müslüman olan ana ve babasından izin almadan ciha­da çıkması haramdır. Farz-ı ayn olan bir ilmi Öğrenmek için kişinin ana ve babasından izin alması gerekmez. Keza en sahih kavle göre, farz-ı kifâye olan bir ilmi tahsil etmek için de onlardan izin almak gerekmez.

    Bir kimse annesinden, babasından ve alacaklısından izin alır ve cihada çıkar da henüz savaş safına katılmadan izinlerini geri çe­kerlerse dönmesi vacibtir. Savaşmaya başlamışsa savaşı bırakıp ayrılması, en zahir kavle göre haramdır.

    2- Kafirlerin müslümanlarm beldesine girmeleri: Bu takdirde belde halkı, mümkün derecede onları çıkarmaları; savaşa hazırlık yapma imkanları varsa, mümkün olanı yapmaları; hatta izin al­maksızın fakirin, çocuğun, kölenin ve borçlunun imkanını kullan­ması vacibtir. Zayıf kavle göre hür kişilerle kafirlere karşı mukave­met gösterme imkanı varsa, kölenin efendisinden izin alması şarttır. Savaşa hazırlanma imkanı olmaz da düşman tarafından yakalanan kişi öldürüleceğini bilirse, imkan dahilinde düşmanı def eder. Öldürülmeyi veya esir tutulmayı uygun görürse, imkan dahilinde kendini müdafaa ederek teslim olabilir.

    Bir kimsenin savaş mahalline uzaklığı, namazı kısaltma mesa­fesinden az ise, savaş mahallindeki halkın bir ferdi sayılır. Namazı kısaltma mesafesinden uzak bir mesafede olanların ise, yeteri kadar

    savaşa katılmaları lazımdır. Bu durumda savaş mahallinde bulunan; lar ve onlara yardıma gelenler savaş için yeterli sayıda olmamalıdır. Zayıf kavle göre her ne kadar müslümanlar düşmanlarına kafi gele­cek sayıda olsalar da, uzak mesafede olanların kendilerine katılma­ları gerekir.

    Esir alman müslümam kurtarma ümidi varsa, en sahih kavle göre düşmana karşı direnmek vacibtir.



    1. Savaşta İşlenmesi Mekruh ve Haram Olan Şeyler


    İmam veya vekili izin vermedikçe savaşa çıkmak mekruhtur. İmamın savaşa gönderdiği seriyeye bir komutan tayin etmesi, ko­mutana karşı sabır ve sebat göstermeleri için askerlerden söz alması sünnettir.

    İmam, hıyanetlerinden emin olduğu kafirlerden yardım isteye­bilir. Ancak yardıma gelenler kafirlerin grubuna katılırlarsa, onlara mukavemet gösterebilecek kuvvette olmamız şarttır. Efendilerinden izin alarak köle ve buluğ çağma ermemiş kuvvetli çocuklardan da yardım isteyebilir. İmam bunların masraflarını ve silâhlarını hazi­neden veya kendi malından karşılar. Cihada çıkmaları için imamın müslüman tabaya ücret ödemesi caiz değildir. Zımmi olanlara ücret ödemesi ise caizdir. Zayıf kavle göre, zımmi olmayanlara da ücret ödemesi caizdir.

    Müslüman askerin akrabasını öldürmesi mekruhtur. Mahremi olan kimseyi öldürmesi ise şiddetle mekruhtur. Ben diyorum ki, Al­lah'a ve Resulüne sövdüğünü duyarsa, onu öldürmesi mekruh değil­dir. Allah daha iyi bilir.

    Savaşta çocukları, deliyi, kadınları ve ersel olanı öldürmek ha­ramdır. En zahir kavle göre rahibi, ücretle çalışanı, yaşlıyı, kör ve sakat olanı öldürmek helaldir. En zahir kavle göre, savunmaya muk­tedir olmayan ve savaş hususunda görüş sahibi olmayanı öldürmek helal değildir. Düşmanın erkekleri köle, kadınları esir ve malları ga­nimet olarak alınır.

    Şehirde olsunlar kalede olsunlar, kafirleri muhasara altına al­mak, üzerlerine su bırakmak, ateş ve mancınıkla kendilerine ateş etmek ve onları uykuda gafil avlamak caizdir. Aralarında müslüman esirler ve tüccarlar olsa bile bu ameliyeyi yapmak mezhep alimlerin-ce kabul edilen rivayete göre caizdir.

    Savaş kızışır da düşman çocuk ve kadınları kendilerine siper ederlerse, onlara ateş etmek caizdir. Sadece kendilerini müdafaa et­mek için onları siper eder ve onlara ateş etmekte bir zaruret yoksa, en zahir kavle göre kendilerine ateş edilmez terk edilirler. Şayet müslümanları kendilerine siper eder ve onlara ateş etmekte bir za­ruret yoksa kendilerine ateş açılmaz. Ancak bir zaruret varsa en sa­hih kavle göre onlara ateş etmek caizdir.

    Savaş safımdan ayrılıp gitmek haramdır. Kafirin sayısı sayımızın iki katı değilse hüküm böyledir. Yalnız savaş için bir tara­fa dönmek veya diğer bir gruba katılmak veya yeni bir imkan bul­mak için ayrılmak caizdir. En sahih kavle göre, uzak bir gruba katıl­mak üzere savaş saffından ayrılmak caizdir. Uzak gruba katılan as­ker, ayrıldığı grup kendisinden sonra ganimet elde ederse, bu gani­mete ortak olamaz. Yakın bir gruba katılmışsa, en sahih kavle göre ayrıldığı grubun ganimetine ortak olur.

    Düşmanın sayısı sayımızın iki katından fazla ise, savaş saffın­dan ayrılmak caizdir. Ancak bizden zayıf olan iki yüz bir düşman as­kerine karşılık yüz askeri-nıizin savaş saffından ayrılması en sahih kavle göre haramdır.

    Mübareze şeklinde savaşmak caizdir. Bir kafir kendisine karşı birinin çıkmasını isterse, ona karşı çıkmak müstehabtır. İmamın iz­ni ile tecrübeli olanlardan birinin ona karşı çıkması daha iyidir.

    Savaş sebebiyle ve zafere ulaşmak için düşmanın binalarını te­lef etmek ve ağaçlarını kesmek caizdir. Keza zafere ulaşmak ümidi yoksa da ağaçlan kesmek caizdir. Ağaçları kesmeden zafere ulaşma ümidi varsa, onları kesmemek menduptur.

    Hayvanları telef etmek ise haramdır. Yalnız üzerinde sa­vaştıkları hayvanları, düşmanı def etmek ve zafere ulaşmak için öldürmek veya ganimet olarak alman hayvanların onlara geri döne­cekleri ve bize zarar verecekleri korkusu varsa, öldürülmeleri caizdir.



    2. Düşman Esirlerinin ve Mallarının Hükmü


    Kafirlerin kadınları ve çocukları köle keza köleleri de köle olarak esir alınır. İmam kendi görüşüne göre kamil ve hür esirleri öldürmek, serbest bırakmakla onlara minnet etmek, müslüman esirlere bedel onları fidye vermek, bir mal karşılığında serbest bırakmak veya köle olarak bekletmek gibi müslümanlar için faydalı olanı yapar. Müslümanlar için faydalı olan belli değilse, durum belli oluncaya kadar onları hapseder. Zayıf kavle göre; puta tapan keza bir kavle göre Arap olan köle olarak alınmaz.

    Bir köle İslam'ı kabul ederse kanını korumuş olur. Geri kalan diğer durumlarda muhayyerlik hakkı vardır. Bir kavle göre, ele ge­çirildikten sonra İslama girerse köle olarak kalır. Ele geçirilmeden müslüman olan düşman kanını, malını ve küçük çocuklarını koru­muş olur. Mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre karısını kurtarmış olmaz. Karısı cariye olunca nikahı derhal kesilmiş olur. Zayıf kavle göre karısı cinsel ilişkiden sonra cariye olmuşsa, iddet döneminde azad edilir ümidi ile iddeti bitinceye kadar bekletilir.

    Müslümanin esir aldığı zımmi kadını cariye edinmesi caizdir. Keza en sahih kavle göre, müslümanm harp diyarında azad ettiği köleyi köle edinmesi caizdir. Mezhep alimlerince kabul edilen riva­yete göre, müslümanm harp diyarında azad ettiği köleyi köle ve karısını cariye edinmesi caiz değildir. Hür olan karı ve koca veya iki­sinden biri esir olursa nikahları fesholur. Bir kavle göre köle olurlar­sa nikahları fesholur.

    Harbi olan köle olur da üzerinde borç varsa, üzerindeki bu borç sakıt olmaz. Köle olduktan sonra malı ganimet malı olursa, borcu malından ödenir.

    Harbi olan harbiden borç alır veya bir birleri ile alış-veriş yap­tıktan sonra ikisi İslam'a girer veya cizye vermeyi kabul ederlerse, bir birlerine karşı olan hakları devam eder. Harbi olan, diğer bir harbinin malını telef eder sonra ikisi İslam'a girerse, en sahih kav­le göre tazminat söz konusu olmaz.

    Harp ehlinden zorla alman mal, ganimet malı olur. Keza bir ki­şinin veya bir cemaatin hırsızlık yolu ile harp diyarından aldığı mal veya buluntu, en sahih kavle göre ganimet malı olur. Bu yolla alman bir malı bir müslümanm olması imkan dahilinde bir seneye kadar ilân edilir.

    Gazilerin, taksim edilmeden önce ganimet malından gıda mad­delerini, katık, et, yağ ve genel olarak yenilmesi adet olan maddele­ri yeteri derecede alma hakları vardır.

    Hayvanlarının yemi için saman ve arpa gibi şeyleri almaları, et temini için eti yenilen hayvanları kesmeleri caizdir. En sahih kavle göre, ganimet malı olan sebze ve meyvelerden yemeleri de caizdir. Kestikleri hayvanın kıymetini vermeleri vacib değildir. Bu harca­manın caiz olmasının hükmü, gıda maddelerine ve hayvan yemine olan ihtiyaç sebebine bağlı değildir. İhtiyacı olan veya gazi olmayan da bundan faydalanabilir. Savaştan sonra ve ganimet malı zimmete geçirildikten sonra orduya katılan gazinin ganimet malından gıda maddesini ve hayvan yemini alması caiz değildir.

    Gazi harp diyarından İslam diyarına döner ve beraberinde ga­nimet malı varsa, onu ganimet malına ekler. Ganimet malından gıda maddesi ihtiyacının giderilmesinin yeri harp diyarıdır. Keza en sa­hih kavle göre askerler, İslam diyarına ulaşmadıkça bu imkandan faydalanırlar.

    Ganimeti hak eden kişi, reşid olup iflasla kısıtlı bulunsa bile, ganimet taksim edilmeden önce hakkından vazgeçebildiği gibi en sa­hih kavle göre, reşid olan kimse de ganimetin beşte biri ayrıldıktan sonra hakkından vazgeçebilir. Bütün askerlerin ganimetteki hak­larından vazgeçmeleri de caizdir. En sahih kavle göre, yakın akraba veya selbi hak edenin hakkından vazgeçmesi caiz değildir.

    Ganimeti almaktan vazgeçen kişi, savaşa katılmayan kimse hükmündedir. Ölen mücahidin payı mirasçılarına geçer. Ganimeti temlik etmek yalnız taksimatla olur. Askerler taksimattan önce de ganimet malını temlik edebilirler. Zayıf kavle göre ele geçirildikten sonra temlik ederler. Bir başka zayıf kavle göre ise ele geçirilen ga­nimet, taksim edilinceye kadar mevcut ise mülkleri sayılır. Telef olursa, kendileri için mülk sayılmaz.

    Menkul eşyada olduğu gibi akar da istilâ yoluyla mülkiyete ge­çirilir. Ganimet malı arasında bir veya birkaç köpek bulunur ve bazıları bunları ister de aralarında anlaşmazlık çıkmazsa isteyenle­re verilir. Aralarında anlaşamazlık çıkar ve kendilerine taksim etme imkanı varsa taksim edilir. Taksim etme imkanı yoksa, aralarında kura çekilir ve kurası çıkan alır.

    En sahih kavle göre, Irak sevadı (arazisi) Hz. Ömer (r.a.) döne­minde zorla fethedilmiş ve askerlere taksim edilmiştir. Taksimattan sonra bu arazi Hz. Ömer'e bırakılmış ve müslümanlar için vakfedil-miştir. Bu arazinin haracı, icare ücreti olup her yıl müslümanlarm maslahatı için harcanır.

    Sevad arazisinin uzunluğu, Abadan denilen yerden Musul va­disine kadardır. Genişliği Kadsiyeden Hilvan'a kadardır.

    Ben diyorum ki en sahih kavle göre, her ne kadar Basra sevad arazisi sınırları dahilinde ise de aynı hükme tabi değildir. Yalnız batısında Dicle ve doğusunda Fırat olan arazi, sevad arazisi hükmündedir. Sevad arazisinde bulunan ev ve meskenlerin satıl­ması caizdir. Allah daha iyi bilir.

    Mekke şehri sulh yolu ile fethedilmiştir. Evleri ve arazisi ihya edilmiş olan mülktür. Bunların satılması kerahetle birlikte caizdir.



    3. Eman Vermek


    Mükellef olan her müslüman, harbi kişiye eman verebilir. An­cak eman verilen kişilerin sayısı on veya yüz kişiyi geçmemelidir. Kafir ile birlikte olan esire eman vermek en sahih kavle göre caiz de­ğildir.

    Eman akdi, maksadı ifade eden (seni emin kıldım gibi) bir lafız, yazı veya mektub ile yapılır. Kafirin eman aldığını bilmesi şarttır. Eğer emanı ret ederse akid batıl olur. Keza emanı kabul etmezse akid batıl sayılır. Kafirin emanı kabul ettiğine dair bir işaret vermesi ye­terlidir. Ayrıca eman süresinin dört aydan fazla olmaması vacibtir. Bir kavle göre bir seneyi geçmiyecek bir süre tanımak caizdir.

    Müslümanlara zarar verecek ajan gibi kimselere eman vermek caiz değildir. Hıyanet etmelerinden kuşku duymazsa, imam kafirin eman hakkını iptal edemez. Kafirin ihtiyaç duymadığı küfür di-yarındaki malı ve ailesi oturum hakkı kapsamına girmez. Keza en sa­hih kavle göre, beraberinde olsa da malı ve ailesi eman hakkı kap­samına girmez. Yalnız eman akdi esnasında malının ve ailesinin yanında bulunduracağını şart koşmuşsa eman hakkı kapsamına girer.

    Küfür diyarında bulunan müslüman, dinini izhar etme im­kanına sahipse oradan İslam diyarına hicret etmesi müstehabtır. Dinini izhar etme imkanına sahip değilse ve gücü yetiyorsa oradan hic­ret etmesi vacibtir.

    Kaçma imkanı varsa, kafirin elinde bulunan esirin kaçması lazımdır. Kafir esiri şartsız serbest bırakırsa kafire hıyanet edebilir. Yalnız eman vererek esiri serbest bırakırlarsa onlara hıyanet etme­si haramdır. Emanîa serbest bırakılır da gider ve onu bir grup kafir takip ederek onunla gitmek isterlerse, çatışarak da olsa onları defe­der. Ülkelerini terk etmemek şartı ile serbest bırakılan esirin bu şar­ta vefa göstermesi caiz değildir.

    İmam, düşmana karşı güçlü bir kafirle akidleşerek göstereceği düşman kalesine karşılık kendisine orada bulunan bir cariyeyi vere­ceğini vad etmesi caizdir. Kafirin rehberliğiyle kale fethedilirse, ken­disine bir cariye verilmesi lazımdır. Kale başkasının rehberliğiyle fethedilirse, en sahih kavle göre kendisi ile akid yapılan kafir cariye­yi hak etmiş olmaz. Kale fethedilmezse yine bir şey hak etmiş olmaz. Zayıf kavle göre koşulan şart, kalenin fethine bağlanmamış ise ken­disi için ücreti misil vardır. Kalede cariye yoksa cariye veya akidden önce ölürse en zahir kavle göre bir şey hak etmiş olmaz. Cariye, za­ferin kazanılmasından sonra, fakat teslim alınmadan ölürse bedeli verilmesi vacibtir. Şayet zaferin kazanılmasından önce ölürse kendi­si için bir hak olmaz. Cariye zaferden sonra veya zaferden önce islâm'a girerse, mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre, cari­yenin bedelinin verilmesi vacibtir. Cariyenin bedeli ise ücreti misil­dir. Zayıf kavle göre cariyenin değeri verilir.



    B. CİZYE


    Cizye akdi, imamın kafirlere: "Cizye vermek ve -ibadet dışın­da- islâm'ı hükümlere uymak şartı ile İslam diyarında kalmanızı ik­rar ediyorum." veya "İslam diyarında ikamet etmenize izin veriyo­rum." demesi ile gerçekleşir.

    En sahih kavle göre, cizyenin miktarının tayin edilmesi şarttır. Allah'a ve Resulüne ve İslam'a yakışmayan şeyleri söylemekten sakınmalarını akitte zikretmek şart değildir. Cizye akdini belli bir süre için yapmak mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre sa­hih değildir. Karşı tarafın kabul lafzını söylemesi şarttır.

    Bir kafir İslam diyarına girer de: "Allah'ın sözlerini dinlemek veya elçi olarak veya bir müslümandan eman alarak geldim." derse, sözü kabul edilir. Bir veçhe göre eman aldığına dair delil göstermesi lazımdır.

    Cizye akdini imam veya naibinin yapması şarttır. Kafirler ciz­ye vermeyi talep ederlerse, imam veya naibi kabul etmelidir. Ancak zararından korkulan ajanın cizye verme talebi kabul edilmez.

    Cizye akdi Yahudi, Hıristiyan ve Mecusi olanlarla yapılır. Din­leri nesh olmadan önce Yahudileşen veya Hıristiyanlaşanların ço­cukları ile de cizye akdi yapmak caizdir. Ne zaman Hıristiyan veya Yahudi olduklarından şüphe etsek bile hüküm böyledir. Keza Hz. İbrahim'in sahifelerine ve Hz. Davut'un Zebur'una göre amel ettiği­ni söyleyenler ile de cizye akdi yapmak caizdir.

    Mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre, ana ve ba­basından biri kitap ehli, diğeri puta tapan kimse ile cizye akdi yapılabilir. Kadın, ersel, kölelik vasfı taşıyan, çocuk ve deli kimse ile cizye akdi yapılmaz.

    Deliliği kesilen veya ayda bir saat kadar kısa bir süre devam eden kimseden cizye alınır. Delilik süresi çok ise-gün aşırı olması gi­bi- kendisinden cizye alınmaz. En sahih kavle göre, ayık olduğu gün­ler bir seneyi oluşturursa kendisinden cizye almak vacibtir.

    Zımminin çocuğu buluğ çağına erer de cizye vermezse, emin ol­duğu yere gönderilir. Ancak cizye verirse kendisiyle yeni bir cizye akdi yapılır. Zayıf kavle göre, babasından alman cizye miktarı kadar kendisinden cizye alınır.

    Mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre, kötürüm, çok yaşlı, kör, rahip ve ücretle çalışan kimseden cizye almak vacibtir. Çalışıp kazanmaktan aciz olan fakir, yıl sonunda fakir olduğu an­laşılırsa, zengin oluncaya kadar cizye zimmetinde kalır.

    Hicaz vatandaşı olan kafirlerin tümü oradan çıkarılır. Hicaz bölgesi Mekke, Medine, Yemame ve köylerini kapsayan bölgedir. Zayıf kavle göre, ikamet yeri olmayanlar bu beldeler arasındaki uzun yollarda ikamet edebilirler.

    Yasak olduğu bildiği halde imamdan izin almadan İslam di­yarına giren kafir, sınır dışı edilir ve kendisine ta'zir cezası verilir. İslam diyarına girmek için izin talep ederse, elçilik görevini ifa et­mek veya ihtiyaç duyduğumuz bir malı taşımak gibi müslümanlar için bir maslahat varsa kendisine izin verilir. Ticaret yapmak için izin ister ve buna büyük bir ihtiyaç yoksa kendisinden bir ücret al­mak suretiyle izin verilir. İzin verilmesi halinde ancak üç gün (giriş ve çıkış günleri hariç) ikamet edebilir. Fakat Mekke haremine gir­mesine izin ve-rilmez. Gelen kişi elçilik görevini ifa etmek üzere gel­mişse, imam veya naibi onu dinlemek üzere yanma giderler. Mek­ke'de hastalanırsa, ölüm korkusu olsa bile oradan nakledilir. Şayet ölürse orada defnedilmez, defnedilmişse kabri açılır ve hil bölgesi dışına çıkarılır. Hicaz bölgesinde Mekke dışındaki bir yerde hasta­lanır ve onu nakletmek çok meşakkatli ise, bulunduğu yerde bırakılır. Nakil işi çok meşakkatli değilse ülkesine gönderilir. Bulun­duğu yerde ölür ve onu nakletmek mahzurlu ise orada defnedilir.



    C. HÜDNE (BARIŞ ANTLAŞMASI)


    Hüdne, belli bir müddet için savaşı bırakmak üzere kafirlerle yapılan barışa denir.

    imamın bulunduğu ülkede imam veya varsa naibi kafirlerle hüdne yapar. Hüdne bir bölgede yapılırsa, o beldenin valisi ta­rafından yapılması caizdir.

    Hüdne; sayımızın az olması, zayıf durumda bulunmamız, sava­şa hazır bulunmamak, onların İslam'a girme veya cizye verme ümi­di bulunması gibi bir maslahat sebebiyle yapılır.

    Hüdne, müslümanların zayıf bulunmalarından başka bir se­bep ile yapılırsa, süresinin dört ay olması caiz olup bir yıl olması ca­iz değildir. Keza en zahir kavle göre, sürenin bir yıldan az olması da caiz değildir. Hüdne zafiyet sebebiyle yapılırsa, sürenin sadece on yıl olması caizdir. Caiz olan süreye bir ilâve yapmak gerektiğinde, -bir akidde iki satış bahsinde geçen iki görüşten- en zahir kavle göre ilâve olunan sürede akid geçersizdir.

    Barışın süresi tayin edilmezse akid fasittir. Keza en sahih kav­le göre, batıl bir şartı koşmak da hüdne akdini bozar. Meselâ, esir müslümanları serbest bırakmamak, müslümanların ele geçirdiği malların bir kısmını kendilerine iade etmek veya zimmet akdinin bir dinardan az bir miktarla yapmayı şart koşmak akdi bozar.

    İmam, "istediği zaman akdi bozmak" şartı ile hüdne akdi ya­parsa sahihtir. Kafirlerle sahih barış akdi yapılırsa, kendilerine ezi­yet etmekten el çekmek vacib olur. Bu hüküm, barış müddeti bitin­ceye kadar veya onlar barışı açıktan açığa veya savaşla bozmadıkça veya harb ehli müslümanların gizli durumlarını düşmana yaz­madıkça veya müslümanlardan birini öldürmedikçe devam eder. Barış akdi sona ererse, onlara geceleyin ani baskın yapmak caizdir.

    Kafirlerden bir kısmı akdi bozar da diğerleri sözleri veya fiille­riyle onlara karşı çıkmazlarsa, her iki gurup için de akid bozulmuş olur. Onlardan ayrılır veya kendilerine karşı çıkar veya halifeye barış üzerinde olduklarını ilân ederlerse kendilerinin akdi bozulmuş olmaz. İmam, hıyanet etmelerinden korkarsa, akdi bozabilir ve on­ları emin oldukları yere gönderir. Töhmet ile zimmet akdi bozulmaz.

    Kafirler Müslüman olan kadını kendilerine iade etmeyi şart koşarlarsa, caiz olmayıp koşulan şart fasittir. Keza en sahih kavle göre akid de fâsid olur.

    İmam müslüman olup yanımıza kaçanı iade ederiz diye şart koşar veya onu iade etmeyi şart koşmaz da o esnada bir kadın müs­lüman olup kaçar gelirse, en zahir kavle göre, kocasına mehir ver­mek vacib olmaz. Çocuk ve deli olan da iade edilmez. Keza mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre, köle ve aşiret sahibi olmayan hür kimse de iade edilmez.

    Aşiret sahibi hür kimse, aşireti tarafından talep edilirse, baş­kasına değil aşiretine iade edilir. Ancak talep edilen kişi, talep eden zorba da olsa ondan kaçıp kurtulmaya muktedir olmalıdır. Onu geri iade etmekten maksat, kendisini ve talep edeni bu konuda serbest bırakmaktır. Geri gitmesi için kendisine baskı yapılmaz ve gitmesi zorunlu değildir. İade edilen kişi, kendisini talep edeni öldürme hakkına sahiptir. "Kendini kurtar." diye kendisine telkinde buluna­biliriz. Ancak bu telkin alenen yapılmaz.

    Mürted olup kafirlere kaçan müslümanın iade edilmesini imam şart koşarsa, kafirlerin buna vefa göstermeleri lazımdır. Bu şarta uymazlarsa antlaşma bozulur. En zahir kavle göre, kafirler mürted olanı geri vermemeyi şart koşarlarsa caizdir
  6. IsLaM4eVeR
    لا اله الا الله

    ONYEDİNCİ BÖLÜM... 1

    CİNAYETLER.. 1

    A. GENEL BİLGİLER.. 1

    1. İki Kişinin Cinayet İşlemesi 3

    2. Adam Öldürmede Kısas. 3

    3. Yaralının Yaralı Olduğu Sürede Dinini Değiştirmesi veya Hür Olması 6

    4. Uzuvlar Hakkında Kısas. 6

    5. Kısasın Keyfiyeti 7

    6. Maktulün Velisi ve Caninin Anlaşmazlığı 9

    7. Kısası Kim Hak Eder ve Kim Uygular. 9

    8. Kasten Öldürmenin veya Yaralamanın Cezası ve Kısasta Affın Hükmü. 11

    B. DİYET (KAN BEDELİ) 12

    1. Organlara Karşı İşlenen Cinayetlerin Diyeti 13

    2-. Organların Menfaatini Gidermenin Diyeti 14

    3. Birden Fazla Diyetin Bir Arada Olması 16

    4. Hükümet/Erşi Takdir Edilmemiş Cinayetlerin Mali Cezası 16

    5. Diyeti Gerektiren Şey. 16

    6. Yolda Çarpışarak Ölenlerin Tazminatta Ortak Olmaları 18

    7. Akilenin veya Ödenecek Bedelin Vadelendirilmesi 19

    8. Kölenin Cinayet İşlemesi 20

    9. Cenine Karşı İşlenen Cinayet 20

    10. Adam Öldürmede Kefaret 21

    C. KAN İDDİASINDA BULUNMAK VE KASEME.. 21

    D. BAGİLER (İSYANCILAR) 23

    E. İMAMETİN ŞARTLARI. 24

    F MURTEDIN HUKMU.. 25

    G. ZİNA.. 26

    H. HIRSIZLIK.. 28

    1. Elin Kesilip Kesilmemesine Sebep Olan Şeyler. 30

    2. Hırsızda Bulunması Gereken Şartlar ve Hırsızlığı Sabit Kılan Şey. 31

    3. Yol Kesenlerin Hükmü. 31

    4. Birden Fazla Cezanın Üst Üste Gelmesi 32

    I. İÇECEKLER BAHSİ. 33

    Ta'zir. 33

    J. SAYYAL (SALDIRGAN) 34

    Hayvanların Sebep Olduğu Cinayetler. 35









    ONYEDİNCİ BÖLÜM

    CİNAYETLER


    A. GENEL BİLGİLER


    Canı çıkarıp giderici fiiller üç kısımdır:

    a- Kasten öldürme.

    b- Yanlışlıkla öldürme. ;.

    c- Kasta benzer öldürme.

    k. Sadece kasten öldürmede kısas vardır. Kasten öldürme, belirli bir şahsı genelikle Öldüren yaralayıcı veya ağırlığı olan bir şeyle öldürmeye kastetmektir. Şahıs veya fiil kastı olmadan bir kimse, başkasının üzerine düşer ve o şahıs ölür veya bir ağaca atıp da bir insana isabet ederse bu yanlışlıkla öldürme olur. Şayet her ikisini (şahıs ve fiili) kast edip çoğunlukla öldürmeyen bir şeyle vurup Öldürürse, bu kasta benzer bir öldürme olur. Kırbaç veya değnekle vurup öldürmek kasta benzer öldürmedir. Yine kişiye öldürücü bir yerinden iğne batırmak, kasten öldürmek olur. Aynı şekilde kişiye öldürücü olmayan yerinden bir şey batırıp bu sebeple şişer ve ölürse, bu kasten öldürmektir. Şayet batırılan şeyin izi henüz belli olmadan hemen ölürse, kasta benzer öldürme olur. Zayıf kavle göre bu kasda benzer öldürmedir. Bir başka zayıf kavle göre ise bu fiil bir şey değildir. Kısas ve diyet gerektirmez. Kişinin topuk derisi gibi acımayan bir yerine bir şey batırılır ve hemen ölürse hiçbir şey gerekmez.

    Bir kimse isteyerek birisini ölünceye kadar yemek ve içmekten alıkoyup hapseder ve hapis süresi maktulün emsali kimselerin açlık ve susuzluk nedeniyle genellikle öldükleri uzun bir süre kadar olur­sa, bu kasten öldürme olur. Süre uzun olmaz ve daha önce kendisin­de açlık ve susuzluk olmadığı halde hapiste ölürse, bu kasta benzer öldürme olur. Şayet hapsedilirken kendisinde biraz açlık veya susuz­luk olur ve hapseden kişi onun bu durumunu biliyorsa, bu kasten öldürmu olur. Durumunu bilmiyorsa, en zahir kavle göre kasten öldürme olmaz.

    Ölüme sebebiyet vermek de kısas gerektirir. Meselâ, iki kişi bir adamın bir başkasını öldürdüğüne şahitlik ederlerse, o adam kısa-sen öldürülür. Sonra: "Bilerek onun aleyhinde yalan söyledik." diye­rek şahitliklerinden rücu ederlerse, her iki şahide de kısas gerekir. Ancak veli onların yalan söylediklerini bildiğini itiraf ederse şahitle­re kısas uygulanmaz.

    Bir kimse yemeğe zehir katarak misafiri olan çocuğa veya deli­ye yedirir ve bu sebeple ölürlerse, yemeği verene kısas tatbik etmek vacib olur. Bu yemeği akıllı ve baliğ olan birine yedirir de, yemek sa­hibi yemeğin zehirli olduğunu bilmiyorsa ve yiyen kimse ölürse, di­yet vermesi gerekir. Bir kavle göre ise kendisine kısas tatbik etmek gerekir. Başka bir kavle göre ise, herhangi bir şey gerekmez.

    Bir kimse, bir şahsın genellikle yediği yemeğe zehir katar ve o şahıs bilmeden yemeği yer ve ölürse, bunun hükmü az önce geçen görüşlerin hükmü gibidir.

    Yaralı, öldürücü yarasını tedavi etmez ve bu sebeble ölürse ca­niye kısas vacib olur.

    Boğucu sayılmayan bir suya meselâ, yere yayılmış ve derinliği olmayan suya bir kimse atılır, o da içinde uzanarak bekler ve ölürse boş yere ölmüş olur. Boğucu olan ancak yüzmekle kurtulmanın mümkün olduğu bir suya atılan kimse, iyi yüzme bilmez veya yüzmeyi iyi bildiği halde bağlı veya kötürüm ise, boğulması duru­munda kasten öldürülmüş olur. Sudan yüzmekle kurtulmak mümkün iken rüzgar veya dalga gibi bir arıza yüzmeyi engeller ve bu sebeple ölürse, bu kasta benzer bir öldürme olur. Şayet sudan kurtulma imkanı olur da kurtulmak için uğraşmaz ve ölürse, en za­hir kavle göre diyet gerekmez. İçinden kaçarak kurtulması mümkün olan bir ateşe atılan kimse orada bekler ve ölürse, diyetinin verilip verilmeyeceği hususunda farklı iki görüş vardır: Hem su hem de ateş meselesinde kısas gerekmez. Bir veçhe göre, ateşle ölürmede kısas tatbik etmek vacib olur.

    Bir kimse, bir şahsı tutar da bir başkası gelir onu öldürürse ve­ya bir kuyu kazar da başkası onu o kuyuya atarsa veya bir adamı uçurumdan aşağıya yuvarlar da yuvarladığı adamı başkası kılıçla ikiye bölerse; birinci durumda öldürene, ikinci durumda kuyuya düşürene, üçüncü durumda ise adamı ikiye bölene kısas uygulanır.

    Bir kimse, boğucu olan suya bir kişiyi atar da balık onu yutar­sa en zahir kavle göre, atana kısas tatbik etmek vacibtir. Su, boğu­cu olmayan bir su olup balık onu yutarsa kısas tatbik etmek gerek­mez. Fakat kasta benzer öldürme diyeti vacib olur.

    Bir kimse, bir şahsı bir kişiyi öldürmeye zorlar ve o da adamı öldürürse, zorlayana kısas tatbik etmek gerekir. Keza en zahir kav­le göre, kısas zorlanana (katile) da uygulanır. Şayet diyet vermeleri vacib olursa, ikisine taksim edilir. İki katilden maktule denk olana kısas tatbik edilir. Müslüman ve zımminin bir zımmiyi öldürmesi gi­bi. Belki diğeri yarım diyet öder.

    Baliğ kimse, baliğ olmayanı birisini öldürmeye zorlar ve öldürürse, baliğ olana kısas uygulamak gerekir. Bu hüküm: "Çocu­ğun kastı da kasıttır." dediğimiz takdirde hüküm böyledir. En zahir kavil de budur.

    Bir kimse bir şahsı ilerideki bir siluete ateş etmeye zorlar, zor­layan kişi o siluetin aslında bir adam olduğunu bilir ve zorlanan da onun bir av olduğunu zannederse; ateş edip onu öldürdüğü takdir­de, en sahih kavle göre katili zorlayana kısas tatbik etmek vacibtir. Onu bir ava ateş etmeye zorlar ve o da ateş ederken bir adama isa­bet eder de adam ölürse, hiç birine kısas uygulanmaz.

    Bir kimse birisini ağaca çıkmaya zorlar da ayağı kayıp düşer ve ölürse, bu kasta benzer öldürmedir. Zayıf kavle göre ise kasıtlı öldürmedir. Onu, kendini öldürmeye zorlarsa örneğin: "Kendini öldür, yoksa seni öldürürüm." der ve o da kendini öldürürse, en za­hir kavle göre zorlayana kısas uygulamak gerekmez.

    Bir kimse başkasına: "Beni öldür yoksa seni öldürürüm." der, o şahıs da onu öldürürse, mezhepçe kabul edilen rivayete göre katile kısas uygulamak gerekmez. En zahir kavle göre diyet de gerekmez.

    Bir kimse başkasına: "Zeyd'i veya Amr'ı öldür, yoksa seni öldürürüm." der, o da birini öldürürse bu ikrah sayılmaz. Katile kısas vacib olur.



    1. İki Kişinin Cinayet İşlemesi


    İki kişinin aynı anda çabucak Öldüren boyunu vurma veya be­deni ikiye ayırma gibi can alıcı birer fiil işledikleri veya iki organı kesme gibi çabucak öldürmeyen bir fiil işledikleri görülürse ve vur­dukları kişi bu neden ile ölürse, ikisi de katil olur. Bir kimse, bir şahsı boğazlanmakta olan hayvan derecesine getirir, ki bu kişi üze­rinde gören gözü, rahatça konuşacak yeteneği ve kendi isteğiyle ha­reket edebilecek kadar gücü kalmayan kimsedir. Sonra ikinci bir ki­şi ona karşı cinayet işlerse birinci kişi katil olur. ikinci kişi ise ta'zir edilir. Yaralı kişi, boğazlanmakta olan hayvan derecesine gelmeden ve yaralandıktan sonra ikinci şahıs, boynu vurmak gibi çabucak öldüren bir fiille onu öldürürse, ikinci şahıs katil olur. Birinci kişiye organ kısası tatbik edilir veya duruma göre mal (diyet) öder. Aksi halde ikinci kişi çabucak öldüren bir fiil işlemez ve her iki yaranın sirayetiyle ölürse her ikisi de katil olur.

    Can çekişen ve yaşantısı boğazlanmakta olan hayvanın ya­şantısı derecesine gelen hastayı öldüren kişiye kısas vacib olur.



    2. Adam Öldürmede Kısas


    Bir kimse, harp diyarında kafir zannederek bir müslümanı öldürürse kendisine kısas uygulanmaz. Keza en zahir kavle göre, di­yet ödemesi de gerekmez. İslam diyarında öldürürse ve kısas için ge­rekli şartlar mevcut ise kısas uygulanır. Kısasın vacib olmadığına dair bir görüş vardır.

    Mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre, mürted veya zımmi veya köle olduğunu bildiği kişiyi öldürür veya babasının ka­tili olduğunu zannederek öldürür de sonra durum bildiğinin aksi ol­duğu ortaya çıkarsa, kendisine kısas vacib olur.

    Bir kimse, hasta olduğunu bilmeden bir adama onu öldüren bir darbe indirir ve o adam ölürse, kendisine kısas vacib olur. Zayıf kav­le göre ise kısas vacib olmaz.

    Öldürmede kısasın vacib olmasının şartları şunlardır: Maktul, müslüman olmalı veya kendisine eman verilmiş ol­malıdır. Bir müslüman, harbi veya mürtedi öldürürse kanı heder olur. Üzerine kısas vacib olan kimsenin kanı başkasının kanı gibi do­kunulmazdır. Biri ona tecavüz edip öldürürse, katile kısas vacib olur. Zımmi olan kimse evli ve zînâkar bir müslümanı öldürürse, kendisi de kısasen öldürülür. Bir müslüman zina yapan bir müslü­manı öldürürse, en sahih kavle göre katil kısasen öldürülmez.

    Katile kısas tatbik edilebilmesi için onun akil ve baliğ olması şarttır. Mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre sarhoş olan katile kısas tatbik edilir. Katil, cinayet gününde çocuk veya deli ol­duğunu söyler de cinayet vaktinde çocuk olması mümkün ise veya cinayetten önce delirmiş ise, yemini ile birlikte sözü kabul edilir. Şa­yet katil: "Ben şimdi çocuğum." der ve çocukluğu mümkün ise, ken­disine kısas uygulanmaz ve çocuk olduğuna dair kendisine yemin verdirilmez.

    Bir kimse harbi olduğu dönemde bir müslümanı öldürür de sonra İslam'a dönerse, kendisine kısas uygulanmaz. Masuma (İslam veya eman ile kanı koruma altına alınmış kimseye), mürtede ve maktule denk olan katile kısas uygulanır.

    Müslüman bir kimse zımmiyi öldürdüğü takdirde, kendisine kısas tatbik edilmez. Ama zımmi kişi, bir müslümanı veya dinleri farklı da olsa başka bir zımmiyi öldürürse, kendisine kısas tatbik edilir.

    Bir kafir, bir kafiri öldürür de sonra İslam'a girerse, kendisine vacib olan kısas düşmüş olmaz.

    Bir zımmi, zımmi olan birisini yaraladıktan sonra İslam'a gir­se ve yaralanan da ölürse, en sahih kavle göre kısas sakıt olmaz. Son iki meselede (katilin sonradan İslam'a girmesi ve zımminin zımmi­yi öldürmesinde) hakim mirasçıların taleplerine göre kısası gerçek­leştirir.

    En sahih kavle göre mürted kişi öldürdüğü zımmi veya mürted sebebiyle öldürülür. Zımmi, öldürdüğü mürted kişi sebebiyle öldürülmez. Hür kimse, kendisinde kölelik bulunan kimse için kısa-sen öldürülmez. Köle, müdebber köle, mukâteb köle ve ümmü veled birbirlerine karşı cinayet işlerlerse, kedilerine kısas tatbik edilir.

    Bir köle, bir başka köleyi öldürür de sonra katil azad edilir ve­ya köleyi yaraladıktan sonra -öldürme ve yaralama hadisesi arasın­da- azad edilirse, hükmü İslam'a yeni girmiş mukâtebin hükmü gi­bi olur. Ama katil olursa, kısas hakkı sakıt olmaz.

    Bir kısmı hür olan kimse, kendisi gibi bir kısmı hür olanı öldürürse, buna kısas vacib olmaz. Zayıf kavle göre katilin hürriye­ti maktulün hürriyetinden fazla değilse kısas vacib olur. Müslüman köle ve hür zımmi arasında ise kısas hükmü cereyan etmez.

    Kendi çocuğunu -her ne kadar aşağıya doğru inse de- öldüren babaya kısas uygulanmaz. Çocuk babasına kısas tatbik etme hakkı­na sahip değildir. (Örneğin; bir kimse karısını öldürürse, çocuğu an­nesinden dolayı babasına kısas uygulayamaz.) Anasını veya babasını öldüren çocuğa kısas uygulanır.

    Nesebi meçhul biri öldürülür de onun üzerine iki kişi babalık iddia eder ve henüz kimin oğlu olduğu anlaşılmadan birisi katili öldürür ve benzerliklerden anlayan (kaife) diğerinin oğlu olduğunu söylerse, katile kısas uygulanır. Aksi halde kısas uygulanmaz.

    iki kardeş aynı anda biri babasını, diğeri ise annesini öldürürse, her biri için kısas uygulanabilir. Kısası uygulamada önce­lik sırası kura ile tespit edilir. Kendisine kura isabet edene kısas uy­gulanır veya henüz kısas uygulanmadan biri çabuk davranarak di­ğerini öldürürse, bu takdirde maktulün mirasçıları katile kısası uy­gulayabilirler. Kısası hak ettiği için caniyi öldüren ona mirasçı ola­maz dediğimiz takdirde hüküm böyledir. Keza onları aynı anda de­ğil de arka arkaya öldürürlerse ve ana ile babaları arasında nikah bağı yoksa da hüküm yine böyledir. Ana ve babası arasındaki nikah bağı ortadan kalkmamışsa, bu takdirde birinci kardeş, ikincisine kısası uygulayabilir.

    Bir grup bir kişiyi öldürürse, kısasen onların tümü öldürülür. Maktulün velisi katil gruptaki fertlerin bazısını sayıları itibari ile di­yetten kendilerine düşen hisseye karşılık affetme hakkına sahiptir.

    Yanlışlık ve kasta benzer öldürme fiiline iştirak eden kimse, kısasen Öldürülmez.

    Çocuğunu öldürmesi hususunda babayla suç ortaklığı yapan kişi, kısasen öldürülür. Köleyi öldüren kişiye iştirak eden hüre, köle­ye ve zımmiyi öldüren müslümana iştirak eden zımmiye kısas tatbik edilir. Keza müslümam öldüren harbiye iştirak eden ve organ kesme kısası veya haddi tatbik edene iştirak eden kişiye kısas tatbik edilir.

    Kendi kendini yaralayan kimseye bir başkası iştirak ederse, onda yara açar ve bu sebeple ölürse, iştirak eden kişiye kısas tatbik edilir.

    Kendisini yaralayan saldırganı uzaklaştırdıktan sonra başkası onu yaralar ve bu iki yaralama sebebi ile Ölürse, en zahir kavle göre ikinci kişi kısasen öldürülür.

    Bir kimse, bir adamı kasten veya yanlışlıkla iki yerinden yara­lar ve bu iki yara sebebi ile ölür veya harbi veyahut mürted olanı ya­ralar da sonra yaralı olan İslam'a döner ve onu ilk yaralayan tekrar onu yaralar da adam her iki yara sebebi ile ölürse, her iki durumda da yaralayan kişi kısasen öldürülmez. Zira ölüm, biri kasıtlı diğeri hataen olmak üzere iki yaralama sebebi ile vuku bulmuştur.

    Bir kimse, yaralı olanın yarasını derhal öldürücü bir zehirle te­davi eder ve yaralı ölürse, onu yaralamış olana kısas uygulanmaz. Zehir genellikle öldürücü değilse, bu kasta benzer bir öldürmedir. Tedavi amacı ile kullanılan zehir çoğunlukla öldürücü ise ve yaralı da bu zehri biliyorsa, tedavi eden kendi kendini yaralayan kişinin suç ortağı olur. Zayıf kavle göre ise kendi kendim hataen yaralayan kişinin suç ortağı olur.

    Bir cemaat, bir adama kırbaçla vurur da adam ölürse ve her bi­risinin darbesi tek başına öldürücü darbe değilse, gruptaki fertlere tatbik edilen kısas hakkında birkaç vecih vardır. En sahih veçhe göre, adamı dövmek için önceden anlaşmışlarsa hepsine kısas tatbik edilir.

