Çözüldü Risale-i Nur'larda Tezat Ve Yanlışlıklar! (kitap)

Konu, 'Tevhid' kısmında ABDULHAK tarafından paylaşıldı.

  1. serdenge

    serdenge Üyeliği İptal Edildi

      
    Evvela şunu söylemem lazım ki bu konu aylar öncesinde buradaydı , verilen tepkilerle kaldırıldı ... efendim ben serdengeçti hatırlarsınız...
    Yazdıklarınız yıllar öncesinde Abdulaziz Bayındır diye bir şahsın yazılarıdır... ekleyim ordan alıntıdır ve devamen bu yazılar çıkılan platformda hüsrana uğrayan bu şahıs kamu oyundan kaçmak zorunda kalmıştır. Kitap basımlarını durdurmuştur... Nurculuğun bir mümessili olan yeni asya gazetesi bu şahıs aleyhine yayınladığı cevaplara ve konulara verilen cevaplara bakılabilir... İnşaallah konuyla ilgenen kardeşler çifte muvazene yapar tek rafattan olaylara bakan sadece bedbinlik cezası olarak tokada müstehaktır... vesselam...
    saniyen..


    Muzır Mani'lere Zahir Bir Cevap

    بِا سْمِهِ سُبْحَانَهُ
    وان من شئ الاّيسبّح بحمده

    Hazret-i Bediuzzaman Üstadımızın (R.A.): "Mühim ve büyük her bir umur-u hayriyenin çok muzır mani'leri olur." hadis-i şerif içerikli ikazına göre; Risale-i Nur mesleği ve cemaatı aleyhinde bir çok sinsi ve habis faaliyetler, tahripçi girişimler olacaktır. Bu sinsi faaliyetler ve müfsit girişimler, bu işin başlamasından beri bir çok defalar olmuş ve olmaya devam edegelmiştir. Cenab-ı müellifin hayatında bir çok defalar bu tecavüzlü, ifsadkar tearruzlar vuku' bulmuş, ama her defasında ebedi hüsranla hezimet-i fahişeye uğratılmış, rezalet kabristanına defnettirilmiştir.

    İşte ibret için bir-iki örnek:

    1. 1948-49 tarihinde, Afyon C. savcısı bazı donuk, zahirperest mollalara dayanarak, hz. Üstadın (aşağıdaki yazıda da görüldüğü gibi) -Haşa bin kere haşa!- peygamberlik hülyasında bulunmuş diye olan herzelerine karşı Bediuzzaman hazretleri şöyle demiştir:

    [... Risale-i Nur Kur'an'ın bir tefsiri olmasından ve her vakit nübüvvetin şeriatını tatbik eden; ve veraset-i nübüvvet ve [ العلماء ورثة الا نبياء ] hadisine istinaden biçare Said'i o irsiyette, o Kur'an hizmetinde değil (peygambere) bir benzemek belki sünnete ittiba' etmek manasındaki ilmi ve ebcedi istihracını medar-ı mesulyet gören; hem تخلّقو ابأخلاق رسول الله manasını anlamayan elbette üç cihette yanlış etmiş. Zat-ı Ahmediye'nin (asm) güneşinden tereşşuh eden bir zerrecik nuruna mazhariyetini bir saadet telakki eden Said'in elbette yüzbin derece kendi haddinden tecavüz edip, ona (peygambere) kendini benzetmeye çalıştığını söyleyen divanedir, peygamberimize ittibaı ve sünnetine iktida manasını anlamamış.] (14. Şua, Hatalar Cetveli)

    2. Yine aynı manadaki iftira ve cehaletli isnadlara karşı şöyle cevap vermiştir:
    [Bunun bu iftira ve isnad ve hatasından العياذبالله derim. Böyle hiç kimsenin hatırına gelmeyen; ve bizi bilen hiç kmseyi kandıramayan isnadları, elbette kanun, siyaset ve idarenin haricinde bunda dehşetli bir mana hükmediyor ki; şeytanın da kimseyi inandıramadığı iftirayı ediyor] (Aynı eser)

    Afyon savcısından evvel, 1943'te Denizli hapis hadisesinde de, yine sayın savcı Nurların dosyasını aceleye getirip iki lise öğretmenine (biri tarihçi, biri de edebiyatçı) ehl-i vukuf diye incelettirmiş, bu iki cahil adam da benzer şeyler herzelemişlerse de öyle bir cevap almışlar ki yerin dibine yuvarlanmışlar. Denizli Ağır Ceza Mahkemesi de o cahilane raporu nazar-ı itibara almamış, Bediuzzaman hazretlerinin talebi üzerine dosyayı Ankara'ya yüksek bir ehl-i vukuf heyetine tedkik ettirilmek üzere göndermiştir. Bütün Nur risalelerinin gönderildiği bu yüksek ilmi heyetten gelen rapor, müsbet ve risalelerdeki medar-ı itiraz bütün noktalar kabul görmüştür. Tafsilatı görmek isteyenler, Mufassal Tarihçe-i Hayat - A.Kadir Badıllı, Cilt 2, Sh 1233-1236'ya bakabilirler.

    Evet, Risale-i Nur eserlerini ilk temel telif eserlerden başlasak tam yüz senedir Osmanlı ülkesindeki daha sonra Türkiye Cumhuriyetindeki ve alem-i İslam'ın tamamındaki ehl-i sünnet ve'l-cemaat uleması başta olarak, bir kısım müteassıb vahhabi uleması da görmüş, takdir ve tahsin eylemişlerdir. Ehl-i sünnetin icmaına ve sırat-ı müstakin olan akidesine muhalif hiçbir meseleye rastlanmamıştır. Ama buna rağmen zaman zaman cahil ve idraksız ve mana ve muradı kavrayamayan bazı nadanlar perde altında sinsice ve saf ve ma'sum bazı zihinleri bulandırmak gayesiyle çatlak sesleri de eksik olmamıştır, olmamaktadır. Her ne kadar "Her ... na birer taş atsan, küre-i arzda taş kalmaz" kaidesine uyma gereği varda da, fakat biçare ma'sum bazı zihinlerin vesvese kapıp bulanmaması için kısa bazı cevaplar yayınlamak zarureti de doğmaktadır.

    İşte, Abdülaziz Bayındır adındaki şahıs, neffasati fil-ukad tarzında, hz. Üstad'ın mahz-ı hak ve hakikat olan bazı ifadelerini hem tahrif hem de hatalı yorumlarla gayr-ı murad bir zemine çekip bir takım vahi itirazlarda bulunmuş. Bu gerçekten nadanca itirazlarını da internette yayınlamış ve alakası olmayan bazı ayatlerin nakıs tercümelerine dayandırmıştır.

    Biz de çok kısa ve hakikatın özü olan cevabımızı internet kanalıyla yayınlamak mecburiyetinde olmaklığımızla barebar, şu hatalı zeminde vahi itirazlar yapan şahsa ve onun zihniyetinde olanlara çağrıda bulunuyor, diyoruz ki: "Gelin Türkiye'deki ehl-i tahkik ve münsif ulemadan bir ilim heyeti toplayalım. Ve umumun seyredebileceği bir geniş salonda, her kesin gözü önünde tartışalım. Özellikle bu ilmi heyet, ehl-i sünnet ve cemaat anlayışını iltizam etmiş ulemadan olması, yani ne şia, ne de vahhabi olmaması şartı göz önünde bulundurulmalıdır. Sadece Türkiye'deki ulemadan olmasın. İslam aleminden de ulema celbedelim.

    Evet biz bu ameliyeyi hazırız. Hazırız da, şartımız da şudur: Taraflar konuşacak, ulema heyeti raporunu hazırlayıp hükmünü verecektir. Bu hükme taraflar kayıtsız şartsız uyacak, hangi taraf mülzem kalırsa, öbür tarafa ram ve teslim olacaktır.

    Evet, hodri meydan, sümme hodri meydan !..

    Yoksa, kellim-kellim layefna kabilinden boşuna nefesimizi tüketecek durumda değiliz ve olmayacağız.