    Bir kimse, müslüman bir cemaati sıra ile öldürürse, ilk öldürdüğü kişi sebebi ile kendisine kısas uygulanır. Şayet o fertleri bir anda öldürürse, velileri arasında kura çekilir. Kur'ada ilk sırayı alan kimse için katile kısas uygulanır. Diğerleri için diyet alma hakkı vardır. Ben diyorum ki; ilk öldürülen adamın mirasçısı dışın­da katili kısasen öldüren asi olur. Katilin asi tarafından öldürülme­si kısas olarak vaki olur. İlk öldürülen fert için ise diyet alınır. Allah daha iyi bilir.



    3. Yaralının Yaralı Olduğu Sürede Dinini Değiştirmesi veya Hür Olması


    Bir kimse harbi veya mürted olanı veya kölesini yaralar da harbi veya mürted müslüman olur veya kölesini azad eder ve yara­ladığı kişi yaranın canına sirayet etmesi sebebiyle ölürse zamin ol­maz. Zayıf kavle göre ise hafif diyet ödemesi vacibtir. Şayet oku fır­lattıktan sonra mürted veya harbi müslüman olur veya kölesini azad eder ve ok onlardan birisine isabet edip onu öldürürse, kendi­sine kısas uygulanmaz; zira aralarında denklik yoktur. Mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre, katilin akrabalarının müslü-manın hafif diyeti kadar bir diyet ödemeleri vacibtir. Yaralı dinden döner de yaranın canına sirayet etmesi sebebi ile ölürse kam boşa gi­der. En zahir kavle göre, yaralayana organ kısası tatbik etmek vacib­tir. Bu kısası müslüman olan akrabaları infaz eder. Zayıf kavle göre kısası imam uygular. Yara mali bir bedel gerektiriyorsa, erş (yara be­deli) ve can diyetinden en az olanını ödemek vacib olur. Zayıf kavle göre ersin ödenmesi vacibtir. Bir başka zayıf kavle göre ise kanı bo­şa gider.

    Yaralı kişi dinden döner de sonra tekrar İslam'a girer ve ya­ranın canına sirayeti sebebi ile ölürse, kısası tatbik etmek gerekmez. Zayıf kavle göre irtidat devresi kısa ise, caniye kısas ve tam diyet va­cib olur. Bir kavle göre diyetin yarısı vacib olur.

    Bir müslüman, zımmiyi yaraladıktan sonra zımmi müslüman olur veya hür olan bir köleyi yaralar da efendisi onu azad eder ve her iki durumda da yaranın cana sirayet etmesi sebebi ile yaralı ölürse, yaralayana kısas uygulamak gerekmez. Ancak caninin bir müslü-manın diyeti kadar diyet ödemesi vacibtir. Bu diyet kölenin efendi­sine ödenir. Diyet kölenin kıymetinden fazla ise fazla olan miktar onun mirasçılarına verilir.

    Bir kimse, bir kölenin elini keser de bu köle azad edilmiş ve sonra da yarası canına sirayet ettiği için ölürse, vacib olan diyetten ve kıymetin yarısından meblağı en az olan kendisine verilir. Bir kav­le göre ise efendi, diyet ve kıymetten meblağı en az olanı hak eder.

    Bir ikimse, bir kölenin elini keser de bundan sonra köle azad edilir ve başka iki şahıs onu yaralar da bu yaranın canına sirayeti se­bebi ile Ölürse, onu ilk yaralayan hür ise kendisine kısas uygulan­maz. Diğer iki caniye kısas tatbik edilmesi vacibtir.



    4. Uzuvlar Hakkında Kısas




    Organ kesme ve yaralama kısasında, adam öldürme kısası için gerekli olan şartlar aranır.

    Bir cemaat kılıcı, bir adamın elinin üzerine koyup kılıca bir de­fada yüklenerek adamın elini kestikleri anlaşılırsa, misilleme olarak hepsinin eli kesilir.

    Baş ve yüzde işlenen yaralamalara şeccac denir. Bu yaralama­lar on çeşittir: Harise, derinin az bir şekilde yarılması; damiye, deri­nin kan damlamayacak şekilde yarılması; badia, cildin kesilip etin hafif bir şekilde yarılması demektir.

    Mütelahime, ete gömülen ama etle kemik arasındaki zara ulaş­mayan, simhak, eti yarıp et ile kemik arasındaki zara ulaşan; mudi-ha, iğne deliği kadar bile olsa kemiği ortaya çıkaran; haşime, kemi­ği kırıp parçalayan; münakil, kemiği kırdıktan sonra yerini değişti­ren; me'mume, beyni örten zara kadar ulaşan; damiğa, beyin zarını delerek beyne kadar ulaşan yaralamalardır.

    Bu yaralama şekilleri içerisinde sadece mudihada kısas vacib­tir. Zayıf kavle göre ise, harise hariç mudihadan önce geçen yarala­malarda da kısas vacibtir.

    Bir kimse, bedenin diğer bir yerinde mudihayı açar veya burun kıkırdağının bir kısmını veya kulağın bir kısmını keser de parçası ayrılmazsa, en sahih kavle göre kendisine kısas uygulamak vacib olur.

    Mafsaldan kesilen organda kısas vacibtir. Hatta uyluk ve omuz kemiği kökünden kesilir ve caninin kemiğini fazladan kesmeden kısası uygulama imkanı varsa kısas uygulanır. Fakat imkan olmaz ve yara içeriye nüfuz ederse, en sahih kavle göre kısas vacib olmaz.

    Tek gözü çıkarmak, kulağı, göz kapağını, burun kıkırdağını, dudağı, dili, penis ve testisleri kesmek gibi yaralamalarda kısası uy­gulamak vacibtir. Keza en sahih kavle göre, her iki uyluğu ve vagi-nanın iki dudakçığını kesmekte de kısası uygulamak vacibtir. Kemi­ği kırmakta kısası uygulamak vacib değildir. Fakat kemiğin kırıl­ması halinde, mağdur caninin aynı kemiğini en yakın mafsaldan ko­parabilir. Geri kalan kısım için hükümet (saldırıya uğrayan organın saldırıdan önceki kıymeti ile saldırıdan sonraki kıymeti arasındaki farkı) alır.

    Bir kimse, bir şahsın bedeninde mudiha ve haşime yarasını açarsa, mağdur caninin bedeninde mudiha yarasını açar ve haşime-nin ersi olarak beş deve alır. Bedeninde mudiha ve munkile yarasını açarsa, mağdur caninin bedeninde mudiha açar ve munkileye karşılık on deve alır.

    Bir kimse bir şahsın elini bilekten keserse, mağdur caninin eli­ni bilekten kesmeyi terk ederek parmaklarını kesemez. Caninin par­maklarını keserse ta'zir edilir. Ancak caniye karşı sorumlu olmaz. En sahih kavle göre mağdur, caninin parmaklarını kestikten sonra da elini bilekten kesme hakkına sahiptir.

    Bir kimse, bir şahsın pazı kemiğini kırar da sonra pazısı kopar-sa, caninin pazısı dirsekten kesilir ve geri kalan kısım için hükümet almır. Mağdur caninin elini bilekten kesmeyi talep ederse, en sahih kavle göre, ona izin verilebilir.

    Bir kimse, birisinin gözünde mudiha yarası açar ve gözün ışığını giderirse mağdur da caninin gözünde mudiha yarası açar. Gözün ışığını giderirse misilleme yapılır. Şayet mudiha açar da ışığı gitmezse, ışığı gidermeyi mümkün kılan Örneğin, demiri ısıtıp ışığı giderinceye kadar göze yanaştırmak gibi hafif bir yöntemle ışığı giderir.

    Bir kimse, birinin gözüne genellikle ışığı gideren bir şamar vu­rur da ışığı giderirse, mağdur da caninin gözüne onun şamarı gibi bir şamar vurur. Gözün ışığı gitmezse, yukarıda belirtildiği gibi ha­fif bir yöntemle giderir. İşitme duyusunu gidermenin hükmü de gözün ışığını gidermenin hükmü gibidir. Keza en sahih kavle göre, bir organın kuvveti eksilir veya tat alma veya koku alma duyusu gi­derilirse kısas gerekir.

    Bir kimse, bir şahsın bir parmağını keser ve bu sebeple diğer parmakları düşerse, düşen parmaklar için kısas uygulanmaz.



    5. Kısasın Keyfiyeti


    Sağ ele bedel olarak sol el, alt dudağa bedel üst dudak kesile­mez. Bunun aksini yapmak da caiz değildir. Sağ parmak boğumuna bedel sol parmak boğumu kesilemez. Kesilen fazla parmağa bedel başka mahalde bulunan zait parmak da kesilemez. Asli organların büyüklük, uzunluk ve kuvvetin azlığının eşit olmaması zarar ver­mez. Keza en sahih kavle göre asli organda bulunan zaitlik de bir za­rar vermez.

    Mudiha yarasının miktarı, uzunluk ve enlemesine göre dikka­te alınır. Et ve deri kalınlığının ayrı olması bir zarar vermez.

    Bir kimse, bir şahsın kafasını da tümünü kaplayacak şekilde bir mudiha yarası açarsa ve caninin kafası küçük ise tümünde mu­diha açılır. Yara yüzüne veya ensesine kadar indirilmez. Belki mudi-hanm kalan payı için erş almır. Erş mudihanm tümüne tevzi edilir­se ve caninin kafası mağdurun kafasından büyük ise, sadece mağdu­run kafası miktarmca kısas yapılır. En sahih kavle göre mudihanın yeri, caninin isteğine göre tespit edilir.

    Bir kimse, bir şahsın alnında mudiha yarası açar da caninin alnı küçük ise, kafasından mudihaya ilâve yapılır. Mağdur kısası tat­bik ederken, kasten mudihayı gereğinden fazla yaparsa, fazla olan kısım içi kendisine kısas lazım gelir. Mudiha yarasını hataen fazla açar ve hak sahibi bir mal karşılığında onu affederse tam erş verme­si vacib olur. Zayıf kavle göre ise yaraya düşen hisseyi öder.

    Bir cemaat bir kimsenin kafasında mudiha yarası açarsa, her birinin kafasında onun açtığı yara gibi mudiha yarası açılır. Bir kav­le göre ise, hissesine göre her birinin kafasında yara açılır.

    Cani rıza gösterse bile sağlam organ, felç organa bedel kesile­mez. Mağdur, kesilen felç eline bedel caninin sağlam elini keserse, kısas yerine geçmez. Buna karşılık mağdurun caniye diyet ödemesi lazımdır. Bu fiil caninin ölümüne sirayet ederse, cana can kısası uy­gulanır.

    Felçli organın sağlam organa bedel olarak kesilmesi caizdir.Ancak uzman kişi: "Felçli elin kesilmesi halinde kanı durmaz." der­se, kesilmesi caiz değildir. Mağdur sağlam elinin karşılığında cani­nin felçli elini keserse, başka bir hak iddia edemez.

    Sağlam organ, menfaati azalan organ veya sakat organa bedel olarak kesilebilir. Tırnakların yeşil veya siyah renge bürünmüş ol­ması sağlam olmasına bir zarar vermez. En sahih kavle göre tırnak­ları giderilmiş el, tırnaklan gide-rilmemiş el karşılığında kesilebilir. Bunun aksini yapmak caiz değildir.

    Sağlam penis ile felçli olan penisin hükmü, elin hükmü gibidir. Felçli olan penis, buruk olup sertleşmeyen veya sertleşip buruk ol­mayan penistir. Penisin sertleşip sertleşmemesi önemli değildir. Sağ­lam testisler, burkulmuş veya iktidarsız testislere bedel kesilir.

    Sağlam olan burun, koku almayan burun karşılığında ve sağ­lam kulak sağır kulak karşılığında kesilebilir. Sağlam göz, siyahlığı çıkarılmış kör göz karşılığında çıkarılmaz. Konuşma kabiliyetini kaybetmiş dil, ahraz dil karşılığında kesilemez.

    Çıkarılan diş için kısas vardır. Dişi kırmada ise kısas değil erş vardır.

    Bir kimse küçük bir çocuğun dişini çeker ve bu diş süt dişi de­ğilse, tazminat hemen gerekemez. Geri kalan dişleri düşer ve za­manı gelince çıkarlar da çekilen diş çıkmaz ve bir kişi çıkış yeri bo­zulduğu için çıkmamıştır derse, kısas vacib olur. Dişi çekilen hak sa­hibi küçük ise hakkı ifa edilmez, büyüyünceye kadar ertelenir.

    Bir kimse, bir çocuğun düşmüş süt dişi yerine çıkmış dişi çekip çıkarır da henüz diyeti Ödemeden onun yerine yeni bir diş çıkarsa, en zahir kavle göre kısas sakıt olmaz,

    Eli sağlam olan bir kimse, parmağı eksik olan birinin elini ke­serse, mağdur caninin elini keser ve bir parmak için erş öder. Eli sağlam bir kimse, bir parmağı eksik olanın dört parmağını keserse, mağdur olan kişi isterse dört parmağın diyetini alır, isterse caninin dört parmağını koparır. En sahih kavle göre parmaklan koparmış ve dipleri yaralanmışsa hükümet vermesi vacibtir. Mağdur diyet almışsa, cani hükümet ödemez. Her iki halde de (diyet almak veya parmakları koparmak halinde) avuç için ödenen hükümetin beşte biri alınması vacibtir.

    Parmaksız bir eli kesen kişinin eli kısas olarak kesilmez. An­cak eli kesilen elin misli ise kısas uygulanır. Parmaksız olan kişi, parmakları tam olan birinin elini keserse, kendisinin de eli kesilir ve parmakları için diyet öder.

    Parmakları felçli olan kimse sağlam bir eli keserse, mağdur is­terse onun sağlam üç parmağını koparır ve iki parmağın diyetini alır, isterse caninin elini keser ve buna razı olur.



    6. Maktulün Velisi ve Caninin Anlaşmazlığı


    Bir kimse, örtüye bürünmüş olan bir adamı kılıçla ikiye böler ve onun ölü olduğunu zannettiğini, maktulün velisi ise,, sağ olduğu­nu iddia ederse, en zahir kavle göre veli yemini ile tasdik edilir.

    Bir kimse, birinin bir organını keser ve organın sağlam ol­madığını zannederse mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre, görünen organın sağlam olmadığını inkar ederse sözü tasdik edilir. Görünen organın sağlam olduğunu söylerse, sözü kabul edilmez.

    Bir kimse bir kişinin ellerini ve ayaklarını keser de yaranın canına sirayetiyle öldüğünü zanneder ve veli yaranın iyileşmesini mümkün kılan bir zamanın geçtiğini ve başka bir sebeple öldüğünü iddia ederse, en sahih kavle göre veli tasdik edilir. Keza cani elini kestiği kişinin yaranın sirayeti ile ölmediğini iddia eder, mağdurun velisi ise yaranın sirayeti ile öldüğünü iddia ederse veli tasdik edilir.

    Bir kimse bir adamın bedeninde iki mudiha yarası açarak ke­mik ile et arasındaki zarın kalkmasına sebep olur ve yara iyileşme­den Önce zarın kalktığını iddia eder de yaranın iyileşmesini mümkün kılan bir zaman geçmişse, cani tasdik edilir. Yaranın iyileş­mesini mümkün kılan bir zaman geçmemişse, cani yemin eder ve iki erş öder. Zayıf kavle göre üç erş öder.



    7. Kısası Kim Hak Eder ve Kim Uygular


    En sahih kavle göre her mirasçı kısası uygulayabilir. Maktulün mirasçısı hazır değilse gelinceye kadar kısas askıya alınır. Mirasçı çocuk ise, buluğ çağına erinceye kadar; deli ise ayılıncaya kadar kısas uygulanmaz. Bu durumda katil hapsedilir ve kefalet yolu ile serbest bırakılmaz. Mirasçılar, kısası uygulayacak mirasçı üzerindegörüş birliğine varmalıdır. Bir kişi üzerinde anlaşamazlarsa, ara­larında kura çekilir. Kısası uygulamaktan aciz olan mirasçı da kura­ya katılır. Kurası çıkarsa, tayin edeceği kişi kısası tatbik eder. Zayıf kavle göre ise, kısası tatbik etmekten aciz olan kuraya dahil edilmez.

    Mirasçılardan biri acele ederek caniyi öldürürse, en zahir kav­le göre kendisine kısas tatbik edilmez. Geri kalan mirasçılar caninin terikesinden paylarına tekabül eden diyeti alırlar. Bir kavle göre acele edip caniyi öldüren mirasçının malından diyet alırlar. Mi­rasçılardan biri caniyi affettikten sonra onu afetmeyen biri acele davranarak caniyi öldürürse, kendisine de kısas uygulanır. Zayıf kavle göre ise, caninin afedildiğini ve öldürülmeme si için hakimin karar verdiğini bilmeden onu öldürmüşse, kendisine kısas uygulan­maz.

    İmamın izni olmadan kısas uygulanmaz. İmamdan izin al­maksızın kısas uygulanmış ise, uygulayana ta'zir cezası verilir. İmam can kısasını uygulamak üzere maktulün akrabasına izin verir. En sahih kavle göre, organların kısasını uygulamak için mağdurun akrabasına izin veremez.

    İmam caninin boynunu vurmak üzere cellada izin verir de o kasten caninin başka bir yerine kılıcı indirirse onu ta'zir eder, azlet­mez. Cellat hata ettiğini söyler ve bu da mümkün ise imam onu az­leder, ta'zir etmez. En sahih kavle göre celladın ücreti caniye aittir.

    Kısas cezası acele üzere infaz edilir. Caninin haremde olması veya havanın çok sıcak veya soğuk olması veya caninin hasta olması cezayı geciktirme sebebi olamaz.

    Cani kadın olup hamile ise kendisine can ve organ kısası tat­bik edilmez, hapiste tutulur. Hamlini indirip çocuğunu ilk sütle em­zirmesine, çocuğu emziren başka bir kadın yada hayvan sütü yoksa, iki yıl süreyle emzirip sütten kesmesine kadar cezası ertelenir. Kadın hamile olduğunu söylerse, en sahih kavle göre bir delil ol­maksızın sözü tasdik edilir.

    Bir kimse birini kılıç gibi keskin bir aletle öldürür veya boğar veya aç bırakmak suretiyle öldürürse, kendisi de misilleme olarak aynı metalle öldürülür. Sihir yapmak sureti ile ölüme sebep olursa,

    kendisi kılıçla öldürülür. Keza içki içirerek veya onunla livatada bu­lunarak öldürmüşse, en sahih kavle göre kılıçla boynu vurulur. Ca­ni aç bırakılır da ölmezse, ölünceye kadar günleri ziyadeleştirilir. Bir kavle göre ise, kısas olarak kılıçla boynu vurulur. Mağdurun mi­rasçısı caniye aynı fiili tatbik etmek yerine kısası kılıçla tatbik ede­bilir.

    Bir kimse bir şahsın elini keser de bu yaranın sirayeti sonucu ölürse, mağdurun velisi caninin boynunu vurabilir. Önce caninin eli­ni kesme ve sonra boynunu vurma hakkına da sahiptir. Caninin eli­ni kestikten sonra isterse ölümüne sirayet etmesi için bekler.

    Bir kimse bir şahsın karnında yara açarak veya pazı kemiğim kırarak ölümüne sebep olursa, mağdurun velisi caninin boynunu kılıçla vurabilir. Bir kavle göre ise misilleme olarak caniye aynı ya­rayı tatbik eder. Şayet ölmezse, en zahir kavle göre ölünceye kadar yara ziyadeleştirilemez.

    Bir kimse canide organ kesme kısasım uygular da sonra bu fi­il, ölümüne sirayet ederse maktulün mirasçısı isterse kılıçla boynu­nu vurur, isterse diyetin yarısı karşılığında onu affeder.

    Bir kimse bir şahsın her iki elini keser mağdur da kısas olarak caninin her iki elini keser ve cani ölürse, velisi için mağdurun boy­nunu vurma hakkı vardır. Onu affederse diyet alamaz. Kesme kısası uygulanır da cani ölürse, boş yere ölmüş olur. Cani ve mağdur yara­lama sirayeti ile beraber ölürlerse veya mağdur önce ölürse kısas yapmış olur. Mağdur sonradan ölürse en sahih kavle göre, önce öle­nin velisi caniden (sonra ölenden) yarım diyet alabilir.

    Sağ eli kesilen mağdur caniye: "Sağ elini çıkar misilleme ola­rak keseyim." der o da sağ elin yerine geçer kastı ile sol elini çıkarır ve mağdur darbeyi indirerek keserse, boş yere kesilmiş olur. Cani: "Sol eli sağ ele bedel çıkarmıştım ve onun yerine geçeceğini zannet­miştim." der de mağdur onu yalanlarsa, en sahih kavle göre sağ ele bedel sol el kısas olarak kesilmez. Bu itibarla mağdur kestiği sol el için diyet ödemesi vacibtir. Geriye sağ el için kısası tatbik etmek kalır. Keza cani: "Heyecanlandım sağ elimi çıkardığımı zannettim." der, mağdur da : "Sağ el olduğunu zannederek kestim." derse, sol el için diyet verilir.



    8. Kasten Öldürmenin veya Yaralamanın Cezası ve Kısasta Affın Hükmü


    Kasten öldürmek kısası gerektirir. Diyet, kısas sakıt olduğun­da verilen bedeldir. Bir kavle göre kısas ve diyetten biri müphemdir, yani kasten öldürmenin cezası ya kısas yada diyettir. İmamın her iki kavline göre veli, caninin izni olmadan onu afederse, diyet alabilir. Birinci kavle göre, (kısası vacib kılan kavle göre) veli mutlak şekilde caniyi afederse, mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre diyet gerekmez. Diyeti vermekten veli katili affederse bu geçersiz olup bundan sonra onu kısastan affedebilir. Cani kabul eder ve veli diyet cinsinden başka bir şey üzerine kısası affederse, malın veliye veril­mesi gerekir. Kabul etmezse, en sahih kavle göre mal sabit olmaz ve kısas düşmez.

    Kısas veya diyetten birinin vacib olduğunu söylersek, fakirlik sebebi ile kısıtlı bulunan kişi caniyi diyetten afedemez. Kısası uygu­lamak vacibtir dememiz halinde, veli caniyi diyet karşılığında affe­derse, diyet alması gerekir. Şayet veli mutlak şekilde afederse yu­karıda belirtildiği gibi diyet de gerekmez. Mal karşılığı olmaksızın caniyi afederse, mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre bir şey gerekmez.

    Diyet konusunda aşırı davranan velinin hükmü, kısıtlı olanın hükmü gibidir. Zayıf kavle göre ise çocuğun hükmü gibidir.

    Veli ve cani, diyet için iki yüz deve üzerine anlaşırlarsa, kısas veya diyetten birini uygulamak vacibtir dememiz halinde anlaşma­ları geçersizdir. Kısas vacibtir dememiz halinde en sahih kavle göre anlaşmaları geçerlidir.

    Reşid olan kimse birine : "Elimi kes." der, o da keserse eli boş yere kesilmiş olur. Kesme fiili ölümüne sirayet eder veya : "Beni öldür." der o da öldürürse, boş yere ölmüş olur. Bir kavle göre ise ca­ninin diyet vermesi vacibtir.

    Bir kimse, bir şahsın bir azasını keser ve mağdur caniyi afedip kısas ve erş almaktan vazgeçerse, yaranın cana sirayet etmemesi ha­linde cani bir şey ödemez. Cana sirayet ederse kısas gerekmez.

    Azaların ersine gelince mağdur, caniyi affederken: "Bu cinaye­tin ersini caniye vasiyet ettim." şeklinde vasiyet lafzı ile söylerse,bunun hükmü katil için yapılan vasiyetin hükmü gibidir. Şayet af­fetme lafzını ibra, ıskat veya affetme lafzı ile söylerse erş düşer. Zayıf kavle göre bu üç lafız da vasiyeti ifade eder. Diyetin tamamlan­ması için erse ilâve yapmak vacibtir. Bir kavle göre mağdur cinayet sebebi ile kendisine sirayet eden şeyi affederse, erse ilâve edilecek miktar düşer. Yara başka bir azaya sirayet eder ve iyileşirse, en sa­hih kavle göre sira-yet sebebi ile olan yaranın diyetini tazmin eder.

    Bir kimse bir adamın elini keser ve bu fiil onun ölümüne sebep olur da velisi caniyi afedip can kısası uygulamazsa caninin elini de kesemez. Caninin elini kesmekten vazgeçerse, en sahih kavle gö boynunu vurabilir. Veli, caninin elini keser sonra meccanen can kısasını afeder de kesme fiili ölüme sirayet ederse, afetmenin batıl olduğu ortaya çıkar. Ölümüne sirayet etmezse affı sahihtir.

    Veli kısası tatbik etmek için vekil tayin eder de sonra caniyi afeder ve vekil durumdan haberdar olmadan kısası uygularsa, ken­disine kısas tatbik edilmez. En zahir kavle göre ise diyet vacib olur. Diyet akilesine değil vekilin kendisine vacib olur. En sahih kavle göre vekil diyei affedenden alamaz.

    Kısas cezası bir kadına vacib olur da hak sahibi kısası ona sıdak yaparak onunla evlenirse caiz olup kısas hakkı sakıt olur. Eğer cinsel ilişkiden önce ayrılırlarsa, kadın ersin yarısını Öder. Bir kavle göre mehri misilin yarısını öder.



    B. DİYET (KAN BEDELİ)


    Hür, müslüman ve erkek olan kimsenin haksız yere öldürülmesi durumunda bunun diyeti yüz devedir. Develer üç kısım­dan ödenir:

    1- Otuz hikka (üç yaşını tamamlamış deve),

    2- Otuz coza'a (dört yaşını tamamlamış deve),

    3- Kırk halifet (gebe olan deve).

    Hataen işlenen can diyeti ise beş çeşit yüz devedir:

    1- Yirmi bint-i mehad (bir yaşını bitirmiş deve),

    2- Keza yirmi bint-i lebun (iki yaşını bitirmiş deve),

    3- Yirmi ibni lebun (iki yaşım bitirmiş erkek deve),

    4- "Yirmi hikka (üç yaşını bitirmiş deve),

    5- Yirmi ceza'a (dört yaşını bitirmiş deve).

    Bir kimse, Mekke hareminde veya haram aylar denilen zilka­de, zilhicce, muharrem veya recep ayında veya rahim sahibi (ana, kız kardeş gibi) mahremini hataen Öldürürse, diyet develeri üç kısımdan ödenir.

    Yanlışlıkla işlenen cinayetin diyeti müsellese (üç kısım) şeklin­de ise, caninin akilesi diyeti vadeli olarak ödeyebilir. Kasıtlı işlenen öldürmede diyet cani tarafından acele üzere ödenir. Öldürme kasta benzer ise, müsellese şeklinde vadeli olarak caninin akilesi üstlenir.

    Hak sahibi rıza göstermedikçe ayıplı ve hasta develer diyet ola­rak verilmez. Gebe olan develer, gebelikten anlayan uzman kişilerce tespit edilir. En sahih kavle göre, beş yaşını doldurmamış gebe deve­nin diyet olarak verilmesi caizdir.

    Kendisine diyet vacib olan kimsenin develeri varsa, diyeti ken­di develerinin cinsinden vermesi lazımdır. Zayıf kavle göre kendi beldesinde çoğunlukta bulunan develerin cinsinden verir. Kendi de­veleri yoksa, bedevi beldenin veya kabilenin çoğunlukta bulunan de­velerinin cinsinden verir. Aksi halde kendi beldesine en yakın belde­nin develerinin cinsinden verir.

    Caninin diyet için vacib olan devenin başka çeşidine veya de­velerin yerine kıymetlerini vermesi her iki tarafın rızası ile olur. Di­yet olarak verilen deve bulunamazsa, İmamın ilk kavline göre bin dinar altın veya on iki bin dirhem ödenir. İmamın son kavline göre ise, beldenin revaçta bulunan paraya göre develerin kıymeti ödenir. Cani birkaç deve bulursa, onları satın alır, eksik kalanların ise kıymetini Öder.

    Hür kadın ve hür erselin ölüm veya yara diyetleri, erkeğin di­yetinin yarısı kadardır.

    Yahudi ve Nasrani'nin ölüm ve diğer diyetleri, müslümanm di­yetinin üçte biri; mecusinin diyeti, müslümanm diyetinin onda biri­nin üçte ikisi; keza eman almış putperestin diyeti de onda birinin üçte ikisi kadardır. Mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre

    kendisine İslam daveti ulaşmamış kimsenin dini varsa ve dini deği­şikliğe uğramamış ise diyeti bu dine bağlı kimsenin diyeti gibi olur. Dini değişikliğe uğramış ise diyeti mecusi olanın diyeti gibidir.



    1. Organlara Karşı İşlenen Cinayetlerin Diyeti


    Bir kimse hür müslümanm yüzünde veya başında bir mudiha açarsa, bunun diyeti beş devedir. Birlikte işlenen haşime ve mudiha yaralamalarında on deve diyet vardır. Mudihadan başka yaralama­ların diyeti beş devedir. Zayıf kavle göre ise yaralamalar için hükümet alınır. Münkile yaralarında diyet on beş devedir. Me'mume yaralamasında diyetin üçte biri alınır.

    Bir kimse bir şahısta mudiha, biri haşime ve başka biri de münkile ve dördüncü bir şahıs da me'mume yarası açarsa, bunlar­dan üçü beşer deve verir. Dördüncüsü ise üçte birinin tamamını öder.

    Bir kimse bir şahısta mudihadan önce seccac yarası açar ve seccac ile mudiha arasındaki oran bilinirse, mudiha ersi oranında hisse vacib olur. Aradaki oran farkı bilinmezse, bedenin sair et­rafında yapılan yaralamalarda olduğu gibi bir hükümet vardır.

    Caife yarası için diyetin üçte biri Ödenir. Caife, karın, göğüs, boğaz çukuru, cebin (yüz, alın), bel, ve kalça gibi bedenin sair et­rafında yapılan ve içeriye nüfuz eden yaralamadır. Mudihanın büyük veya küçük olması ersin miktarını etkilemez.

    Bir kimse, aralarında et ve deri bulunan iki organda mudiha açarsa, bir kavle göre aralarında ikisinden birinde et ya da deri bu­lunursa iki mudiha; mudihayı kasten ve hata ile iki kısımda yapar­sa veya mudiha baş ve yüzü içine alırsa iki, bir kavle göre ise bir mu­diha sayılır. Mudiha geniş olursa, en sahih kavle göre bir mudiha sayılır. Mudihayı başkası genişletirse iki yara sayılır. Caifenin sayı ve taaddüt açısından hükmü, mudihanın hükmü gibidir. Karma nüfuz edip sırttan çıkan caife, en sahih kavle göre iki yara sayılır.

    Bir kimse, bir şahsın karnına iki uçlu bir ok batırır da içeriye ulaşırsa, iki yara sayılır. Caife ve mudiha yarasının iyileşmesi ile erş sakıt olmaz.

    Mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre, kesilen her iki kulak kepçesi için tam bir diyet ödenir hükümet ödenmez. Kulak kepçesinin bir kısmı kesilirse, o oranda hisse alınır. Cinayet sebebi ile her iki kulağın işitme duyusu kurursa (işitmez hale gelirse), tam bir diyet vacib olur. Bir kavle göre ise hükümet lazım gelir, İşitme duyusu sağlam olmayan iki kulak kepçesini kesmede hükümet gere­kir. Bir kavle göre ise tam diyet gerekir.

    Her bir göz için yarım diyet gerekir. Cinayete uğrayan gözde şaşı veya gece körlüğü de olsa hüküm böyledir. Keza gözde ışığı azaltmayan beyazlık da olsa yarım diyet vacib olur. Gözdeki ışığı azaltırsa, ona düşen hisse miktarı gerekir. Işığın ne kadar azaldığı tespit edilemezse hükümet gerekir. Her bir göz kapağı için diyetten dörtte bir hisse gerekir. Göz kör olsa bile hüküm böyledir.

    Burun yumuşaklığı için bir diyet lazım gelir. Burunun her iki tarafı (burun delikleri) ve uç kısmının alt tarafının kesilmesi halin­de diyetin üçte birini almak vacib olur. Zayıf kavle göre ise yarala­nan uç kısmın alt tarafı için hükümet gerekir. Her iki tarafı (burun delikleri) için diyet vacib olur.

    Her bir dudak için diyetin yarısı vardır. Kabiliyeti giderilme-miş sarkık olsa bile dil için tam bir diyet vardır. Bazı harfleri telaf­fuz edemeyen eret (ett... ett diyen), elseğ (ess... ess diyen) ve çocuk için bir diyet vardır. Zayıf kavle göre çocukta ağlamak ve süt emmek için dilini hareket ettirmesi gibi konuşma belirtilerinin görülmesi şarttır. Ahraz olan dil için hükümet vardır.

    Erkek ve hür müslümanm her bir dişi için beş deve diyet vardır. Dişin zahiri olarak bir kısmının kesilmesi veya kökünden sökülmesi aynıdır. Zaid olan dişler için ise bir hükümet vacib olur. Dişin kımıldaması az da olsa, hükmü sağlam dişin hükmü gibidir. Menfaati iptal edilmiş diş için hükümet vardır. Menfaati azalmış di­şin hükmü, en sahih kavle göre sağlam olan dişin hükmü gibidir.

    Süt dişini düşürmemiş çocuğun dişini söktükten sonra zamanı gelince dişi çıkmaz ve dibinin bozulduğu anlaşılırsa, erş verilmesi vacibtir. Dişin dibinin bozulduğu belli olmadan çocuk ölürse, en za­hir kavle göre caniye bir şey gerekmez. Sökülen diş süt dişi olup ye­rine çıkan yeni diş ersi düşürmez.

    Bir kimse bir şahsın birkaç dişini sökerse, diyet her bir diş için ayrı ayrı hesaplanır. Bir kavle göre cani ve cinayet bir ise, alınan diyet birden fazla olmaz. Her bir çene için diyetin yarısı vardır. En sa­hih kavle göre dişlerin ersi, her iki çene diyetine dahil değildir.

    Bilekten kesilen her bir el için diyetin yarısı vardır. Eller bilek­ten yukarı kesilmişse, ayrıca hükümet de vacib olur. Kesilen her bir parmak için on deve vardır. Her bir boğum için on devenin üçte biri vardır. Baş parmağın boğumu için on devenin yarısı vardır. Her iki ayak parmaklarının hükmü, her iki el parmaklarının hükmü gibidir.

    Kadının memelerinin ucu için bir diyet vardır. Erkek memele­rinin ucu için bir hükümet vardır. Bir kavle göre ise bir diyet vardır.

    Her iki testis için bir diyet vardır. Keza penis için de bir diyet vardır. Küçüğün ve yaşlının penisi, cinsi ilişkide iktidarsız olan pe­nisin ve uç kısmının hükmü penisin hükmü gibidir. Vaginanın bir kısmı kesilirse, diyetten takdir edilen şey alınır. Bir kavle göre, hükmü penisin hükmü gibidir. Keza burun yumuşağının kesilen kısmı ile kadın memesinin ucundan kesilen kısmını hükmü de böyledir. Her iki kalça için tam bir diyet vardır. Keza vaginanın iki dudakçığımn hükmü de böyledir. Keza derinin soyulması halinde mağdurda yerleşik hayat olup derinin soyulmasından sonra bir baş­kası mağdurun boynunu keserse deriyi soyana diyet vacib olur.



    2-. Organların Menfaatini Gidermenin Diyeti


    Akim menfaatini gidermede tam diyet vardır. Menfaat yarala­ma ile gide-rilirse takdir edilen erş veya hükümet vacib olur. Bir kavle göre diyet veya erşten az olanı çok olanına dahil edilir. Veli mağdurun aklının giderildiğini iddia eder de cani inkar ederse ve mağdur yalnızken söz ve fiilleri muntazam değilse yeminsiz olarak diyet alabilir.

    işitme duyusunun giderilmesinde diyet vardır. Bir kulağın gi­derilmesinde yarım diyet vardır. Zayıf kavle göre ise noksanlık his­sesi alınır. Kulak kepçesi ile birlikte her iki kulağın işitme duyusu giderilirse iki diyet alınır.

    Mağdur işitme duyusunun giderilmiş olduğunu iddia eder de kendisi uykuda iken veya haberi olmadan ani bir bağırma veya gürültü ile irkilir ve bu seslerden rahatsız olursa, yalan iddiada bu­lunmuş olur. Bağırma ve gürültüden rahatsız olmazsa yemin eder ve bir diyet alır. İşitme duyusu biraz eksilmiş ve eksilen kısmın ne ka­dar olduğu biliniyorsa, diyetten o kadar hisse alınır. Orantı miktarı bilinmezse, hakimin içtihadı ile takdir edilen bir hükümet alınır. Zayıf kavle göre ise işitme duyusunun ne kadarının giderilmiş oldu­ğu mağdurun sıhhatli akranlarının işitme duyularına oranla zapt edilerek belirlenir.

    İşitme duyusu bir kulakta eksilmiş ise, bu eksiklik kapatılır ve sağlam kulağın işitme derecesi son noktada zapt edilerek belirlenir. Sonra bunun aksi yapılır. İki durum arasındaki fark oranında diyet­ten hisse alınır.

    Normal her bir gözün görme kuvvetinin giderilmesinde yarım diyet vardır. Göz çıkarılırsa diyet ziyadeleştirilmez. Cinayete uğrayan kişi görme gücünü kaybettiğini iddia ederse, bunu öğrenmek için uz­man kişilerin görüşüne baş vurulur veya mağdur şöyle denenir: Ak­rep veya kızartılmış bir demir paçası aniden onun gözüne yak­laştırılır. Bundan rahatsız olup olmadığına dikkatle bakılır. Görme gücü eksilmişse, bunun hükmü işitme duyusunun hükmü gibidir.

    Koklama duyusunun giderilmesinde en sahih kavle göre tam diyet vardır.

    Konuşma (dil) kuvvetini iptal etme durumunda diyet lazım ge­lir. Bir kısım harflerin telaffuzunu iptal etme durumunda diyetten takdir edilen oranda hisse alınır. Diyet, Arap alfabesindeki yirmi se­kiz harfe taksim edilerek, her harfe düşen hisse oranı alınır. Zayıf kavle göre ise diyete şefevi (dudak harfleri) ve boğazdan çıkan harf­ler taksime dahil edilmezler. Kişinin yaratılış itibarı veya bir afet se­bebi ile telaffuz edemediği harflere karşılık bir diyet ödenir. Zayıf kavle göre ise harfler oranında diyetten pay gerekir. Bir cinayet se­bebi ile telaffuz edilemeyen harfler, ikinci bir cinayet ile iptal edilir-lerse, mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre onlar için tam diyet alınmaz.

    Bir kimse bir şahsın dilinin yarısını keser ve bu sebeple konuş­manın dörtte biri kayb olsa veya bunun aksi olursa diyetin yarısı lazım gelir.

    Sesi gidermede bir diyet vardır. Sesle birlikte dilin hareketi ip­tal edilir de konuşmaktan ve cevap vermekten aciz kalırsa, onun için iki diyet vardır. Zayıf kavle göre ise bir diyet gerekir.

    Tadın giderilmesinde bir diyet vardır. Tat; tatlı, ekşi, acı, tuzlu ve lezzetin dilde hissedilmesidir. Diyet bu beş tada taksim edilir. Tadın (alma duyusunun) eksilmesinde bir hükümet vardır.

    Çiğneme kuvvetinin iptal edilmesinde diyet vardır.

    Sırtı kırarak meni ve döl tutma kuvvetini gidermede ve cinsel ilişkide lezzet duyma gücünü gidermede diyet vardır.

    Kadının ifdasmda -ister kocası tarafından, ister başkası ta­rafından yapılsın- diyet vardır. İfda; vaginada penisin giriş yeri ile anüs halkası arasındaki cidarın kaldırılmasıdır. Zayıf kavle göre ise ifda, penisin giriş yeri ile idrar kanalı arasındaki cidarı kaldırmak­tır. Kocanın sadece ifda yolu ile karısiyle cinsel ilişkide bulunma im­kanı varsa, bu şekilde cinsel ilişkide bulunması caiz olmaz.

    Bir kimse hakkı olmadığı halde penis dışında bir şey ile bir kızın bekaretini izale ederse erş ödemesi vacibtir. Şüphe ile karısı ol­duğunu zannederek bekareti penis veya zorla gidermeyle dul olana mehri misil ve buna ek olarak bekareti gidermeye karşılık erş öden­mesi lazımdır. Zayıf kavle göre bakirenin mehrinin ödenmesi lazım gelir. Hak sahibi (koca) tarafından ifda yolu ile kızın bekareti gide­rilmişse, bir şey gerekmez. Zayıf kavle göre penis dışında bir şey ile bekaretin giderilmesinde erş Ödenmesi lazım gelir.

    Elin kuvvetini gidermede diyet vardır. Keza her iki ayaktan yürüme kuvvetim gidermede de diyet vardır. El ve ayakta kuvvetin eksiltilmesinde ise hükümet vardır.

    Bir kimse, bir şahsın belini kırarak yürümesini veya cinsel kuvvetini iptal ederse veya yürümesini ve menisini iptal ederse, iki diyet ödemesi lazımdır. Zayıf kavle göre ise bir diyet ödemesi lazımdır.



    3. Birden Fazla Diyetin Bir Arada Olması


    Bir kimse bir başkasının bedeninin etrafında cinayet işlerse (elleri, ayakları, kulakları kesmek gibi) veya latifelerini (işitme, görme, koklama, tat alma kuvvetini) giderirse, birkaç diyet vermesi lazımdır. Bu gibi cinayetlerden biri vuku bulur ve mağdurun canına sirayet ederek onu öldürürse, caninin bir diyet Ödemesi gerekir. Ke­za en sahih kavle göre yara iyileşmeden cani mağdurun boynunu keserse, bir diyet ödemesi gerekir. Şayet adamı kasten öldürür ve cina­yeti hataen işlerse veya durum bunun aksi olursa, en sahih kavle göre diyetler (organ diyetleri ve cana can kısası) iç içe girmez. Cani­den başka biri mağdurun boynunu vurursa, diyet müteaddit olur.



    4. Hükümet/Erşi Takdir Edilmemiş Cinayetlerin Mali Cezası


    Hakkında diyet takdir edilmemiş yaralamalarda hükümet öde­mek vacibtir. Hükümet, can diyetine nisbetle onun bir cüzüdür. Zayıf kavle göre can diyetine değil de cinayete uğrayan organın de­ğerinde meydana gelen değer eksikliğinin oranıdır. Cinayete uğra­yan köle ise, üzerinde bulunduğu nitelikleri ile değer takdiri yapılır.

    Cinayet ersi belli olan bir organda meydana gelmişse, hüküme­tin miktarının bu meblağa ulaşmaması şarttır. Bu meblağa ulaşırsa, hakim kendi görüşü ile fazla olan miktarı indirir.

    Hükümet, uyluk kemiği gibi belli bir diyeti olmayan bir organ içinse, miktarının can diyetine ulaşmaması lazımdır. Cinayete uğra­yanın değerini, yaranın iyileşmesinden önce değil de sonra takdir et­mek gerekir. Yara iyileştikten sonra kendisinde veya değerinde bir eksilme olmamışsa, iyileşmeye en yakın olan noksanlık hali itibara alınır. Zayıf kavle göre ise mezkur noksanlığı hakim kendi görüşü ile takdir eder. Başka bir zayıf kavle göre ise mali ceza ödenmez.

    Mudiha gibi diyeti takdir edilmiş yaranın etrafında meydana getirdiği kusur ve noksanlıklar da mudihaya tabi olur. Damiye gibi diyeti takdir edilmemiş yaranın etrafında meydana getirdiği kusur­lar için en sahih kavle göre, sadece yaralama hükümeti ödenir.

    Bir köleyi öldüren diyet olarak kölenin kıymetini öder. Can gi­derme cinayeti dışında hür olan kimse için diyeti belli olmayan etraf ve letaifte değerinden eksilen fark ödenir. Hür kimse için diyeti bel­li ise, oranı kadar diyetten hisse alınır. Bir kavle göre ise değerden eksilen oran ödenir.

    Kölenin penisinin ve testislerinin kesilmesinde, en zahir kavle göre iki kiymet vacib olur. İkinci kavle göre ise kıymetten eksilen oran vacib olur. Cinayet sebebiyle bir noksanlık meydana gelmezse, bir şey ödemek gerekmez.



    5. Diyeti Gerektiren Şey


    Bir kimse duvara çıkmış bulunan mümeyyiz çocuğa bağırır da çocuk düşüp ölürse, akilesi galiz (ağır) diyet ödemesi gerekir. Bir kavle göre ise kısas gerekir. Fakat yerdeki veya duvar üzerindeki ba­liğ çocuğa bağırır ve çocuk düşüp ölürse, en sahih kavle göre diyet gerekmez. Çekilen silâh sebebiyle bir kimse korkup ölürse hükmü, yüksek sesten korkup ölen kişinin hükmü gibidir. Mürahik (buluğ çağına yaklaşmış kimse) ve uyanık kimsenin hükmü baliğ kimsenin hükmü gibidir.

    Bir kimse av hayvanına bağırır da bir çocuk irkilir ve düşüp ölürse, akilesi üzerine hafif diyet lazım gelir.

    Hakim kötü ahlaklı olduğu bildirilen kadına davetiye çıkarıp da kadın bundan korkup çocuğunu düşürürse, hakimin akilesi za-min olur.

    Bir kimse bir çocuğu, yırtıcı hayvanın bulunduğu bir yere bırakır da yırtıcı hayvan onu yerse zamin olmaz. Zayıf kavle göre, çocuğun oradan ayrılma imkanı yoksazamin olur.

    Bir kimse, kılıcım eline alıp birini kovalar da kaçan adam, su­ya veya ateşe atlar veya duvardan atlayıp helak olursa, kovalayan zamin olmaz. Kaçan adam kör olması veya karanlık olması nedeni ile bilmeden suya veya ateşe düşerse, kovalayan zamin olur. Keza kaçarken tavan çöker ve bu sebeple ölürse, en sahih kavle göre ko­valayan zamin olur.

    Bir kimse yüzmeyi öğretmesi için bir çocuğu yüzmeyi bilen bi­rine teslim eder de çocuk suda boğulursa, caninin akilesi üzerine di­yet lazım gelir.

    Bir kimse kendisi için sebepsiz yere bir kuyu açar da bir kim­se onaa düşüp ölürse, akilesi diyeti yüklenir. Yalnız kendi arazisinde veya ölü bir arazide kuyu açar da bir kişi ona düşer ölürse zamin ol­maz. Şayet dehlizinde kuyu açar ve birisini evine çağırır da bilme­den ona düşüp ölürse en zahir kavle göre zamin olur.

    Bir kimse başkasının arazisinde veya ortağı olduğu arazide or­tağının izni olmadan kuyu açar ve birisi ona düşüp ölürse zamin olur. Keza gelip geçenlere zarar veren dar bir yolda kuyu açar ve bi­risinin telef olmasına sebep olursa zamin olur. Yol geniş olup gelip geçenlere zarar vermez ve imamın izni ile kuyuyu açmışsa zamin ol­maz. İmamın izni olmaksızın kendi maslahatı için açmışsa zamin olur. Amme maslahatı için açmışsa, en zahir kavle göre zamin ol­maz. Mescitte açılan kuyunun hükmü, yolda açılan kuyunun hükmü gibidir.

    Duvardan sokağa uzanan cenah, birisinin telef olmasına sebep olursa sahibi zararı tazmin eder. Yolda gelip geçenlere zarar verme­yecek şekilde oluğu uzatıp sokağa doğru çıkarmak caizdir. Oluktan akan su sebebi ile birisi telef olursa, İmamın son kavline göre sahi­bi zararı tazmin eder. Oluğun bir kısmı duvara gömülü olup dışarı­da olan kısmı birisinin üzerine düşer ve ölmesine sebep olursa, sahi­bi tam diyeti ödemekle zamin olur. Oluğun tümü düşer de bir kim­senin ölümüne sebep olursa, en sahih kavle göre diyetin yarısını ödemekle zamin olur.

    Bir kimse başlangıçta duvarını caddeye meyilli olarak yapar da sonra birinin üzerine düşüp onu Öldürürse, bunun hükmü cenahın hükmü gibidir. Duvarı düz yapar da sonra caddeye meyleder ve biri­sinin üzerin düşüp ölümüne sebep olursa zamin olmaz. Zayıf kavle göre ise duvarı yıkma veya tamir etme imkanı olur da tamir etmez­se zamin olur. Duvar yola düşer ve yoldan geçenlerden birinin ayağı enkaza takılarak düşüp ölürse veya duvarın düşmesi sebebi ile bir mal telef olursa, en sahih kavle göre sahibi zararı tazmin etmez.

    Bir kimse çöplerini veya kavun-karpuz kabuklarını yola atarak birinin ölümüne sebebiyet verirse, en sahih kavle göre zararı tazmin eder.

    Bir kimse birbirini takip eden iki sebep nedeni ile ölürse, birin­ci müsebbip zamin olur. Şöyle ki: Bir kimse bir kuyu açar başkası da taşları haksız yere yola koyar ve üçüncü bir şahıs da gelip taşlara takılarak kuyuya düşüp ölürse, taşları koyan zamin olur. Taşları haksız yere değil de kendi arazisine koymuşsa, menkul rivayetlere göre kuyuyu açan zamin olur.

    Bir kimse bir taşı yola koyar, iki kişi de başka bir taşı onun yanma koyarlarsa ve üçüncü bir şahıs gelir bunlara takılarak düşüp ölürse, her üçü eşit olarak zamin olur. Zayıf kavle göre, bir taşı ko­yan diyetin yarısını diğer taşı koyan iki kişi de kalan yarıyı öderler.

    Bir kimse bir taşı koyar da başkası gelip ona takılır ve taş yuvarlanıp gider de bir başkası ona takılıp düşerek ölürse, taşı yuvar­layan zamin olur.

    Dinlenmek için yolda oturan, uyuyan veya ayakta durana biri takılır onlardan ikisi veya biri ölür ve yol geniş ise onlardan hiç biri zamin olmaz. Yol dar ise, mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre, oturan veya uyuyan boş yere ölmüş olur. Onlara takılarak düşüp ölen heder



    6. Yolda Çarpışarak Ölenlerin Tazminatta Ortak Olmaları


    Kasıt olmaksızın iki kişi çarpışarak ölürlerse, her birinin aki-lesi diğerinin muhaffef diyetinin yarısını öder. Kasten çarpışıp ölme­leri halinde her birinin akilesi diğerinin galiz (ağır) diyetinin yarısını verir. Birisi kasten çarpar ve ikisi de ölürse her birinin hükmü ayrı ayrıdır. En sahih kavle göre her birinin iki kefaret ver­mesi gerekir. Binek üzerinde gitmekteyken iki kişi çarpışır ölürler­se hükümleri böyledir. Hayvanları ölürse, her bir hayvanın değeri­nin yarısı diğerinin terikesinden ödenir.

    Çocuk ve deli çarpışırsa bunların hükmü buluğa ermiş kimse­nin hükmü gibidir. Zayıf kavle göre velileri hayvana bindirmişse za­min olurlar. Başka birisi onları bindirmiş ise, o şahıs hem kendileri­nin heriı de hayvanlarının zararını tazmin eder.

    Hamile iki kadın çarpışır ölür ve çocuklarını düşürürlerse, her birinin akilesi yukarıda belirtildiği şekilde yarım diyet Öder. En sa­hih kavle göre her bir katil kendi arkadaşı ve iki cenin adına olmak üzere dört kefaret öder. Her birinin akilesi de ceninler için gurrenin (köle veya cariyenin) yarısını öder.

    İki köle çarpışıp ölürlerse boş yere ölmüş olurlar.

    İki geminin çarpışmasının hükmü, iki hayvanın çarpışmasının hükmü gibidir. Gemiler çarpışanların malı ise, kaptanların hükmü süvarilerin hükmü gibidir. Gemide başkalarının malı varsa, her bir kaptan malın yarısını tazmin eder. Gemiler kaptanların olmayıp başkalarının ise, her bir kaptan geminin değerinin yarısını öder. Ge­mi ağırlık sebebi ile batarsa, içindeki malın denize atılması caizdir.

    Yolcuların kurtulma ümidi varsa, malın atılması vacibtir. Kaptan sa­hibinden izin almadan denize attığı malı tazmin eder. Sahibinden izin alarak denize atarsa zamin olmaz.

    Bir kimse başkasına: "Tazminatı bana ait olmak üzere malını denize at." veya "Zamini benim." der, o da malını denize atarsa, em­ri veren şahıs zamin olur. Şayet sadece: "Malını at." der, o da atarsa mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre emri veren kişi zamin olmaz.

    Bir kimse batmaktan korkarak mal sahibine: "Malını denize at." der ve atmanın faydası sadece mal sahibine ait değilse, talep eden zamin olur.

    Mancınığın taşı geri döner, atanlardan birine çarpar da ölürse, ölenin diyetten hissesi boşa gider, geri kalan diyet çalışanların akile-si tarafından ödenir, işçiler kimseyi kast etmeksizin mancınıkla taş atar birisine isabet ederek onu öldürürlerse bu hataen öldürme olur. Şayet bir kişiyi kastederek atarlar da kişi ölürse ve genellikle taş he­defe isabet ediyorsa, en sahih kavle göre bu kasten öldürme sayılır.



    7. Akilenin veya Ödenecek Bedelin Vadelendirilmesi


    Yanlışlıkla ve kasta benzer işlenen cinayetin diyeti caninin aki-lesine lazım gelir. Caninin akilesi, asabe olan akrabalarıdır. Ancak aslı ve füruu akile olmaz. Zayıf kavle göre oğul akile sayılır. Kadın için amcasının oğlu değil, amcasının oğlunun oğlu akile sayılır.

    Diyeti üstlenmede caniye en yakın olan asabeler, uzak olan asabelere nispetle önceliklidir. Diyetten geriye kalanını onlardan sonra gelenler üstlenmede önceliklidir. Anne ve baba bir olan asabe­ler, baba bir olan asabelerden önce gelirler. İmam'm ilk kavline göre, ana-baba bir olan ve baba bir olan asabeler aynı seviyededirler.

    Nesep ile olan asabelerden sonra caniyi azad eden gelir. Sonra onun asabeleri, sonra onu azad edenler ve daha sonra azad edenin asabeleri gelir. Bunlar yoksa caninin babasını azad eden önce gelir. Sonra onun asabesi olanlar gelir. Sonra babasını azad edeninin azad edeni ve asabesi gelir. Bu sıralama böyle devam eder.

    Kadm birini azad eder de azad edilen birini öldürürse, kadının akilesi diyeti yüklenir. Birkaç kişi birini azad etmişse, onu bir kişi azad etmiş gibidir. Azad edenin mirasçısı olan her bir şahıs, azad edenin diyetten yüklendiği miktarı yüklenirler. En zahir kavle göre azad edilen köle akileden sayılmaz.

    Caninin akilesi yoksa veya ödemeyi yapamazlarsa, müslüman cani için diyetin tümü veya kalan kısmı devlet hazinesinden ödenir. Devlet hazinesinde para yoksa, en zahir kavle göre cani diyetin tümünü öder.

    Tam olan can diyeti, üç yıl vadeli olarak caninin akilesi ta­rafından ödenir. Her senenin sonunda diyetin üçte birini öderler. Zımmi olanın diyeti ise, bir yıl süre ile ertelenir. Zayıf kavle göre ise üç yıl süre ile vadelendirilir.

    Müslüman kadının diyeti ise iki yıl vadelendirilir. Birinci yılda üçte bir ödenir. Geri kalan kısmı ise ikinci yılın sonunda ödenir. Zayıf kavle göre ise üç yıl süre ile vadelendirilir. En zahir kavle göre caninin akilesi, değeri oranında kölenin diyetini üstlenir. Her yıl di­yetin üçte biri ödenir. Zayıf kavle göre ise tamamı üç yılda ödenir.

    Bir kimse iki şahsı öldürürse, diyetleri üç yılda Ödemek üzere akilesi üstlenir. Zayıf kavle göre ise altı yılda ödenir.

    Bedenin etrafında (azalarda) işlenen cinayetlerin diyeti ise yılda üçte bir kadarı Ödenir. Zayıf kavle göre ise tamamı bir senede ödenir.

    Can diyetinin ödenmesi için tanınan üç yıllık vade, mağdurun can verdiği andan itibaren işlemeye başlar. Öldürme dışındaki cina­yetlerin diyetini Ödemek için tanınan vade, cinayetin başlangıcı anından itibaren işlemeye başlar.

    Akileden biri senenin içinde vefat ederse, o yıl içinde ödemesi gereken hisse düşer. Akile fertlerinden fakir, köle, çocuk ve deli olan diyet ödemez. Müslüman kafir için, kafir de müslüman için diyet ödemez. Yahudi, hıristiyan için diyet öder. En zahir kavle göre bu­nun aksi caizdir.

    Zengin olan her yıl yarım dinar, orta derecede mal varlığı olan ise, her bir yılda dörtte bir oranında dinar öder. Zayıf kavle göre ise, üç yılda bir yarım dinar veya dinarın dörtte birini ödemesi vacibtir. Her iki (birinci ve ikinci derecede) zenginlik yıl sonunda nazarı iti­bara alınır. Yıl sonunda fakir düşenin ödeme yükümlülüğü düşer.



    8. Kölenin Cinayet İşlemesi


    Kölenin işlediği mali cinayet, kendisinin boynuna taallûk eder. Efendisi isterse onu satar veya kölenin kıymetinden ve erşten en düşük olanını fidye olarak vererek köleyi kurtarır. İmam'm ilk kav­line göre ersi öder. En zahir kavle göre ise cinayet malı boynuna ta­allûk ederse, zimmetine taallûk etmez. Efendi fidyeyi verdikten son­ra köle tekrar cinayet işlerse, köleyi satmak üzere ya mağdura tes­lim eder veya onu fidye olarak verir.

    Şayet efendi fidyeyi Ödemeden ikinci bir cinayet işlerse, ya her iki cinayet için onu satar veya kölenin kıymetinden ve her iki erşten en düşük olanını fidye olarak verir. İmam'ın ilk kavline göre her iki cinayetin ersi için onu fidye olarak verir. Efendisi onu azad eder ve­ya satarsa ve her ikisinin de sahih olduğunu kabul etmemiz halinde veya efendi kölesini öldürürse, fidyeyi en az olanına göre verir. Zayıf kavle göre ise bu konuda yukarıda geçen her iki görüş de (fidyenin verilmesi veya kölenin satılması) geçerlidir.

    Köle kaçar veya ölürse, efendi fidyeyi vermekten beri olur. Mağdurun mirasçısı köleyi ister de efendi vermezse, efendi fidyeyi vermekten beri olmaz. Efendi fidyeyi vereceğini söylerse, en sahih kavle göre bu sözünden dönerek köleyi teslim edebilir.

    Ümmü veled (çocuk annesi) cinayet işlerse efendi onu, kıymet ve ersinden en düşük olanının karşılığında fidye verir. Zayıf kavle göre ümmü veledin işlediği cinayet hususunda farklı iki görüş vardır yani, ya erş karşılığında fidye verilir veya ümmü veled satılır.
  7. IsLaM4eVeR
    لا اله الا الله

    Ümmü veled (çocuk annesi) cinayet işlerse efendi onu, kıymet ve ersinden en düşük olanının karşılığında fidye verir. Zayıf kavle göre ümmü veledin işlediği cinayet hususunda farklı iki görüş vardır yani, ya erş karşılığında fidye verilir veya ümmü veled satılır. En za­hir kavle göre ümmü veledin işlediği birkaç cinayet bir cinayet hükmündedir.



    9. Cenine Karşı İşlenen Cinayet


    Cinayet nedeni ile ölü olarak anasının rahminden ayrılıp düşen cenin için bir gurre (köle veya cariye) ödenir. Annesi hayatta veya ölü iken düşen ceninin hükmü de böyledir. Keza annesinin rah­minden ayrılmadan bir kısmı görünse, en sahih kavle göre gurre vermek gerekir. Cenin görünmez ve ayrılmazsa gurre vermek gerekmez.

    Cenin canlı olarak doğar ve bir süre acısız ve elemsiz yasadıktan sonra ölürse, caninin tazminat ödemesi gerekmez. Cenin doğduğu anda veya acı çekerek ölürse, can fidyesi gerekir. Kadın iki cenin düşürürse iki, bir el düşürürse keza bir et parçası düşürürse bir gurre gerekir. Şayet ebe: "Onda insan şekli azıcık görülmekte­dir." derse, bir gurre gerekir. Zayıf kavle göre ise ebeler: "Şayet ra­himde kalsaydı insan sureti alıp canlanırdı" derlerse, bir gurre lazım gelir.

    Gurre, bir köle veya bir cariye demektir. Gurre, mümeyyiz ve satılık eşyalarda ayıp sayılan ayıplardan salim bulunması şarttır. En sahih kavle göre yaşlılık sebebi ile çalışma gücünü yitirmemiş du­rumda ise, büyük olsa bile kabul edilir.

    Gurrenin kıymetinin, caninin müslüman babasının yirmide bir veya müslüman annesinin değerinin onda bir miktarına ulaş­ması şarttır. Gurre yoksa ona bedel olarak beş deve verilir. Zayıf kav­le göre ise gurrenin kıymetinin yukarıda belirtilen meblağa ulaş­ması şart değildir. Develer bulunmazsa gurrenin kıymeti verilir. Gurre, ceninin mirasçılarına hisseleri oranında verilir. Gurreyi cani­nin akilesi üstlenir. Zayıf kavle göre cani cinayeti kasten işlerse, gur­reyi kendisinin ödemesi gerekir.

    Zayıf kavle göre yahudi veya hıristiyan olan ceninin hükmü, müslüman ceninin hükmü gibidir. Bir başka zayıf kavle göre ise he­der olur. En sahih kavle göre gurresi, müslümanm gurresinin üçte biri kadardır.

    Köle olan cenin için cinayet gününde annesinin kıymetinin on­da biri alınır. Zayıf kavle göre ise ceninin düştüğü günkü değeri esas alınır. Gurreyi cariyenin efendisine vermek vacibtir. Cariyenin bir azası kesik olur da cenin sağlam ise, değer takdiri yapılırken en sa­hih kavle göre cariye sağlam kabul edilir. En zahir kavle göre diye­tin onda biri caninin akilesi üstlenir.



    10. Adam Öldürmede Kefaret


    Öldürmede kefaret vermek vacibtir. Katil çocuk veya deli olsun zımmi veya köle olsun, cinayeti kasıtla veya yanlışlıkla işlemiş olsun kefaret ödemek zorundadır.

    Harp diyarında olsa bile bir müslümanı öldüren, bir sebeple katil olan, cenini veya kölesini veya kendi kendini öldüren kişi de kefaret ödemelidir. Kendi kendini öldüren hakkında bir vecih vardır.

    Harbi olan kadın ve çocuğun, devlete baş kaldıran saldırganın öldürülmesinde ve kısas cezası uygulama hakkına sahip kişinin ca­niyi öldürmesinde kefaret yoktur.

    Adam öldürmeye iştirak eden her bir ortağın en sahih kavle göre kefaret vermesi gerekir. Adam öldürme kefareti, zihar kefareti gibidir. En zahir kavle göre ise katil kefareti için fakirlere yemek vermek yeterli olmaz.



    C. KAN İDDİASINDA BULUNMAK VE KASEME


    İddia edilen suçun; kasıtlı veya yanlışlıkla mı tek kişi ta­rafından mı yoksa birkaç kişi tarafından mı işlendiği belirtilmelidir. Davacı davasını mutlak olarak anlatırsa, hakimin ondan açıklayıcı bilgi istemesi menduptur. Zayıf kavle göre kadı ondan açıklayıcı bil­gi istemez.

    Davacı, davalıyı belirtmelidir. Şayet: "Onlardan biri öldürdü." derse, en sahih kavle göre hakim onlara yemin verdiremez. Zorla al­mak, hırsızlık ve itlaf davalarında da davacı tayin ve açıklama yap­malıdır. Davalı, mükellef ve hüküm giymeye uygun olmalıdır.

    Üçüncü şart ise davacı mükellef olmalıdır. Mükellef olmayanın davası dinlenmez. Davacı davayı açma esnasında olgun ve davalı kendisi gibi olmalıdır. Yani mükellef, akil ve baliğ olmalıdır. Dördüncü şart ise, davalı mükellef olmalıdır. Çocuk veya deliye karşı açılan dava dinlenmez.

    Davacı, bir kişinin önce tek başına, sonra da başka birinin ci­nayeti işlediğini iddia ederse, bu ikinci iddiası kabul edilmez. Veya cinayetin kasten işlendiğini iddia eder de sonra hatayla işlendiğini söylerse, en zahir kavle göre asıl dava düşmez.

    Adam Öldürmede kaseme, levs yerine geçer. Levs, davacının doğru söylediğine dair bir karinedir. Bu karine maktulün düşman­larına ait mahallede veya küçük bir köyde bulunması veya mak­tulün yanından bir grup insanın dağıldıklarının görülmesidir.

    İki grup karşılaşır ve savaştan sonra aralarında bir ceset bulu­nursa ve her iki grup iç içe girerek savaşmışlarsa, levs karşı tarafın aleyhinde olur. İç içe girmeden savaşmışlarsa, levs maktulün ait ol­duğu grubun aleyhine olur.

    Adil bir kimsenin şehadeti levstir, kısası gerektiren kasıtlı öldürme ise karinedir. Keza kölelerin ve kadınların şehadetleri de levstir. Zayıf kavle göre ise kölelerin ve kadınların şehadete ayrı ayrı gelmeleri şarttır. Fasıkların, çocukların ve kafirlerin şehadeti en sa­hih kavle göre levstir.

    Cani aleyhinde bir levs zuhur eder ve katilin oğullarından bi­ri: "Filân adam babamı öldürmüştür." der, diğeri de onu yalanlarsa levs batıl olur. Zayıf kavle göre karine geçerlidir. Bir başka zayıf kav­le göre ise, fasığm yalanlamasıyla levs geçersiz olmaz. Maktulün oğullarından biri: "Babamı Zeyd ve tanımadığım biri öldürdü." der, diğeri ise: "Amr ve tanımadığım biri öldürdü." derse, her biri belirt­tikleri şahıs üzerine yemin eder ve her biri diyetin dörtte birini alır.

    Davalı, aleyhinde ileri sürülen delili inkar ederek: "Ben mak­tulün yanından ayrılan kimselerden değilim." derse, yemin etmesi şartıyla sözü doğrulanır. Öldürme olayının aslına dair bir karine bu­lunur da kasten veya yanlışlıkla Öldürüldüğüne dair bir emare yok­sa, en sahih kavle göre kaseme uygulanmaz.

    Organ kesmede ve mal telef etmede kaseme yoktur. En zahir kavle göre, köle veya cariyenin öldürülmesinde hem levs hem de ka­seme şartı aranır.

    Kaseme, davacının maktulün öldürülmüş olduğuna dair elli defa yemin etmesidir. Mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre, elli yeminin art arda olması şart değildir. Yemin eden kişi ye­min esnasında delirir veya bayılır da araya fasıla girerse, ayıldığın-da eksik kalan yeminleri tamamlar. Yemin eden kişi yemin es­nasında ölürse, en sahih kavle göre eksik kalan yeminleri mirasçısı tamamlayamaz. Vefat edenin yeminleri hükümsüz sayıldığından ye­minleri mirasçılarına mirastaki hisseleri oranında tevzi edilir ve ek­sik kalan yeminler tamamlanır. Zayıf kavle göre ise, her bir mirasçı elli defa yemin eder.

    Mirasçılardan biri yeminden kaçınır veya gaib ise diğeri elli de­fa yemin eder ve kendi hissesini alır. Aksi halde gaib olan gelinceye

    kadar sabreder. Mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre, da­valı levs olmaksızın elli defa yemin eder. Davacıdan davalıya veya davalıdan davacıya reddedilen yemin veya levs ile birlikte davacıdan davalıya dönen yemin elli yemindir. Tek şahit ile birlikte yapılan ye­min elli tanedir.

    Yanlışlıkla veya kasta benzer öldürmede akilenin diyet verme­si vacibtir. Kasten öldürmede hakkında yemin edilen kişinin diyet vermesi vacibtir. İmam'ın ilk kavline göre kendisine kısas uygula­mak vacibtir.

    Bir maktul hakkında îevs mevcut olduğunda üç kişi tarafından kasten öldürüldüğü velisi tarafından iddia edilir ve onlardan bir ki­şi hazır ise, veli onun için elli defa yemin eder ve diyetin üçte birini alır. İkincisi de gelip hazır olursa onun için de elli defa yemin eder. Bir kavle göre ise; birinci defa yemin ederken onu zikretmemişse, yirmi beş defa yemin eder. Yemin ederken onu zikretmişse, hazır ol­mayan davalı hakkında yapılan yemin sahihtir görüşünü kabul et­memiz halinde yapılan yeminlerle iktifa edilir. En sahih olan kavil de budur. Üçüncüsü gelip hazır olursa hükmü ikinci şahsın hükmü gibi olur.

    Bir kimse kan bedelini hak ederse yemin eder. Bu kimse kölesi­nin kan bedelini hak eden mukâteb biri ise, efendisi değil de kendisi yemin eder. Bir kimse, kan bedelini hak ettikten sonra mürted olursa, İslam'a dönünceye kadar yeminin te'hir edilmesi daha iyidir. Mürted-lik döneminde yemin ederse, mezhep alimlerince kabul edilen rivaye­te göre bu sahihtir. Mirasçısı olmayan maktul için kaseme olmaz.

    Kısas ve Malın Gereğini Sabit Kılan Şey

    Kısası gerektiren şey, suçlunun ikrarı veya iki adil şahidin şe-hadetiyle sabit olur. Kesme ve yaralama için ödenen malı gerekli kılan şey de ikrar veya iki şahidin şehadetiyle veya bir erkek ve iki kadının şehadetiyle veya yeminle sabit olur. Bir erkek ve iki kadın maktulün mirasçılarından birinin mal karşılığında katili kısastan affettiğini söylerse, en sahih kavle göre şahitlikleri kabul edilmez.

    Bir erkekle iki kadın, bir kişinin bir kimsede haşimeden önce mudiha yarası açtığına şahitlik ederlerse, mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre haşimenin ersi vacib olmaz. Şahitler iddia edilen şeyi açıkça belirtmelidirler. Şahit aleti belirleme hususunda: "Onu kılıçla vurdu, yaraladı ve öldü." derse, öldürme olayı sabit ol­maz. Ancak: "Yara ile öldü veya onu öldürdü." demelidir. Şahit ifa­desinde: "Kafasma vurdu ve kanadı veya kanı aktı." derse, damiye yarası sabit olur.

    Mudiha yarasının sabit olması için şahidin ifadesinde: "Onu vurdu ve kafa kemiği göründü." demesi kafidir. Zayıf kavle göre ise: "Kafasında mudiha yarası açtı." demesi şarttır. Mudiha yarasında kısasın mümkün olması için şahit mudihanm yerini ve zamanını belli etmesi vacibtir. Sihir sebebi ile olan öldürme, delil ile değil de caninin ikrarı ile sabit olur.

    Bir kimse mirasçısı olduğu adamın yaralandığına dair şahitlik ederse, yarası iyileşmeden şahitliği kabul edilmez. Yara iyileştikten sonra yapacağı şahitlik kabul edilir. Keza mirasçısı olduğu kişi ölüm döşeğinde iken malı için şahidin yapacağı şahitlik, en sahih kavle göre kabul edilir. Caninin akilesi yüklendiği diyete şahitlik edenle­rin fasık olduklarını iddia ederlerse, şahitlikleri kabul olunmaz.

    İki kişi, iki şahsın bir adamı Öldürdüklerine şahitlik ederler de her iki zanlı katil ise davayı iddia edenlerin adamı öldürdüklerine şahitlik ederlerse ve maktulün velisi de ilk iki şahidi tasdik ederse, onların şahitliğine göre hüküm verilir. Son iki şahidi veya her dördünü tasdik ederse veya tümünü yalanlarsa, her üç meselede de şahitlikleri batıl olur.

    Maktulün mirasçılarından bir kaçı, katillerden bir kaçını affet­miş olduklarına dair ikrarda bulunurlarsa kısas düşer. İki şahit maktulün öldürülme zamanı veya yeri veya öldürme aleti veya öldürme biçimi (boynu vurmak, ikiye bölmek gibi) hususlarında ih­tilâf edelerse, şahitlikleri geçersiz olur. Zayıf kavle göre ise böyle bir şehadette levs vardır.



    D. BAGİLER (İSYANCILAR)


    Bağiler, devlet başkanına karşı baş kaldıran, ona itaat etmeyen veya üzerlerine vacib olan yükümlülükten kaçınmakla devlet baş­kanına muhalefet edenlerdir. Bunların azgın sayılmaları için kuvvet sahibi olmaları, baş kaldırmalarının caiz olduğuna inandıkları bir tevillerinin ve kendisine itaat ettikleri bir liderlerinin bulunması şarttır. Zayıf kavle göre tayin edilmiş bir imamları bulunmalıdır.

    Bir kavim, cemaati terk eder veya büyük günah işleyen kimse­yi kafir sayan haricilerin görüşlerini izhar eder ve bize karşı savaş açmazlarsa, kendi hallerine terk ederiz. Bizimle çarpışmaya kalkışırlarsa, bunların hükmü, (ilerde açıklanacağı üzere) yol kesen­lerin hükmü gibidir. Bağiler bir konuda şahitlik ederlerse şahitlikle­ri kabul edilir. Hakimleri bir konuda hüküm verir ve bizim hakimin kabul ettiği bir hüküm ise kabul edilir. Ancak kanımızı helal sayar­larsa, hüküm ve şahitlikleri kabul edilmez.

    Bağilerin hakimi, bize yazıp gönderdiği hüküm infaz edilir. En sahih kavle göre şahitleri dinlemek şartıyla hakimlerinin yazıp bil-dirdiğiyle hüküm verilir.

    Bağiler, bir islam beldesini ele geçirip orada hadleri icra eder, zekât, cizye ve haraç alır ve maaşlı askerlerin maaşlarım Öderlerse sahihtir. Askerlerin maaşlarını ödemek hakkında bir vecih vardır, yani ödeme yerli yerince yapılmış olmaz.

    Bir azgın adil birinin veya adil azgının malını telef eder ve bu . itlaf harp hali dışında olursa, zamin olur. Harp halinde ise zamin ol­maz. Bir kavle göre ise asi olan tazminat öder. Güç sahibi olmayan asi, bir mal veya bir canı telef ederse savaş halinde olsa bile tazmi­nat öder. Güç sahibi olup te'vili olmayanların hükmü, asinin hükmü gibidir.

    Devlet başkanı azgınlara, güvenilir ve zeki bir nasihatçiyi göndermedikçe onlara karşı savaş açması caiz değildir. Azgınlar, zul­me uğradıklarını veya idareye dair bir şüpheleri bulunduğunu söylerlerse, bu haksızlık ve şüphe giderilir. Ayaklanmakta ısrar ederlerse, devlet başkanı onlara nasihatte bulunur, sonra kendileri­ne karşı savaş açacağını bildirir, Mühlet isterlerse, devlet başkanı mühlet verip vermeme hususunda görüş bildirir ve kararını doğru gördüğü şeye göre verir. Devlet başkanı savaştan kaçanları, yarala­nanları ve esirleri öldürmez.

    Savaş sona erip grupları dağılıncaya kadar devlet başkanı esir­leri -çocuk ve kadın da olsa- serbest bırakmaz. Yalnız kendi isteği ile itaat etmeye başlayan asiyi serbest bırakır. Savaş sona erdiğinde

    taşkınlık yapmayacaklarından emin ise, imam onların silâhlarını ve atlarını geri verir. Zorunluluk olmadıkça asilerin silâh ve atları sa­vaşta kullanılmaz.

    Azgınlar, ateş ve mancınık gibi şiddetli derecede korkunç olan şeylerle öldürülmezler. Ancak onların bu silâhları kullanmaları veya bizi ihata etmeleri gibi bir zorunluluk olursa kullanılır. Onlara karşı kafirlerden ve kaçanları arkadan vurmayı caiz gören kimselerden yardım istenmez.

    Azgınlar bize karşı harp ehlinden yardım ister ve onlarla eman akdi yaparlarsa, bu akid bizim için geçerli olmaz. En sahih kavle göre, akid onlar için geçerlidir. Zimmet ehli onlara yardım eder ve bizimle savaşmalarının haram olduğunu bilirlerse, olara verilen ahit ortadan kalkar. Zımmilerden zorla yardım sağlayacak olurlarsa, kendilerine verilen ahit ortadan kalkmaz. Keza zımmiler: "Sizinle savaşmalarının caiz olduğunu zannediyorduk." derlerse, kendileriy­le yapılan sözleşme ortadan kalkmaz. "Azgınların haklı olduklarını biliyorduk." derlerse, mezhep alimlerhıce kabul edilen rivayete göre, kendilerine verilen ahit bozulmaz. Zımmilerle yapılan savaşın hükmü, imama karşı baş kaldıran azgınlarla yapılan savaşın hükmü gibidir.



    E. İMAMETİN ŞARTLARI


    İmamda bulunması gereken şartlar şunlardır:

    1- Müslüman olmak.

    2- Mükellef olmak.

    3- Hür olmak.

    4- Erkek olmak.

    5- Kureyş kabilesinden olmak.

    6- Adil olmak.

    7- Alim ve müçtehit olmak.

    8- Şecaat sahibi olmak.

    9- Görüş sahibi olmak.

    10-Muhakeme sahibi olmak. (Görme, işitme ve konuşma kabi­liyeti olmak.)

    İmamın tayini biat ile olur. En sahih kavle göre imamın tayini, kolayca bir araya gelebilen alimler, reisler ve insanların saygı duy­dukları kimselerden oluşan Ehl-i hal ve akdin beyatı ile olur. İmama biat edenlerin, şahitlerde aranan adalet ve diğer niteliklere sahip ol­maları şarttır.

    İmamet tayini, bir önceki imamın hayatta iken bir şahsı tayin etmesiyle de olur. Hz. Ebu Bekir'in Hz. Ömer'i tayin etmesi gibi. Eğer bir önceki imam, seçilecek imamın bir cemaatin arasından se­çilmesini şûraya havale ederse, bu şekildeki seçim imamın hayatta iken bir şahsı imam tayin etmesi gibidir. Ancak bu şekildeki seçim­de imam olacak kişi belli olmaz. İmamın vefatından sonra bu grup kendi aralarından birini seçerler. Hz. Ömer'in kendisinden sonra bir halifeyi tayin etmeyerek bir gruba havale etmesi gibi.

    Bu şekillerin dışında imam tayini, imametliğin şartlarını taşıyan birinin imamlığı zorla ele geçirmesi ile olur. Keza en sahih kavle göre imametîiği zorla ele geçiren, fasık ve cahil olursa diğer şartları taşımakla birlikte imamlığı caizdir.

    Ben diyorum ki; bir kimse zekâtını azgınlara verdiğini iddia ederse, yemini ile birlikte doğrulanır. Cizyeyi verdiğini iddia ederse sahih kavle göre tasdik edilmez. Keza en sahih kavle göre haracı ver­diğini iddia ederse, tasdik edilmez. Bir kimse işlediği suç sebebi ile kendisine had tatbik edildiğini iddia ederse, tasdik edilir. Ancak had cezası şahit ile tespit edilir; fakat bedeninde bir iz yoksa sözü tasdik edilmez. Allah daha iyi bilir.



    F MURTEDIN HUKMU


    Mürtedlik, niyet ederek veya küfre götüren bir sözü söyleyerek veya bir fiili işleyerek İslam'dan dönmektir. Küfre götüren söz; is­tihza şeklinde söylensin inat ederek veya inanarak söylensin, hükmü aynıdır.

    Bir kimse, Allah'ı veya Resulü inkar eder veya Resulü yalanlar

    veya zina gibi icma ile haram olan bir şeyi helal eder veya bunun at sini yani, helal olan bir şeyi haram sayar veya icma ile vacib olanı in kar eder veya bunun aksini iddia eder veya yarın kafir olmayı azme der veya küfre girip girmemekte tereddüt ederse kafir olur.

    İnsanı küfre götüren fiil ise, ya kasten işlenen bir fiil veya di ni hafife alarak açık bir istihza veya dini inkar etmek şeklinde oluı Kuran-ı Kerimi pis bir yere atmak, put veya güneşe tapmak gibi.

    Çocuğun, delinin ve zorlanan kişinin irtidadı sahih değildir.

    Bir kimse irtidat edip deli olursa, deliliği süresince ceza olarai öldürülmez. Mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre; sarho­şun irtidadı veya İslam'a girmesi sahihtir. Bir kimse kayıtsız şartsız: "Falan adam kafir oldu." diye şahitlik ederse, şahitliği kabul edilir. Zayıf kavle göre ise, bu konuda açıklama yapması lazımdır. Birinci görüşe göre kişinin küfrüne mutlak şekilde şahitlik etmek veya bir kaç kişi bir kimsenin mürted olduğuna şahitlik eder de kendisi bu iddiayı inkar ederse, şahitlerin ifadesine göre hüküm verilir.

    Bir kimse: "Bana yapılan baskı sonucu küfre girdim." der ve ka­firler tarafından esir tutulmak gibi onu doğrulayan bir karine varsa, yemini ile bildikte tasdik edilir. Karine yoksa sözü tasdik edilmez.

    İki kişi: "Şu adam küfür lafzı söyledi." der o da baskı sonucu söylediğini iddia ederse, karine bulunsun veya bulunmasın sözü tas­dik edilir.

    Müslüman olduğu bilinen bir kimse ölür ve geride kalan müs-lüman iki çocuğundan biri: "Babam mürted oldu ve kafir olarak öldü." derse, ona mirasçı olamaz. Mirastaki hissesi fey olarak kalır. Keza babasının kafir oluğunu kayıtsız şartsız beyan ederse, en zahir kavle göre hükmü az önce geçen hüküm gibidir.

    Mürted olan erkek ve kadının tövbe edip İslam'a dönmeleri için onlara teklifte bulunmak vacibtir. Bir kavle göre tövbe etmesi için kafire teklifte bulunmak müstehab olduğu gibi mürted olana teklifte bulunmak da müstehabtır. Mürtedin ise derhal tövbe etme­si gerekir. Bir kavle göre, kendisine üç gün mühlet-tanınır.

    Bir erkek veya kadın mürtedlikte ısrar ederse, öldürülür. Mürted islam'a dönerse, müslümanlığı sahih olur ve serbest bırakılır. Zayıf kavle göre, Batınî ve Zındıklar gibi gizli bir küfre irtidat etmişse İslam'ı kabul edilmez.

    Mürted olanın çocuğa irtidattan önce veya sonra doğmuşsa ve anne ve babasından biri müslüman ise, müslüman sayılır. Her ikisi mürted ise de çocuk müslüman sayılır. Bir kavle göre çocuk mürted-dir. Başka bir kavle göre ise aslî kafirdir. Ben diyorum ki; en zahir kavle göre çocuk mürteddir. Çocuğun kafir olduğuna dair alimlerin it­tifakı bulunduğunu Iraklı alimler nakletmişlerdir. Allah daha iyi bilir.

    Mürtedin kendi malı üzerindeki mülkiyetinin ortadan kalktığı hususunda birkaç kavil vardır: En zahir kavle göre, mürted olarak ölürse, malı üzerindeki mülkiyet hakkının kalktığı, müslüman ola­rak Ölürse mülkiyet hakkının devam ettiği anlaşılır. Bu kavillere göre; mürtedlikten önceki borçların malından ödenmesi lazımdır. Kendisinden tevbe etmesi istenildiği süre zarfında malından kendi­sine harcama yapılır. En sahih kavle göre, kişi mürtedlik dönemin­de telef etmiş olduğu malı tazmin eder.

    Mürtedlik döneminde zevcelerinin nafakası malından har­canır, nikahları askıya alınır ve akrabalarının nafakası da malından ödenir. Malını askıya alma görüşüne dayanarak yaptığı tasarruflar ve dondurulabilme ihtimali olan azad etme, köleyle tedbir akdi yap­ma, vasiyette bulunma gibi tasarrufları askıya alınır. Müslümanlığa dönerse tasarrufu geçerli olur, mürted olarak ölürse geçerli olmaz. Tasarrufu; satış, hibe, rehin ve kitabet akdi gibi askıya almayı kabul etmeyen tasarruflardansa akidleri geçersizdir. İmanım ilk kavline göre, akidlerin askıya alınması sahihtir görüşüne dayanarak bu ta­sarrufları askıya alınır. Yukarıda geçen kavillere göre malı adil bir kişiye teslim edilir. Cariyeleri varsa güvenilir bir kadına teslim edi­lir. Malları icareye verilir ve mukâteb kölesi taksitlerini her ay haki­me teslim eder.



    G. ZİNA


    Erkeğin penisini veya sünnet kadarını, kendisine haram olan ve şüphe halinde olmayarak iştiha çeken bir kadının vaginasma ge­çirmesi halinde kendisine zina haddi vacib olur. Erkek veya kadının anüsünde yapılan zinanın hükmü, mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre, vaginada yapılan zinanın hükmü gibidir.

    Kişinin yabancı kadının baldırı ile oynaşması, hayızlı veya oruçlu veya ihramlı karısı veya cariyesi ile cinsel ilişkide bulunması haddi gerektirmez. Keza kişinin evli olan cariyesi ve iddet dönemin­de bulunan karısı ile, keza mülkiyetine geçirdiği mahremleriyle (ne­sep; emişme ve hısımlık sebebi ile olan mahremleriyle) cinsel ilişki­de bulunması, en zahir kavle göre kişinin zorlama sonucu cinsel iliş­kide bulunması haddi gerektirmez. Keza en sahih kavle göre şahit­siz nikah gibi alimlerin her hangi bir cihetle mubah gördükleri şüpheli cinsel ilişki haddi gerektirmez. Velisiz kıyılan nikah sonucu olan cinsel ilişkinin hükmü de böyledir. En sahih kavle göre meyte ve en zahir kavle göre hayvanla yapılan cinsel ilişki haddi gerektir­mez.

    Bir kimse, zina için ücretle kiraladığı kadınla veya cinsel ilişki için rıza gösteren kadınla veya mahremi ile -nikahlamış olsa bile-cinsel ilişkide bulunursa haddi vacib kılar. (Bu üç durumda şüphe haddi düşürmez.)

    Zina cezasını gerektiren şartlar şunlardır:

    a-Zina yapan mükellef olmalıdır. Fakat sarhoş olana zina had­di lazım gelir.

    b-Zinanm haram olduğunu bilmek.

    Muhsan erkek ve kadının zina haddi, onları recm etmektir. Muhsan, mükellef ve hür olup zımmi de olsa sahih bir nikah sonu­cu penisini eşinin vaginasma geçiren kimsedir. En zahir kavle göre fâsid nikahla evlenmiş olan kimse muhsan sayılmaz. En sahih kav­le göre muhsan olana had tatbik edilebilmesi için hür ve mükellef ol­duğu halde penisini veya sünnet kadarını vaginada kaybetmesi şart­tır. Kamil olan kimse (muhsan olma şartlarını taşıyan) noksan (küçük) bir kadınla ilişkide bulunursa muhsan sayılır.

    Bekar ve hür olanın cezası, yüz değnek ve namazı kısaltmayı gerektiren bir mesafeye veya daha uzak bir mesafeye bir yıl boyun­ca sürgüne göndermektir. İmam sürgün yerini belirlerse, en sahih kavle göre zaninin başka bir yeri talep etme hakkı olmaz.

    Yabancı olan kimse, zina ettiği beldeden kendi beldesinden başka bir beldeye sürgün edilir. Beldesine dönecek olursa, en sahih kavle göre beldesine dönmesie mani olunur. En sahih kavle göre, kadın yalnız başına sürgüne gönderilemez. Ücretle olsa dahi yanın­da kocası veya mahremi bulunmalıdır. Kocası veya mahremi ücretle gitmezse, en sahih kavle göre zorla gönderilemezler.

    Köle olanın cezası ise elli değnektir. Bir yılın yarısı kadar da sürgün edilir. Bir kavle göre bir yıl sürgün edilir. Bir başka kavle göre ise sürgün edilmez.

    Zina haddi, beyyine veya zina edenin bir defa ikrarı ile sabit olur. Bir kimse zina ettiğini ikrar eder de sonra bu ikrarından döner­se zina haddi kalkar. Zina eden kişi, "Bana haddi tatbik etmeyin." der veya kaçarsa, en sahih kavle göre had cezası kalkmış olmaz. Dört erkek bir kadınının zina ettiğine şahitlik ederler de, dört kadın da onun bakire olduğunu iddia ederlerse, suç isnat edilen kadına had, suç isnat edenlere de kazif cezası uygulanmaz.