    Şu hususu da erbab-ı tahkik zatların nazarlarına şeksiz bir tarzda arzetmeliyiz ki; hz. Üstad Bediüzzaman Sad-i Nursi'nin (r.a.) ve telifatı olan risalelerinin mesleği, menheci, yolu, sırat-ı müstakim olan ehl-i sünnet vel cemaatın mesleğidir. Evliyayı inkar eden, ilham-ı hakkı reddeden, evliya kerametini kabul etmiyen, hatta bir cihette ruhların bakiliğini teslim etmeyen (ki onlara göre peygamber olsun, evliyalar olsun öldükten sonra maddi, manevi hiçbir fonksiyonlarının kalmadığını davranış ve vaziyetleriyle izhar etmektedirler) camid, yobaz vehhabilerin mesleğinden uzak olduğu gibi; ehl-i beyt muhabbeti namına kendi imam ve ayetullahlarına aşırı guluvv ile bir çeşit uluhiyet veren şiaların akidesinden de uzaktır. Şu ifrat ve tefritli iki guruhun anlayışlarıyla bir alakası münsabeti yoktur.

    Buna göre, ehl-i sünnet ve'l-cemaatin müstakim mesleği ve akidesi olan Risale-i Nur yolunda, peygamberlerin kalb ve ruhlarına ilka olunan vahy-ı mahz hakikatını şeksiz kabul ettiği gibi, vahylerin bir hüccet ve burhanı olan hak ilhamlara da inanmamakta ve kabul etmememektedirler. Kur'an-ı Kerim'in birçok yerinde geçen ( اَوْحى ) evha, ( اَوْحَيْنَا ) evhayna, ( اُوحِىَ ) uhıye, ( يُوحى ) yuha, ( نُوحِيهَا ) nuhıyha gibi tabir veifadelerin mutlak ekseriyeti peygambere inen sarih vahiyleri haber verdiği gibi; bunların bir kısmı da ilhamdan haber vermektedir. Hatta bal arısına (balı hazırlaması için) vahyedildiğini, yani ilham edildiğini ayet-i kerime ferman buyurmaktadır.

    Öyle ise, peygamberlik müessesesinin hakikati var olduğu gibi, peygamberlerin varisleri olan büyük ve nurlu ve hakkın ilhamına mazhar ve peygamberliği ispat eyleyen evliyaların da olması zaruridir, katidir, şekszdir. Bu hususta, ehl-i sünnet ve'l-cemaatın icma'lı akidesinin muhtasar ve öz beyanını hz. Bediüzzaman şöyle dile getirmiştir: [Velayet, bir hüccet-i risalettir. Tarikat, bir burhan-ı şeriattır.] (29. Mektup, 3. Telvih)

    İşte mesturiyet altında çevrilen ve Nur mesleğine ve Nurun hamelesi olan erkanlarına karşı gelişen umumî teveccühü kırmaya yönelik ifsatçı bir taarruza mukabil müskit cevabımızdır*:
    Bu günlerde vaki’ olan gizli ve sinsi taarruz, ilk ve yeni bir şey olmadığı gibi, onun kökü çok derin ve eskidir. Nur müellifi Üstadımız Bediüzzaman hazretleri hayatı boyunca benzeri hücum ve sinsi taarruzlara maruz kalmıştır. Bu perdeli habis hücumlar onun mübarek zatına ve nezih olan manevî şahsiyetine karşı vaki’ olduğu gibi; Nurun hameleleri olan kahraman, fedakar ve altun gibi halis, ihlaslı rükünlerine karşı da olmuştur. Nifakın bir çeşidi olan gizlilik perdesi arkasında yapılmış ve yapıla-gelmiş bedbahtça olan o iftiralı taarruzlar, yalan ve iftiradan mamul olduğu için, boşa çıkmaya ve hiçe bürünmeye hep mahkum olmuştur.

    Tekrarla kaydediyoruz ki, adı geçen sinsi ve iftiralı taarruzlardan Nur müellifi hayatta iken ihdas edilmiş birçok numuneleri vardır. Biz izahını mukaddemeye bırakarak özetini kaydettikten sonra, yani Nur müellifi dünyadan ayrılmadığı yıllarda uygulanmış olan geniş planlı hadiseye özetle dokunarak mevzua girmek istiyoruz.