    Şahitlerden biri zina edilen yeri tayin eder de diğerleri başka yeri tayin ederlerse had cezası sabit olmaz.

    Hür veya bir kısmı hür olan kölenin zina cezasını imam veya vekili tatbik eder. Had tatbik edilirken imam ve şahitlerin hazır bu­lunması müstehabtır. Kölenin cezasını imam veya efendisi tatbik eder. Kölenin cezasını uygulamakta anlaşmazlığa düşerlerse en sa­hih kavle göre cezayı imam tatbik eder. Fakat sürgüne efendisi gönderir. Mukâteb olan kölenin hükmü, hür olanın hükmü gibidir. Fasık, kafir vea mukâteb olan köle, kölelerine kendileri cezayı tatbik ederler. En sahih kavle göre, kölenin ta'zir cezasını efendisi uygular. Efendi kölesinin cezasına şahitlik edenleri dinlemelidir.

    Recm cezası, taşlaşmış toprak ve normal taşlarla yapılır. Erke­ği recm etmek için çukur açılmaz. Kadının zina suçu beyyine ile sa­bit olmuşsa, onun için çukur açmak en sahih kavle göre müste­habtır.

    Recm cezası hastalık, şiddetli sıcak veya soğuk için geciktiril­mez. Bir kavle göre ise zina ikrar ile sabit olmuşsa geciktirilir. Has­ta olan iyileşinceye kadar değnek cezası geciktirilir. Hastalığın iyi­leşmesi ümit edilmiyorsa, ceza değnekle değil üzerinde yüz bağ bu­lunan dalla bir defa vurulur. Üzerinde elli bağ varsa iki darbe vuru­lur. Biraz acı duyması için bağlar bir araya getirilir veya sıkıştırılır.

    Darbe yeri iyileşirse, ceza yeterli olup tekrar tatbik edilmez.

    Değnek cezası şiddetli sıcak veya soğukta uygulanmaz. Hakim, değnek cezasını hastalık anında, şiddetli sıcakta veya soğukta uygu­lar da suçlu ölürse, İmam'm kesin beyanına göre zanıin olmaz. İmamın beyanından anlaşılan odur ki cezayı geciktirmek sünnet-tir.Kazif (Zina İftirası) Haddi

    Zina iftirasında bulunan kimseye had tatbik edebilmek için kendisinde şu şartların bulunması lazımdır:

    a-Mükellef olmak. Fakat sarhoş olana ceza tatbik edilir.

    b-Kendi isteği ile suç isnadında bulunmak. Mümeyyiz olan kimse ta'zir edilir.

    Her ne kadar aşağıya doğru inse de çocuğun suç isnadı ile aslı­na (babasına- anasına) had tatbik edilmez. Hür olan kimseye sek­sen, köleye ise kırk değnek vurulur. Kendisine suç isnat edilen kişi, lian bahsinde geçtiği gibi muhsan (evli) olmalıdır.

    Sayıları dörtten az olan birkaç kişi, bir kimseye zina ifti­rasında bulunurlarsa, en zahir kavle göre kendilerine had tatbik edilir. Keza şahitlik eden dört kadın, bir köle ve bir kafir ise mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre, kendilerine had tatbik edilir.

    Zina yaptığını ikrar edene ve zinaya şahitlik edene had tatbik edilmez. İki kişi, bir birlerine zina isnat ederlerse, suçları takas edil­mez. Kendisine kazif isnat edilen kimse, yalnız başına (hakimden izin almadan) suç isnat edene haddi tatbik ederse ceza ifa edilmiş ol­maz.



    H. HIRSIZLIK


    Hırsızlık cezasının vacib olması için çalman malda şu şartların bulunması lazımdır:

    1- Çalman mal, halis dinarın dörtte biri kadar olmalı veya de­ğeri halis dinarın dörtte biri kadar olmalıdır.

    Bir kimse, damgasız dinarın dörtte birini çalar ve bu damgalı dinarın dörtte birine eşit değilse, en sahih kavle göre eli kesilmez.

    Bir kimse fülûs olduğunu zannederek birkaç dinarı çalar ve dinarın dörtte biri kadar değilse eli kesilir. Keza bilmediği halde cebinde di­narın dörtte biri kadar para olan eski bir elbiseyi çalanın en sahih kavle göre eli kesilir.

    Bir kimse, nisap miktarı kadar malı saklandığı yerden iki defa çıkarır, mal sahibi bundan haberdar olur ve malın saklandığı yeri ıslah eder de ikinci defa aynı yerden çalarsa, bu ikinci çalma ayrı bir hırsızlık sayılır. Mal sahibi hırsızlık olayından haberdar olmaz ve saklama yerini ıslah etmezse, en sahih kavle göre hırsızın eli kesilir.

    Bir kimse buğday torbasını deler ve nisap miktarı kadar döküleni alıp götürürse, en sahih kavle göre eli kesilir. İki kişi iki ni­sap miktarı kadar malı ortaklaşa çalarlarsa, her ikisinin de eli kesi­lir. Çalman mal iki nisap miktarı kadar değilse elleri kesilmez.

    Bir kimse şarap, domuz, köpek, veya tabaklanmamış meyte de­risi gibi değerli olmayan bir malı çalarsa eli kesilmez. Şarap kabının değeri dinarın dörtte biri kadar ise, en sahih kavle göre eli kesilir. Tambur ve mizmar gibi bir malı çalanın eli kesilmez. Bir kavle göre, tambur veya mizmarm değeri hurda haliyle nisaba ulaşırsa eli kesi­lir. Ben diyorum ki; sonuncu kavil en sahih olan kavildir. Allah da­ha iyi bilir.

    2- Çalman mal, başkasına ait bir mal olmalıdır. Bir kimse çaldığı bir malı bulunduğu yerden çıkarmadan miras veya başka bir yolla mülkiyetine geçirir veya mülkiyetine geçirmez de bulunduğu yerde iken yemek suretiyle veya başka bir şekilde nisap miktarından noksanlaştırırsa eli kesilmez. Keza çaldığı malın kendi mülkü oldu­ğunu iddia ederse, İmam'in kesin beyanına göre eli kesilmez.

    iki kişi bir malı çalar da onlardan biri malın kendisine veya hem kendisine hem de arkadaşına ait olduğunu iddia eder arkadaşı onu yalanlarsa, iddia edenin eli kesilmez. En sahih kavle göre yalan­layanın eli kesilir.

    Bir kimse ortak olduğu malı ortağının muhafaza ettiği yerden çalarsa, en zahir kavle göre eli kesilmez. Her ne kadar maldaki his­sesi az ise de hüküm böyledir.

    3- Çalman malın hırsızın mülkü olduğu şüphesi bulunma­malıdır. Aslının (babasının) veya ferinin (çocuklarının) veya efendisinin malını çalanın eli kesilmez. En zahir kavle göre koca karısının veya karı kocasının malını çalarsa elleri kesilir.

    Bir kimse, bir grup için hazineden ayrılmış malı çalar ve kendi­si o gruptan değilse eli kesilir. Çaldığı mal, halkın maslahatı için olup kendisinin de malda hakkı varsa veya mal sadaka malı olup kendisi fakir ise en sahih kavle göre eli kesilmez, aksi halde eli kesilir.

    Mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre, mescidin kapısını veya sütunu çalan kimsenin eli kesilir. Hasırını veya kandi­lini çalanın eli kesilmez. En sahih kavle göre, vakfedilmiş malı veya uyuyan veya deli olan ümmü veledi çalanın eli kesilir.

    4- Mal korunma altına alınmış olmalıdır. Korunma altına al­mak; malı gözaltında bulundurmak veya muhafazalı bir yerde bu­lundurmakla olur. Mal sahrada veya mescitte olursa devamlı göze-tilmelidir. Mal korunakta ise, Örfe göre gözetilmesi yeterlidir. Ahır, hayvanların korunağı olup, kapların ve elbiselerin korunağı değildir. Evin alanı ve balkonu kap ve eski elbiselerin muhafazasıdır. Fakat süs eşyası ile paranın muhafazası değildir.

    Bir kimse sahra veya mescitte elbisesini altına alarak veya eş­yalarını yastık yaparak uyursa, bu eşyalar muhafazada sayılır. Şayet uykuda iken bir tarafa döner ve elbiselerinden ayrılırsa, eşyalar mu­hafazada sayılmaz. Kişi sahrada elbise ve eşyalarını yakınma koyar ve onları gözetirse, muhafazada sayılır. Onları gözetmezse muhafa­zada sayılmaz.

    Muhafızın kuvvet veya imdatla hırsızı men etmeye kadir ol­ması şarttır.

    Binalardan ayrı olan ev, kapısı açık olsun kapalı olsun orada uyanık, kuvvetli bir muhafız varsa muhafazalı sayılır. Aksi halde muhafazalı sayılmaz.

    Binalara bitişik olan ev, kapısı kapalı olmakla birlikte koru­nağı varsa ve uykuda olsa bile muhafızı varsa muhafazalı sayılır. Kapısı açık olmakla birlikte muhafızı uykuda olursa geceleyin mu­hafazalı sayılmaz. Keza en sahih kavle göre, bu durumda gündüzle-yin de muhafazalı sayılmaz. Keza bekçisi uyanık olup hırsız onu gaf­lete düşürürse, en sahih kavle göre muhafazada olmaz.

    Binalara bitişik evin bekçisi olmazsa, emniyetin bulunduğu sürede kapısı kapalı ise, mezhep alimlerince kabul'edilen rivayete göre gündüz vaktinde muhafazalı sayılır. Bu üç şarttan (kapının ka­palı olması, güvenliğinin bulunması ve vaktin gündüz olması şart­larından) biri yoksa ev muhafazalı sayılmaz.

    İpleri sıkıştırılmamış ve yan tarafları sarkıtılmış durumda olan sahradaki çadır ve içindeki eşya çölde terk edilmiş eşya hükmündedir. Yalnız uykuda olsa bile içerisinde kuvvetli bir bekçisi olması (ipleri sıkıştırılmış ve yan tarafları kapatılmış) şartı ile mu­hafazada sayılır.

    Binalara bitişik kapalı yerde bulunan hayvanlar, yanlarında muhafızları bulunmasa da kapalı bulundukları yer onların muhafa­zasıdır. Sahradaki hayvanlar için uykuda olsa bile bir muhafızın bu­lunması şarttır. Sahradaki develerin muhafızları onları görebilse muhafazalı sayılırlar. Katar halindeki hayvanlar, her saatte bir hep­sini görecek şekilde güdücünün onlara bakması ve her katarın do­kuz hayvandan fazla olmaması şarttır. Katar halinde olmayanlar en sahih kavle göre muhafazalı sayılmazlar.

    Muhafazalı evin içinde bulunan kabirdeki kefen muhafazalı sayılır. Keza en sahih kavle göre, binalara yakın olan kabirlerdeki kefenler de muhafazada sayılırlar. En sahih kavle göre, binalardan uzak olan kabirlerdeki kefenler muhafazada sayılmazlar.



    1. Elin Kesilip Kesilmemesine Sebep Olan Şeyler


    Bir kimse kiraya verdiği evinden (muhafazalı yerde bulunan) bir eşyayı çalarsa eli kesilir. Keza kişinin iare (emanet) verdiği evin­den bir şey çalarsa en sahih kavle göre eli kesilir.

    Bir kimse, bir korunağı gasp edip malını orada muhafaza eder de korunağın sahibi o malı çalarsa, eli kesilmez. Keza en sahih kav­le göre başka birisi de orada bulunan malı çalarsa eli kesilmez.

    Bir kimse bir malı zorla alır ve kendi muhafazasında korur da mal sahibi kendi malı ile birlikte zorla alanın malını çalarak ele ge­çirirse veya başka birisi zorla alınan malı ele geçirirse eli kesilmez.

    Bir kimse bir malı alıp kaçırırsa veya kendi kuvveti ile bir malı açıkça ele geçirirse veya yanında bulunan vedia malı inkar ederse eli kesilmez.

    Bir kimse geceleyin bir evin duvarında bir gedik açar ve ikinci gece gelip oradan bir mal çalarsa, en sahih kavle göre eli kesilir. Ben diyorum ki mal sahibi bu gedikten haberdar olmaz ve yoldan geçen­lere görünmezse hüküm böyledir. Durum bunun aksi olursa, kesin olarak eli kesilmez. Allah daha iyi bilir. Bir kimse duvarda gedik açar ve bir başkası malı buradan çıkarırsa eli kesilmez.

    Birkaç kişi yardımlaşarak bir duvarda gedik açar ve bunlardan biri malı getirip açılan gediğin yakınma koyarsa, bir başkası da malı oradan alıp dışarıya çıkarırsa, malı dışarıya çıkaranın eli kesilir. Bi­risi malı gediğin ortasına koyar dışarıdaki de alır götürür ve mal ni­sap miktarı kadar ise, en zahir kavle göre ikisinin de eli kesilmez.

    Bir kimse bir malı korunaktan dışarıya atar veya bir akarsuya bırakır veya gitmekte olan bir hayvanın sırtına koyar veya esen rüzgara karşı koyar ve böylece malı dışarıya çıkarırsa eli kesilir. Malı, durmakta olan hayvanın sırtına koyar da hayvan giderse, en sahih kavle göre eli kesilmez.

    Bir kimsenin eli altında bulunan hür kişi telef olursa, eli altın­da bulunduran zamin olmaz ve hür kişiyi çalanın eli de kesilmez.

    Bir kimse küçük çocuğu boynunda bulunan kolyesiyle çalarsa, keza en sahih kavle göre eli kesilmez.

    Bir köle deve üzerinde uyur da başkası hayvanı sevk eder ve kafileden ayırırsa eli kesilir. Hür bir kimse deve üzerinde uyur ve başkası hayvanı sevk edip kafileden ayırırsa eli kesilmez.

    Bir kimse bir malı kapısı kapalı olan evden alır da kapısı açık olan evin salonuna naklederse eli kesilir. Birinci evin kapısı açık, ikinci evin kapısı kapalı ise eli kesilmez. Zayıf kavle göre, her iki evin kapısı kapalı ise eli kesilir. Handa bulunan oda ve salonun hükmü, en sahih kavle göre ev ve odaların hükmü gibidir.



    2. Hırsızda Bulunması Gereken Şartlar ve Hırsızlığı Sabit Kılan Şey


    Çocuk, deli ve zorlanan kişinin eli hırsızlık sebebi ile kesilmez. Müslüman veya zımmi, müslüman veya zımminin malını çalarsa eli kesilir. Eman almış kişinin yaptığı hırsızlık hakkında birkaç farklı görüş vardır. Ehsan görüşe göre, "Hırsızlık yapması halinde eli keşilir." diye şart koşulmuşsa eli kesilir. Şart koşulmamışsa eli kesilmez. Ben diyorum ki; ekser ulemaya ve en zahir kavle göre eli kesilmez. Allah daha iyi bilir.

    En sahih kavle göre davalı yemin etmekten kaçınırsa, kendisi­ne yemin dönen davacının yemini ile hırsızlık sabit olur veya hırsı­zlık yapanın ikrarı ile sabit olur. Mezhep alimlerince kabul edilen ri­vayete göre, hırsız ikrarından dönerse kabul edilir.

    Bir kimse Allah hakkına taallûk eden bir suçu itiraf ederse, en sahih kavle göre bu itirafından dönmesi için hakim ona bir takım ta­rizlerde bulunabilir, fakat ona seraheten "Bu itirafından dön." diyemez.

    Aleyhinde dava açılmaksızm bir kimse hazırda olmayan Zeyd'in malını çaldığını iddia ederse eli derhal kesilmez. Ancak en sahih kavle göre Zeyd hazır oluncaya kadar bekletilir. Bir lumse, hazır olmayan bir kişinin cariyesi ile zorla cinsel ilişkide bulunduğu­nu ikrar ederse, en sahih kavle göre kendisine derhal haçl uygulanır.

    Hırsızlık, adil iki erkeğin şahitliği ile de sabit olur. Bir erkek ve iki kadın hırsızlığa şahitlik ederse, mal sabit olur fakat hırsızın eli kesilmez. Her iki şahidin hırsızlık olayının şartlarını açıklaması şarttır.

    Her iki şahit ihtilâfa düşerek birisi hırsızın sabahleyin ve diğe­ri akşamleyin hırsızlık yaptığını iddia ederse, bu şekildeki şahitlik­leri geçersizdir.

    Hırsızın çaldığı malı geri vermesi lazımdır. Mal telef olmuşsa tazmin eder.

    Hırsızın eli kesilirken önce bilek mafsalı ile birlikte sağ eli ke­silir. Eli kesildikten sonra ikinci defa hırsızlık yaparsa, sol ayağı ke­silir. Üçüncü defa hırsızlık yaparsa sol eli kesilir ve dördüncü defa­da sağ ayağı kesilir. Bundan sonra hırsızlık yaparsa ta'zir edilir.

    Kesilen el, kaynatılmış zeytin yağına batırılarak kanı durduru­lur. Zayıf kavle göre, kesilen yer yağa batırılınca had cezası tamam­lanmış olur. En sahih kavle göre kesilen kolu harsız yağa batır-malıdır ve yağın ücreti hırsıza aittir. Hırsızın kolunu yağa batırması için imam kendisine emir vermeyebilir. El kesilirken bilek maf­salından kesilir. Ayak ise topuk mafsalından kesilir.

    Bir kimse eli kesilmeden birkaç defa hırsızlık yapmışsa, hepsi­ne bedel olarak sağ elinin kesilmesi yeterlidir. Kesilen elin dört par­mağı kesik olsa da el tam olarak kabul edilir. Ben diyorum ki, keza elin beş parmağı kesilmişse de en sahih kavle göre tam kabul edilir. Allah daha iyi bilir. En sahih kavle göre, elin bir parmağı fazla ise de kesilir.

    Bir kimse hırsızlık yapar da sağ eli bir afet sonucu kesilirse, kesme cezası düşmüş olur. Sol eli bir afet sonucu kesilmişse mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre ceza sakıt olmaz. Bir afet so­nucu kesilen ayakların hükmü de elin hükmü gibidir.



    3. Yol Kesenlerin Hükmü


    Yol kesen; (mal almak, adam Öldürmek ve insanları korkutmak amacıyla yola çıkan) müslüman, mükellef ve kuvvet sahibi kimsedir.

    Muhtelis yol kesici değildir. Kafilenin arkasından gelip bir şeyi kapıp kaçan kimsedir. Kendi kuvvetleri ile küçük bir gruba galebe çalanlar, o grup için yol kesici sayılırlar. Büyük ve yardım alan kafi­leler için yol kesici sayılmazlar. Yardımın olmaması ya uzaklık sebe­bi ile veya belde halkının zayıflığı sebebi ile olur. Belde halkının zayıflığı nedeni ile kuvvet sahibi olanlar, şehir içinde gâlib gelirlerse yol kesici sayılırlar.

    İmam, bir grubun halkı yolda korkuttuklarını ancak mallarını almadıklarım ve kimseyi öldürmediklerini öğrenirse, onları hapis veya başka bir ceza ile ta'zir eder.

    Yol kesen, -mal çalmada olduğu gibi- nisap miktarı kadar bir malı ele geçirirse ceza olarak sağ eli ve sol ayağı kesilir. Sonra tek­rar yol keserse, sol eli ve sağ ayağı kesilir. Bir şahsı öldürürse, ken­disinin de kısasen öldürülmesi vacibtir. Şayet hem mal almış hem de adam öldürmüşse, kendisi kısasen öldürülür ve cenazesi dara­ğacında üç gün bırakıldıktan sonra indirilir. Bir kavle göre, cenaze­sinden irin akmcaya kadar asılı bırakılır. Bir başka kavle göre ise bir müddet canlı olarak bırakılır sonra indirilerek öldürülür.

    Yol kesenlere yardım edenler çok olursa hapsetmek, sürgün et­mek veya diğer cezalardan biri ile ta'zir edilirler. Zayıf kavle göre imam onları uygun gördüğü bir yere sürgün eder. Yol kesenin cezalandırılmasında kısas manası ağır basar. Bir kavle göre ise had ma­nası ağır basar. Birinci kavle (kısas manası ağır basar diyen görüşe) göre yol kesen müslüman kendi çocuğunu veya zımmiyi öldürürse onlara karşılık öldürülmez.

    Ceza tatbik edilmeden yol kesen ölürse, malından diyet alınır. Birkaç kişiyi beraber öldürmüşse bir kişiye karşılık öldürülür ve di­ğerleri için diyet alınır. Maktulün velisi onu mal karşılığında affe­derse, malı ödemesi vacib olur ve kısas cezasından kurtulur. Ancak had cihetiyle öldürülür.

    Yol kesen, birini ağır bir şekilde öldürür veya bir organını ko­parmak sureti ile öldürürse, kendisi de kısasen aynı şekilde öldürülür. Şayet birini yaralar ve yara iyileşirse, en zahir kavle göre kısası uygulamak vacib değildir.

    Yol kesen kişi, yakalanmadan önce kendisine mahsus suçlar­dan tövbe ederse suçları düşer. Mezhep alimlerince kabul edilen ri­vayete göre, yakalandıktan sonra tövbe ederse, suçları sakıt olmaz. En zahir kavle göre zina ve hırsızlık gibi sair cezalar tövbe ile sakıt olmaz.



    4. Birden Fazla Cezanın Üst Üste Gelmesi


    Bir kimse kısas, organ kesmek ve zina iftirası haddi ile ceza­landırılır ve hak sahipleri bu cezaların infazını talep ederlerse, Önce zina iftirası haddi sonra organ kesme ve daha sonra kısas cezası tat­bik edilir. Azası kesildikten hemen sonra acele üzere öldürülür.

    Kısası hak eden hazır değilse, kırbaçlandıktan hemen sonra eli kesilmez. Keza hak sahibi hazırda olup, "Acele olarak azasını kesin." derse, en sahih kavle göre organı acele üzere kesilmez. Kısasta hak sahibi olan kimse, hakkını erte-Ierse, suçlu kazif haddi için kırbaç­lanır. Yarası iyileşince azası kesilir.

    Organ kesmede hak sahibi olan hakkını ertelerse, kısasta hak sahibi olan organ kesme cezası infaz edilinceye kadar sabreder. Ace­le edip onu öldürürse, organı kesme hakkına sahip olan maktulün terekesinden diyet alma hakkına sahip olur. Zina haddini uygulama hakkına sahip olan bu hakkını ertelerse, kıyasa göre diğerlerinin bekleyip sabretmeleri gerekir.

    Bir kimse üzerinde Allah'ın hakkına taallûk eden hadlerden bir kaçı üst üste gelirse, önce en hafif olanı uygulanır. Bir kimse hakkında Allah'a ve insanlara ait cezalar üst üste gelirse, zina ifti­rası haddi, zina haddinden önce uygulanır. En sahih kavle göre zina iftirası haddi içki haddinden önce gelir. Can ve kesme kısası zina haddinden önce tatbik edilir.



    I. İÇECEKLER BAHSİ


    Çoğu sarhoş edenin azı da haramdır. İçki içene had cezası tat­bik edilir. Yalnız çocuğa, deliye, harbi, zımmi ve boğazına içki dökülen kimseye keza mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre zorlama sonucu içki içene ceza tatbik edilmez. İçki olduğunu bilmeden içen kimseye de had tatbik edilmez.

    İslam'a yeni girmiş bir kimse içki içer ve "İçkinin haram oldu­ğunu bilmiyordum." derse, kendisi had cezası ile cezalandırılmaz. "İçki içene had uygulandığını bilmiyordum." derse, kendisine had uygulanır. İçkinin tortusunu (kabın dibine çöküp katılaşmış olanı) içmek haddi gerektirir.

    Hamuru içki ile yoğrulmuş ekmeği yiyene ve içinde içki bulu­nan macunu yiyene had tatbik edilmez. Çünkü içki bu maddeler içe­risinde tükenmektedir. Keza en sahih kavle göre şarap ile hukne yapmak ve kişinin içkiyi kendi burnuna akıtması nedeni ile kendisi­ne had tatbik edilmez.

    Bir kimsenin boğazına lokma takılır ve onu yutabilmek için iç­kiden başka bir şey bulamazsa, içki içmesi caizdir. En sahih kavle göre, kişinin tedavi için veya susuzluğunu gidermek için içki alması haramdır.

    Hür olan kimsenin içki içme haddi kırk değnektir. Kölenin haddi ise yirmi değnektir.

    İçki içen kimseye sadece kırbaç, el, ayakkabı veya elbisenin ucu ile vurulur. Zayıf kavle göre ise orta kalınlıkta olan kırbaçla vu­rulur. İmamın içki içen hür kişiye miktarı fazlalaştırarak seksen değnek vurmayı istemesi en sahih kavle göre caizdir. Kırbaçla olan had cezasında, fazla olan kırbaçlar ta'zir cüınlesindendir. Zayıf kav­le göre ise had cezası cümlesinden sayılır.

    İçki haddi, içki içenin ikrarı veya iki erkeğin şahadeti ile sabit olur. Ağzının içki kokması, sarhoşluk ve kusması ile içki cezası sabit olmaz. İçki haddinin sübutu için yapılan ikrar ve şahadette sadece "İçki içti." demek yeterlidir. Zayıf kavle göre ise itirafta bulunan: "Ben onun içki olduğunu biliyordum, isteğimle içtim." şeklinde açıklama yapması şarttır.

    İçki içene sarhoş iken had tatbik edilmez. Had cezasını tatbik etmekte kullanılan kırbacın kalınlığı dal ve asa arasında orta kalın­lıkta, yaş veya kuru bir değnek olabilir. Darbeler hep aynı yere de­ğil, bedenin bütün organlarına taksim edilerek indirilir. Boğaz çuku­ru ve yüz gibi çabucak ölüme sebebiyet veren yerlere vurulmaz. Zayıf kavle göre kafaya da vurulmaz. Suçlunun eli bağlanmaz ve el­biseleri çıkarılmaz. Fakat üzerindeki kürk veya aba gibi kaba elbise­ler çıkartılır. Suçluyu suçtan men edecek ve aleme ibret edecek şe­kilde darbeler art arda vurulmalıdır. Darbeleri günlere ve saatlere taksim ederek vurmak caiz değildir.



    Ta'zir


    Hakkında had ve kefaret olmayan haram fiili işleyen kişi, ter­biye için ta'zir edilir. Ta'zir, suçluyu hapsetmek, dürtmek, azarla­mak veya suçluya dayak atmaktır. Ta'zir cezasının cinsini ve mik­tarını devlet başkanı belirtir. Bir kavle.göre, kul hakkına taallûk eden bir suç için azarlama cezasını vermek yeterli olmaz.

    Ta'zir cezası dayak ile olursa, sayısı köle için yirmi, hür için kırk kırbaçtan az olmalıdır. Zayıf kavle göre hür için dayak sayısı yirmi kırbaçtan az olmalıdır. En sahih kavle göre, günah olan bütün fiillerde bu cezalar eşit olup aynı muameleye tabidirler. Hak sahibi kazif haddi gibi bir hakkından vazgeçerse, en sahih kavle göre imamın suçluyu ta'zir etme hakkı olmaz veya mağdur ta'zir etme hakkından vazgeçerse, en sahih kavle göre imam ta'zir cezasını ve­rebilir.



    J. SAYYAL (SALDIRGAN)


    Kişinin; nefsini, organlarını, namusunu ve malını her türlü za­rara karşı müdafaa etmesi hakkıdır. Bu müdafaa esnasında saldır­gan hayatını kaybederse, katil tazminat ödemez. Ancak malına ge­lecek zarara karşı müdafaada bulunması vacib değildir. Namusuna gelecek zararı def etmesi ise vacibtir. Keza bir kafir veya bir hayvan kendisine saldırırsa, müdafaa yapması vacibtir. En zahir kavle göre kişinin Müslüman'a karşı müdafaa yapmas veya onu öldürmesi va­cib değildir.

    Başkasına gelecek zararı defetmenin hükmü, kişinin kendi nefsine gelecek zararı def etmesinin hükmü gibidir. Zayıf kavle göre başkasını tehlikeden korumak kesinlikle vacibtir.

    Bir şahsın üzerine düşmekte olan testinin vereceği zararı def etmek için testinin kırılması gerekiyorsa, en sahih kavle göre kıran kişi zamin olur. Saldırgan en hafif zararla def edilmelidir. Söz ve yardım istemek sureti ile def etmek mümkün ise, onu vurmak; elle vurarak onu def etmek mümkün ise, kırbaçla vurmak; kırbaçla vu­rarak def etmek mümkün ise, sopa ile vurmak; bir azasını kesmek­le onu def etmek mümkün ise, onu öldürmek haramdır.

    Saldırıya uğrayanın kaçma imkanı varsa mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre kaçması vacibtir. Kaçmayıp saldırganı öldürmesi ise haramdır.

    Bir kimse bir şahsın elini ısırırsa, elini kolay yoldan kurtar­malıdır. Meselâ çenesini açmak ve avurduna vurmak sureti ile elini kurtarmalıdır. Bu şekilde kurtarma imkanı olmaz da elini şiddetle çeker ve ısıranın dişi sökülürse, dişi için bir hak iddia edemez.

    Bir kimse pencereden veya bir gedikten başkasının haremine (zevce, cariye ve mahremler) bakar da ev sahibi, çakıl taşı gibi bir şe­yi hafifçe atar ve bakanın gözüne değer gözü kör olur veya gözüne yakın bir yerine değip yaralar ve bu nedenle adam Ölürse heder olur. Yalnız bakan kişinin mahremi veya karısı orada bulunmaması şart­tır. Zayıf kavle göre ev sahibinin haremi mestur olması şarttır. Baş­ka bir zayıf kavle göre ise, taşı atmadan onu ikaz etmelidir.

    Veli çocuğunu; vali şikayet edileni; koca karısını ve öğretmen

    öğrencisini ta'zir eder de bunlar zarar görürse, ta'zir eden tazminat vermekle yükümlü olur.

    İmamın nass ile takdir edilmiş had ile cezalandırdığı suçlu ölürse, bunda tazminat olmaz. Sözgelimi içki içen kişiye ayakkabı veya elbise ile had tatbik edilir ve bu nedenle ölürse, en sahih kavle göre bunda tazminat söz konusu olmaz. Keza meşhur kavle göre kendisine kırk kırbaç vurulur ve ölürse, yine tazminat gerekmez. Kırk kırbaçtan fazla darbe indirilir ve suçlu Ölürse, darbe sayısına oranla diyetten hisse ödenir. Zayıf kavle göre diyetin yarısı ödenir. Zina iftirasında bulunan suçluya seksen bir kırbaç vurulur ve bu ne­denle ölürse, bunda her iki görüş cari olmuştur. Yani, ya diyetten pay ödenir veya diyetin yarısı ödenir.

    Akil, baliğ ve hür olan kişinin bedeninde ur oluşur da ölümcül olduğundan korkulmuyorsa kesilebilir. Ölümcül olduğundan korku­lur ve onu bırakmakta bir tehlike yoksa kesmek caiz değildir. Kes­mekte bir tehlike olmaz da kesilmesi halinde tehlikesi artarsa kesil­mez.

    Çocuğun veya delinin bedeninde bulunan ur tehlikeli olmakla birlikte terk edilmesi halinde tehlikesi artarsa, babasının veya dede­sinin onu kesme yetkisi vardır. Tehlikeli olması halinde imamın kes­me yetkisi olmaz. Ancak tehlikeli değilse babasının, dedesinin ve imamın kesme yetkisi vardır.

    Baba, dede, sultan ve diğer velilerin çocuk ve deliye neşter vur­durma ve kan aldırma yetkileri vardır. Caiz görülen bu tedavi şekil­leri sebebi ile tedavi gören kişi ölürse, tazminat ödemek gerekmez, imam, yasak olan bir şeyi çocuğa uygular da çocuk ölürse, imamın malından ağır bir diyet alınır. İmamın hatası sonucu bir had veya hüküm sebebi ile vacib olan diyet imamın akilesi yüklenir. Bir kav­le göre hazineden ödenir.

    İmam, iki şahidin şahadeti ile had cezasını tatbik eder ve had tatbik edilen kişi ölür de sonra şahitlerin; köle, zımmi veya baliğ ol­mayan çocuk oldukları ortaya çıkarsa, imam araştırmada kusur göstermişse tazminat öder. Eğer kusur göstermemişse bunda iki görüş vardır: Tazminatı akilesi üstlenir veya tazminat hazineden ödenir dememiz halinde, en sahih kavle göre zımmi ve köle olan şa­hitler zamin olmaz.

    Bir kimse izin alarak bir şahıstan kan aldırır veya neşter vu­rur bu nedenle canına sirayet eder ölürse, tazminat ödemez. Cellat imamın emri ile haddi infaz ederek birisinin kafasını vurur veya da­yak haddini infaz ederse, bu ameliyeyi bizzat imam yapmış gibidir.

    Cellat yaptığının zulüm olduğunu veya imamın hata işlediğim bilmiyorsa, imam tazminatı öder. Eğer bunu bilerek yapmışsa, cellat kısas ve tazminatı üstlenir. Ancak bu infazın cellada zorla yap­tırılmış olmaması şarttır.

    Vaginanın üst kısmından bir et paçası alınarak kadının sünnet edilmesi, çocuk buluğ çağına erince penisinin uç kısmını örten deri­nin alınarak sünnet edilmesi vacibtir. Acele ederek çocuğu yedinci günde sünnet etmek menduptur. Yedinci günde sünnet edilmesi ha­linde zayıf kalacağı ihtimal dahilinde ise, tahammül edeceği zamana kadar geciktirilir.

    Bir kimse çocuğu dayanamayacağı bir yaşta sünnet eder de ço­cuk ölürse, kendisine kısas tatbik edilir. Yalnız ameliyeyi yapan anası veya babası ise, kendilerine kısas tatbik edilmez. Veli çocuğu tahammül edeceği bir yaşta sünnet eder de ölürse, en sahih kavle göre tazminat ödemesi gerekmez. Malı varsa sünnet ücreti çocuğun malından ödenir.



    Hayvanların Sebep Olduğu Cinayetler


    Bir kimsenin beraberinde bulundurduğu hayvan gece veya gündüz vaktinde bir canı veya bir malı telef ederse zararı öder.

    Hayvan yola idrar veya dışkısını bırakır da bir canın veya bir malın telefine sebep olursa, zararı ödeme mecburiyeti yoktur. Süva­ri hayvanı çamurda süratli sürmek gibi mutat olmayan şeylerden sakınmalıdır. Adet dışı bir şey yapar ve bir şeyin telefine sebep olur­sa, kendisinin tazminat ödemesi lazımdır.

    Bir kimse sırtına odun alır veya bir hayvana yükler ve bir du­vara sürünerek gider de duvar yıkılırsa zararı öder. Çarşıya girer de bir canın veya bir malın telef olmasına sebep olur ve çarşıda izdiham varsa, tazminat ödemesi gerekir. Çarşıda izdiham olmaz da odunlar bir şahsın elbisesine takılırsa zamin olmaz. Fakat kör olanı ve hay­vana sırtı dönük olanı ikaz etmesi vacibtir. Mal sahibi malını korumakta bir kusur göstermemişse, hayvan sahibi tazminat öder. Mal sahibi malım yolun ortasına koymak veya hayvana arz etmek gibi bir kusur gösterirse, hayvan sahibi tazminat ödemez.

    Hayvan tek basma olup gündüz vaktinde bir ziraat veya başka bir şeyi telef ederse, sahibi tazminat ödemez. Gece vaktinde telef ederse sahibi zararı öder. Ancak hayvanı gece bağlamakta aşırı bir kusur göstermemişse veya ziraat sahibi hazır olur da hayvanı defet­mekte ihmalkar davranırsa zararı ödemez. Keza ziraatın etrafı du­varla çevrilmiş olup sahibi kapıyı açık bırakmışsa, en sahih kavle göre hayvan sahibi tazminat ödemez.

    Kedi bir kuşun veya bir yemeğin telef olmasına sebep olur ve bunu adet haline getirmişse, vakit ister gece olsun ister gündüz ol­sun, en sahih kavle göre sahibi zamin olur. Adet haline getirmemiş ise en sahih kavle göre sahibi zararı ödemez.
  8. IsLaM4eVeR
    لا اله الا الله

    ONALTINCI BÖLÜM... 2

    NİKAH.. 2

    A. NİKAHIN KEYFİYETİ. 2

    1. Evlilikte Teklif 3

    2. Nikahın Rükünleri 4

    3. Nikah Akdini Yapmaya Yetkili Olan Kişi 5

    4. Nikahta Veli Olmaya Mani Olan Haller. 5

    5. Küfuv (Evlenmede Tarafların Denk Olması) 7

    6. Kısıtlılık Altında Olanın Nikahı 8

    7. Evlenilmesi Haram Olan Kadınlar. 9

    8. Köleliğin Nikaha Engel Olması 10

    9. Din Ayrılığı Olan Kadınlarla Evlenmek. 11

    10. Müşrikin Nikahı 12

    11. Kafir Müslüman Olduktan Sonra Nikahında Bulunan Kadınlar. 13

    12. İslam'a Giren Kadının Nafakası 14

    13. Evlenmede Muhayyerliği Sabit Kılan Ayıplar. 14

    14. İ'faf (Çocuğun Babasını Evlendirmesi) 16

    15. Köle ve Cariyenin Evlenmesi 17

    B. SIDAK (MEHİR) 18

    1. Fasit Sıdakla Yapılan Nikah. 19

    2. Mehri Tevfiz Etmek. 20

    3. Mehri Misil 20

    4. Mehrin Tamamının veya Yarısının Sakıt Olması 21

    5. Mut'a. 22

    6. Mehir Konusunda Tarafların İhtilâfa Düşmesi 22

    7. Velime (Düğün Yemeği) 23

    C. KASM VE NÜŞUZ (GECELEME HAKKI VE KADININ KOCASINA ASİ OLMASI) 24

    Karı ve Kocanın Anlaşmazlığı 25

    D. HUL' (MAL KARŞILIĞINDA BOŞANMA) 25

    1. Hul' Lafzı 26

    2. Hur Bedeli İçin Gerekli Olan Lafızlar. 27

    3. Hul' Akdinde Tarafların Anlaşmazlığı 29

    E. TALAK (BOŞANMA) 29

    1. Tefviz (Boşama Yetkisinin Kadına Verilmesi) 30

    2. Boşama Kastı ile Söylenen Sözler. 31

    3. Boşamada Yetki Sahibi 32

    4. Talak Sayısı Niyete Bağlıdır. 33

    5. Boşamada İstisna Yapmak. 34

    6. Boşamada Şüpheye Düşmek. 35

    7. Sünni ve Bid'i Talak. 36

    8. Talakı Zaman Şartına Bağlamak. 37

    9. Talakı Hamle veya Hayza Bağlamak. 38

    10. Parmak işareti İle Boşamak. 39

    11. Talakı Başka Şeylere Bağlamak. 40

    12. Ric'i Talak. 41

    F. İLA.. 42

    G. ZIHAR.. 44

    1. Ziharın Keyfiyeti 45

    2. Zihar Kefareti 46

    H. LİAN BAHSİ. 48

    1. Kişinin Kendi Karısına Zina İsnat Etmesi 48

    2. Lianm Keyfiyeti 49

    3. Liandan Gaye Çocuğun Nesebini Reddetmektir. 50

    I. İDDET.. 51

    1. İki iddetin İç İçe Girmesi 53

    2. Boşanmış Kadınla İddet Esnasında Muaşeret 53

    3. Kocası Ölen veya Kaybolan Kadının iddeti 54

    4. Kadının İddet Beklediği Ev. 55

    5. Istibra. 56

    J. RADA' (SÜT EMME) 57

    1. Süt Emmenin Nikahtan Sonra Ortaya Çıkması 58

    2. Süt Emmenin Sübutu. 59

    K. NAFAKA.. 60

    1. Evlilik Nafakası 60

    2. Nafakanın Vacib Olmasının Şartları 62

    3- Kocanın Karısına Nafaka Vermekten Aciz Kalması 63

    4. Akraba Nafakası 64

    5. Hidane (Çocuğun Besletilip Büyütülmesi) 65

    6. Kölenin Nafakası 67













    ONALTINCI BÖLÜM
    NİKAH




    A. NİKAHIN KEYFİYETİ


    Evlenmeye istekli olup mehir ve nafakayı bulan kişinin evlen­mesi, nafaka ve mehri bulamayanın ise evlenmemesi müstehabtır. Evlenemeyen kimse, oruç tutarak nefsi arzularına mani olmalıdır.

    Evlenmeye ihtiyaç duymayan ve mehir bulamayan kimsenin evlenmesi mekruhtur. Mehri bulanın evlenmesi mekruh olmayıp vaktini ibadete ayırması daha iyidir. Ben diyorum ki en sahih kavle göre, kişi kendini ibadete adamamışsa evlenmesi daha iyidir. Şayet kişi gerekli mehri bulur da kendisinde yaşlılık, devamlı hasta olmak veya cinsel iktidarsızlık gibi bir engel varsa evlenmesi mekruhtur. Allah daha iyi bilir.

    Eş olarak seçilen kadının dindar, bekar, soyunun temiz olması ve yakın akrabadan olmaması müstehabtır.

    Kişinin evlenmek istediği kadına evlenme teklifi yapmadan önce izin vermezse bile ona bakması sünnettir. İhtiyaç duyması ha­linde tekrar tekrar bakabilir. Kadının sadece yüzüne ve ellerinin iç ve dış kısmına bakabilir.

    Baliğ olan kişinin hür, büyük ve yabancı kadının avret yerleri­ne bakması haramdır. Keza fitne korkusu olduğu zaman hür kadının yüzüne ve ellerine bakması da haramdır. Keza en sahih kav­le göre, fitne olmasa da yabancı kadının yüzüne ve ellerine bakması haramdır.

    Erkeğin mahremi olan kadının diz ile göbek arasındaki bede­nine bakması haramdır. Diz ile göbek arası hariç diğer yerlerine bakması ise helaldir. Zayıf kavle göre ise mahremi olan kadının sa­dece iş esnasında bedenin görünen (yüz, kafa, boyun, dirseklere ka­dar kollar ve topuklara kadar ayaklar) kısmına bakması caizdir. En sahih kavle göre, şehvet duymaksızın cariyenin göbek ve diz kapağı arası hariç bedenin diğer kısımlarına, iştiha çekmeyen küçük kız ço­cuğun cinsel organı hariç vücudunun diğer yerlerine bakmak caiz­dir.

    Kölenin hanımefendisine ve memsuh (penisi olmayan) erkeğin yabancı kadına bakmasının hükmü, erkeğin mahremine bak­masının hükmü gibidir. Buluğ çağına yaklaşmış kişinin hükmü ise, baliğ olanın hükmü gibidir. Göbek ile diz kapağı arası hariç, erkeğin erkeğe bakması helaldir. Henüz bıyığı çıkmamış çocuğa şehvetle bakmak haramdır. Ben diyorum ki es'ah görüşe ve imam'm kesin be­yanına göre, henüz bıyığı çıkmamış çocuğa şehvet duymaksızın bak­mak da haramdır. Muhakkik alimlerce kabul edilen en sahih kavle göre, cariyeye bakmanın hükmü, hür kadına bakmanın hükmü gibi­dir. Allah daha iyi bilir. Kadının kadına bakmasının hükmü ise, er­keğin erkeğe bakmasının hükmü gibidir.

    Zımmi kadının nıüslüman kadına bakması haramdır. Fitne korkusu yoksa göbek ve diz kapağı arası hariç, kadının yabancı bir erkeğe bakması caizdir. Ben diyorum ki en sahih kavle göre, erkeğin kadına bakması haram olduğu gibi kadının da erkeğe bakması ha­ramdır. Allah daha iyi bilir.

    Kadının; mahremi olan erkeğe bakmasının hükmü, erkeğin mahremi olan kadına bakmasının hükmü gibidir. Bakmak haram olunca, dokunmak da haram olur. Çünkü bakmaya nispetle, şehveti uyandırmada dokunmak daha etkilidir. Ancak neşter veya kupa vur­mak veya tedavi için yabancı kadına bakmak veya dokunmak mu­bahtır. Ben diyorum ki; satış, şahitlik, farz olan ilmi öğretmek ve benzeri muameleler için ihtiyaç miktarınca erkeğin yabancı kadına bakması mubahtır. Allah daha iyi bilir.

    Kişinin kendi karısının bedeninin her tarafına bakması kera­hetle birlikte mubahtır.



    1. Evlilikte Teklif


    Nikahlı olmayan ve iddet süresi içinde olmayan kadına evlen­me teklifi yapmak caizdir. İddet süresi içerisinde olan kadına açıkça evlenme teklifi yapılamaz. Ric'i talâk ile iddet bekleyen kadına ise ima veya açıktan evlenme teklifi yapılamaz. Kocasının vefatından dolayı iddet bekleyen, keza en zahir kavle göre bain talâk ile boşanıp iddet bekleyen kadına evlenme teklifi yapmak caizdir.

    Bir kimsenin evlenme teklifi yapıp de söz kestiği kadına, ken­disinin izni olmadıkça başkasının evlenme teklifi yapması haramdır. Ancak evlenme teklifinde bulunan kişiye kabul veya red cevabı ve-rilmemişse en zahir kavle göre, bir başkasının aynı kadına evlenme teklifi yapması haram değildir.

    Bir kimse evlenmek istediği kişi hakkında başkası ile istişare­de bulunursa, istişare edilen kişinin kendisinden sorulan kişi hakkında bildiği ayıpları doğru söylemesi vacibtir. Evlenme teklifin­de bulunan kişinin, tekliften önce ve nikah akdinden sonra hutbe ile söze başlaması, yani söze Hamdele ve Salvele ile başlaması, tavsiye ve dua ile sözünü bitirmesi müstehabtır. Şayet kızın velisi söze baş­lar, damat da:

    "Allah'a hamd, Resulüne salât ve selâm olsun. Onun nikahını kabul ettim." derse, en sahih kavle göre, nikah akdi geçerli olur. Söze hutbe ile başlamak müstehabtır. Ben diyorum ki en sahih kav­le göre, söze hutbe ile başlamak müstehab değildir. Allah daha iyi bi­lir. Şayet icap ile kabul arasına uzun bir fasıla girerse nikah akdi ge­çersiz olur.



    2. Nikahın Rükünleri


    Nikahın beş rüknü vardır: Lafız, zevce, iki şahit, zevç ve veli.

    Nikah akdi, ancak icap ve kabul lafzı ile sahih olur. İcap lafzı velinin koca olacak kişiye: "zevveçtüke ibneti/kızımı sana zevce ola­rak verdim" veya "enkehtuke binti/kızımı sana nikahladım" deme-sidir. Kabul lafzı ise; zevcin: "tezevveçtuha/onunla evlendim" veya "nekehtuha/onu nikahladım" veya "kabiltu nikaheha/onun nikahım kabul ettim" veya "kabiltu tezviceha/onunla evlenmeyi kabul ettim" demesidir. Damat lafzı veliden önce de söylerse caizdir.

    Nikah akdi ancak "tezvic" veya "inkah" lafzı ile caiz olur. En sahih kavle göre Arapça olmayan lafızla kıyılan nikah sahihtir. Ki­nayeli lafızlarla yapılan nikah akdi kesinlikle sahih değildir. Velinin: "Kızımı sana helal ettim." demesi gibi. Şayet veli: "Kızımı sana zev­ce olarak verdim." der, koca da: "Kabul ettim." deyip susarsa, mez­hep alimlerince kabul edilen rivayete göre akid tamamlanmış olmaz. Şayet koca: "Kızını benimle evlendir." der veli de: "Seninle evlendir­dim." derse, veya veli: "Kızımla evlen." der koca da: "Evlendim." derse, nikah sahih olur.

    Nikahı bir şarta bağlamak sahih değildir. Veliye bir çocuğunun dünyaya geldiği müjde verilir, o da: "Eğer kız ise seninle evlendiri­rim." veya "Kızım boşanır ve iddeti biterse seninle evlendiririm." derse, mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre akid geçersiz­dir. Nikah akdini süreli yapmak veya meçhul bir vakte bağlamak sa­hih değildir.

    Şiğar nikahı da caiz değildir. Şiğar nikahı, velinin bir baş­kasına: "Her birinin cinsel organı diğerinin mehri olmak şeklinde kızını benimle evlendirmen üzerine kızımı seninle evlendirdim." de­mesi ve diğerinin de: "Kabul ettim." diye cevap vermesidir. Her bi­rinin cinsel organının diğerinin mehri olmasından söz etmeden: "Kızını benimle evlendirmen üzerine kızımı seninle evlendirdim." derse, en sahih kavle göre akid sahih olur. Şayet: "Her birinin cinsel organı ile birlikte bir mal belli ederek diğerinin mehri olması şeklin­de, kızını benimle evlendirmen üzerine kızımı seninle evlendirdim." derse, en sahih kavle göre akid geçersizdir.

    Nikah akdinin sahih olmasının bir şartı da iki şahidin bulun­masıdır. Şahitlerin hür, erkek ve adil olmaları, sağır ve kör olmama­ları şarttır.

    Kör olanın şahitliği ile akdin sahih olup olmadığı hususunda bir vecih vardır. En sahih kavle göre karı-kocanın iki oğlunun veya ikisinin düşmanının şahitliği ile yapılabilir. En sahih kavle göre, adaleti gizli olan iki kişi ile yapılan nikah akdi nikah sahihtir. İslam'ı ve hürriyeti zahir olmayan şahitlerin şahitlikleri ile nikah akdi sahih olmaz. Akid esnasında şahidin fasık olduğu anlaşılırsa, mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre akid geçersizdir.

    Şahidin fasık olduğu, bir delil veya karı ve kocanın sözbirliği ile bilinir. İki şahidin: "Biz fasık idik." demelerinin akde bir etkisi ol­maz. Koca, şahidin fasık olduğunu itiraf eder de kadın inkar ederse nikah feshedilir. Şayet tedahül olmamışsa koca mehrin yarısını ve­rir. Tedahül olmuşsa kocanın mehrin tümünü vermesi lazımdır. Ni­kahta kadının rızası dikkate alınırsa, rızasının alındığına dair şahit bulundurmak müstehab olup şart değildir.



    3. Nikah Akdini Yapmaya Yetkili Olan Kişi


    Kadın, velisinden izin almış olsa bile kendi kendini evlendire-mez. Vekil sıfatı ile başkasını da evlendiremez ve vekalet veya vela­yet yolu ile bir kimse için nikahı kabul edemez. Bir kimse veli olma­dan bir kadın ile evlenir ve tedahül olursa, onun mehri misil verme­si gerekir. Fakat bu sebeple had cezası gerekmez. Çünkü kadının kendi kendini evlendirmeye yetkili olup olmadığı ihtilaflıdır.

    Mücbir veli, kendi velayeti altındaki kadını evlendirdiğini ik­rar ederse sözü kabul edilir, veli mücbir değilse sözü kabul edilmez. Baliğe ve akıllı kadın, velisi tarafından evlendirildiğini ikrar ederse, İmamın son kavline göre iddiası kabul edilir.

    Küçük veya büyük bakire kızın babası izin ve rızasını almadan onu evlendirebilir. Kız büyük ise, babasının ondan nikah izni iste­mesi müstehabtır. Baba dul olan kızının iznini almadan onu evlen­diremez. Buluğ çağma ermedikçe, velinin küçük yaştaki dul kızı ev­lendirmesi sahih değildir. Babası yok ise velayet konusunda dedenin hükmü, babanın hükmü gibidir.

    Kızın bakireliği ister sahih bir nikah neticesinde zail olsun, is­ter zina gibi haram bir nedenle giderilmiş olsun dul sayılır. Cinsi münasebet olmaksızın düşmek gibi bir fiil nedeni ile bekaretini yiti­ren kız, en sahih kavle göre dul sayılmaz.

    Kardeş ve amca gibi nesepten gelen yakın veli, küçük kızı (ba­kire veya dul olanı) evlendiremez. Dul olan kadın, açıkça izin verme­dikçe velisi onu evlendiremez. En sahih kavle göre, bakire olan kızın nikah için izin verdiğini bildirmek üzere susması yeterlidir. Cariye­yi azad eden kişnini ve devlet başkanının evlendirme hususundaki hükmü, kardeşin hükmü gibidir.

    Velayette öncelik sırası babanındır. Sonra dede gelir. Daha son­ra dedenin babası, öz kardeş veya baba bir kardeş, ne kadar aşağıya doğru inse de kardeşin çocukları, amca ve mirasta olduğu gibi diğer asabeler gelir. En zahir kavle göre öz kardeş, baba bir kardeşten önce gelir. Kadının evlatlığı olan çocuk, onu evlendiremez. Evlatlık olan çocuk, kadının amcasının oğlu veya amcasının oğlunun oğlu ve­ya onu azad eden veya hakim ise onu evlendirebilir.

    Kadının nesepten gelen velisi yoksa onu azad eden erkek, da­ha sonra mirasta olduğu gibi erkeğe asabe olanlar evlendirir. Kadım evlendirme hakkına sahip olan veli, o kadının azad ettiği cariyeyi de evlendirme hakkına sahiptir. Ancak azad eden kadının hayatta ol­ması şarttır. En sahih kavle göre azad eden kadının izni nikah için geçerli değildir.

    Cariyeyi azad eden kadın Ölünce, velisi cariyeyi evlendirebilir. Cariyeyi, azad eden veya onun asabeleri yoksa sultan evlendirir. Ke­za akrabaları veya onu azad eden akdi engellerse, nikah akdini sul­tan yapar. Velinin nikahı engellemesi şudur: Baliğe ve akıllı olan kadın, kendi dengi olan birini tayin ederek onunla evlenmeyi talep eder de babası onu bir başkası ile evlendirmek isterse, en sahih kav­le göre baba bu hakka sahiptir. Zira baba evladının hakkını daha iyi gözetir.



    4. Nikahta Veli Olmaya Mani Olan Haller


    Köle, çocuk, deli, yaşlılık veya bunaklık sebebiyle görüş ve düşüncesi ihlal olmuş kişi nikah akdi için veli olamaz. Keza mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre, sefîhlikle kısıtlılık altında bulunan kişi de veli olamaz. Yakın akraba bu sıfatlardan bir kısmını taşırsa velayet hakkı uzak akrabalara geçer.Veli baygınlık geçirir ve baygınlığı genellikle uzun devam etmez veya birkaç gün devam ederse ayılncaya kadar nikah bekletilir. Zayıf kavle göre ise velayet hakkı uzak akrabalara geçer. En sahih kavle göre velinin kör olması velayet hakkım düşürmez. Mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre, fasık olan kişi veli olamaz. Kafir olan erkek, kafir kadına veli olabilir.

    Taraflardan biri veya zevce ihramlı olursa nikah akdi sahih ol­maz. En sahih kavle göre velayet hakkı uzak akrabaya geçmez. Ve­linin ihramda olması halinde nikah akdini uzak veli değil sultan ya­par. Ben diyorum ki; veli veya koca ihramda olur da ihramda olma­yan vekil akdi yaparsa sahih olmaz. Allah daha iyi bilir.

    Kadının velisi iki merhale (namazı kısaltma mesafesi) kadar uzakta olursa, nikah akdini sultan yapar. Velinin bulunduğu yer iki merhaleden daha az ise, en sahih kavle göre onun izni olmadan ni­kah kıyılamaz.

    Mücbir veli, velayet altındaki kadının izni olmaksızın baş­kasına vekalet verebilir. En zahir kavle göre, velinin vekil tayin ede­bilmesi için kadına eş olacak erkeği belirtmesi şart değildir. Kadına eş olacak erkeği belirtmeksizin vekil tayin ederse, vekil ihtiyatlı dav­ranır ve kadını dengi olmayan bir erkekle evlendiremez.

    Mücbir olmayan veliye gelince; şayet kadın ona: "Vekil tayin et." derse vekil tayin edebilir, vekil tayin etmekten men ederse vekil edemez. Kadın : "Beni evlendir." derse, en sahih kavle göre velinin vekil tayin etme hakkı doğar. Veli, nikah izni almadan vekil tayin ederse, en sahih kavle göre böyle bir vekalet sahih olmaz.

    Velinin vekili nikah akdi yaparken kocaya: "Falanın kızı filânı seninle evlendirdim." der veya kadının velisi nikah akdi yapar, mec­liste de kocanın vekili bulunursa ona: "Kızımı falanla elendirdim." derse, kocanın vekili de: "Bu kadınm nikahını müvekkilim için ka­bul ettim." demelidir.

    Mücbir velinin baliğe olan deli kızı ve evlenme ihtiyacı zahir olan deliyi evlendirmesi lazımdır. Fakat küçük olan kızı ve erkek ço­cuğu evlendirmesi lazım değildir.

    Mücbir veya mücbir olmayan veli bir tane olur da kadın evlen­meyi talep ederse, velinin buna rıza göstermesi gerekir. Veli bir kişi olmayıp kardeş gibi birkaç kişi olur da bir kısmına evlenmek istediğini bildirirse, en sahih kavle göre kadının talebine rıza göstermele­ri gerekir. Aynı mertebede birkaç veli bir arada olurlarsa, diğer veli­lerin rızasını almak sureti ile en fakih ve en yaşlı olan velinin kadını evlendirmesi müstehabtır. Kimin kadını evlendireceği konusunda anlaşmazlarsa, aralarında kura çekilir ve kurası çıkan kadını evlen­dirir. Kadın, evlenme konusunda bütün velilerine izin vermişse ve kurası çıkmayan veli evlendirmeyi yapmışsa, en sahih kavle göre akid sahihtir. Velilerden biri onu Zeyd'e, diğeri ise Amr'a nikah-lamışsa ve önce yapılan biliniyorsa, o nikah sahihtir. Şayet her iki akid bir anda yapılmışsa veya hangi akdin daha önce yapıldığı veya beraber olduğu bilinmiyorsa her iki akid de geçersizdir. Keza iki akidden birinin önce yapıldığı bilinir, fakat hangisinin önce yapıldığı bilinmiyorsa, mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre her iki akid de geçersizdir. Eğer ilk yapılan akid bilinir de sonra diğeri ile karıştırılırsa, ilk akid belli oluncaya kadar beklemek vacibtir.

    İki erkek aynı kadınla nikah akdini yaptıklarını ve her biri kendi akdinin önce yapıldığını iddia ederse, İmamın son kavline göre, her ikisinin davası dinlenir ve kadının ikrar ettiği nikah akdi sahih kabul edilir. Kadın nikah akdini inkar ederse kendisine yemin ettirilir. İkisinden birinin akdini ikrar ederse, ikrar ettiği kişinin ni­kahı geçerli olur. Diğerinin davası dinlenir ve kadına yemin verdiri­lir. Bu hüküm, iki kavle göre yorumlanır. Şöyle ki bir kimse: "Bu akid Zeyd'e aittir, bilakis Amr'a aittir." derse, Amr'a mehir vermek­le borçlu sayılır mı sayılmaz mı? Borçlu sayılır dememiz halinde du­rum bellidir. Diğeri ise yemin eder ve kadından mehri misil alır.

    Bir akitte dede her iki tarafa veli olursa, meselâ bir oğlunun kızını diğer oğlunun oğluna nikahlarsa, en sahih kavle göre akid sa­hihtir.

    Velilik sıfatı ile amca çocuğu, amcasının kızı ile nikahını kıya­maz. Belki aynı derecede olan amcasının çocuğu nikahlarını kıyar. Aynı derecede olan amcanın çocuğu yoksa, nikahı hakim kıyar. Kadı velisi olmayan bir kadınla evlenmek isterse, mertebece kendisinden yüksek olan velilerden biri veya kendisinin naibi nikahı kıyar. Veli olan dedenin dışında taraflardan her birine bir kimsenin velilik et­mesi caiz olmadığı gibi, taraflardan birine veya her birine vekil tut­ması da en sahih kavle göre caiz değildir.



    5. Küfuv (Evlenmede Tarafların Denk Olması)


    Veli kadının rızasını almak suretiyle onu dengi olmayan bir er­kekle evlendirirse veya aynı derecede olan velilerin bir kısmı kadının rızasını almak ve diğer velilerin de rızasını almak suretiyle kadını evlendirirlerse akid sahihtir.

    Kadının yakın akrabaları (velileri) rızasını alarak onu evlendi­rirlerse, uzak velilerinin buna itiraz etme hakları yoktur. Aynı dere­cede olan akrabalardan biri, kadının rızasını alarak diğer velilerin rızasını almadan onu evlendirirse, nikah akdi sahih olmaz. Bir kav­le göre ise nikah akdi sahihtir. Ancak rızaları alınmamış velilerin ni­kahı feshetme hakları vardır.

    Baba; küçük, bakire veya baliğe kızının rızasını almaksızın dengi olmayan erkekle evlendirirse, en zahir kavle göre nikah akdi geçersizdir. Diğer bir kavle göre ise akid sahihtir. Baliğe kız için ace­le üzere muhayyerlik hakkı vardır. Küçük kızın ise, baliğe olduktan sonra muhayyerlik hakkı vardır. Velisi olmayan kadın, sultandan kendisini dengi olmayan bir erkekle evlendirmesini talep eder ve sultan da onu dengi olmayan bir erkekle evlendirirse, en sahih kav­le göre akid sahih değildir.

    Evlenmede denkliği gösteren hususlar şunlardır:

    1- Muhayyerlik hakkım geçerli kılan ayıplardan salim bulun­mak. (Bu ayıpların açıklanması ilerde gelecektir.)

    2- Hürriyet: Köle olan bir erkek hür olan bir kadına denk ola­maz. Azad edilmiş köle de aslında hür olan kadına denk olamaz.

    3- Nesep: Babası acem olan (arap olmayan) erkek, babası arap olan kadına denk değildir. Kureyşî olmayan erkek, kureyşî olan kadına denk değildir. Haşimî ve Muttalip oğullarından olmayan kimse bunlara denk olamaz. En sahih kavle göre; arap olanlar için nesebe itibar edildiği gibi, acem olanlar için de nesebe itibar edilir.

    4- İffetli (dindar ve şerefli) olmak: Fasık olan kimse, afife olan kadına denk değildir.

    5- Sanat: Örfe göre sanatı düşük kabul edilen kimse, sanatı yüksek olanın kızma; süpürgecilik, kupa vurmak, bekçi, çoban ve hamam kayyımı gibi sanatı düşük olan kimse, terzi olanın kızma denk değildir. Terzi olan, tüccar ve manifaturacının kızma denk değildir. Tüccar ve manifaturacı olan, alim ve hakimin kızma denk de­ğildir. En sahih kavle göre denklikte zenginlik dikkate alınmaz.

    Yukarıda belirtilen özelliklerin bazıları, bazılarına karşılık ola­maz (düşük sayılan özellik, üstün olan Özelliğin yerini alamaz).

    Baba, küçük yaştaki oğlunu bir cariye ile evlendiremez. Keza mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre, ayıplı olan bir kadın­la da evlendiremez. En sahih kavle göre, babanın küçük yaştaki ço­cuğunu nesep ve sanat gibi diğer özelliklerde kendisine denk olma­yan bir kadınla evlendirmesi sahihtir. Çocuk buluğ çağına erince muhayyerlik hakkı vardır.



    6. Kısıtlılık Altında Olanın Nikahı


    Deli küçük çocuk keza deli büyük çocuk evlendirilemez. Ancak deli büyük çocuğun evlenme ihtiyacı varsa sadece bir kadınla evlen­diril ebilir.

    Veli, küçük ve akıllı olan çocuğu birden fazla kadınla evlendi-rebildiği gibi açık bir maslahat olması halinde baba veya dede deli kız çocuğunu evlendirebüir. Burada kızın evlenmeye ihtiyaç duy­ması şart değildir. Ayrıca kızın küçük veya büyük, dul veya bakire olması durumunda hüküm aynıdır. Babası veya dedesi olmayan kız, küçük yaşta evlendirilemez. Buluğ çağma erince; en sahih kavle göre evlenmeye ihtiyaç duyarsa sultan onu evlendirir. En sahih kav­le göre, küçük çocuk maslahat nedeni ile evlendirilemez.

    Sefîhlikle kısıtlılık altında bulunan kimse, kendi nikah akdini yapamaz. Belki velisinin izni ile nikah akdini yapar veya velisi onun adına nikah akdini kabul eder. Şayet evlenmesi için velisi ona izin verir ve belli bir kadın tayin ederse, başka bir kadınla evlenemez. Velisinin tayin ettiği kadınla mehri misil veya mehri misilden daha az bir mehirle evlenebilir. Eğer fazla raehir öderse, meşhur kavle göre, tesmiye edilen mehri misil ile akdi sahihtir. Şayet velisi kendi­sine bin lira mehir ödeyerek evlen der ve bir kadın belli etmezse, bin liradan az bir mehirle ve mehri misil ile nikah akdi yapabilir.

    Veli herhangi bir şeyi belirtmeksizin izin verirse en sahih kav­le göre, yapacağı nikah akdi sahih olur ve mehri misil ile uygun bir kadınla evlenir. Veli nikah akdini onun adına kabul ederse, onun

    kendisinden izin alması en sahih kavle göre şarttır. Bu durumda ak­di mehri misille veya ondan daha az bir mehirle kabul eder. Fazla bir mehirle akdi kabul ederse, akid mehri misile göre sahih olur. Bir kavle göre ise akid geçersizdir.

    Sefih olan izin almaksızın evlenirse, nikah akdi geçersizdir. Gerdeğe girmişse, kendisine herhangi bir şey lazım gelmez. Zayıf kavle göre ise mehri misil vermesi gerekir. Bir başka zayıf kavle göre ise az bir mal vermesi lazımdır.

    Fels (para) sebebi ile kısıtlılık altında bulunan kimsenin evlen­mesi sahihtir. Nikahın masrafları eli altında bulunan paradan değil de kazancından ödenir.

    Efendisinin izni olmadan evlenen kölenin nikahı geçersiz olup izinle yapılan akid ise sahihtir. Efendi mutlak şekilde izin verebildi­ği gibi evleneceği kadını, kabilesini veya beldesini de tayin ederek izin verebilir. Köle kendisine izin verildiği hususlardan vazgeçip baş­ka şey yapamaz. En zahir kavle göre efendi, kölesini evlenmeye ve­ya bekar kalmaya icbar edemez.

    Sahibi hangi sıfatla (küçük,bakire veya dul) olursa olsun cari­yesini nikaha icbar edebilir. Cariye evlenmeyi talep ederse, efendisi onu evlendirmeye mecbur değildir. Bir kavle göre efendisinin onun­la evlenmesi haram ise, onu evlendirmesi lazımdır. Efendisi onu ev-lendirirse, en sahih kavle göre velisi olması hasebiyle değil, mülkü olması hasebiyle evlendirir.

    Müslüman olan kimse, kafir olan cariyesini, fasık veya mukâteb olan kölesini evlendirebüir. Veli, çocuğun veya delinin köle­sini evlendiremez. En sahih kavle göre çocuğun cariyesini evlendire­büir.



    7. Evlenilmesi Haram Olan Kadınlar


    Akrabalık, hısımlık veya süt emme gibi bir sebeple kendileriy­le evlenmenin haram olduğu kadınlar şunlardır:

    Anneler: Kişiyi doğuran veya kişiyi doğuranı doğuran kadına anne denir. Kişinin anneleri kendisine haramdır.

    Kızlar: Kişinin sulbünden doğan veya sulbünden doğanın do­ğurduğu kızlar kişinin kızı sayılır. Ben diyorum ki; zina eden erkeğin, zinasından doğan kızla evlenmesi helaldir. Fakat kadının zina­dan doğan erkek çocuğu ile evlenmesi haramdır. Allah daha iyi bilir.

    Kız kardeşler, erkek ve kız kardeşlerin kızları, her ne kadar aşağıya doğru inse de hala ve teyzeler: Babanın kız kardeşi olan kadın haladır. Annenin kız kardeşi olan kadın ise teyzedir.

    Yukarıda belirtilen nesep dolayısıyla haram olan yedi kısım kadın, süt emişme nedeni ile de haram olurlar. Kişiyi emziren veya onu doğuranı emziren kadın veya babasını emziren veya süt emzire­ni doğuran kadın veya süt sahibinin (süt emziren kadının kocasının) süt annesi, kişinin süt annesi sayılmaktadır. Geriye kalanlar süt emişme yolu ile haram olan kadınlara kıyas edilir.

    Kişinin kardeşine veya torununa süt emziren kadın o kişiye haram sayılmaz. Süt emziren kadının annesi ve kızı, süt emzirdiği çocuğun babasına mahrem değildir. Kişinin nesep veya süt emme ci­heti ile olan kardeşinin başka erkekten olan kız kardeşi ile evlenme­si caizdir. Kişinin üvey annesinin başka kocasından olan kızı ile ev­lenmesi gibi. Bunun akside böyledir.

    Hısımlık sebebi ile haram olan kadınlar ise şunlardır: Nesep veya emme yolu ile olan oğlun karısı veya babanın karısı (üvey an­ne) kişiye haramdır. Zevcenin nesep veya süt emme yolu ile olan an­nesi kocasına haramdır. Keza kişiye, sahih veya fâsid bir nikahla cinsel ilişkide bulunduğu kadının kızı haramdır.

    Temlik ettiği kadın ile cinsel ilişkide bulunan kişiye, o kadının annesi ve kızı haramdır. Kadının kendisi de o erkeğin babasına ve erkek çocuklarına haramdır. Keza kişinin şüphe sonucu cinsel ilişki­de bulunduğu kadın, o kişinin babasına ve erkek çocuklarına haram olur. Zayıf kavle göre bir kadın, kocası olduğunu zannederek şüphe sonucu bir erkek ile cinsel ilişkide bulunursa hükmü aynıdır.

    Bir kimse bir kadınla zina yaparsa, bu kadın onun babasına ve çocuklarına haram olmaz. En zahir kavle göre şehvet ile dokun­manın hükmü, cinsel ilişkinin hükmü gibi değildir. Mahremiyet bu­nunla sabit olmaz.

    Bir kimsenin mahremi büyük bir köyün kadınları araşma karışırsa, o köyün kadınları ile evlenebilir. Fakat bir yerde mahsur kalmış kadınların arasına karışırsa, kişi bu kadınların hiç biri ile ev-lenemez.

    Nikahı ebedi haram kılan bir durum meydana gelirse, nikahı tamamen ortadan kaldırır. Kişinin şüphe sonucu babasının eşi ile cinsel ilişkide bulunması gibi. Böyle bir durum ile kadının nikahı feshe uğrar.

    Nesep veya emme yolu ile akraba olan bir kadını kız kardeşi, halası veya teyzesi ile bir nikah altında bulundurmak haramdır. Bir kimse, bu kadınları bir nikah altında bulundurursa, akid geçersiz­dir. Şayet bunları sırayla bir akid altına alırsa sadece ikinci akid batıl olur.

    Bir nikah altında bulundurulmaları haram olan kadınları mülk edinerek cinsel ilişkide bulunmak haramdır. Ancak onları tem­lik etmek haram değildir. Kişi, temlik ettiği bu kadınlardan biri ile cinsel ilişkide bulunursa, bu kadın hayız ve ihramla değil satış, ni­kah veya kitabet akdi yolu ile kendisine haram olmadıkça diğer kadınlar kendisine helal olmaz. Keza en sahih kavle göre rehine bırakmak suretiyle mahremiyet oluşmaz.

    Bir kimse, bir nikah altında bulundurulmaları haram olan kadınlardan birini temlik eder, sonra temlik ettiği kadının kız kar­deşini nikahı altına alır veya bunun tersini yaparsa nikahladığı kadın kendisi için helal olur, diğeri ise haram sayılır.

    Köle olan kimse ancak iki kadını bir arada bulundurabilir. Hür olan erkeğin dört kadını bir arada bulundurması caizdir. Şu halde bir kimse beş kadını bir arada bulundurursa hepsinin nikahı batıl olur. Şayet bu kadınları sırayla nikah ederse beşinci kadının nikahı geçersiz olur. Boşadığı karısının kız kardeşi ile evlenebildiği gibi be­şinci kadın henüz bain talâkın iddetinde iken onunla da evlenebilir. Fakat beşinci kadın ric'i talâkın iddetinde ise onunla evlenemez.

    Hür kimsenin üç talâkla ve kölenin iki talâkla boşadığı karısı ile tekrar evlenmesi ancak .şu şartlarla caiz olur:

    1- ikinci bir koca kadını nikahlayıp, penisinin başı veya başı kadar miktarını kadının vaginasma geçirmelidir. Bu durumda peni­sin sertleşmiş vaziyette olması şarttır.

    2- Nikah akdi sahih olmalıdır.

    3- ikinci koca cinsel temasta bulunmaya muktedir olmalıdır. Mezhepçe kabul edilen rivayete göre ikinci koca çocuk olmamalıdır.

    İkinci kocanın cinsel temasta bulunduktan sonra onu boşa­ması veya evlendikten sonra kadını bain talâkla boşaması veya ara­larında nikah akdi olmaması şartı ile evlenirse akid geçersizdir. Bo­şamak şartı ile akid yapılırsa, bu konuda bir görüş vardır. Yani ni­kah akdi batıl değil, ileri sürülen şart fasittir.



    8. Köleliğin Nikaha Engel Olması


    Bir kimse cariyesinin tamamını veya bir kısmını mülkiyetine geçirirse artık onu nikahlayamaz. Şayet karısını tamamen veya bir kısmını mülkiyetine geçirirse, nikahı batıl olur. Bir kadın da ta­mamını veya bir kısmını mülkiyetine geçirdiği köleyi nikahlayamaz.

    Hür olan bir kimse, başkasına ait bir cariye ile şu şartlarla ev­lenebilir:

    1- Nikahı altında istimta'a (cinsel ilişki ile faydalanmaya) müsait, hür bir kadın olmamalıdır. Zayıf kavle göre hür kadın cinsel ilişki ile faydalanmaya müsait değilse de cariye ile evlenemez.

    2- İstimta'a uygun hür bir kadınla evlenmeye maddi imkanı ol­mamalıdır. Zayıf kavle göre istimta'a uygun olmayan kadınla evlen­meye maddi imkanı olmamalıdır. Başka beldedeki hür kadınla ev­lenme imkanı varsa cariye ile evlenmesi şu iki şartla helal olur: O kadına ulaşmada kendisine açık bir musibet isabet etmeli veya o müddet esnasında zinaya girme korkusu olmalıdır.

    Bir kimse, vadeli mehir ile evlenmeye razı hür bir kadını bulur veya mehri misilden daha az bir mehirle hür kadınla evlenmeye im­kan bulursa, en sahih kavle göre birinci durumda (vadeli mehir du­rumunda) cariye ile evlenmesi caizdir. İkinci durumda ise, cariye ile evlenmesi caiz değildir. Zinaya girme korkusu olsa bile hüküm böyledir. Kendisi ile oynaşacağı bir cariyeye sahip olma imkanı var­sa, en sahih kavle göre zinaya girme korkusu olmaz.

    3-Kendisi ile evleneceği cariye müslüman olmalıdır. Hür olsun veya köle olsun kitap ehli olan bir kimsenin kitap ehli olan cariye ile evlenmesi en sahih kavle göre caizdir. Meşhur kavle göre ise müslü­man köle, kitap ehli olan cariye ile evlenemez. Kitap ehli cariyenin bir kısmı hür ise bunun hükmü cariyenin hükmü gibidir. (Yan yu­karıda geçen üç şartla nikahı caiz olur.)

    Hür olan bir kimse cariyenin nikah şartlarına göre bir cariye ile evlenir de sonra imkan sahibi olur veya hür olan bir kadınla ev­lenirse cariyenin nikahı fesholmaz. Kendisi için cariye ile evlenmesi haram olan kimse bir akidde hür bir kadın ve bir cariye ile evlenir­se, cariyenin nikahı geçersizdir. En zahir kavle göre hür olan kadının nikahı geçersiz olmaz.



    9. Din Ayrılığı Olan Kadınlarla Evlenmek


    Kitap ehli olmayan vesene (puta tapan) ve mecusi (ateşe ta­pan) gibi kadınlarla evlenmek haramdır. Kitap ehli olan kadınla ev­lenmek ise helaldir. Lakin harbiye ile evlenmek nikahı mekruhtur. Keza en sahih kavle göre zımmiye kadınla evlenmek de mekruhtur.

    Yahudi veya Hıristiyan olan ehli kitap sayılır. Zebur ve onun dışındaki kitaplara bağlı olanların nikahı sahih değildir. Şayet kitap ehli olan kadın İsrail'i (Hz. Yakub'un neslinden) değilse, en zahir kavle göre kavminin üzerinde bulunduğu dîne, nesh ve tahrif edil­meden önce girdikleri biliniyorsa nikahı helaldir. Zayıf kavie göre ise kavminin üzerinde bulunduğu dîne nesh edilmeden önce girdiğinin bilinmesi yeterlidir.

    Nikah akdi yapılmış kitap ehli kadının nafaka, kaseme ve talâk konusundaki hükmü, müslüman kadının hükmü gibidir. Hayız ve ni-fastan yıkanması, keza en zahir kavle göre cünüplükten yıkanması ve domuz etini yemeyi terk etmesi için icbar edilir. Ehli kitap veya müs­lüman kadının necasete bulaşmış azasını yıkaması da icbar edilir. Ki­tap ehli kadın ile puta tapan erkeğin birleşmesinden doğan kızla ev­lenmek haramdır. En zahir kavle göre bunun aksi de böyledir.

    Yahudiliğin samiri kolundan olan bir kadın yahudiliğin temel esaslarım kendisini küfre götürecek şekilde inkarda bulunur ve yıldız-perest kadın hıristiyanhğm temel esaslarını inkarda bulunur­sa kendileriyle evlenmek haramdır. Ama dinlerine göre inkarcı sayılmazlarsa kendileriyle evlenmek sahihtir.

    Hıristiyan bir erkek dinini değiştirip Yahudiliğe geçtiğini veya Yahudi bir erkek, dinini değiştirip Hıristiyanlığa geçtiğini iddia ederse, en zahir kavle göre iddiaları mehir için geçerli sayılmaz. Hıristiyan kadın dinini değiştirerek Yahudi olursa veya Yahudi kadın dinini değiştirerek Hıristiyan olursa nikahı müslüman için ca­iz olmaz.

    Müslüman kişinin ehli kitap nikahlı karısı dinini değiştirirse bu­nun hükmü, Müslüman bir kadının mürted olmasının hükmü gibidir.

    Bir kimse dinini değiştirirse, sadece İslam'a girmesi için teklif edilir. Bir kavle göre ise ilk dinine dönmesi için teklif edilir. Ehli ki­tap bir kimse veseneliğe geçerse bu kararı kabul edilmez. Böyle bir kimsenin kabul edeceği din konusunda daha önce geçen farklı iki görüş geçerlidir. Veseni kişi, Yahudi veya Hıristiyanlığa geçerse bu kararı geçerli sayılmaz. İslam'a girmesi teklif edilir. İslam'ı kabul et­mezse mürtedin tabi olduğu hükme tabi tutulur. Mürted kadının ni­kahı hiç kimseye helal olmaz.

    Cinsel ilişkide bulunmadan önce her iki taraf (karı-koca) veya ikisinden biri mürted olursa araları ayırt edilir. Cinsel ilişkiden son­ra mürted olurlarsa ayrılmaları durdurulur. Şayet iddet esnasında İslam'a dönerlerse nikahları eski hal üzere devam eder. İslam'a dönmezlerse, irtidat anından itibaren birbirinden ayrılırlar. Nikah­larının durdurulması durumunda cinsel temasta bulunmaları ha­ramdır. Şayet cinsel temasta bulunurlarsa kendilerine had tatbik edilmez.



    10. Müşrikin Nikahı


    Ehli kitap olan veya olmayan bir kimse, müslüman olur ve ni­kahı altında ehli kitap bir kadın varsa, eski nikahı devam eder. Ni­kahı altında putperest veya mecusi bir kadın olur ve cinsel ilişki vu­ku bulmadan önce müslüman olmuşsa birbirinden ayrılırlar. Erkek cinsel temasta bulunduktan sonra ve kadın da iddet esnasında müs­lüman olursa nikahları devam eder. Kadın iddet esnasında İslam'a dönmezse, erkeğin İslam'a girdiği andan itibaren ayrılırlar. Kadm islam'a girer de kocası küfürde kalmakta ısrar ederse, hükmü yu­karıda geçen hükmün aksi olur. Kadm cinsi temastan önce müslü­man olursa ayrılırlar. Cinsi ilişkiden sonra ve kadının iddeti es­nasında erkek İslam'a girerse, nikahları eski hal üzere devam eder. İddet esnasında İslam'a dönmezse, kadının İslam'ı kabul ettiği an­dan itibaren ayrılırlar.

    Karı ve koca beraber müslüman olurlarsa, eski nikahları devam eder. Beraberlik, her iki tarafın İslam'ı kabul ettiklerini göste­ren lafızların son kelimelerini birlikte söylemeleriyle meydana gelir. Nikahlarının eski hal üzere devam ettiğini kabul etmemiz halinde, nikah akdi esnasında onu ifsat edici unsur tarafların İslam'a girme­leriyle ortadan kalkmışsa, nikaha bir zararı olmaz ve nikah devam eder. O anda kadın ona helalmış gibi kabul edilir.

    Nikahı ifsat kılan unsur, -mecusi olan erkeğin mahremi olan bacısı, teyzesi gibi kadınlardan biriyle evlenmiş olması gibi- taraf­ların İslam'a girmeleriyle ortadan kalkmıyorsa eski nikahları geçer­li olmaz, birbirinden ayrılırlar. Tarafların İslam'a girmeleri sebebi ile ifsat edici unsurun ortadan kalkması durumunda velisiz ve şart­sız olarak nikaha karar verilir.

    İddet süresi içinde yapılan nikah akdi, taraflar İslam'a girdik­lerinde iddet süresi bitmişse geçerlidir. Taraflar belli bir vakit için nikah akdi yapmış ve kendi inançlarına göre bu akid devamlılık ifa­de ediyorsa, nikah geçerli sayılır. Keza akidden sonra şüphe sonucu olan iddet, eşlerin müslüman oldukları zamana yakın olmuşsa, mez­hep alimlerince kabul edilen rivayete göre nikah akdine zarar ver­mez. Bunun misali şudur: İslam'ı kabul eden kişi, gayri müslim karısı ile şüpheyle cinsel ilişkide bulunduktan sonra kadm o iddet içerisinde müslüman olursa bu iddetin nikaha zararı olmaz, nikah­ları devam eder. Mahremi ile evli olan bir kimse İslam'a girdikten sonra nikahı devam etmez, aralan ayırt edilir.

    Bir kimse müslüman olur da ihrama girecek olur ve henüz ih­ramda iken karısı iddet içerisinde İslam'ı kabul ederse, mezhep alim­lerince kabul edilen rivayete göre, nikahları eski hal üzere devanı eder. Kişi nikahı altında hür bir kadın ve bir cariye bulundurur son­ra da her üçü müslüman olursa, mezhep alimlerince kabul edilen ri­vayete göre, hür olan kadının nikahı devam eder, cariyenin nikahı ise geçersiz olur. En sahih kavle göre, İslamî şartları taşıması halinde küffarm nikahı sahihtir. Zayıf kavle göre ise nikahı geçersizdir.

    Zayıf kavle göre bir kimse İslam'a girer ve nikah akdinin sahih olduğu açıklanırsa, nikahı geçerli sayılır. Akdin sahih olduğu açıklanmazsa fâsid kabul edilir. Kafir olan kişi, karısını üç talâkla boşar sonra ikisi de müslüman olursa kadın başkasıyla evlenip on­dan boşanmadıkça ilk kocasına helal olamaz.

    Mehri nikah esnasında kararlaştırılmış kadın, belirlenen sahih mehri alabilir. Fakat içki gibi fâsid bir mehir kararlaştırılmış ise, İslam'a girmeden önce mehri alıp almadığına bakılır; şayet İslam'a girmeden önce mehiri almışsa, İslam'a girdikten sonra bir şey talep edemez. Eğer almamışsa mehri misil alabilir. İslam'a girmeden önce mehrin bir kısmını almışsa geri kalanını mehri misle göre alır. Ko­canın terk edilmesi, kadının İslam'a girmesi nedeni ile olmuşsa, kadın bir şey alamaz. Kocanın İslam'a girmesi ile kadın onu terk et­miş ve nikahı sahih ise, tesmiye olunan mehrin yarısını hak eder. Nikah sahih değilse, mehri misilin yarısını hak eder.

    Zımmi ve müslüman mahkememize dava açarlar da iddiaları bizce sahih görülen bir iddia ise onlar için karar verilir. İddiaları biz­ce sahih olmayan bir iddia ise dava iptal edilir. Örneğin; nikahlarını iddia ederler de bize göre nikahları sahihi ise geçerli olduğuna, sa­hih değilse batıl olduğuna karar verilir.



    11. Kafir Müslüman Olduktan Sonra Nikahında Bulunan Kadınlar


    Kafir olan kimse, İslam'a girdiğinde nikahı altında dörtten faz­la kadın olur ve kendisi ile birlikte müslüman olurlarsa veya iddet esnasında İslam'a girerlerse veya kadınlar ehli kitap iseler, bunların arasında dört kadım seçmesi lazımdır. Geri kalan kadınlara ise yol verir. Cinsel ilişkiden önce veya iddet esnasında sadece dört kadının kendisi ile birlikte müslüman olması halinde evlilikleri devam eder.

    İslam'a girerken nikahı altında ehli kitaptan bir kadın ile kızı varsa veya her ikisi onunla birlikte İslam'a girmişlerse ve ikisi ile de gerdeğe girmişse, kendisine ebedi olarak haram olurlar. Hiçbirisi ile gerdeğe girmemişse, kadının kızı ile evlenebilir. Bir kavle göre erkek muhayyerdir. Kadının kızı ile cinsel ilişkide bulunmuşsa sadece an­nesi kendisine haram olur. Eğer sadece kızın annesi ile gerdeğe gir­mişse, her ikisi de kendisine ebedi olarak haram olur. Bir kavle göre ise nikah kızın anası üzerine kalır.

    Bir erkek İslam'a girer de nikahı altında bulunan cariye onun­la birlikte müslüman olur veya iddet süresi içerisinde müslüman olursa, evlilikleri bu nikah üzere devam eder. Fakat o anda cariye ile evlenmesinin kendisi için helal olması şarttır. Cinsi temas olmadan nikah

    önce cariye kendisine muhalefet ederse yani, müslüman olmazsa derhal ayrılırlar. Şayet nikahı altında birkaç cariye olur da kendisi ile birlikte veya iddet içerisinde İslam'a girerlerse bir tanesini seçe­bilir. Ancak taraflar İslam'a girdiklerinde erkeğin cariye ile evlen­mesinin helal olması şarttır. Cariye ile evlenmesi kendisi için helal değilse, hepsine yol verir.

    Kafir olan kişi İslam'a girdiğinde nikahı altında hür bir kadın ve birkaç cariye varsa ve kendisi ile birlikte veya iddet içerisinde müslüman olurlarsa, hür olan kadının nikahı devam eder cariyele­rin nikahı ise fesholur. Hür olan kadın küfürde kalmayı ısrar eder ve iddeti biterse, cariyelerden bir tanesini seçebilir. Hür olan kadın müslüman olduğunda cariyeler azad edilmiş ve iddet içerisinde İslam'a girmişlerse, bunların hükmü de hür olan kadının hükmü gi­bi olup dört tanesini seçebilir.

    Muhayyerlik (kişinin nikahı altındaki kadınları seçme hakkı) şu lafızlardan biri ile olur: "Seni seçtim, senin nikahını ikrar ettim, seni tuttum veya seni sabit kıldım." gibi. Talak lafzı muhayyerliğe delalet eden lafızdır. En sahih kavle göre talâk lafzı, zihar ve ilâ ak­di için muhayyerliğe delalet etmez. Muhayyerliği veya nikahın fes­hini bir şarta bağlamak sahili değildir.

    Şayet nikahı altında beş kadın varsa, fazla olana yol verir. Yol vereceği kadını belli etmelidir. Seçme hakkını kullanıncaya kadar da kadınların nafakaları kendisine aittir. Erkek seçme hakkım kullan­mazsa hapsedilir. Seçme hakkını kullanmadan ölürse hamile olanın iddeti doğumla sona erer. Kadın aylar hesabı ile iddet bekleyenler­den ise ve kocası kendisi ile cinsel temasta bulunmamışsa, iddeti dört ay on gündür. Kadın kur' (temizlik süresi) hesabı ile iddet bek­leyenlerden ise, kur' ve dört ay on gün sayısından en çok olanına göre iddet bekler.

    Erkeğin ölümü halinde mirastaki hakları için bir antlaşma yapılıncaya kadar kadınların hisseleri bekletilir.



    12. İslam'a Giren Kadının Nafakası


    Karı ve koca beraber İslam'a girerlerse, koca karısının nafa­kasını vermeye devam eder. Koca müslüman olur da karsı iddeti bi­tinceye kadar küfürde kalmakta ısrar ederse, nafakayı isteme hakkı

    olmaz. Kadın iddet süresi içerisinde İslam'a girerse, İmamın son kavline göre, küfürde geçirdiği süre için nafakayı hak etmiş olmaz. Kadın önce İslam'a girer de kocası iddet süresi içerisinde müs-lüman olur veya küfürde kalmaya ısrar ederse, en sahih kavle göre, iddet süresince kadının nafakasını vermesi gerekir. Kadın mürted olursa, her ne kadar iddet süresi içerisinde İslam'a dönse de irtidat süresince geçirdiği zaman için nafakayı hak edemez. Erkek mürted olursa, iddet süresince kadına nafaka vermesi gerekir.



    13. Evlenmede Muhayyerliği Sabit Kılan Ayıplar


    Eşlerin birinde cünun (delilik), cüzzam (deri hastalığı), beres (alaca hastalığı), retk (vaginada et parçası bulunması), karn (vagi-nada meydana gelen ve koç boynuzu gibi olan nesne), anin (erkeğin cinsel iktidarsızlığı) ve mecbub (penisin tümü veya vaginanın içine ulaşacak sünnet miktarmca bir kısmı kalmayacak şekilde kesik ol­ması) gibi ayıplardan biri bulunursa diğeri için muhayyerlik (nikahı feshetme) hakkı olur.

    Zayıf kavle göre aynı cins hastalık her iki eşte bulunursa ni­kahı fes etme hakları olmaz. Eşlerin birinde belirgin bir şekilde er-sellik olursa, en zahir kavle göre diğeri nikahı feshetme muhayyer­liğine sahip olmaz.

    Kocada yeni bir ayıp peyda olursa, kadın nikahı feshetme hakkına sahip olur. Ancak cinsel ilişkiden sonra anin ayıbı peyda olursa, kadın muhayyerlik hakkına sahip olmaz. Kadında yeni bir ayıp meydana gelirse, imam'm son görüşün göre koca muhayyerlik hakkına sahip olur.

    Yeni peyda olan ayıp sebebi ile veli için muhayyerlik hakkı ol­maz. Keza akid esnasında olan mecbub ve anin ayıbı sebebi ile de ve­li için muhayyerlik hakkı olmaz. Fakat akid esnasında kocada deli­lik kusuru varsa, veli için muhayyerlik hakkı vardır. Keza en sahih kavle göre, akid esnasında kocada cüzzam ve alaca hastalığı olursa, veli için muhayyerlik hakkı vardır. Muhayyerlik hakkı acele üzere kullanılır.

    Nikah akdi cinsel ilişkiden önce feshedilirse mehir hakkı düşer. Akid cinsel ilişkiden sonra feshedilirse bu durumda; nikah akde bitişik bir ayıp veya cinsel ilişki ile akid arasında meydana gelen bir ayıp sebebi ile feshedilirse ve cinsel ilişkide bulunan kişinin bu ayıplardan haberi yoksa en sahih kavle göre mehri misil vacib olur.

    Nikahın feshine sebep olan ayıp cinsel ilişkiden sonra meyda­na gelirse, tesmiye olunan mehir verilir.

    Cinsel ilişkiden sonra irtidat sebebi ile nikah feshedilirse, kadın için tesmiye olunan mehir vardır, imam'm son kavline göre koca, kadın veya velisi tarafından kandırılmış ise, akid feshedildik­ten sonra kendisini kandıran kimseden mehir isteyemez.

    Aninlik sebebi ile nikahın feshedilmesi için durumun hakime arz edilmesi şarttır. Keza en sahih kavle göre, nikah sair ayıplar se­bebi ile de feshedilirse durumu hakime arz etmek şarttır. Anin ayıbı kocanın itiraf etmesi ile veya itirafını bildiren şahitler ile sabit olur. Keza en sahih kavle göre, erkeğin bu ayıbı reddetme hususunda ye­min etmekten çekindikten sonra kadının yemin etmesi ile de sabit olur.

    Erkekte anin ayıbı bulunduğu kesinleşince, kadının müracaatı üzerine hakim, iktidarsızlığın sabit olduğu tarihten başlamak üzere kocaya bir yıllık mühlet verir. Bu mühletin dolmasından sonra kadın durumu hakime arz eder. Koca bu süre zarfında karısı ile cin­sel ilişkide bulunduğunu iddi ederse, kendisine yemin ettirilir. Ye­minden kaçınırsa, kocasının kendisi ile cinsel ilişkide bulun­madığına dair kadına yemin ettirilir. Kadın yemin eder veya ko­casının kendisi ile cinsel ilişkide bulunmadığını ikrar ederse, kadın nikahını feshetme hakkına sahip olur. Zayıf kavle göre ise, akdin fes­hedilmesi hakimin iznine veya feshetmesine bağlıdır.

    Erkeğe tanınan bir yıllık süre içerisinde kadın kendisini ko­casından men ederse veya hastalanır veya hapsedilirse, bu günler bir yıllık süreden sayılmaz. Bir yıllık sürenin sonunda kadın ko­casının anin olduğuna razı olursa, akdi feshetme talebinde bulunma hakkı düşer. Keza en sahih kavle göre, kadın biraz daha mühlet ta­lep ederse muhayyerlik hakkı düşer.

    Nikah akdi esnasında kadının müslüman olması şart koşulur veya taraflardan birinin nesep sahibi veya hür olduğu ileri sürülürse veya bunların dışında başka şartlar koşulur da taraflar söylenen ni-

    telikleri taşımazlarsa, en zahir kavle göre nikah akdi sahihtir. Taraf­ların nitelikleri belirtilen niteliklerden üstün olursa, muhayyerlik hakkı doğmaz. Erkeğin taşıdığı nitelikler belirtilen niteliklerden düşük ise, kadın için muhayyerlik hakkı vardır. Keza en sahih kav­le göre erkek de aynı hakka sahiptir.

    Erkek evleneceği kadının nıüslüman veya hür olduğunu zan­neder de kadının kitap ehli veya kendisi ile evlenmesi helal olan bir cariye olduğu ortaya çıkarsa, en zahir kavle göre erkek için muhay­yerlik hakkı olmaz.

    Kadın, dengi sandığı erkekle evlendirmesi için velisine izin ve­rir de sonra o erkeğin fasık veya nesebinin veya sanatının düşük ol­duğu ortaya çıkarsa, kadın için nikahı feshetme hakkı olmaz. Ben diyorum ki; erkekte nikahın feshine sebep olan bir ayıp bulunur ve­ya erkeğin köle olduğu anlaşılırsa, kadm için muhayyerlik hakkı vardır. Allah daha iyi bilir.

    Tarafların belirtilen şartları taşımamaları veya aldanma sebe­bi ile nikah akdi feshedilirse, geri alınacak mehrin hükmü ve alda­tan kimseye müracaat etmenin hükmü, daha önce geçen ayıp sebe­bi ile olan feshin hükmü gibidir. Akdin feshine tesir edecek aldan­manın akde bitişik olması lazımdır.

    Koca, cariyenin hür olduğu konusunda aldanır da akdin sahih olduğu kabul edilirse, henüz durum açıklanmadan önce cariyenin çocukları hür sayılırlar. Aldanan koca çocukların bedelini cariyenin efendisine vermelidir. Koca verdiği bedeli kendisini kandıran kişi­den alır. Cariyenin hür olduğunu söylüyorsa, yapılan aldatmanın efendisi tarafından yapıldığı düşünülemez. Aldatma cariye veya ve­kili tarafından yapılmış olur. Cariye erkeği aldatmış ise, canlı olarak doğan çocukların bedeli cariyenin zimmetine geçer. Çocuk herhangi bir cinayet olmaksızın ölü olarak dünyaya gelirse, bunun için bir di­yet gerekmez.

    Kölenin veya bir kısmı köle olanın nikahı altında bulunan ca­riye azad edilirse, cariye nikahını feshedip etmemekte muhayyerdir. En zahir kavle göre muhayyerlik hakkı acele üzeredir. Cariye azad edildiğinden habersiz olduğunu söylerse, yemini ile sözü kabul edi­lir. Ancak bu iddiasına, sözgelimi efendisinin uzak bir beldede bu­lunması gibi kabul edilmesi mümkün olan bir gerekçe göstermesi

    lazımdır. Keza en zahir kavle göre, azadlık sebebi ile kendisi için muhayyerlik hakkı olduğunu bilmediğini söylerse, yemini ile sözü kabul edilir. Bu durumda cariye nikahını feshederse ve fesih cinsel ilişkiden önce olursa, mehir isteme hakkı olmaz. Hem akdin feshi hem de hürriyete kavuşması cinsel temastan sonra olmuşsa, kendi­si için mehri müsemma vardır. Hürriyete kavuşması cinsel ilişkiden önce olmuşsa, mehri misili hak eder. Zayıf kavle göre ise mehri müsemmayı hak eder.

    Cariyenin bir kısmı azad edilir veya kendisi ile kitabet akdi yapılır veya nikahı altında cariye bulunan köle azad edilirse, kölenin muhayyerlik hakkı olmaz.



    14. İ'faf (Çocuğun Babasını Evlendirmesi)


    iffetlerini korumak için babasına ve dedesine kişinin mehir vermesi, meşhur kavle göre vacibtir.

    İ'faf; kişinin babasına hür olan bir kadının mehrini vermesi veya ona şöyle demesidir: "Evlen, sana mehir veririm." veya ba­basının iznini almak sureti ile onu evlendirip mehri vermesi veya bir cariyeyi onun mülkiyetine geçirmesi veya cariyenin bedelini ba­basına vermesidir. Kişi babasının ve onunla evlenen kadının nafa­kasını da vermelidir.

    Baba cariye dışında bir kadınla evlenmeyi veya güzel ve neseb sahibi bir kadınla evlenmeyi tercih edemez. Mehir konusunda baba ve oğul anlaşırlarsa, kadını tayin etme hakkı babanındır.

    Nikahlanan kadın ölür veya irtidat sebebi ile nikahı fesholur veya bir ayıp nedeni ile nikah feshedilirse, çocuğun yeni bir mehir vermesi vacibtir. Keza en sahih kavle göre boşama bir özür sebebi ile vaki olursa, çocuğun yeni bir mehir vermesi gerekir.

    Çocuğun mehir vermesinin vacib olması için, baba mehri bula­mayacak durumda ve evlenmeye muhtaç olmalıdır. Babanın evlen­meye muhtaç olduğu açıkça bilmiyorsa, yemin etmeksizin sözü ka­bul edilir.

    Kişinin, çocuğuna ait cariye ile cinsel temasta bulunması ha­ramdır. Mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre, baba çocuğu­nun cariyesi ile cinsel ilişkide bulunursa, kendisine had cezası değil

    mehir vacib olur. Şayet cariyeyi hamile bırakırsa, doğacak olan ço­cuk ona bağlı olarak hür olur. Cariye ilk sahibi için ümmü veled olursa, cinsel temasta bulunan kişi (baba) için ümmü veled olmaz. Cariye ilk sahibi için ümmü veled olmazsa, en zahir kavle göre cin­sel ilişkide bulunan kişi (baba) için ümmü veled sayılır. Bu takdirde kişinin çocuğuna cariyenin bedeli ile birlikte mehir vermesi lazımdır. En sahih kavle göre doğacak olan çocuğun bedelini verme­si gerekmez. Kişinin kendi çocuğunun cariyesiyle evlenmesi ha­ramdır.

    Bir kimse nikahında bir cariye bulundurur ve çocuğu satış yo­lu ile o cariyeyi mülkiyetine geçirir de babasının cariye ile evlenme­si haram ise, en sahih kavle göre babasının cariye ile olan nikahı fes-holmaz. Kişinin kitabet akdi yaptığı azadlı kölesinin cariyesi ile ev­lenmesi haramdır. Mukâteb köle efendisinin nikahı altındaki cariye­yi mülkiyetine geçirirse, en sahih kavle göre nikah akdi fesholur.



    15. Köle ve Cariyenin Evlenmesi


    Bir kimse kölesine evlenmesi için izin verir ve o da evlenirse, İmamın son kavline göre efendisi mehir ve nafakayı tazmin etmez. Kadının mehir ve nafakası nikah akdinden sonra kölenin normal ve­ya nadir kazancından verilir. Köle efendisinden izin alarak onun adına ticaret yaparsa, mehir ve nafakası ticaretin kârından verilir. Keza en sahih kavle göre ana sermayeden verilir. Şayet kölenin ka­zancı yoksa veya ticaret yapmaya izinli değilse zimmetine geçer. Bir kavle göre ise efendisinin vermesi gerekir.

    Efendinin köleyi beraberinde yolculuğa götürmesi halinde, köle kendi hanımı ile cinsel yönden faydalanamaz. Köleyi beraberin­de götürmezse, istimta' için onu akşam serbest bırakması lazımdır.

    Efendi nafaka ve mehri ödemeyi tekeffül etmişse, gündüz vak­tinde köleyi çalıştırır. Tekeffül etmemişse, mehir ve nafakayı kazan­ması için bir müddet serbest bırakır. Efendi nafaka ve mehri te­keffül etmeden köleyi çalıştırirsa, ücreti misil ile tam olan mehir ve az miktarda nafaka verir. Zayıf kavle göre ise mehir ve nafakayı ver­mesi lazımdır.

    Köle fâsid bir nikah akdi yapar da cinsel temasta bulunursa, mehri misili zimmetine geçirir. Bir kavle göre ise bedenine bağlı kalır (köle satılır ve mehri misil bu bedelden ödenir).

    Bir kimse cariyesini bir başkası ile evlendirirse, gündüz vak­tinden onu kendi işinde çalıştırır. Akşam vaktinde ise kocasına tes­lim eder. En sahih kavle göre bu süre için olan nafakası kocasına lazım gelmez.

    Efendi kendi evinde cariyesi için bir oda ayırır ve kocasına: "Sen de onunla birlikte kal." derse, en sahih kavle göre kocanın bu teklife icabet etmesi gerekmez. Efendi cariyesini beraberinde yolcu­luğa götürdüğünde kocası isterse ona refakat edebilir.

    Mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre, efendi cinsel ilişkiden önce cariyesini öldürür veya cariye intihar ederse, mehir alamaz. Cinsel temastan sonra hür kadın intihar eder veya bir baş­kası cariyeyi öldürür veya cariye ölürse mehri sakıt olmadığı gibi; cinsel ilişkiden Önce hür kadın veya cariye helak olursa yine mehir hakkı sakıt olmaz. Efendi evli olan cariyesini satarsa, mehri müsem-ma satıcının olur. Cariye cinsel temastan önce boşanırsa, mehri müsemnıamn yarısı satıcının olur. Efendi cariyesini kölesi ile evlen­dirirse, ne mehir ne de yarısı vacib olur.



    B. SIDAK (MEHİR)


    (Sıdak; nikah, cinsel ilişki veya erkeğin kadının cinsel or­ganından yararlanma fırsatını kaçırması nedeni ile verilmesi vacib olan maldır.)

    Akid esnasında sidakm belirlenmesi sünnettir. Sidak zikredil­meden yapılan nikah -kerahetle birlikte- caizdir. Satışı caiz olan şe­yin sıdak olması da caizdir.

    Koca sıdakı eli altında bulundurur ve henüz teslim etmeden sıdak telef olursa, akid zamini (bedeli zimmete geçirmek) olur. Bir kavle göre ise yed-ı zamin (mislini veya kıymetini zimmete geçir­mek) olur. Koca sidakm mislini tazmin etmişse, kadın sıdakı alma­dan onu satamaz.

    Sıdak kocanın yanında iken telef olursa, onun mehri misil ver­mesi vacibtir. Kadın sıdakı telef ederse, almış sayılır. Kocadan başka biri sıdakı telef ederse mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre, kadın sıdakı fesh veya kabul etmekte serbesttir. Sıdakı feshe­derse, kocadan mehri misil alır. Fesh etmezse telef edeni borçlu kılar. Koca telef ederse hükmü, semavi bir afetle telef olan malın hükmü gibidir. Zayıf kavle göre ise hükmü, kocadan başka birinin telef etmesinin hükmü gibidir.

    Bir kimse iki köleyi sıdak olarak verir de henüz teslim alma­dan bir tanesi semavi bir afetle telef olursa, mezhep alimlerince ka­bul edilen rivayete göre, mevcut olanda değil de telef olanda sıdak akdi fesholur. Bu durumda kadın için muhayyerlik hakkı vardır. Sıdakı feshederse, mehri misil alır. Feshetmezse geri kalanla birlik­te telef olanın oranını mehri misile göre alır. Henüz almadan sıdak ayıplı çıkarsa, mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre, kadın sıdak akdini feshedip etmemekte serbesttir. Feshederse mehri misil alır, feshetmezse bir şey alamaz. Kocanın elinde iken yok olan men­faati koca tazmin etmez. Kadın mehri almayı ister de koca vermez ve sıdak telef olursa, koca akid zamini (sıdakın bedelini tazmin et­miş) olur. Keza sıdak binmek gibi yerine getirilen bir menfaat ise, mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre koca tazmin etmiş ol­maz.

    Kadın, muayyen veya peşin olan mehrini almak için kendisini kocasından alıkoyma hakkına sahiptir. Ama vadeli olan sıdak için kendini alıkoyamaz. Şayet ona teslim olmadan süresi girerse, en sa­hih kavle göre kendini alıkoyamaz.

    Kadın kocasına: "Sıdakı teslim etmezsen sana teslim olmam." der, koca da: "Teslim olmazsan sıdakı vermem." derse, bir kavle göre mehrin tümünü vermesi için koca icbar edilir. Diğer bir kavle göre ise icbar edilmez. Taraflardan hangisi teslim olursa, diğeri ic­bar edilir. En zahir kavle göre her iki taraf icbar edilir ve mehrin adil bir kişiye emanet bırakılması ve kadının kocasına teslim olması em­redilir. Kadın kocasına teslim olunca adil kişi mehri kadına verir.

    Kadın acele edip kocasına teslim olursa, mehri talep eder. Ko­cası kendisi ile cinsel ilişkide bulunmazsa mehri almadıkça teslim olmaktan imtina edebilir. Kendisi ile cinsel ilişkide bulunursa imti­na etmez. Kocası acele edip mehri verirse, kadın ona teslim ol­malıdır. Kadın özrü olmaksızın imtina ederse, mehri vermesi için

    koca icbar edilir dediğimiz takdirde, koca mehri geri isteyebilir.

    Kadın temizlik ve benzeri işler için mühlet isterse, hakim ken­di görüşüne göre ona mühlet tanır. Fakat bu mühlet üç günden faz­la olamaz. Ancak hayız veya nifastan temizlenmesi için kendisine mühlet verilmez.

    Kadının küçük veya hasta olması gibi cinsel temasa mani bir hali varsa, bu hali geçinceye kadar kocasına teslim edilmez.

    Mehir, -kadının hayızda olması gibi haram da olsa- cinsel te­masla ve taraflardan birinin ölmesi ile kesinîeşir. imam'm son kav­line göre, mehir halvet ile kesinleşmez.



    1. Fasit Sıdakla Yapılan Nikah


    Bir kimse içkiyi şurup sayarak veya hür olanı cariye sayarak veya gasp malı kendi malı sayarak mehir verip nikah akdi yaparsa, kadına mehri misil vermesi vacibtir. Bir kavle göre ise, zikredilen malın kıymetini vermesi vacibtir.

    Bir kimse kendi malını ve gasp edilmiş malı mehir vererek ni­kah akdi yaparsa, mehir gasp edilmiş malda geçersiz sayılır. En za­hir kavle göre mülkü olan malda sahihtir. Ancak kadın isterse akdi fesheder, isterse kabul eder. Akdi feshederse, kendisi için mehri mi­sil vardır. Bir kavle göre ikisinin (gasp ve mülk olan malın) kıymeti­ni alır. Akdi kabul ederse, erkeğin mülkiyetindeki mal ile birlikte gasp malın payını değerine göre mehri misilden alır. Bir kavle göre ise, sadece erkeğin mülkiyetindeki mala kani olur.

    Bir kimse birisine: "Şu köle karşılığında kızımı seninle evlen­dirdim ve onun elbisesini sana sattım." derse, nikah akdi sahihtir. Keza en sahih kavle göre mehir ve satış akdi de sahihtir. Şayet koca cinsel temastan önce karısını boşarsa, kölenin değerini elbise olarak ve mehri misilin kıymetine bölerek mehir verir.

    Bir kimse kadının babasında olan bin lirası üzerine veya ken­disine verilecek bin lira üzerine nikah akdi yaparsa, sıdak fasittir. Kadına mehri misil vermesi vacibtir.

    Nikah akdinde muhayyerlik şart koşulursa, nikah akdi batıl olur. Mehirde muhayyerlik şartı aranırsa, en zahir kavle göre nikah akdi sahih olup mehir akdi geçersizdir.

    Nikah akdinde ileri sürülen diğer sair şartlar (nafaka şartı gi­bi) ya akdin gerektirdiği ya da akde taallûk etmeyen şartlardır. Her iki durumda da ileri sürülen şartlar geçersiz olup nikah akdi ile me-hir akdi sahihtir. İleri sürülen şart, ikinci evliliği yapmamak, kadınının nafakasını vermemek gibi nikah akdine muhalif ise ve ak­din asıl maksadını bozucu değilse, akid sahih olup ileri sürülen şart ve mehir fasittir. İleri sürülen şartlar kadınla cinsel temasta bulun­mamak veya onu boşamak gibi asıl maksadı bozucu ise akid geçer­sizdir.

    Bir kimse bir mehirle birkaç kadım nikahlarsa, en zahir kavle göre mehir fasittir. Her kadın için mehri misil vardır.

    Veli, küçük erkek çocuğu mehri misilden fazla bir mehirle ev­lendirir veya reşide olmayan küçük kızı veya izni olmaksızın bakire reşide kızı mehri misilsiz evlendirirse, mehri müsemmanm tümü fa­sit olur. En zahir kavle göre mehri misle göre nikah akdi sahihtir.

    Taraflar kendi aralarında anlaşarak mehir miktarını gizlice tespit ederek tespit ettikleri miktardan fazlasını açıklayacak olur­larsa, mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre akid esnasında zikredilen mehrin verilmesi vacibtir.

    Bir kadın velisine: "Beni bin lira mehirle evlendir." der, veli de onu bin liradan daha az bir mehirle evlendirirse, nikah akdi geçer­sizdir. Şayet bir şey belirtmeksizin: "Beni evlendir." der, veli de onu mehri misilden az bir mehirle evlendirirse, akid yine geçersizdir. Ben diyorum ki en zahir kavle göre, her iki durumda da akid mehri misile göre sahihtir. Allah daha iyi bilir.



    2. Mehri Tevfiz Etmek


    (Mehri Başkasına Havale Etmek)

    Reşide kadın velisine: "Beni mehirsiz evlendir." der, velisi de mehirsiz veya bir şey söylemeden onu evlendirirse, böyle bir tefviz sahihtir. Keza cariye sahibi birisine: "Cariyemi mehirsiz seninle ev­lendirdim." derse, bu da sahih bir tefvizdir. Reşide olmayan bir kadının mehrini tevfiz etmesi caiz değildir.

    Sahih tefviz akdi ile en zahir kavle göre, kadına bir mal ver­mek vacib olmaz. Ama, cinsel ilişki ile mehri misili hak eder. En sahih kavle göre mehri misil, akdin yapıldığı tarihten itibaren geçerli sayılır.

    Kadın cinsel temastan önce kocasından mehri tayin etmesini talep edebilir. Kadın, mehir takdir edilinceye kadar keza en sahih kavle göre, tayin edilen mehri almak için kocasına teslim olmayabi­lir.

    Kadının erkeğin takdir ettiği mehri kabul etmesi şarttır. En zahir kavle göre, tarafların mehri misilin miktarını bilmeleri şart değildir. En sahih kavle göre erkek müeccel olan bir şeyi mehir ola­rak takdir edebildiği gibi mehri misilden fazlasını da takdir edebilir. Zayıf kavle göre, erkeğin vereceği fazlalığın mehri misil cinsinden olması caiz değildir.

    Erkek mehri takdir etmekten imtina eder veya taraflar takdir edilen mehrin miktarında anlaşmazlığa düşerlerse, hakim beldenin geçerli olan parasından peşin ödenmek üzere mehri takdir eder. Ben diyorum ki; mehri misili hakim takdir eder ve kocanın mehri misil­den haberdar olması şarttır. Allah daha iyi bilir.

    Yabancı bir kimsenin mehri kendi malından takdir etmesi, en sahih kavle göre sahih değildir. Takdir edilen sahih mehrin hükmü, müsemma mehrin hükmü gibidir.
  9. IsLaM4eVeR
    لا اله الا الله

    Yabancı bir kimsenin mehri kendi malından takdir etmesi, en sahih kavle göre sahih değildir. Takdir edilen sahih mehrin hükmü, müsemma mehrin hükmü gibidir. Yani cinsel ilişkiden önce erkek kadını boşarsa, kadm mehrin yarısını hak eder. Mehir takdir edilme­den ve cinsel ilişki olmadan önce boşarsa, kadın mehrin yarısını hak etmez. Mehir takdir edilmeden ve cinsel temas olmadan taraflardan biri ölürse, en zahir kavle göre mehri misil vacib olmaz. Ben diyorum ki en zahir kavle göre, mehri misil vacib olur. Allah daha iyi bilir



    3. Mehri Misil


    Mehri misil, kadının kendi emsallerine göre hak ettiği mehirdir. Emsali tespit etmenin en güzel yolu, akrabası olan kadınların mehri-ne göre yapılan tespittir. En yakın kadın akrabalar şunlardır: Öz kız kardeş, sonra baba bir kız kardeş gelir. Daha sonra öz erkek kardeşin kız çocukları gelir. Budan sonra aynı şekilde öz halalar gelir.

    Asabe yolu ile yakın akrabalar yoksa veya evli değillerse veya mehirleri bilinmiyorsa, mehri misil nine ve teyze gibi zev'il-erhâm olan kadınların mehrine göre tespit edilir. Mehri misil tespit edilirken yaş, akıl, zenginlik, bekaret, dul olmak, ilim ve şeref sahibi ol­mak gibi maksadı değiştiren nitelikler dikkate alınır. Kadın kendine has üstün veya düşük bir nitelik taşıyorsa, mehri misil ona uygun şekilde çok veya az olabilir.

    Bir kadın müsamaha gösterip mehri misili az almışsa, bunu ölçü almak vacib değildir. Ancak mehirde müsamaha gösterip az al­mak akrabalar arasında adet olmuşsa dikkate alınır.

    Bir kimse fâsid nikah akdi sonucu karısı ile cinsel ilişkide bu­lunursa, cinsel ilişkinin vaki olduğu gün kendisine mehri misil ver­mesi vacib olur. Fasit nikahtan maksat, şarap veya domuz gibi dinen mal sayılmayan fâsid bir mehirle yapılan nikahtır. Fasit nikah ile cinsel ilişki tekerrür ederse, mehri misil en fazla olduğu vakte göre alınır. Ben diyorum ki, cinsel ilişki aynı şüphe ile tekerrür ederse, bir mehir gerekir. Kişinin cinsel ilişkide bulunduğu kadının cariyesi olduğunu zannetmesi gibi.

    Şüphenin cinsi değiştikçe mehrin sayısı da katlanır. Bir kimse gasp edilmiş kadın ile veya bir kadınla zorla zina yapması tekerrür ederse, mehir de tekerrür eder. Kişinin kendi oğlunun cariyesi ile veya ortak olduğu cariye ile veya efendinin mukâteb cariyesi ile iliş­kide bulunması tekerrür ederse, bir mehir gerekir. Zayıf kavle göre, her ilişki için bir mehir gerekir. Başka bir zayıf kavle göre ise, bir­leşme aynı mecliste olursa bir mehir, ayrı ayrı meclislerde olursa her sefer için bir mehir gerekir. Allah daha iyi bilir.



    4. Mehrin Tamamının veya Yarısının Sakıt Olması


    Cinsel ilişkiden önce kadın ayrılmayı ister veya ayrılmaya se­bebiyet verirse, hükmü bir ayıp sebebi ile feshedilen nikahın hükmü gibi olup mehir hakkı düşer. Kadın ayrılmayı istemez veya ayrılma­ya sebebiyet vermez de boşama erkeğin İslam'a girmesi, erkeğin mürted olması, lian, kadının kayın annesinin sütünü emmiş olması veya erkeğin kayın validesinin sütünü emmiş olması gibi sebepler­den biri ile ayrılma olursa, erkek mehrin yarısını alır. Mehrin ikiye bölünmesinin manası, kocanın kendisine ait mehrin yarısından vaz­geçmek için muhayyerlik hakkının olmasıdır, denilmiştir. En sahih kavle göre, boşama lafzı ile mehrin yarısı kocaya döner. Boşamadan sonra mehirde bir fazlalık olursa bu kocanı hakkıdır.

    Kişi, karısını boşar ve mehir telef olursa, kadın misli olan şey­lerde bedelin yansım, değer takdiri olan şeylerde ise değerin yarısını alır. Mehir kadının eli altında iken ayıplı hale gelir ve koca mehri ka­bul ederse, yapılacak bir şey yoktur. Kabul etmezse ayıpsız değerin yarısını alır. Henüz kadın teslim almadan ayıplı duruma düşerse, koca ayıplı durumdaki mehrin yarısını hak eder ve onun için mu­hayyerlik hakkı olmaz. Mehir bir cinayet sebebi ile ayıplı duruma düşer ve kadın değer farkını alırsa en sahih kavle göre, koca değer farkının yarısını hak eder.

    Mehirde kendisine bitişik olmayan bir fazlalık olmuşsa, bu zi-yadelik kadının hakkıdır. Mehire bitişik olan ziyadelik konusunda kadının muhayyerlik hakki vardır. Kadın cimrilik edip ziyade olanın bir kısmını kocasına vermezse, koca ziyade olan kısmı dışında sade­ce mehrin kıymetinin yarısını hak eder. Kadın müsamaha gösterip mehrin ziyade olan kısmının bir miktarını kocasına verilmesini is­terse, kocanın bunu kabul etmesi lazımdır. Mehir ziyadeleşir veya noksanlaşırsa, meselâ kölenin yaşlanması, hurma ağacının uzaması veya kölenin beres hastalığını taşımakla birlikte bir sanat öğrenme­si gibi durumlarda taraflar malın yarısını almakta anlaşırlarsa, yapılacak bir şey yoktur. Yarıda anlaş-mazlarsa, malın ziyadesiz ve noksansız olan kıymetinin yarısını hak ederler.

    Tarlanın ekimi noksanlık, ekim için sürülmesi ise ziyadeliktir. Cariyenin hamileliği ve hayvanın gebeliği hem ziyadelik hem de noksanlıktır. Zayıf kavle göre ise, hayvanın gebeliği ziyadelik olup noksanlık değildir. Hurma ağacının tomurcuğu açılmamışsa bu biti­şik olan ziyadeliktir.

    Erkek, karısını boşadığmda mehir olarak verdiği ağacın mey­vesi belirmemişse, kadının onları koparması vacib değildir. Kadın meyveleri koparırsa yarısını hak etmiş olur.

    Şayet koca, hurma ağacının yarısını kabul eder ve meyvelerin koparma zamanına kadar ağaçta kalmasını isterse, en sahih kavle göre kadın bunu kabul etmesi için icbar edilir. Bu takdirde ağaç her ikisinin eli altında olur. Kadın bu duruma razı olursa, koca bunu red edebildiği gibi ağacın değerini de isteyebilir. Taraflara muhayyerlik hakkı doğarsa, muhayyer olan tercihini yapmadan payı olan yarıyı mülkiyetine geçirmiş olmaz. Koca mehir olan şeyin değerini kabul

    ederse, bu değer sıdak günü ile teslim alındığı günün itibari değerin­den en az olanı dikkate alınır.

    Koca Kur'an Öğretmeyi sıdak olarak tayin eder ve daha sıdakı vermeden karısını boşarsa, en sahih kavle göre Kuran'ı öğretmede mazur sayılır. Şayet cinsel ilişkiden sonra boşamışsa mehri misil, cin­sel ilişkiden önce boşamışsa mehri misilin yarısını vermesi gerekir.

    Koca karısını boşadığmda mehir kadının mülkiyetinden çıkmış ise, kadın mehrin bedelinin yarısını hak eder. Eğer mehir kadının mülkiyetinden çıkmış ve bir daha mülkiyetine girmişse, en sahih kavle göre kocanın hakkı o mala taallûk eder.

    Kadın mehrini kocasına hîbe ettikten sonra boşanırsa, en za­hir kavle göre koca için mehrin bedelinin yarısı vardır. En zahir kav­le göre kadın mehrin yarısını kocasına hîbe etmişse, koca geri ka­lanın yarısı ile tümünün dörtte birini hak eder. Bir kavle göre ise ge­ri kalanın yarısını alır. Bir başka kavle göre ise, tümünün yarısının bedelini veya geri kalanın yarısı ile tümünün bedelinin dörtte birini almakta muhayyerdir.

    Kadın mehrini kocasına borç olarak vermiş ve onu bu berçtan muaf tutmuşsa, mezhep alinılerince kabul edilen rivayete göre koca hiçbir şeyi geri isteyemez, imam'ın son kavline göre, velinin sıdak-tan vazgeçme hakkı olmaz.



    5. Mut'a


    Mut'a, boşanan kadına verilen maldır. Cinsel ilişkiden önce bo­şanan kadın mehrin yarısını hak etmemişse, kocasının kendisine bir miktar mal vermesi vacibtir. Keza en zahir kavle göre, cinsel ilişkide bulunup boşadığı karısına da bir miktar mal vermesi vacibtir. Erke­ğin sebeb olduğu boşanma ile boşanan kadının hükmü de böyledir.

    Mut'anın miktarının otuz dirhemden az olmaması müstehabtır. Taraflar mut'anın miktarı konusunda anlaşmazlığa düşerlerse, ha­kim kendi görüşüne göre eşlerin durumunu dikkate alarak mut'anın miktarını takdir eder. Zayıf kavle göre mut'anın miktarı kocanın du­rumu nispetinde takdir edilir. Bir başka zayıf kavle göre ise, kadının durumu dikkate alınarak takdir edilir. Başka bir zayıf kavle göre ise, mal kabul edilen en az bir miktar mut'a olarak verilir.



    6. Mehir Konusunda Tarafların İhtilâfa Düşmesi


    Taraflar mehrin miktarında veya sıfatında ihtilâf ederlerse, her ikisi de yemin eder. Eşler yok ise mirasçıları yemin eder veya önce bir tarafın mirasçısı sonra da diğer tarafın mirasçısı yemin eder. Yeminden sonra belirlenmiş olan mehir feshedilir. Bu takdirde mehri misilin verilmesi vacib olur.

    Kadın mehrin kendisi için belirtilmiş olduğunu iddia eder de koca bu iddiayı redederse, en sahih kavle göre yemin ederler. Kadın nikah akdinin yapıldığını ve mehri misilin belirtildiğini iddia eder de koca akdi kabul edip mehri inkar eder veya susarsa, en sahih kavle göre durumu açıklaması için erkek icbar edilir.

    Koca mehir için bir miktar belirtir, kadın ise daha fazlasını id­dia ederse ikisi de yemin eder. Koca miktarı inkar etmekte ısrar ederse, kadın yemin eder ve onun iddiasına göre hüküm verilir. Mehrin miktarında koca ile yaşı küçük kadının veya delinin velisi ihtilâf ederlerse, en sahih kavle göre her ikisi de yemin eder.

    Kadın: "Şu günde bin lira mehirle benimle evlendi." ve " Şu günde de benimle bin liraya evlendi." derse ve her iki akid kocanın veya şahitlerin ikrarı ile sabit olursa, kocanın iki bin lira mehir ver­mesi lazımdır. Koca, her iki akidde veya birinde cinsel ilişkide bulun­madığını söylerse, yemini ile birlikte sözü tasdik edilir ve mehrin yarısı düşer. Şayet koca ikinci akid birinci akdin lafzının yenilenme­si olduğunu ve ayrı bir akid olmadığını söylerse, bu iddiası kabul edilmez.



    7. Velime (Düğün Yemeği)


    Düğün yemeği vermek sünnettir. Bir kavle veya bir veçhe göre vacibtir. Düğün yemeğine icabet etmek ise farz-ı ayndır. Zayıf kavle göre farz-ı kifâyedir. Bir başka zayıf kavle göre ise sünnettir. Düğün yemeğine icabet etmenin vacib veya sünnet olmasının şartları şun­lardır:

    1- Davet sahibi sadece zenginleri yemeğe davet etmemelidir.

    2- Davet velimenin birinci gününde yapılmalıdır. Yemek üç gün verilirse, ikinci güne icabet etmek vacib değildir. Üçüncü günün ye­meğine icabet etmek ise mekruhtur.

    3- Davet sahibi davet ettiği kimseyi ondan korktuğu için veya makamından yararlanmak amacı ile davet etmemelidir.

    4- Davet yerinde davet edilene eziyet verecek kimse veya ken­dileri ile bir arada bulunmak kendisi için layık olmayan kimse olma­malıdır.

    Davet yerinde dinen haram olan şeyler bulunmamalıdır. Ken­disinin bulunması halinde haram şeyler işlenmeyecek ise, davet ye­rine gidip hazır bulunmalıdır.

    Davet yerinde bulunması haram sayılan şeylerden bazıları şunlardır: İpekten yapılmış minderin veya odanın tavanında, du­varında, süs için olan yastıkta, perde veya giyilen elbisede hayvan resminin bulunması. Yerde, sergide ve yaslanılan yastıkta boğazdan kesik resim ve ağaç resimlerinin bulunması ise caizdir.

    Hayvan resimlerini -görünürde onsuz yaşayamayacağı organ­ları tam olmasa bile- yapmak caiz değildir.

    Oruçlu olmak davete icabet etme yükümlülüğünü kaldırmaz. Kişinin tuttuğu oruç nafile olup yemeği yememesi halinde davet edenin ağrına giderse, orucunu açıp yemeği yemesi daha faziletlidir.

    Sofra kurulduktan sonra davetliler yemek sahibinden izin al­madan yemeğe başlayabilirler. Yemekten tasarrufta bulunmak yal­nız yemek sureti ile olabilir. Ancak kişi yemekten alacağı, miktara, davet sahibinin rıza göstereceğini bilirse alabilir.

    Düğün veya diğer yemeklerde şeker ve başka şeyleri saçıp dağıtmak helal olup en sahih kavle göre mekruh değildir. Saçılan şe­kerleri almak caiz olup evla olan şekerleri havada almamaktır.



    C. KASM VE NÜŞUZ (GECELEME HAKKI VE KADININ KOCASINA ASİ OLMASI)


    Kasm, birden fazla zevceler için uygulanır. Koca bir kısım zev­celerinin yanmdu gecelerse, geriye kalan diğer zevcelerinin yanında da gecelemesi lazımdır. Koca zevcelerinden hiç birinin yanında gece­lemez veya tek olan karısının yanında gecelemekten vazgeçerse günahkar olmaz. Ancak gecelemesi müstehabtır.

    Hasta ve ratka olan (vaginasmda et parçası olan) veya hayız veya nifas halinde olan kadın kasemeyi hak eder. Fakat nâşize (ko­casına asi) olan kadın kasemeyi hak etmez.

    Kocanın kendisine ait odası yoksa, zevcelerinin evlerini sıray­la dolaşır. Kendine ait odası varsa, zevcelerinin odalarına sırayla git­mesi daha faziletlidir. Koca sırayla her kadını odasına çağırabilir. En sahih kavle göre kocanın hanımlarından bazılarının odasına gitme­si, bazılarını da odasına çağırması haramdır. Ancak yanında gecele­yeceği hanımının evi kendisine yakın ise veya hanımına bir zarar gelmesinden korkması gibi açık bir neden varsa, onun yanında gece­lemesi haram olmaz.

    Kocanın bir hanımının evinde ikamet edip diğerlerini oraya çağırması, rızaları olmaksızın iki kumayı bir evde bulundurması ha­ramdır.

    Kasmın süresini tayin etmeye gelince, kocanın kasmı geceye göre sıraya koyma ve sıra gecesinden bir önceki günü veya bir son-.. raki günü bu geceye tabi kılma yetkisi vardır.

    Koca gündüzleyin çalışan biriyse, geceleyin kasm yapması asıl gündüz ise teb'dir. Koca bekçiler gibi gece çalışan gündüz istirahat eden biri ise, durum bunun aksinedir (gündüz kasm yapması asıl, ■ gece ise teb'dir).

    Gündüzleri çalışmakta olup geceleyin kasm yapan kocanın sıra sahibi olmayan bir karısının yanma gitmesi haramdır. Ancak korkunç hastalık gibi bir zaruret varsa haram olmaz. Zaruret sebebi ile gittiği kadının yanında Örfe göre fazla bir süre kalırsa, bu kadar bir süre sıra sahibi olan kadının yanında da kalması gerekir. Uzun bir süre kalmazsa, diğer kadının yanında kalması gerekmez.

    Kasmı gece asıl olan koca, bir eşyayı ve benzerlerini koymak üzere sıra sahibi olmayan hanımının evine gündüzleyin girebilir. En sahih kavle göre ise bir ihtiyaç sebebi ile sıra sahibi olmayanın evi­ne girerse, bu kadar bir süreyi sıra sahibi olanın yanında geçirmesi gerekmez ve cinsel temas dışında şehevi bakımdan ondan faydalana­bilir. Herhangi bir neden olmaksızın sıra sahibi olmayanın evine gi­rerse, bir o kadar süreyi de sıra sahibi olanın yanında geçirmelidir. Ama gündüzleri hanımlarının yanında eşit sürede kalması vacib de­ğildir.

    Kasın nöbetinin en azı bir gecedir. Kasnım bir gece olması da­ha faziletlidir. Kasmın üç gece olması caizdir. Mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre kasnım üç geceden fazla olması caiz değil­dir. En sahih kavle göre ilk sıra kura ile tespit edilir. Zayıf kavle göre ise, sırayı belirlemede kocanın muhayyerlik hakkı vardır. Kocanın hanımlarından birinin sırasını diğerlerinden fazla tutması ha­ramdır. Ancak hür olan kadının hakkı cariye olanın iki katıdır.

    Kişi bakire bir kadınla evlenirse, hesabına sayılmaksızm zifaf vaktinden itibaren ona yedi gün tahsis edebilir. Dul bir kadınla ev­lenirse, onun yanında geceleme hakkı üç gündür. Zifafta kocasımn yanında gecelemek üzere hesabına sayılmaksızm üç günü veya he­sabına sayılmak üzere yedi günü seçmesi için dul kadının muhayyer bırakılması sünnettir.

    Kadınlardan biri kocasından izin almaksızın yalnız başına yol­culuğa çıkarsa, nâşize sayılır (kasm hakkını kaybeder). Kocasının bir işi için izin alarak sefere çıkarsa, geçen günler sayısınca ko­casının yanında geceler. Kendi işi için yolculuğa çıkarsa (hac ibade­tini eda etmek gibi), imam'm son kavline göre geçen günleri hak edemez.

    Bir beldeden başka beldeye naklen taşman çıkan kimsenin bir kısım hanımlarını beraberinde götürmesi, diğerlerini çıktığı beldede bırakması haramdır. Sair uzun yolculuklarda keza kısa yolculuklarda da en sahih kavle göre, kura ile hanımlarından bazılarını yanma al­ması caizdir. Seferde geçirdiği süreyi kurası çıkmamış hanımlarının yanında geçiremez. Ancak seferde maksadına ulaşıp mukim duruma geçerse, ikamet halinde geçirdiği süreyi diğer hanımlarının yanında geçirir. En sahih kavle göre dönüş günleri süreye dahil değildir.

    Kadınlardan biri gece nöbetini kumasına hîbe ederse, kocanın buna rıza göstermesi gerekmez. Koca rıza gösterir de kadın gecele­me hakkım belli bir kumasına hîbe ederse, kocanın onun yanında iki gece geçirmesi lazımdır. Zayıf görüşe göre bu iki gecenin art arda ol­ması gerekir. Kadın hakkını kumalarının tümüne hibe ederse, koca onların yanında eşit sürede durur. Kadın hakkını kocasına hibe ederse, koca bu süreyi istediği hanımının yanında geçirebilir. Başka bir zayıf kavle göre ise, bu süreyi zevcelerinin yanında eşit şekilde geçirir.



    Karı ve Kocanın Anlaşmazlığı


    Kadında itaatsizlik alametleri belirirse, koca yatağını terk et­meden önce ona nasihatte bulunur. Şayet itaatsizlik tahakkuk eder fakat tekerrür etmezse, koca nasihat eder ve yatağını terk eder. En zahir kavle göre onu dövmez. Ben diyorum ki en zahir kavle göre onu dövmesi caizdir. Allah daha iyi bilir. Şayet itaatsizliği devam ederse onu hafifçe döver.

    Koca onu kasm ve nafaka gibi bir haktan men ederse, kadının hakkını hakim ifa eder. Koca ahlakını bozup bir sebep olmaksızın hanımına eziyet ederse hakim onu bundan men eder. Bu dav­ranışları tekerrür ederse, hakim onu ta'zir eder. Taraflardan biri di­ğerinin haddi aştığını söylerse, hakim onlardan haberdar olan güve­nilir biri vasıtası ile durumlarını araştırır ve haksızlık edeni haksı­zlık etmekten alıkoyar.

    Karı-koca arasında anlaşmazlık kesilmez de ziyadeleşirse, ha­kim kadın ve erkeğin akrabalarından birer hakem tayin eder. En za­hir kavle göre her iki hakem onların vekili sayılırlar. Bir kavle göre onlar, hakim tarafından tayin edilen iki velidir. Birinci kavle göre, vekil olmaları halinde tarafların rızası şarttır. Bu takdirde erkek bir talâk vermek ve hul' bedelini almak üzere hakemini vekil tayin eder. Kadın da hul' bedelini vermek ve talâkı kabul etmek üzere hakemi­ni vekil tayin eder.



    D. HUL' (MAL KARŞILIĞINDA BOŞANMA)


    Hul', karı ve kocanın bir bedel karşılığında talâk lafzı veya hul' lafzı ile birbirlerinden ayrılmalarıdır. Hul' akdinin şartları şun­lardır:

    1- Koca boşama ehliyetine sahip olmalıdır. Köle veya sefîhlikle kısıtlılık altında bulunan kişi hul' akdi yaparsa sahihtir. Akdin be­deli kölenin efendisine ve sefihin de velisine verilmesi vacibtir.

    2- Akdi kabul eden kişi malda mutlak tasarrufta bulunmaya ehil olmalıdır. Cariye efendisinin izni olmaksızın borç karşılığında veya efendisine ait bir mal karşılığında hul' akdi yaparsa, boşanmış sayılır. Cariye efendisinin malı karşılığında hul' akdi yapmış ise, ko­ca için cariyenin zimmetinde olmak üzere kendisinden mehri misil alabilir. Bir kavle göre cariyenin verdiği malın değerini alabilir. Borç meselesinde ise, hul'un bedeli müsemraa olan şeydir. Başka bir kav­le göre ise bu bedel mehri misildir.

    Efendi cariyesine hul' akdi için izin verir ve ona belli bir malı tayin eder veya cariyenin zimmetinde olmak üzere bir borç takdir eder de akid yapılırsa, kocanın hakkı mal akdinde mala, borç akdin­de ise cariyenin kazancına taallûk eder. Efendisi bir şart koş-maksızm ona izin verirse, bedel mehri misil olarak kazancına ta­allûk eder.

    Bir kimse sefih bir kadınla hul' akdi yapar veya "Bin lira karşılığında seni boşadım." der ve o da kabul ederse, ric'i talâkla bo­şanmış olur. Kadın boşamayı kabul etmezse, boşanmış sayılmaz. Ölüm derecesinde hasta olan kadın hul' akdi yaparsa akit sahihtir. Ölmesi halinde tayin edilen bedel terekesinin üçte birinden öden­mez. Ancak terekesi mehri misil miktarını aşarsa, koca tayin edilen bedeli terekeden alır.

    En zahir kavle göre ric'i talâk iddetinde bulunan kadın hul' ak­di yapabilir. Fakat bain talâkla boşanmış kadın hul' akdi yapamaz.

    Hul' bedelinin az veya çok olması, borç veya mal olması veya bir menfaat için olması caizdir. Şayet hul' akdi bilinmeyen bir şey veya içki karşılığında yapılırsa, kadın mehri misil miktarı bedelle boşanmış olur. Bir kavle göre içki karşılığında boşanmış olur.

    Taraflardan her biri hul' akdi için vekil tayin edebilir.

    Erkek vekiline: "Yüz lira bedelle hul' akdi yap." derse, vekil akdi bundan daha az bir bedelle yapamaz. Herhangi bir şart koş-maksızm: "Akid yap." derse, bedel mehri misilden daha az bir bedel olmamalıdır. Her iki durumda akdi mehri misilden az bir bedelle ya­parsa, kadın boşanmış olmaz. Bir kavle göre ise, mehri misil kadar bedelle boşanmış olur.

    Kadın vekiline: "Bin lira bedel karşılığında hul' akdi yap." der, vekil de kabul ederse akid geçerli sayılır. Vekil belirtilen bedelden daha fazla bedelle hul' akdi yapar ve "Vekalete binaen kadının malından iki bin lira karşılığında akdi yaptım." derse, kadın bain talâk ile boşanmış olur ve onun mehri misil olarak bedel vermesi lazımdır. Bir kavle göre vekilin ve kadının vekiline bildirdiği iki mal­dan miktarı fazla olanı mehri misil olarak verilir.

    Şayet vekil akdi kendine izafe ederek başlı başına yaparsa, ya­bancı birinin yaptığı akid gibi akdin bedelini kendi malından öder. Vekil bir şart koşmaksızm akdi yaparsa, en zahir kavle göre tesmiye olunan bedel kadının fazla olanı ise vekilin malından ödenir.

    Erkek hul' akdi için zımmiyi, köleyi veya sefîhlikle kısıtlı olanı kendi adına vekil tayin edebilir. Ancak akdin bedelini almak üzere kısıtlı olanı vekil tayin etmesi caiz değildir. En sahih kavle göre er­keğin karısı ile hul' akdini yapmak veya karısını boşamak üzere er­keğin bir kadını vekil tayin etmesi sahihtir. Her iki taraf bir erkeği vekil tayin ederse, ancak bir tarafa vekalet edebilir. Zayıf kavle göre ise her iki tarafa da vekalet edebilir.



    1. Hul' Lafzı


    Hul' lafzı ile yapılan boşama talakı ifade eder. Bir kavle göre hul' lafzı nikahı feshetmek anlamında olup talâk sayısını azaltmaz. Birincisine göre, yani hul' lafzı talâk ise, fesih lafzı kinayedir. Müfa-dat (fidyelendirme) kelimesi en sahih kavle göre hul' lafzı gibidir.

    Hul' lafzı sarih lafızdır. Başka bir kavle göre ise kinayeli lafızdır. Hul' lafzı sarih lafız ise ve bir mal zikredilmeden hul' lafzı ile akid yapılırsa, en sahih kavle göre kadının mehri misil miktarı kadar bir bedeli erkeğe vermesi lazımdır.

    Hul' akdine niyet ederek talâkın kinayeli lafızları ile veya ace­mi lafızlarla hul' akdi yapmak sahihtir. Meselâ bir kimse karışma: "Şu kadar mal karşılığında seni sana sattım." der, karısı da: "Satın aldıra." derse, bu kinayeli lafızla hul' akdi olur.

    Erkek, "muavede/bedel" lafzını kullanarak karısına: "Seni şu kadar mal karşılığında boşadım." veya "Şu kadar mal karşılığında seninle hul' yaptım." derse, buna göre: Hul' lafzı talâk manasınadır dediğimiz takdirde bu, talik nevi ile karışık bir bedelleşme akdi olur. Kadın akdi kabul etmeden kocası bu işten cayabilir. Kadın akdi ka­bul etmek isterse, araya bir fasıla girmeden kabul lafzı gibi bir lafı­zla akdi kabul etmesi şarttır.

    Hul' akdinde icap ve kabul lafzı arasında uyum olmalıdır. Örne­ğin koca karısına: "Bin lira karşılığında seninle hul' yaptım." der karısı da: "İki bin lira karşılığında kabul ettim." der veya bunun ak­si olursa veya koca: "Seni üç talâkla bin lira karşılığında boşadım." der kadın: "Bin liranın üçte biri ile bir talâk kabul ettim." derse, lafı­zlar arasında muhalefet olduğu için akid gerçekleşmiş olmaz.

    Koca karısına: "Bin lira karşılığında üç talâkla seni boşadım." der, karısı da: "Bir talâkı bin lira karşılığında kabul ettim." derse, en sahih kavle göre üç talâk vaki olur ve kadının kocasına bin lira be­del vermesi vacib olur. Koca: "metâ/ne zamanki" veya "ne zamanki bana ödersen" gibi şarta bağlı bir lafızla talâka başlarsa, bu şarta bağlı boşamadır. Bu akidden kocanın cayma hakkı yoktur. Kabul lafzının olması ve malın aynı mecliste ödenmesi şart değildir.

    Şayet koca "in/eğer" ve "iza/...zaman, vakit" edatlarını kulla­narak "Bana ödediğin zaman." derse, bu da talik sayılır. Fakat bede­lin acilen verilmesi şarttır. Çünkü bu edatlar olumlu cümlede kul­lanıldıklarında acillik ifade ederler. Şayet kadın bu edatları kullanıp boşamayı isteyerek söze başlar ve koca ona icabet ederse, bu ciâle nevi ile karışık bir bedelleşme akdi olur. Koca akdi kabul etmeden kadın cayabilir. Kocanın buna acilen icabet etmesi şarttır.

    Kadın kocasına "Beni üç bin lira karşılığında üç talâk ile bo­şa." der, koca da bin liranın üçte biri ile bir talâkla boşarsa, üçte bir karşılığında bir talâk vaki olur. Bir kimse karısı ile hul' akdi yapar veya bir mal karşılığında boşarsa, geri dönme hakkı olmaz. Şayet koca karısına dönmeyi şart koşarsa, bu ric'i talâk olur ve bir bedel söz konusu değildir. Bir kavle göre ise kadın mehri misil karşılığın­da bain talâkla boşanır.

    Kadın kocasına: "Beni şu kadar mal karşılığında boşa." der ve ondan sonra mürted olur da kocası kabul ederse, bu durumda bakılır: Kadının dinden çıkması cinsel ilişkiden önce veya sonra ise ve iddeti bitinceye kadar mürtedlikte devam ederse, mürtedlik ne­deni ile bain talâkla boşanır ve koca karısından bedel alma hakkına sahip olmaz. Henüz iddeti bitmeden İslam'a girerse, belirtilen bedel karşılığında boşanmış olur.

    İcap ve kabul lafzı arasında kısa bir konuşma geçerse, akdin sıhhatine zarar vermez.



    2. Hur Bedeli İçin Gerekli Olan Lafızlar


    Bir kimse karısına: "Sen boşsun, şu kadar vermen gerekir" ve­ya "Sende şu kadar malım var." der, kadın da daha önce kocasından bir mal talep etmemişse, ric'i talâkla boşanır. Kadın malı ister kabul etsin ister etmesin hüküm aynıolup kocasından bir mal alamaz. Ko­ca: "Seni şu kadar mal karşılığında boşadım." sözü ile "Seni bo-şadığımı kast etmiştim." der, kadın da onu doğrularsa, en sahih kav­le göre bu sözün hükmü: "Seni şu kadar mal karşılığında boşadım." sözünün hükmü gibidir. Ancak kadın daha önce zikrettiği mal karşılığında boşamayı talep ederse, zikredilen mal karşılığında bo­şanır.

    Bir kimse karısına "Bana şu kadar mal vermen karşılığında boşsun." derse, mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre bu: "Seni şu kadar mal karşılığında boşadım." cümlesi gibidir. Şayet kadın kabul ederse, boşanır ve kocasına bedel vermekle yükümlü olur.

    Kişi karısına "Benim için zimmetine bin lira geçirirsen boş­sun." derse, kadın acele üzere zamin olup boşanır ve kocasına bin li­ra vermekle yükümlü olur. Koca "Meta" edatını kullanarak "Zamin olduğun vakit boşsun." derse, kadın malı zimmetine geçirdiği za­man boşanır. Bu durumda derhal kabul etmek şart değildir. Kadın bin liradan az bir miktara zamin olursa boşanmış olmaz. Bin lira ye­rine iki bin lira tazmin ederse boşanır.

    Erkek karısına: "Benim için zimmetine bin lira geçirirsen ken­dini boşa." der kadın da : "Kendimi boşadım ve zimmetime geçir­dim." derse, boşanmış olur veya bu sözün aksini söylerse yani önce, "Zimmetime geçirdim." sonra da "Kendimi boşadım." derse, bin li­ra karşılığında boşanmış olur. Bu iki cümleden birisini söylerse bo­şanmış olmaz.

    Erkek talâkı bir malın verilmesine bağlar da kadın bu malı ona bırakırsa, boşanmış sayılır ve en sahih kavle göre mal erkeğin mülkiyetine geçmiş olur.

    Erkek karışma: "Eğer malı bana teslim edersen boşsun." der­se, zayıf kavle göre bunun hükmü ita (vermek) kelimesinin hükmü gibidir. En sahih kavle göre ise, bu kelimenin hükmü talikin sair keİlmelerinin hükmü gibidir. Bu kelime ile mal erkeğin mülkiyetine girmiş olmaz.

    Akid meclisinde malın erkeğe teslim edilmesi şart değildir. Ben diyorum ki, teslim alma kelimesi ile talâk ric'i olarak vaki olur. Malı teslim almak için kadının elinden zorla da oisa erkeğin malı alması şarttır. Allah daha iyi bilir.

    Bir kimse talâkı bir köle almak şartına bağlar ve köleyi selem akdinde geçen niteliklerle nitelerse de, kadın aynı şartları taşıma­yan bir köle verirse, boşanmış olmaz veya aynı şartları taşıdığı hal­de ayıplı bulunursa koca köleyi geri verir ve bunun yerine mehri mi­sil alır. Bir kavle göre ise sağlam kölenin kıymetini alır. Koca bir köleyi vermek karşılığında boşamayı şart koşarsa, karısı herhangi bir köle karşılığında boşanır. En sahih kavle göre gasp edilmiş köle karşılığında talâk vaki olmaz ve koca mehri misil alabilir.

    Erkek bir talâka sahip olur da kadın: "Bin lira karşılığında be­ni üç talâkla boşa." der, erkek de onu bir talâkla boşarsa, bin lirayı hak etmiş olur. Zayıf kavle göre ise bin liranın üçte birini hak etmiş olur. Başka bir kavle göre ise kadın durumdan haberdar ise bin lira verir, haberdar değilse üçte birini öder.

    Kadın bin lira karşılığında boşanmayı talep eder de kocası onu yüz lira karşılığında boşarsa, talâk yüz lira karşılığında vaki olur. Zayıf kavle göre ise talâk vaki olmaz. Kadın: "Yarın beni bir lira karşılığında boşa." der, erkek de onu yarın veya bir gün öncesinden boşarsa, mehri misil karşılığında bain talâkla boşamış olur. Zayıf kavle göre ise talâk belirtilen mal karşılığında vaki olur.

    Bir kimse karısına: "Eve girersen bin lira karşılığında boş­sun." der ve kadın kabul edip eve girerse, en sahih kavle göre belir­lenen mal karşılığında boşanmış olur. Bir vecih veya kavle göre ise mehri misil karşılığında boşanır.

    Kadın ikrah etse de başka birisinin onun adına hul' akdi yap­ması sahihtir. Bu akid lafız ve hüküm açısından kadın tarafından yapılan hul' akdinin hükmü gibidir. Kadının vekilinin kadın adına hul' akdi yapma yetkisi vardır. Bir başkası bedeli kendi malından Ödemek şartı ile kocası ile hul' akdi yapmak üzere kadını vekil tayin edebilir. Bu durumda kadın isterse, kendi adına veya vekilinin adına akdi yapar. Bir kimse yalan söyleyerek hul' akdi yapmak üzere kadının kendisini vekil tayin ettiğini beyan ederek hul' akdi yapar­sa, kadın boşanmış olmaz.

    Kadının babası onun adına hul' akdi yapma açısından yabancı kişi gibidir. Bedeli kendi malından ödeyerek akdi yapabilir. Baba ya­lan beyanda bulunarak kızının vekili veya velisi olduğu sıfatı ile kızının malı karşılığında hul' akdi yaparsa kızı boşanmış olmaz. Ba­ba kendi kendine kızının malı ile hul' akdi yaparsa, bunun hükmü gasp edilmiş mal ile hul yapmanın hükmü gibidir.



    3. Hul' Akdinde Tarafların Anlaşmazlığı


    Kadın kocasının kendisi ile hul' akdi yaptığını iddia eder de ko­cası inkar ederse, koca yemini ile birlikte tasdik edilir. Erkek karısı­na : "Seni şu kadar mal karşılığında boşadım." der, kadın da :"Beni karşılıksız olarak boşadm." derse, kadın boşanır ve bir bedel ver­mekle yükümlü olmaz.

    Taraflar bedelin cinsi veya miktarı konusunda ihtilâfa düşer ve şahitleri yoksa, ikisi de yemin eder ve onlara mehri misil vacib olur.

    Karı ve koca paranın bir nevini kast ederek hul' akdi yaparlar­sa, kast edilen paranın verilmesi lazım gelir. Bir kavle göre ise meh­ri misil lazım gelir. Şayet koca: "Bedel için dinarı kast etmiştik." der, kadın ise: "Dirhem veya fülûs kast etmiştik." derse, yukarıda geçen ilk kavle göre (bedelin cins veya miktarında ihtilâfa düşmek görünüşe göre) ikisi de yemin eder. ikinci kavle göre ise, (bedel kast edilmemiş meselede olduğu gibi) yemin etmeksizin kadının kocasına mehri misil vermesi vacib olur.



    E. TALAK (BOŞANMA)


    Boşamanın geçerli olması için kocanın mükellef olması şarttır. Ancak sarhoş olan kişi karısını boşarsa talâkı vaki olur. Niyet ol­maksızın sarih lafız ve talâka niyet etmekle birlikte kinayeli lafızla yapılan boşama vaki olur.

    Talakın sarih lafızları "Talak", keza "Firak" ve meşhur kavle göre "Serah/serbest bırakma" kökenli lafızladır. "Talaktuki, Entita-likun, Mutallakatun ya Taliku" gibi. En sahih kavle göre "entitala-kun" ve "ettelaku" lafızları sarih lafızlar değildir.

    Mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre, talâk lafzının Arapça dışında başka bir lehçe ile söylenmesi sarih lafız olur. "Etlak-tuki/seni serbest bıraktım" ve "Entimutlakatun" lafızları kinayeli lafızlardır. En sahih kavle göre, talâk için kullanılan yaygın lafızlar da sarih lafızlardır. Örneğin "helal" veya "Allah'ın helal kıldığı üze­rime haram olsun" lafızları gibi. Ben diyorum ki en sahih kavle göre, bu gibi lafızlar kinayeli lafızlardır. Allah daha iyi bilir.

    Talakın kinayeli lafızları şunlardır: "Sen haliyesin/bo-sanmışsın, sen beriyesin, sen bettesin, sen betlesin/benimle olan bağın kesilmiş, bainsin, iddetini bekle, rahmini temizle, ailene katıl, ipin boynunun üzerindedir, senin üzerinde yetkim yok, i'zebi/uzak-laş, uğrubi/uzaklaş, deini/beni kendi halime bırak, vaddini/bana ve­da et" gibi lafızlardır.

    İ'tak (azad etmek) lafzının kinayesi de sarihi de talâk için ki­nayeli lafızdır. Talakın sarih ve kinayeli lafızları ise i'tak akdi için kinayeli lafızlardır. Talak lafzı zihar için kinayeli lafız olmaz. Zi-harın sarih lafzı da talâk için kinayeli lafız olmaz.

    Bir kimse karısına: "Sen üzerime haramsın." veya "Seni ken­dime haram kıldım." der ve bu lafızlarla talâk veya ziharı kasteder­se, kastettiği şey gerçekleşir. Her ikisine de niyet ederek söylerse muhayyerlik hakkı vardır. Hangisini seçerse o gerçekleşir. Zayıf kav­le göre talâk gerçekleşir. Bir başka kavle göre ise zihar gerçekleşir.

    Bir kimse karısının gözlerini kendine haram ederse, karısı kendisine haram sayılmış olmaz. Ancak yemin kefareti vermesi ge­rekir. Keza en zahir kavle göre bir şeye niyet etmemişse, kendisine haram olmaz. Fakat kefaret vermesi lazımdır. İkinci bir kavle göre ise, söylenen söz bir mana ifade etmemektedir.

    Bir kimse cariyesine: "Sen üzerime haramsın." derse ve bu­nunla azad olmayı kabul ederse, cariye azad olur veya cariyesi için "Gözlerin bana haram olsun." der veya bununla azad etmeyi kast etmezse, bunun hükmü karısı için sarf ettiği sözün hükmü gibidir (yemin kefareti vermesi gerekir). Bir kimse "Bu elbise veya bu yemek veya bu köle üzerime haram olsun." derse, bu bir mana ifade etmemektedir.

    Kinayeli lafızlarda niyetin lafzın tümüne bitişik söylenmesi şarttır. Zayıf kavle göre ise, niyetin lafzın başında söylenmesi yeter­lidir.

    Konuşabilen kişinin talâkı işaretle söylemesi talâkı ifade et­mez. Zayıf kavle göre ise işareti kinaye sayılır. Akid ve talâkta dilsiz olanın işareti geçerlidir. Dilsiz olanın işaretinin talâk olduğu herkes tarafından biliniyorsa, sarih talâk sayılır. Sadece fetânet sahibi olan­lar işaretinin talâk olduğunu anhyorlarsa, kinayeli talâk sayılır.

    Konuşabilen kişi talâkı yazı ile bildirir ve bununla boşamayı kast etmezse, boş söz sayılır. Talakı kastederse en zahir kavle göre boşama vaki olur.

    Bir kimse karısına mektup göndererek: "Mektubum sana ulaştığı vakit sen boşsun." diye yazarsa mektup ona ulaştığı zaman boşanmış olur.

    Bir kimse karısına mektup gönderir de: "Mektubumu okudu­ğun zaman boşsun." diye yazarsa kadın okuyabiliyorsa, okuduğu za­man boş olur. Başkası ona okursa, en sahih kavle göre boş olmaz. Kadın okur yazar değil de başkası ona okursa boş olur.



    1. Tefviz (Boşama Yetkisinin Kadına Verilmesi)


    Koca, karısına talâkı tefviz edebilir, imam'ın son kavline göre tefviz kadının talâka malik olmasıdır. Buna göre talakın gerçekleş­mesi için kadın kendini derhal boşamalıdır.

    Koca karısına: "Bin lira karşılığında kendini boşa." der, o da kendini boşarsa bain talâkla boşanmış olur ve kocasına bin lira ver­mesi gerekir. Zayıf kavle göre ise kadın için tefviz, vekil tayin etmek sayılır. Tevkilde boşamayı derhal yapmak en sahih kavle göre şart değildir. Tefvizde kadının akdi kabul etmesinin şart koşulması hu­susunda vekilin vekalet akdini kabul edip etmemesinde olan ihtilâf vardır. İmamın her iki kavline göre kadın kendini boşamadan kocası tefvizden dönebilir.

    Koca, karısına: "Ramazan ayı geldiğinde kendini boşa." derse, "Tefviz temliktir." görüşüne göre bu söz bir mana ifade etmez.

    Bir kimse karısına: "Kendim boşa." der, kadın da: "Kendimi boşadım." derse ve her ikisi boşamaya niyet etmişlerse, boşama va­ki olur. Boşamaya niyet etmemişlerse talâk vaki olmaz.

    Koca karısına sarih bir lafızla "Kendini boşa." der, kadın da :"Bain talâkla kendimi boşadım." der ve boşamaya niyet ederse ve­ya koca kinayeli bir lafızla "Bain talâkla kendini boşa." der ve boşa­maya niyet ederse, kadın sarih lafızla "Kendimi boşadım." derse, talâk vaki olur. Koca üç talâkı kastederek karısına "Kendini boşa." der, kadın da üç talâkı kastederek: "Kendimi boşadım." derse, üç talâkla boşanmış olur. Kadın üç talâka niyet etmemişse, en sahih kavle göre bir talâk vaki olur. Koca karısına: "Üç talâkla boşan." der, kadın bir talâkla kendini boşarsa veya kocası bir talâkla boşamayı talep ettiği halde kadın kendini üç talâkla boşarsa, her iki durumda da bir talâk vaki olur.



    2. Boşama Kastı ile Söylenen Sözler


    Bir kimse uykudayken: "Karımı boşadım." derse, bu söz geçer­li değildir. Zira talâkın vaki olması için kişinin mükellef olması şart­tır. Buna göre, kişi boşamayı kast etmeksizin dili sürçerek talâkı te­laffuz ederse, karısını boşamış olmaz. Dili sürçerek talâkı telaffuz eden kişi bu meselede doğrulanmaz. Ancak bir karine olursa doğrulanır.

    Karısının ismi "Taliken" olan kimse, ona seslenmeyi kast ede­rek: "Ey Talika" derse, karısını boşamış olmaz. Keza herhangi bir şeyi kastetmeksizin karısına: "Talik" diye seslenirse, en sahih kavle göre talâk vaki olmaz.

    Bir kimse, "Tarika" veya "Taliba" adlı karışma seslenirken: "Tarika" diyeceğine, "Ya Talika/ey boşanmış kadın" der de, "Bunun­la karıma seslenmeyi kastettim ama, harfi yanlış telaffuz ettim." derse, kendisi doğrulanır.

    Koca karısına şaka ile veya eğlenmek kastı ile seslenerek: "Se­ni boşadım." der veya karısı karanlıkta olduğu için onu yabancı bir kadın sanarak: "Seni boşadım." der veya kadının velisi veya vekili nikahı kıyar ve koca nikahının kıyıldığını bilmeden karısın : "Seni boşadım." diye seslenirse talâk vaki olur.

    Arapça bilmeyen bir kimse anlamını bilmeden talâk lafzını Arapça telaffuz eder de manasını bilmezse, talâk vaki olmaz. Zayıf kavle göre ise manasını kastederek telaffuz ederse, talâk vaki olur.

    Zorlanan kimsenin talâkı ise vaki olmaz. Ancak zorlanmakla birlikte kendi isteğiyle karısını boşadığı bir karine İle bilinirse talâkı vaki olur. Kişinin karısını boşadığı karine ile bilinmesine misal şu­dur: Bir kimse, karısını üç talâkla boşaması için tehdit edilir de ken­disi bir talâkla boşarsa veya talâkı sarih lafızla söylemesi veya bir şe­ye bağlaması tehdit edilir de kendisi kinayeli bir lafızla boşar veya bunları uygular veya kendisine: "Karımı boşadım." de diye tehdit edilir de karısını boşar veya bu sözlerin aksini söylerse, karısını ka­rine ile boşadığı anlaşılır.

    İkrahla talâkın vaki olması için şu şartların bulunması gere­kir:

    1- Zorlayan kişi, velayet veya tağallüb ile tehdit ettiği şeyi yap­maya muktedir olmalıdır.

    2- Zorlanan kişi kaçmaktan veya başka bir şekilde tehdidi def etmekten aciz olmalıdır.

    3- Zorlanan kişi emredileni yapmadığı takdirde zorlayan kişi­nin tehdidini gerçekleştireceğini zannetmelidir.

    İkrah (zorlama) şiddetle dövmek, hapsetmek ve malı telef et­mek gibi korkutmalarla da meydana gelir. Bir kavle göre ise, ikrahın geçerli olması için kişinin ölümle tehdit edilmesi şarttır. Bir başka kavle göre ise, tehdidin geçerli olması için kişinin ölümle veya her­hangi bir yerini kesmekle veya helak olmaya sebep olacak bir dar­beyle tehdit edilmesi şarttır.

    Zorlanan kişinin tevriye yapması, yani kendi karısını kast et­meyerek bir başkasını kastetmesi şart değildir. Zayıf kavle göre ise bir mazeret olmaksızın tevriyeyi terk ederse talâkı vaki olur.

    Mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre, insanı günah­kar eden şarap veya ilâç gibi bir nesneyi kullanıp aklını kaybeden kimse, karısını boşarsa talâkı vaki olur. Lehinde veya aleyhinde olan sözlü ve fiili tasarrufları da geçerli sayılır. Bir kavle göre ise tasar­rufları geçerli sayılmaz. Bir başka kavle göre ise aleyhinde olan ta­sarrufları geçerli olur.

    Bir kimse talâkı karısının bir parçasına izafe ederek: "Dörtte birin, bir kısmın, bir cüzün, ciğerin, kılların veya tırnakların boş­tur." derse, karısından boşanmış olur. Keza mezhep alimlerince ka­bul edilen rivayete göre: "Kanın boştur." derse talâk vaki olur. An­cak ona bitişik olmayan tükürüğü ve teri gibi fazlalıklara izafe eder­se talâkı vaki olmaz. Keza en sahih kavle göre menisi ve sütü de kap­sam dışı bırakılmıştır.

    Koca, sağ eli kesik olan karısına "Sağ elin boştur." derse, mez­hep alimlerince kabul edilen rivayete göre talâkı vaki olmaz.

    Bir kimse talâkı kendine izafe eder ve karısını boşamaya niyet ederek: "Ben senden boşum." derse, karısı boşanır. Talaka niyet et­mezse karısı boşanmaz. Keza en sahih kavle göre talâkı karısına iza­fe etmezse vaki olmaz. Koca, karısına "Ben senden boşum." der ve talâka niyet ederse karısı boşanır. Kocanın boşamayı karısına izafe etmeye niyet etmesinde iki vecih vardır: Bir veçhe göre, talâka niyet etmesi şarttır. Diğer veçhe göre ise şart değildir.

    Koca karısına: "Rahmimi senden istibra ettim." derse, bu ma­nasız bir sözdür. Zayıf kavle göre ise bu lafızla talâka niyet ederse karısı boşanır.



    3. Boşamada Yetki Sahibi


    Bir kimse yabancı bir kadına: "Seni boşadım." der veya "Onu nikahlarsam boştur." gibi talâkı nikaha bağlar veya talâkı nikahtan başka bir şeye bağlarsa bu sözler geçerli olmaz.

    En sahih kavle göre köle üç talâkı bir şeye bağlarsa, sahihtir. Meselâ karısına: "Eğer azad olursam." veya "Eve girersen üç talâk­la boşsun." derse, azad olduğu zaman veya azad olduktan sonra karısı eve girerse, üç talâkla boş olur.

    Koca, ric'i talâkla boşadığı karısını henüz iddeti bitmeden bo-şayabilir. Fakat kendisi ile hul' akdi yaptığı karısını boşamayamaz.

    Bir kimse talâkı bir işin olması şartına bağlarsa, örneğin karısına: "Eve gi-rersen boşsun." der de onu boşadıktan sonra kadın eve girerse ve bir daha onunla evlenirse -eve girdiği için- boşanmış sayılmaz. Keza en zahir kavle göre kadın eve ister girmiş olsun ister olmasın, ikinci nikahtan sonra eve girerse talâkı vaki olmaz.

    Üçüncü kavle göre ise, üç talâkla boşanmamış ise ve tekrar onunla evlenir ve kadın eve girerse üç talâkla boşanmış olur.

    Bir kimse karısını bir veya iki talâkla boşar ve henüz iddeti bit­meden onu geri alır veya tecdidi nikah yaparsa -bu işlem kadın baş­kasıyla evlenip boşandıktan sonra da olsa- geride kalan talâka sahip olur. Şayet kadın üç talâkla boşanır da bir başaksıyla evlenip bo­şandıktan sonra bir daha ilk kocası ile evlenirse, tekrar üç talâk sa­hibi olur.

    Köle iki, hür erkek ise üç talâka sahiptir. Ölüm hastalığında verilen talâk geçerlidir.

    Karı-koca ric'i talâk müddetinde birbirlerine mirasçı olurlar. Bain talâk süresinde ise birbirlerine mirasçı olamazlar, imam'in ilk kavline göre kadın bain talâk müddetinde kocasına mirasçı olur.



    4. Talak Sayısı Niyete Bağlıdır


    Bir kimse karısına: "Seni boşadım." veya "Sen boşsun." derse, niyet ettiği sayı kadar talâkı vaki olur. Keza kinayeli lafızla da kas­tedilen sayı kadar talâk vaki olur.

    Koca karısına bir defa:"Sen boşsun." der ve bununla bir talâ­ka niyet ederse bir talâkı vaki olur. Ben diyorum ki koca karısına: "Sen bir tanesin." der ve bununla bir talâka niyet ederse, niyet etti­ği sayıda talâk vaki olur. Zayıf kavle göre ise bir talâk vaki olur. Al­lah daha iyi bilir.

    Bir kimse karışma:"Sen üç talâkla boşsun." demeyi kasteder de henüz boşama lafzını tamamlamadan ölürse, talâk vaki olmaz. Fakat "üç" lafzını söylemeden talâk lafzını söyledikten sonra ölürse, üç talâk vaki olur. Zayıf kavle göre ise bir talâk vaki olur. Başka bir zayıf kavle göre ise her hangi bir şey gerekmez.

    Bir kimse karısına üç defa: "Sen boşsun.", "Sen boşsun.", "Sen boşsun." der ve bu lafızların arasına bir fasıla girerse üç talâk lazım gelir. Lafızların arasına bir fasıla girmez ve tekit maksadı ile söyler­se, bir talâk vaki olur. Kastı her defasında lafzı yeni baştan söylemek ise, üç talâk vaki olur. Keza herhangi bir şeyi kastetmeden lafzı üç defa tekrarlarsa, en zahir kavle göre üç talâk vaki olur. Şayet ikinci defa ile tekidi, üçüncü defa ile yeni baştan söylemeyi kasteder veya bunun aksi olursa, iki talâk vaki olur. Üçüncü defa ile birinci defayı tekit etmeyi kastederse, en sahih kavle göre üç talâk vaki olur.

    Bir kimse karısına: "Sen boşsun." ve "Sen boşsun." ve "Sen boşsun." der de ikincisi ile üçüncüyü tekit etmeyi kastederse, bu ca­iz olup iki talâkı vaki olur. Birinci defa ile ikinciyi tekit etmeyi kas­tederse, bu caiz değildir. Yukarıda belirtilen tüm hususlar, kocanın kendisi ile gerdeğe girdiği karısı için geçerlidir. Kendisi ile gerdeğe girmediği karısı için söylerse, her halükarda (talâkı ister iki defa, is­ter üç defa söylesin) bir talâk vaki olur.

    Koca cinsel ilişkide bulunmadığı karısına :"Eve girersen boş­sun ve sen boşsun." atıf harfi olan "vav" ile iki defa söyler de kadın eve girerse, en sahih kavle göre iki talâk vaki olur.

    Kişi cinsel ilişkide bulunduğu karsına: "Sen bir talâkla birlik­te bir talâkla veya onunla birlikte bir talâkla boşsun." derse, iki talâk vaki olur. En sahih kavle göre cinsi ilişkide bulunmadığı karısının hükmü de böyledir.

    Bir kimse kendisi ile gerdeğe girdiği karısına: "Bir talâktan ev­vel bir talâkla veya bir talâktan sonra bir talâkla boşsun." derse, iki talâkı vaki olur. Gerdeğe girmemişse bir talâkı vaki olur. Şayet "Bir talâktan sonra bir talâkla veya bir talâktan evvel bir talâkla boş­sun." derse, keza en sahih kavle göre iki talâk vaki olur.

    Koca karısına "talkaten fi talkatin/Bir talâkla birlikte bir talâkla boş ol." der ve "fi" harfi ile "beraberlik" manasına niyet ederse, iki talâk vaki olur. Zarf veya hesab (rakam terimini) kaste­derse veya bir manayı kastetmeksizin söylerse, bir talâk vaki olur. Şayet: "nisfe talkatin fi nisfı talkatin" (bir talâkın yarısı ile birlikte bir talâkın yarısı ile boş ol) derse, burada "fi" harfini hangi manaya alırsa alsın bir talâkı vaki olur. Şayet "talkaten fi talkateyni/bir talâkla birlikte iki talâkla" der "fi" harfini beraberlik manasına alır­sa üç talâk, zarf manasına alırsa bir talâk vaki olur. Matematiksel terim manasına alırsa ve hesap ilmini biliyorsa, iki talâk lazım gelir. Hesap ilmini bilmez de terim manasına alırsa, bir talâk vaki olur. Zayıf kavle göre ise iki talâk vaki olur. Herhangi bir şeyi kastetmek­sizin söylerse bir talâk vaki olur. Bir kavle göre ise hesap ilmini bi­lir de -bir manayı kastetmeksizin- söylerse iki talâk vaki olur.

    Bir kimse talâk sayısını kesirlere ayırırsa, meselâ karısına: "Sen bir talâkın bir parçası ile boşsun." derse, icmaa göre bir talâkı vaki olur. Fakat: "Sen bir talâkın iki yarısı ile boşsun." derse, bir talâk vaki olur. Ancak bununla her bir talâkın yarısını kastederse, iki talâk vaki olur. En sahih kavle göre ise "iki talâkın yarısı" sözü ile bir talâk lazım gelir. Şayet: "Sen talâkın üçte biri ile boşsun." derse bir talâk, "Bir talâkın yarısı ile veya bir talâkın üçte biri ile boşsun" derse, iki talâk vaki olur. Eğer: "Bir talâkın yarısı ve talâkın üçte biri ile boşsun." derse, bir talâk lazım gelir.

    Dört karısı olan kimse karılarına: "Üzerinize veya aranıza bir, iki, üç veya dört talâkı ika ettim." derse, her birine bir talâk lazım gelir. Eğer her bir talâkı üzerlerine tevzi etmeyi kasteder ve iki talâkla boşarsa, her birinin iki talâkı, üç veya dört talâkla boşarsa, her birinin üç talâkı vaki olur. Şayet, "Aralarından bazılarım boşa­mayı kast ettim" derse, en sahih kavle göre bu sözü zahir olarak ge­çerli değildir. Bir karısını boşar da bir diğerine de: "Seni ona ortak ettim." veya "Sen de onun gibisin." der ve bununla boşamayı kaste­derse, ikincisi de boşanır. Boşamayı kastetmezse talâk vaki olmaz. Keza bir başkası karısına böyle söylerse hüküm aynıdır.



    5. Boşamada İstisna Yapmak


    Talakta istisna yapmak sahihtir. Ancak istisna ile müstes­nanın lafızlarının örfe göre bitişik olmaları şarttır. Bir soluk alınca­ya kadar veya bir hatırlama kadar durmak zarar vermez. Ben diyo­rum ki en sahih kavle göre, kişinin henüz yeminini bitirmeden önce istisnaya niyet etmesi şarttır. Allah daha iyi bilir.

    Diğer bir şartı ise; istisna lafzının müstesna lafzının tümünü kapsamaması şarttır. Meselâ bir kimse karısına "Sen üç talâkla boş­sun ancak iki ve bir talâk müstesna." derse bir talâk vaki olur. Zayıf kavle göre ise bu lafızla üç talâk vaki olur veya "İki talâkla ve bir talâkla boşsun ancak bir talâk müstesna." derse üç talâk vaki olur. Başka bir zayıf kavle göre ise iki talâk vaki olur.

    İstisna menfi bir sözden yapılırsa müspet kabul edilir. Müspet bir sözden yapılırsa menfi kabul edilir. Meselâ bir kimse karısına "Sen üç talâkla boşsun ancak iki talâk müstesna, ancak bir talâk müstesna" derse, birincisinde bir, ikincisinde ise iki talâk vaki olur veya "Seni üç talâkla boşadım ancak üç talâk müstesna, ancak iki talâk müstesna." derse, iki talâk vaki olur. Zayıf kavle göre üç talâk vaki olur. Bir başka zayıf kavle göre ise bir talâk vaki olur veya "Se­ni beş talâkla boşadım ancak üç talâk müstesna." derse, iki talâk va­ki olur. Zayıf kavle göre bir talâk vaki olur. "Seni üç talâkla boşadım ancak bir talâkın yarısı müstesna." derse, en sahih kavle göre üç talâk vaki olur.

    Talakı Allah'ın meşietine bağlamak ise bir kimsenin karısına: "İnşallah (Allah dilerse) sen boşsun." veya "Allah dilemezse sen boş­sun." demesidir. Bu sözler ile talâk kastedilirse talâk vaki olmaz. Ke­za akidleri meşiet şartına bağlamak caiz değildir. Köle azad etmek, yemin etmek, nezir ve diğer tüm tasarrufâtı meşiet şartına bağla­mak da caiz değildir.

    Bir kimse karısına seslenerek: "Ey talika (ey boşanmış kadın) inşallah." derse, en sahih kavle göre talâkı vaki olur veya "Sen boş­sun ancak Yüce Allah dilerse." derse, en sahih kavle göre talâkı va­ki olmaz.
  10. IsLaM4eVeR
    لا اله الا الله

    6. Boşamada Şüpheye Düşmek


    Şüphe ile talâk vaki olmaz. Talakın sayısında şüphe edilirse, en az sayı dikkate alınır. Burada ihtiyat değil en kötü ihtimal dikka­te alınır.

    Bir kimse karısına "Şu kuş karga ise sen boşsun." der, bir baş­kası da "Şu kuş karga değilse karım boş olsun." der ve o kuşun ne olduğu bilinmezse hiçbirinin talâkı vaki olmaz.

    Bir kimse iki karısına yukarıda geçen: "Şu kuş karga olsun ve­ya olmasın boşsun" diye hitap ederse onlardan biri boşanır. Bu ara­da kocanın o kuşun ne olduğunu araştırması gerekir. İki karısından birini belli ederek boşar da sonra hangisini tayin ettiğini unutursa, boşadığını hatırlayıncaya kadar mesele durdurulur. Her iki karısı onu bu konuda tasdik ederlerse, boşadığını açıklaması kendisinden istenmez.

    Bir kimse karısına ve yabancı bir kadına hitap ederek "İkiniz­den biri boş olsun." der ve "Ben bu sözümle yabancı olan kadını kastetmiştim." derse, en sahih kavle göre sözü kabul edilir. Ama "Karım Zeynep boş olsun." der de ben yabancı kadını kastetmiştim derse, en sahih kavle göre sözü kabul edilmez.

    Bir kimse her iki karısına: "İkinizden biri boş olsun." derse, ta­yin ederek kastettiği kadın boş olur. Tayin ettiği kadım kastetmez­se, onlardan biri boş olur. Kocanın birinci durumda boşadığı kadını açıklaması, ikinci durumda ise boşadığı kadını tayin etmesi lazımdır. Açıklama veya tayin yapılıncaya kadar her iki kadın kocalarından uzak dururlar. Koca açıklamayı veya kadını tayin etmesi acele üze­re yapması lazımdır. Kadınların durumu belli oluncaya kadar da he­men nafakalarını vermesi gerekir.

    Kocanın boşamada tayin ettiği veya tayin etmediği kadının talâkı lafızla vaki olur. Zayıf kavle göre ise tayin etmediği kadının talâkı, tayin ettiği zaman vaki olur. Cinsi münasebetle açıklama ve tayin meydana gelmez. Zayıf kavle göre ise cinsi ilişki ile tayin mey­dana gelir.

    Bir kimse karılarından birini işaret ederek: "Şu boştur." derse, bu beyandır yani, işaret ettiği kadın boş olur. "Şunu ve şunu." veya "Şunu, belki şunu irade ettim." derse, boşandıklarına hüküm veri­lir. Koca, boşadığı kadını beyan veya tayin etmeden her iki karısı ve­ya bir karısı ölürse, mirasın beyanı için hangi karısını boşadığını söylemesi kendisinden istenir. Koca ölürse, en zahir kavle göre han­gi kadını boşadığı konusunda kocanın mirasçılarının beyanı kabul edilir. Ama boşanacak kadını tayin edemezler.

    Bir kimse "Şu kuş karga ise karım boş olsun, karga değilse kölem hür olsun." der ve kuşun ne olduğu belli değilse, kuşun duru­mu belli oluncaya kadar karışma yanaşamaz ve kölesini çalıştıra­maz. Kişi henüz beyanda bulunmadan ölürse, mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre mirasçıların beyanı kabul edilemez. Belki kadın ile köle arasında kura çekilir. Kura köleye çıkarsa hürriyetine kavuşur, kadına çıkarsa boşanmış sayılmaz. En sahih kavle göre ku­ra kadına çıkarsa, kölenin köleliği devam etmez şüphe üzere kalır.



    7. Sünni ve Bid'i Talak


    Talak sünnî ve bid'i olmak üzere iki kısma ayrılır. Bid'i talâk ile kadını boşamak haramdır. Bid'i talâk da iki kısma ayrılır:

    1- Kişinin kendisi ile gerdeğe girdiği karısını hayız halinde iken boşamasıdır. Zayıf kavle göre kadın kocasına teklif ederek onu boşamasını isterse, böyle bir talâk haranı omaz.

    Koca, karısının hayız müddeti bitmeden kendisiyle huT akdi yapabilir. En sahih kavle göre yabancı birisinin kadınla huT akdi yapması caiz değildir,

    Koca karışma: "Hayız halinin sonu ile birlikte boşsun." derse, en sahih kavle göre bu sünnî talâk olur. Kendisi ile gerdeğe girmedi­ği karısına: "Temizlik halinin sonu ile birlikte boşsun." derse, mez­hep alimleıince kabul edilen rivayete göre bu bid'i talâk sayılır.

    2- Kişinin kendisi ile gerdeğe girdiği ve hamile bıraktığı fakat, hamli belli olmayan karısını temizlik döneminde boşamasıdır.

    Bir kimse karısı hayız döneminde iken onunla cinsel ilişkide bulunur ve kadın temizlik dönemine girdiğinde onu boşarsa, en sa­hih kavle göre böyle bir boşama bid'i boşamadır.

    Kocanın temizlik döneminde ilişkide bulunduğu karısı ile huT akdi yapması caizdir. Hamli belli olmuş karısını boşaması ise bid'i talâktır. Karısını bid'i talâkla boşamış kocanın, karısına ric'at etme­si sünnettir. Temizlik döneminden sonra isterse karısını boşayabilir.

    Koca hayız dönemindeki karısına: "Sen bid'i talâkla boşsun." derse, talâk hemen vaki olur. Şayet "Sünni talâkla boşsun." derse, temizlik dönemine girince boşanmış olur. Temizlik halindeki karısı­na: "Sen sünnî talâkla boşsun." derse ve bu temizlik anında onunla cinsi münasebette bulunmamışsa, talâkı derhal vaki olur. Cinsel iliş­kide bulunmuş ise, hayızdan kurtulup temizlik dönemine girince talâkı vaki olur. Şayet temizlik döneminde cinsel ilişkide bulunduğu karısına: "Bid'i talâkla boşsun." derse, talâkı derhal vaki olur. Cin­sel ilişkide bulunmamışsa, hayız döneminde bid'i talâkla boşanır.

    Bir kimse karısına: "Sen iyi bir talâkla boşsun.", "En iyi talâk­la boşsun." veya "En güzel talâkla boşsun." derse, onu sünnî talâk­la boşamış olur. "Kötü bir talâkla boşsun." veya "En kötü bir talâk­la boşsun." veya "Fahiş bir talâkla boşsun." derse, bid'i talâkla bo­şamış olur. Karısına "Sünni, bid'i talâkla boşsun." veya "Güzel, ka-bih talâkla boşsun." derse, talâkı derhal vaki olur. Kocanın üç talâkı bir defada söylemesi haram değildir.

    Bir kimse karısına :"Sen üç talâkla veya üç sünnî talâkla boş­sun." der ve talâkları kurlara ayırarak her bir kur' da bir talâkın vaki olmasına niyet ettiğini söylerse, bu sözü geçerli olmaz. Ancak üç talâkın bir defada söylenmesinin haram olduğuna inanan kişinin sözü geçerlidir. En sahih kavle göre sözü, diyanet açısından geçerli olur. Yani zahire göre karısı boşanmaz. Yine bir kimse karısına: "Sen boşsun." der, fakat bununla "Eve girersen boşsun." der veya "Zeyd boşamanı dilerse boşsun" demeyi kastettim derse, sözü dini açıdan geçerli olur.

    Bir kimse: "Karılarım veya her bir karım boş olsun." der ve "Ben bazılarının boş olmasını istemiştim." derse, en sahih kavle göre sözü, zahiren geçerli olmaz. Ancak bir karine olursa, sözü ge­çerli sayılır. Bundaki karine şöyle olur: Koca karısı ile münakaşa ederken karısı ona: "Sen evlenmişsin." der, koca da "Tüm karılarım boş olsun." der ve "Benimle münakaşa etmeyen karılarım boş olsun demeyi kastetmiştim." derse, bu onun sözünün geçerli olmasına bir işarettir.



    8. Talakı Zaman Şartına Bağlamak


    Bir kimse karısına: "Sen şu ayda, ayın evvelinde, veya ayın ilk bölümünde boşsun." derse, talâkı o ayın ilk bölümünde vaki olur ve­ya "Şu ayın gündüzünde veya ilk gününde boşsun." derse, o ayın ilk gününün fecrinde talâkı vaki olur. Şayet: "Şu ayın sonunda boşsun." derse, o ayın son bölümünde talâk vaki olur. Bir kavle göre, son yarının ilk bölümünde boşanmış olur. Geceleyin karısına: "Bir gün geçtiğinde sen boşsun." derse, ertesi gün güneş batınca karısı boş olur. Ama gündüzleyin karısına: "Bir gün geçtiğinde boşsun." derse, ertesi gün aynı vakitte talâkı vaki olur. Fakat gündüzleyin: "Bugün boşsun." derse, o günün güneşin batmasıyla talâkı vaki olur. Gece söylemişse, bunun bir anlamı yoktur. Ay ve sene yukarıda zikredilen hükümlere kıyas edilir.

    Bir kimse, talâkı geçmiş zamana izafe ederek karısına "Sen dün boştun." der ve bu sözle şu anda boşamasına niyet ederse, talâkı derhal vaki olur. Zayıf kavle göre ise, bu anlamsız bir sözdür. Veya dün boşadığmı kasteder de kadın o anda iddet döneminde ise, erkek yemini ile birlikte doğrulanır. Koca, "Bu nikahın dışında başka nikahımda bulunanı boşadım." derse, bu durumda bakılır: Şayet daha önce nikah sahibi olduğu ve talâkı bulunduğu biliniyorsa, yeminiyle tasdik edilir. Nikah sahibi olduğu bilinmiyorsa doğrulanmaz.

    Şarta bağlı boşamaya delalet eden edatlar ise şunlardır: "Men/kim", kocanın: "Hanımlarımdan kim eve girerse boştur." de­mesi gibi. "İn/eğer", "İza/zaman", "Meta/ne zaman", "Meta ma/ne zaman", "Külle ma/her ne zaman" ve "Eyyu/hangi". Kocanın karısı­na: "Hangi vakitte eve girersen boşsun." demesi gibi.

    Talak, "Eve girersen boşsun." gibi müspet bir şeye bağlanırsa, şart edatı talâkın hemen vaki olacağını gerektirmez. Ancak huT ak­dinde aciliyeti gerektirir. Şartı kadının meşietine (dilemesine) bağla­mak da böyledir. Eğer dilersen boşsun gibi. Şart edatları, şart cümle­sinin başında kullanılırlar. Tekrar edilmeleri gerekmez. Ancak "Külle ma/her ne zaman" edatı umum için olduğundan talâk onun­la bir şarta bağlanırsa, zaruri olarak tekrar edilmesi gerekir. Meselâ; bir kimse karısına "Seni boşadığım vakit boşsun." der, sonra onu bo-şar veya talâkı herhangi bir sıfata bağlar da sıfat mevcut ise iki talâk vaki olur. Bir talâk talik sebebiyle diğeri ise boşama sebebi ile vaki

    olur.

    Bir kimse karısına: "Her ne zaman seni boşarsam boşsun." derse, cinsel ilişkide bulunduğu karısını boşadığı vakit üç talâkı va­ki olur. Bir talâk tenciz, iki talâk da küllemaya talik sebebi ile vaki olur. Karısı ile cinsel ilişkide bulunmamış ise bir talâkı vaki olur.

    Bir kaç kölesi olup nikahı altında dört hanımı olan kimse: "Bu hanımlarımdan bir tanesini boşarsam bir kölem, ikisini boşasam iki kölem, üçünü boşarsam üç kölem, dördünü boşarsam dört kölem hür olsun." derse, dört kölesi hür olur. Her dört hanımını beraber veya sırayla boşarsa, on kölesi hür olur. (Bir köle ilk talâkla, ikinci talâkla iki köle üçüncü talâkla üç köle ve dördüncü talâkla dört köle olmak üzere toplam on köle azad olur.)

    On beş kölenin hürriyetini "küllema" lafzına talik ederek, "Her ne zaman dört karımı boşarsam on beş kölem hür olsun." der ve boşamayı vaki ederse, on beş kölesi hür olur. Mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre, bir kimse talâkı "İn" şart edatı ile olum­suz bir fiile bağlarsa, meselâ karsına: "Eğer eve girmezsen boşsun." der ve eve girmekten ümit kesilirse, talâk vaki olur. "İn" edatı dışında bir edatla fiile talik eder ve bu fiili işlemeyi mümkün kılan bir za­man geçmesine rağmen işlemezse talâk vaki olur.

    Koca "İn" şart edatım "Elifin fethası ile "en" şeklinde telaffuz ederek 'Eğer eve girersen veya girmezsen boşsun." derse, talâkı he­men vaki olur. Ben diyorum ki en sahih kavle göre, bu durum Nahiv ilmini bilmeyenler için talâk sayılır. Allah daha iyi bilir.



    9. Talakı Hamle veya Hayza Bağlamak


    Bir kimse talâkı karısının hamline talik eder ve karısının ha­mile olduğu belli ise talâkı vaki olur. Hamile olduğu belli değilse ta­lik yaptığı andan itibaren altı aydan az bir zaman içerisinde doğum yaparsa, talâkının vaki olduğu anlaşılır. Talikten itibaren dört yıl­dan fazla bir zaman geçer veyahut altı ay ile geçen dört yıl arasında talikten sonra karısı ile cinsel ilişkide bulunmuş ve bu ilişki ile kadının hamile olması mümkün ise talâk vaki olmaz. Cinsel ilişkide bulunmamış veya ilişkide bulunmuş da kadının hamile olduğu mümkün değilse en sahih kavle göre talâkı vaki olur.

    Bir kimse karısına: "Erkek çocuğa hamile isen bir, kız çocuğa hamile isen iki talâkla boşun." der ve kadın her ikisini birden doğu­rursa üç talâkı vaki olur. Karısına: "Hamlin erkek çocuk ise bir, kız çocuk ise iki talâkla boşsun." der, kadın ikisini de doğurursa talâk vaki olmaz.

    Koca karısına :"Doğum yaparsan boşsun." der ve kadın art ar­da iki çocuk doğurursa, birinci çocukla boşanmış olur, ikinci çocuk ile de iddeti ttonamlanır. "Ne zaman doğum yaparsan boşsun." der ve kadın üç çocuk doğurursa, ilk iki çocukla iki talâkı vaki olur. Üçüncü çocukla iddeti tamamlanır. En sahih kavle göre ise, bunun­la üçüncü talâk vaki olmaz ve iddetini kur'a göre tamamlar.

    Dört hanımı olan kimse: "Sizden biriniz ne zaman doğum ya­parsa kuması boş olsun." der de her dördü beraber doğum yaparsa, dördü de üç talâkla boşanmış olur. Sırayla doğum yaparlarsa, dördüncü kadın üç talâkla boşanmış olur. İddeti bitmemişse birinci kadın üç talâkla boşanmış olmaz. İkinci kadın bir talâkla, üçüncü kadın iki talâkla boşanır. İkinci ve üçüncü kadının iddetleri doğum yapmalarıyla bitmiş olur. Zayıf kavle göre ise birinci kadın boşanmış

    olur. Geriye kalan kadınlar ise birer talâkla boşanmış olurlar. Şayet iki kuma beraber doğum yapar da diğer ikisi sonra beraber doğum yaparlarsa, ilk iki kuma üçer talâkla boşanırlar. Zayıf kavle göre ise birer talâkla boşanmış olurlar. Son iki kuma ise ikişer talâkla bo­şanmış olurlar.

    Koca talâkı karısının hayız haline talik ederse, kadın yemini ile birlikte tasdik edilir. Talakı doğuma talik ederse, en sahih kavle göre bu durumda kadın doğrulanmaz. Zira buna delil gösterme im­kanı vardır. Başka kadının hayız hali konusunda kadın tasdik edil­mez. Bir kumanın talâkını, diğer kumanın hayız haline talik eder de hayız haline talik yapılan kuma: "Hayız oldum." derse, sözü tasdik edilmez.

    Koca her iki karışma: "Hayız haliniz başlarsa ikiniz de boşsu­nuz." der, onlar da hayız hallerinin başladığını iddia ederler de koca onları tekzip ederse, koca yemini ile birlikte tasdik edilir ve talâkları vaki olmaz. Koca birisine: "Sen hayız olmadın." diye tekzip eder ve o da yemin ederek hayız haline girdiğini söylerse, sadece onun talâkı vaki olur.

    Koca :"In, İza veya Meta" edatlarından birini kullanarak karısına "Seni üç talâkla boşamadan önce ne zaman seni boşarsam boşsun. " der de sonra onu boşarsa ,sadece müneccez olan talâk va­ki olur. Zayıf kavle göre ise, üç talâk vaki olur. Başka bir zayıf kavle göre ise hiçbir şey gerekmez.

    Koca karısına: "Seninle zihar akdi veya ilâ akdi yaparsam ve­ya mulaane (lian) yaparsam veya sendeki bir ayıp sebebi ile nikah fesholursa, sen ondan önce üç talâkla boşsun." der ve sonra talik et­tiği şey meydana gelirse, böyle bir talikin sahih olup olmadığı konu­sunda ihtilâf vardır. "Eğer seninle mubah cinsi ilişkide bulunursam, bundan önce üç talâkla boşsun." der, sonra ilişkide bulunursa, kesin olarak talâkı vaki olmaz. Talakı kadının dilemesine bağlayarak, "Ne zaman istersen boşsun." gibi, ona hitap lafzı ile hitap ederse, kadının boşamayı acele üzere vaki etmesi şarttır. Şayet gaip sığası ile: "Karım dilerse boştur." gibi talâkı karısının veya başka birisinin dilemesine bağlarsa, en sahih kavle göre boşamayı acele üzere vaki etmesi şart değildir. Talakı dilemesine bağlayan kişi istemeyerek içinden "Boşamayı diledim." derse, talâk vaki olur. Zayıf kavle göre

    ise batini (diyanet) olarak vaki olmaz. Erkek veya kız çocuğun dile­mesine bağlanan talâk vaki olmaz. Zayıf görüş göre mümeyyiz iseler talâk vaki olur. Koca talâkı dilemesine bağladığı kişinin dilemesin­den önce sözünden geri dönemez.

    Koca karışma: "Zeyd bir talâkı dilerse sen üç talkla boşsun." der de Zeyd bir talâkı dilerse talâk vaki olmaz. Bir kavle göre ise bir talâk vaki olur.

    Koca : "Eve girersem karım boş olsun." gibi talâkı kendi fiili­ne bağlar da unutarak veya zorla bu fiili işlerse, en zahir kavle göre talâkı vaki olmaz.

    Koca talâkı rıza göstermeyen birinin fiiline talik eder ve kişi bu talikden haberdar ise keza talâk vaki olmaz. Razı olan birinin fi­iline talâkı talik ederse talâk kesin olarak vaki olur.



    10. Parmak işareti İle Boşamak


    Bir kimse iki veya üç parmağıyla işaret ederek karısına :"Sen boşsun." derse, işaret ettiği sayı kadar değil niyet ettiği sayı kadar talakı vaki olur. Eğer parmağı ile işaret ederek: "Sen şöyle boşsun." der de iki parmak göstermişse iki, üç parmak göstermişse üç talâk vaki olur. Şayet işaret ile yumduğum parmakları kastetmiştim." derse, yemini ile tasdik edilir.

    Köle olan kimse karısına :"Efendim öldüğü zaman boşsun." derse, efendisi ölünce iki talâkı vaki olur.

    Efendi kölesine :"Ben öldüğüm zaman hürsün." derse, öldüğü vakit kölesi hür olur. En sahih kavle göre kişi iki talakla boşadığı karısı bain talâkla boşanmış olmaz, henüz iddeti bitmeden kocası ona dönebilir. İddeti bittikten sonra fakat başka bir erkekle evlen­meden koca tecdidi nikah yapabilir.

    Bir kimse,iki karısından birine hitap eder de hitap etmediği karısı ona cevap verirse, o da cevap verenin hitap ettiği karısı oldu­ğu zanederek "Sen boşsun." derse, en sahih kavle göre hitap ettiği karısı değil de cevap veren karısı boş olur.

    Koca talâkı bir narı ve yarısını yemeye talik eder de karısı bir nar yerse, iki talâkı vaki olur.

    Talak ile yemin etmek, teşvik etmeyi veya men etmeyi veya bir

    haberi tespit etmeyi bir şeye bağlamakla olur. Bir kimse karısına :"Ben talâka yemin edersem sen boşsun." der de sonra; "Evden çıkmazsan, evden çıkarsan veya bu iş dediğin gibi çıkmazsa sen boş­sun." derse, şart yerine gelince yemine bağladığı talâk vaki olur. Di­ğer talâklar da nitelendirdiği iş meydana gelince vaki olurlar.

    Bir kimse karısına: "Güneş doğunca veya hacılar gelince boş­sun." derse, böyle bir yeminle talâk vaki olmaz. Çünkü bunda ne men etmek ne de bir işi işlemeye teşvik vardır.

    Bir kimse birisine: "Hanımını boşadm mı?" diye ondan haber almak ister de o da: "Evet." derse, bu onun karısını boşadığmı ikrar etmesidir. Şayet "Bu sözümle geçmiş olan talâkı kastettim sözüm­den geri döndüm." derse, yemini ile tasdik edilir. Şayet ona: "Hanımını boşadın mı?" der, o da "Evet boşadım." derse, bu boşa­mayı ikrar etmektir. Şayet "Bu sözümle geçmiş olan talâkı kast et­tim ve karıma döndüm." derse, yemini ile tasdik edilir, kendisine "Karım boşadın mı?" diye sorulur da o da şu anda boşadığmı bildir­mek üzere "Evet" derse, bu sarih talâk olur. Zayıf kavle göre ise bu kinayeli lafızdır.



    11. Talakı Başka Şeylere Bağlamak


    Bir kimse talâkı yemeğe talik ederek karısına: "Bir ekmek ve­ya bir nar yersen boşsun." der, yediği ekmekten geriye bir parça ve­ya nardan da bir tane kalırsa talâk vaki olmaz.

    Karı veya koca beraber hurma yerken yedikleri hurmaların çe­kirdeklerini karıştırırlar da koca, karısına: "Yediğin hurmaların çe­kirdekleri ayırmazsan boşsun." der, kadın da her bir çekirdeği ayırırsa, talâk vaki olmaz. Ancak koca karısının kendi çekirdekleri­ni belli etmesini kastederse talâk vaki olur. Kadın hurmayı ağzına alır da kocası ona: "Yutarsan boşsun." sonra "Atarsan boşsun." da­ha sonra "Eline alırsan boşsun." derse, kadm kocası henüz sözünü bitirmeden hurmanın bir kısmını yer ve bir kısmım da atarsa talâk vaki olmaz. Koca karısını hırsızlıkla itham ederek: "Eğer doğru söylemezsen boşsun." der, kadm da: "Hırsızlık yaptım, hırsızlık yap­madım." derse, talâk vaki olmaz.

    Koca karısına: "Kesmeden bu narda kaç habbe olduğunu bana bildirmezsen boşsun." derse, bu yeminden kurtuluş yolu şudur:

    Kadm bir sayı tutar. Nar tanesinin bu sayıdan eksik olmayacağı bi­linmelidir. Sonra bu rakama bir bir ekleme yaparak tanelerin ondan fazla olması mümkün olamayacağı bilinen bir rakama ulaşıncaya kadar sayar. Böylece bu yeminden kurtulmuş olur. Son iki meselede kişinin kastı nar tanesini bilmek olmalıdır. Kastı kaç habbe olduğu­nu bilmek olursa karısı boşanır.

    Bir kimse her üç karısına: "Hanginiz bana bir gün ve gecede kaç rekât farz namaz olduğunu bildirmezse boştur." der de birisi on yedi rekât olduğunu, diğeri cuma günü için on beş rekât olduğunu, öbürü de seferi namaz için on bir rekât olduğunu söylerse, talâk va­ki olmaz.

    Koca karısına bir vakte kadar veya bir zamana kadar veyahut bir vakitten sonra boşsun derse, bir lahzanın geçmesiyle boşanmış olur.

    Bir kimse talâkı Zeyd'i görmeye, Zeyd'e dokunmaya ve ona zi­na suçu isnat etmeye talik ederse, Zeyd sağ veya ölü olsun talik mey­dana gelir. Fakat Zeyd'e vurmaya talik eder de Zeyd Ölü ise, yu­karıdaki hükmün aksine olur yani, boşama meydana gelmez.

    Bir kimsenin karısı ona "Ey sefih, ey cimri." gibi hoşlanmadığı bir şekilde hitap eder o da: "Şayet öyle isem sen boşsun." diyerek hoşlanmadığı bu sıfatlar sebebi ile karısını cezalandırmayı kasteder­se, talâk vaki olur. Her ne kadar koca sefih değilse de hüküm böyle­dir. Şayet koca "Sefih isem." sözüyle taliki kasteder ve sıfat mevcut ise talâk vaki olur. Keza en sahih kavle göre koca bir şeyi kastetmez­se de talâk vaki olur.

    Sefîhlik mutlak tasarrufun zıddıdır. Hasis ise dinini dünyası karşılığında satan kimsedir denilmiştir. Cimrilik (bahil) sebebi ile kendisine layık olmayan işleri yapan kimseye de hasis denilebilir.



    12. Ric'i Talak


    Fıkıh ıstılahında ric'at, bain talâkla boşanmamış kadını, özel bir şekilde eski nikahına iade etmektir.

    Ric'i talâkla boşadığı karısına geri dönmek isteyen kişi, evlen­me ehliyetine bizzat sahip olmalıdır. Karısını ric'i talâkla boşadıktan sonra deliren kişi adına en sahih kavle göre velisi ric'at eder. Zira ilkbaşta da- onun adına nikah akdini yapma hakkı vardır.

    Ric'at, "Sana döndüm, sana müracaat ettim veya seni geri aldım." gibi lafızlarla meydana gelir. En sahih kavle göre, "Geri döndürmek ve tutmak." lafızları da ric'at için sarih lafızlardır. "Tec­viz/seninle evlendim" ve "nikah/seni nikahladım" kinayeli lafı­zlardır. Koca, "Geri döndürmek ve nikah" lafızlarını kullanırken: "Onu kendime geri döndürdüm veya nikahıma aldım." şeklinde söylemelidir.

    imam'in son kavline göre ric'at için kocanın şahit tutması, şart değildir. Ric'atı kinayeli lafızlarla yapmak sahihtir.

    Ric'atı "Şu ayda sana döneceğim." gibi bir şeye talik ederek yapmak sahih olmaz. Ric'at, cinsi ilişki gibi bir fiille meydana gel­mez.

    Ric'at edilen kadının kocası, kendisi ile cinsel ilişkide bulun­muş ve mali bir bedel olmaksızın boşanmış olmalıdır. Koca geri ka­lan talâkları iddet süresi içerisinde tamamlamamış olmalıdır. Kadın helallığa elverişli olmalı mürtede olmamalıdır.

    Kadın aylara göre iddetini tamamladığını iddia eder de kocası bu iddiayı inkar ederse, yeminiyle birlikte kocanın sözü kabul edilir. Kadın, mümkün olan bir zamanda doğum yaparak iddetini tamam­ladığını iddia ederse, hayız görüyor olması ve hayız halinden kesil­memiş olması şartı ile en sahih kavle göre yemini ile birlikte sözü doğrulanır.

    Kendisi ile iddetin tamamlandığı hamilelik hali üç kısımdır:

    1- Kadının tam bünyeli bir çocuk doğurduğunu iddia etmesi. Doğuma imkan veren süre, evlilik akdinden itibaren kadının ko­casıyla cinsel temasta bulunduktan sonra altı ay ve iki lahza (cinsel temas anı ile doğum anı) gibi bir zamandır.

    2- Kadının, organları şekillenmiş bir çocuk düşürmesi, iddetin bununla tamamlanması için düşüğün üzerinden cinsel ilişkiden iti­baren yüz yirmi gün ve iki lahzanın geçmiş olması şarttır.

    3- Kadının bir mudğa (et parçası) düşürmesi. İddetin bununla tamamlanması için cinsel temas imkanı vaktinden itibaren seksen gün ve iki lahzanın geçmesi şarttır.

    Hayız halinden temizlenme ile iddetin bitmesine gelince;

    kadın hür ise ve temizlik döneminde boşanmışsa, üç temizlik hali­nin görülmesinin mümkün olduğu en az süre otuz iki gün ve iki andır. Hayız döneminde boşanmışsa, iddeti kırk yedi gün ve bir lah­zadır. Kadın, cariye ise ve temizlik döneminin sonunda boşanmışsa, iddeti on altı gün ve iki lahzadır. Hayız döneminde boşanmışsa, id­det süresi otuz bir gün ve bir lahzadır. Adetine muhalefet etmemesi şartı ile kadın iddetinin tamamlandığını iddia ederse, tasdik edilir. Keza adetine muhalefet etse de en sahih kavle göre doğrulanır.

    Koca ric'i talâkla boşadığı karısı ile cinsel ilişkide bulunursa, hayız hali cinsel ilişkiden itibaren yeniden başlar. Bu durumda talâ­ka bağlı iddetinden kalan süre içerisinde karısına ric'at edebilir. Bu sürede kocanın karısından cinsel yönden faydalanması haramdır. Cinsel ilişkide bulunursa, kendisine had tatbik edilmez ve ta'zir ce­zası verilmez. Ancak bu işlerin haram olduğuna inanıyorsa ve karışma ric'at etmezse, mehr-i misil vermesi vacibtir. Keza mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre, ric'at etse de mehr-i misil vermesi vacibtir.

    Kocanın ric'i talâkla boşadığı karısı ile ilâ ve zihar akdi yap­ması, onu boşaması ve onunla lian akdi yapması sahihtir. Ric'at müddeti esnasında karı ve koca birbirlerine mirasçı olurlar.

    Kadının iddeti bittiği halde koca, iddet esnasında kendisine ric'at ettiğini iddia eder de karısı bu iddiayı inkar ederse, (iddet'es­nasında kendisine ric'at etmediğini söylerse) bu durumda bakılır: Cuma günü gibi iddetin bitiş vaktinde söz birliği edip ric'at vaktin­de anlaşmazlarsa, meselâ; koca perşembe günü ric'at ettim der, karısı da cumartesi günü ric'at ettin derse, yeminiyle birlikte kadının sözü tasdik edilir.

    Cuma günü gibi ric'at vaktinde söz birliği edip iddetin bitiş vaktinde anlaşmazlarsa, meselâ kadın iddetin tamamlandığını söyler de kocası cumartesi günü tamamlandığını söylerse, koca ye­mini ile tasdik edilir.

    Hangisinin (ric'at veya iddetin ) daha önce olduğu hususunda anlaşmazlığa düşer ve söz birliği etmezlerse, en sahih kavle göre hangisi Önce dava açmışsa onun davası tercih edilir. Önce kadın ha­kime çıkarak iddetin tamamlanmasından sonra kocasının kendisine ric'at ettiğim iddia ederse, yemin etmek şartı ile sözü kabul edilir.

    Koca henüz iddet bitmeden ric'at ettiğini iddia eder de, kadın iddet bittikten sonra kocasının ric'atta bulunduğunu söylerse, erkeğin id­diası kabul edilir. Ben diyorum ki; ikisi beraber iddia ederse kadının sözü kabul edilir. Allah daha iyi bilir.

    Karı ve koca, iddetin bitmediği hususunda ittifak edip ric'atı iddia ederlerse ve kadın ric'atı inkar ederse, yeminiyle birlikte ko­canın sözü kabul edilir. Kadın kocasının ric'atta bulunduğunu inkar edip yemin ederse sözü kabul edilir. Sonra kocasının ric'atta bulun­duğunu itiraf ederse itirafı kabul edilir.

    Bir kimse karısını üçten az talâkla boşadığını ve onunla cinsel ilişkide bulunduğunu iddia edip ric'at etme hakkına sahip olduğunu söyler de karısı kocasının kendisi ile cinsel ilişkide bulunduğunu in­kar ederse, yemin etmek sureti ile kadmm sözü kabul edilir. Bu du­rumda koca karısına mehir vermeyi ikrar eder ve kadın mehri almışsa, kocası ondan bir şey isteyemez. Fakat, kadın mehri al­mamışsa, sadece mehrin yarısını hak eder.

    F. İLA

    İlâ, boşama ehliyetine sahip kocanın mutlak şekilde veya dört aydan fazla bir süreyle karısı ile cinsel ilişkide bulunmamaya yemin etmesidir. İmamın son kavline göre ilâ, Allah adına veya O'nun sıfatlarına yemin etmenin dışında başka şeylere talik etmekle de meydana gelir. Meselâ; bir kimse ilâyı talâk veya köle azad etme şartına bağlar veya karısına: "Seninle cinsel ilişkide bulunursam Al­lah için namaz kılmak, oruç tutmak, haca gitmek veya köle azad et­mek üzerime farz olsun" derse ilâ yapmış olur. Bir kimse yabancı bir kadınla cinsel ilişkide bulunmamaya yemin ederse ilâ yapmış olmaz. Sadece yemin etmiş olur. Şayet sonradan bu kadınla evlenirse, ilâ yapmış olmaz. Ancak o kadınla cinsel ilişkide bulunursa yemin kefareti vermesi gerekir.

    Bir kimse vaginasmda cinsel temasa mani et veya kemik bulu­nan karısı ile cinsel ilişkide bulunmayacağına yemin ederse veya ilâyı yapanın penisi kesik ise, mezhep alimlerince kabul edilen riva­yete göre böyle bir ilâ sahih olmaz.

    Bir kimse karısına: "Vallahi dört ay boyunca seninle cinsel iliş­kide bulunmayacağım." der, dört ay geçtikten sonra tekrar: "Vallahi dört ay boyunca seninle cinsel ilişkide bulunmayacağım." der ve böylece birkaç defa tekrar ederse, en sahih kavle göre ilâ yapmış ol­maz. Şayet karısına: "Vallahi beş ay boyunca seninle ilişkide bulun­mayacağım." der, beş ay geçtikten sonra da: "Vallahi bir sene boyun­ca seninle ilişkide bulunmayacağım." derse, bu durumda iki ilâ yap­mış olur ve her birinin hükmü ayrı ayrıdır.

    Kişi karısı ile cinsel ilişkide bulunmayacağını dört aydan fazla bir zamanla kayıtlarsa, meselâ: "Hz. İsa (a.s.) gökten ininceye kadar seninle cinsel ilişkide bulunmayacağım." derse ilâ yapmış olur. Cin­sel ilişkiyi kayıtladığı olayın dört ay geçmeden meydana geleceğini tahmin ederse ilâ yapmış olmaz. Keza kayıtladığı olayın dört aydan önce veya dört aydan sonra meydana geleceğinden şüphe ederse, en sahih kavle göre yine ilâ yapmış olmaz.

    İlâ lafzı sarih ve kinayeli olmak üzere iki kısma ayrılır. Sarih olan lafızlar şunlardır: "Vallahi penisimi senin vaginana tamamen geçirmeyeceğini, vallahi seninle cinsel ilişkide bulunmayacağım, val­lahi seninle ilişkide bulunmiyacağım veya vallahi bekaretini gider-meyeceğim." demek gibi. İmamın son kavline göre: Dokunmak, mu-badaa, mübaşere, gelmek, örtmek veya yanaşmak gibi lafızlar kina­yeli lafızlardır.

    Bir kimse karışma: "Seninle cinsel temasta bulunursam kölem hür olsun." der de herhangi bir sebeple köle üzerindeki mülkiyeti kalkarsa ilâ düşer.

    Bir kimse karısına: "Seninle cinsel temasta bulunursam zi-harıma karşılık kölem hür olsun." der ve daha önce zihar yapmışsa, ilâ yapmış olur. (Yani kölesi hür olur ve zihar kefareti ödemesi gere­kir.) Şayet zihar akdi yapmamış ise, batim olarak zihar ve ilâ yap­mamış olur. İlâ ve zihar akdi yaptığına zahiri olarak hükmedilir.

    Bir kimse karısına: "Seninle cinsel ilişkide bulunursam yapa­cağım zihar akdine karşılık kölem hür olsun." derse, zihar akdi yap­madıkça ilâ yapmış olmaz veya karısına: "Seninle cinsel ilişkide bu­lunursam kuman boş olsun." derse, ilâ yapmış olur. İlâ müddetinde cinsel ilişkide bulunursa, kuması boşanır ve ilâ düşer.

    En zahir kavle göre dört karısı olan bir kimse kendilerine: "Vallahi sizlerle cinsel ilişkide bulunmayacağım." derse, derhal ilâ yapmış olmaz. Yalnız üç tanesi ile ilişkide bulunursa, dördüncüsü ile ilâ yapmış olur. Şayet cinsel ilişkiden önce onlardan biri ölürse ilâ ortadan kalkar.

    Koca: "Vallahi sizden hiçbirinizle cinsel ilişkide bulunmaya­cağım." derse, her birisi ile derhal ilâ yapmış olur.

    Koca karısına: "Vallahi bir sene boyunca bir defadan başka se­ninle cinsel ilişkide bulunmayacağım." derse, en zahir kavle göre derhal ilâ yapmış olmaz. Şayet karısı ile cinsel ilişkide bulunur ve senenin bitmesine dört aydan fazla zaman kalmışsa ilâ yapmış olur.

    İlâ Yapan Kocaya Mühlet Tanımak

    İlâ yapan kocaya hakime başvurmaksızın yemin ettiği andan itibaren dört ay süre tanınır. Ric'i talâkla boşadığı karısından ilâ ya­parsa ilâ müddeti ric'at ettiği andan itibaren başlar.

    Koca karısından ila yapar da gerdeğe girdikten sonra iddet müddetinde ikisinden biri irtidat ederse, ilâ süresi durur. İrtidat eden iddet zarfında İslam'a dönerse, ilâ müddeti işlemeye başlar.

    Kocada cinsel ilişkiye mani olan ve nikahı bozmayan bir hal olursa, bu ilâ müddetinin işlemesine mani olmaz. Örneğin; kocanın oruçlu olması, ihramda bulunması, hasta olması ve delirmesi gibi maniler ilâ müddetini kesmez. Kadında cinsel ilişkiye mani bir hal bulunursa müddeti keser. Kadının küçük veya hasta olması gibi. Cinsel ilişkiye mani olan şey, ilâ müddeti esnasında olursa ilâ müddetini keser. Bu mani ortadan kalkınca süre yeniden başlar. Zayıf kavle göre ise süreler bir birine eklenir.

    Kadında bulunan cinsel engel hayız ve nafile oruç gibi dini en­gel ise, sürenin durmasına engel değildir. Zira ilâ müddetinde mut­laka hayızlı durumla karşılaşılır. En sahih kavle göre farz olan oruç süreyi keser.

    Koca ilâ müddeti içerisinde karısıyla cinsel ilişkide bulunursa, ilâ süresi kesilir ve yemin kefareti vermesi lazımdır. İlâ süresi içerin­de cinsel ilişkide bulunmazsa, bu takdirde kadın kendisi ile ilişkide bulunması veya kendisini boşaması için talepte bulunur. Kadın bu talep hakkını terk ederse sonradan kullanabilir.

    nikah

    Kocanın ilâdan dönmesi penisini vaginaya geçirmesiyle olur. Bu durumda kocanın yemin kefareti vermesi vacib olur.

    Kadında cinsel ilişkiye mani hayız veya hastalık gibi bir engel bulunursa, kadının cinsel temas ya da boşamayı isteme hakkı düşer. Eğer kocada engel varsa bu ya tabii ya da dini olur. Engel hastalık gibi tabi bir engel ise, ilâdan dönüşü cinsel temasta bulunma sözünü vermesi ile olur. Kişinin karısına: "Yapabilirsem seninle cinsel te­masta bulunurum." şeklinde söz vermesi gibi. Kocadaki engel dini ise, meselâ hac ihramında ise mezhep alimlerince kabul edilen riva­yete göre kadın boşamayı isteme hakkına sahip olur. Kadın cinsel ilişki konusunda kocasına asi olursa boşamayı talep etme hakkı düşer.

    Şayet koca, cima yapmaktan sakınır veya karısını boşamaktan çekinirse, en zahir kavle göre hakim, bir talâkını vaki eder ve ona üç gün mühlet tanımaz. Kadın, kendisi ile cinsel ilişkide bulunması için talepte bulunur da kocası onunla cinsel ilişkide bulunursa, ko­canın yemin kefareti vermesi lazımdır.



    G. ZIHAR


    Mükellef (akil, baliğ) olan her kocanın buruk veya zımmi de ol­sa zihar akdinde bulunması sahihtir. Sarhoş olan kocanın zihar yap­masının hükmü, karısını boşamasının hükmü gibidir.

    Zihar lafzı, sarih ve kinayeli olmak üzere iki çeşittir.

    Sarih olan lafız kocanın karısına: "Sen üzerime, bana, berabe­rimde veya yanımda annemin sırtı gibisin." demesidir. Keza "Sen bana annemin sırtı gibisin." lafzı da en sahih kavle göre sarih lafızdır.

    Kocanın karısına: "Senin cismin, bedenin veya nefsin annemin bedeni gibidir." demesi, veya "Annemin cismi veya annemin tümü gibisin." demesi sarih lafızdır.

    En zahir kavle göre kocanın karısına: "Sen bana annemin eli, karnı veya göğsü gibisin." demesi zihardır. Keza: "Bana annemin gözü gibisin." sözüyle zihara niyet ederse zihar olur, saygı kastı ile

    söylerse zihar olmaz. Keza mutlak şekilde bir şeyi kastetmeksizin söylerse, en sahih kavle göre zihar yapmış olmaz.

    Koca karısına: "Başın, sırtın veya elin bana, annemin sırtı gi­bidir." derse, en zahir kavle göre zihar yapmış olur. Kocanın karısını kendi ninesine benzetmesi de zihardır. Mezhep alimlerince kabul edilen rivayete göre, erkeğin karısını herhangi bir mahremine ben­zetmesi de zihardır. Ancak bu mahremiyetin sonradan olmaması şarttır. Baldızın mahremiyeti gibi. Süt annesine ve oğlunun karısı­na benzetmesi ise zihar olmaz.

    Koca karısını, yabancı bir kadına veya boşadığı karısına veya baldızına veya babasına veya liân akdi yaptığı kadına benzetirse bu anlamsız bir benzetme olur.

    Ziharm bir şarta bağlanması sahihtir. Bir kimse karısına: "Di­ğer eşimden zihar yaparsam sen bana annemin sırtı gibisin." der, sonra da diğer eşinden zihar yaparsa her iki eşiyle zihar yapmış olur.

    Bir kimse karısına: "Falan kadından zihar edersem sen bana annemin sırtı gibisin." der ve falan kadın kendisine yabancı olup ona zihar ile hitap ederse zihar yapmış olmaz. Ancak karısından zi­har. yapmaya niyet ederse zihar yapmış olur. Şayet bu yabancı kadınla sonra evlenir ve ondan zihar yaparsa birinci karısından zi­har yapmış olur.

    Bir kimse karısına: "Falan yabancı kadından zihar yaparsam sen bana annemin sırtı gibisin." derse, bunun hükmü yukarıda ge­çen meselenin hükmü gibidir. Yabancı kadından nikah yaparsa, ni­kahtan önce zihar yapmış olmaz. Ancak karısından zihar yapmaya niyet ederse veya onu nikahı altına alırsa, zihar yapmış olur. Zayıf kavle göre ise zihar yapmış olmaz. Her ne kadar onunla evlenir ve ondan zihar yapsa da hüküm böyledir. Karışma: "Yabancı olduğu halde ondan zihar yaparsam sen bana annemin sırtı gibisin." derse zihar yapmış olmaz.

    Bir kimse karısına: "Sen anemin sırtı gibi boşsun." der ve bu­nunla boşamaya niyet etmezse veya boşamaya niyet ederse veya zi-hara niyet ederse veya hem boşamaya hem de zihara niyet ederse, veya "Sen boşsun." sözü ile zihara niyet ederse, veya "Annemin sırtı gibisin." sözü ile talâka niyet ederse, her beş durumda da talâk olur zihar olmaz. "Sen boşsun." sözü ile talâka niyet ederse talâk olur.

    "Sen annemin sırtı gibisin." sözü ile zihar yapmış olur. Ancak kalan talâklar ric'i ise, hem zihar hem de talâk meydana gelmiş olur.



    1. Ziharın Keyfiyeti


    Zihar yapan kimse zihardan dönmek isterse zihar kefareti ver­mesi lazımdır.

    Zihardan dönüş, kişinin karısını zihardan sonra ayrılmaya im­kan verecek kadar bir süre nikahında tutmakla olur. Bu şekilde dav­ranan koca zihardan dönmüş olur ve kefaret vermesi lazımdır.

    Zihara bitişik örneğin; ikisinden birisinin ölmesi, nikah akdi­nin feshi, bain talâk, kendisinden dönüş yapılmamış ric'i talâk veya zihardan sonra kocanın delirmesi gibi bir sebeple ayrılma olursa, ko­ca artık zihardan dönemez. Keza en sahih kavle göre karısını mülki­yetine geçirir veya onunla lian akdi yapsa da ona dönemez. Ancak bu durumda en sahih kavle göre zihardan önce kazif suçunun ol­ması şarttır.

    Koca ric'i olan karısına müracaat eder veya zihar esnasında mürted olur da sonra İslam'a girerse, mezhep alimlerince kabul edi­len rivayete göre, ric'atla zihardan dönmüş sayılır. İslam'a girmekle zihardan dönmüş sayılmaz. Belki İslam'a girdikten sonra karısını boşayacak zaman geçer ve karısını boşamazsa, zihardan dönmüş sayılır. Koca karısına döndükten sonra bir sebeple ayrılma olursa, kefaret kalkmış olmaz.

    Koca zihar kefareti vermeden karısı ile cinsel ilişkide bulun­ması haramdır. Keza en zahir kavle göre, şehvetle ona dokunması ve onu öpmesi gibi davranışlarda bulunması da haramdır. Ben diyorum ki, en zahir kavle göre ona dokunması veya öpmesi caizdir. Allah da­ha iyi bilir.

    Kişinin belli bir vakit ile zihar yaptığı karısından yine belli bir vakit ile zihar yapması sahihtir. Örneğin, Ramazan ayı boyunca sen bana annemin sırtı gibisin demesi gibi. Bir kavle göre ise, vakitli olan zihar müebbet zihar olur. Diğer bir kavle göre ise vakitli yapılan zihar boş sözden ibarettir. Birinci meselede (vakitli ziharm caiz olması) zihardan dönüş, en sahih kavle göre kocanın karısını ni­kahı altında tutması ile olmaz. Bilakis belirtilen zaman içerisinde karısı ile cinsel ilişkide bulunmakla ona dönüş yapmış olur. Koca pe­nisinin başını karısının vaginasma geçirmesi ile kendisine kefaret vacib olur.

    Bir kimse dört karısına: "Sizler bana annemin sırtı gibisiniz." derse, her dördü ile zihar yapmış olur. Şayet onları boşamaz da ni­kahında tutarsa, dört kefaret vermesi lazımdır, imam'm ilk kavline göre, bir kefaret vermesi lazımdır. Şayet art arda dört kelime ile on­lardan zihar yaparsa, ilk üç karısından yaptığı zihardan dönmüş sayılır. Eğer bir karısı için art arda ziharı tekrar eder ve bununla te-kid etmeye niyet ederse bir zihar olur. Her bir tekrar ile yeni bir zi hara niyet ederse, en zahir kavle göre birkaç zihar yapmış sayılır. İkinci tekrarla birinci ziharmdan dönmüş sayılır.

Sayfayı Paylaş

Yüklüyor...