    Sene 1947’nin ikinci yarısı, hz. Üstad Afyon-Emirdağ’da sürgün ve kalenderdir. Tek başına iki odalı ahşap bir evde hayat geçirmektedir. Zamanın Dahiliye Vekilinin direktifleriyle, öldürülmesi için iki-üç kez zehirler sinsi bir planla Üstad hazretlerine yutturulmuştur.[1] Daha sonra aynı senenin Kasım veya Aralık ayında, bedbaht bir memur, bedbahtın bedbahtı amirinden aldığı direktif ile bir iftiraname hazırlamış ve Emirdağ’ında yaşayan insanlardan (bir iki kişi de olsa) imza ettirmeye çok çabalamış, lakin hiç kimseye iftiranameyi imzalattıramamış, nihayet yırtıp çöpe atmaya mecbur kalmıştır. Bu hadisenin detayına girmeyeceğiz. Tafsilatı tarihçelerde olduğu gibi; Emirdağ Lahikası-1, sh.264’de de kayıtlıdır. Ayrıca bunun özeti, 26. Lem’anın 15. Ricasında da yazılıdır.

    Ve hz. Üstad dünyadan gittikten 3-4 yıl sonra, İ. İnönü Başbakanlığında kurdurulmuş hükümetin zamanında, Diyanet Riyaseti muavinliğine getirilen asker kökenli bir adamın taht-ı nezaretinde teşekkül eden bir heyetin uzun uzun düşünmeler neticesinde, zamanın Ankara İlahiyat Fakültesinin öğretim üyelerinden bazılarının katılımıyla hazırlanıp uygulanan iftiralı ve asılsız plan hadisesidir. Bu plan 1964-65 yıllarında uygulandı. Bu hadisenin de detayına girmeyeceğiz. Tafsilatını arzu edenlerin, Sebilurreşad dergisi sahibi merhum Eşref Edip Fergan’ın, olayı sıkıca ve derince araştırarak “Risale-i Nur Muarızı Yazarların İsnatları Hakkında İlmî Bir Tahlil” adıyla kitaplaştırarak 1965’te yayınladığı esere bakmalarını tavsiye ederiz. Ayrıca 3 ciltlik “Mufassal Tarihçe-i Hayat” kitabi, 3. cildi sonlarındaki “Zeyl” bölümüne de bakılabilir.

    Hadisenin özeti şu: Sözde Mısır’da vefat etmiş, Osmanlı devleti, son Şeyh-ul İslamı merhum, Mustafa Sabri Efendi hayatta iken Üstad Bediüzzaman’ın yazdığı Risale-i Nur eserlerine karşı bir reddiye yazmış, hayatta iken neşretmemiş, vefatından sonra neşrini vasiyet etmiştir.

    İşte 1964-65 yılında bu aslı faslı olmayan hayalî reddiye, sahte isimli bir matbaada binlerce nüsha bastırılarak Türkiye’nin bir çok dindar halkının adresine postalanmıştır. Tabiki aslı yalan, faslı yalan olan o ma’hut kitap, müfsitlerin tasavvurlarının tam aksi ile, Risale-i Nur’a karşı rağbetleri kat kat uyandırmıştır. Her neyse…

    Daha sonraki yıllarda, o zamanlar doçent olan, Çetin Özek ve sözde Muğla İmam Hatip Müdürü imzasıyla yayınlanan iftiralı neşriyatlar takip etmiştir.


    Kur’an’da Ebced hesabının varlığını kabul eden hz-Aliye gibi alimlerin görüşlerine yer veren Kadı Beydâvî, onların dayandıkları Ebcedle ilgili meşhur hadisi kabul etmektedir. Ancak Hz.peygamber (a.s.m)’in onlara karşı gösterdiği davranışın, onların söylediklerini kabul ettiği anlamına gelmeyeceğini, aksine onlara karşı gösterdiği tebessümü, onların cehaletine karşı bir tepki olabileceğini vurgulamaktadır. Bununla beraber, Kur’an’da Ebced hesabının varlığını kabul edenlerin, kabul gerekçelerini şöyle özetlemiştir: “Her ne kadar ebced hesabı, yabancı kaynaklı olsa da, Araplar dahil insanlar arasında, o kadar meşhur bir yere sahip olmuştur ki, âdetâ, yabancı kökenli olan mişkât, siccîl, Kıstas kelimeleri gibi artık arapçalaşmıştır. Onun için onun göstereceği delâletler, diğer arapça ifadeler gibi makbuldur.”(8)
    İbn Aşûr gibi bazı âlimlerin bildirdiğine göre, ebced hesabı, kadim zamandan beri kullanılagelen bir sistemdir. Hz. Davud (a.s)'un kitabındaki bazı neşideler bu hesabın simgelerini taşıyor. Yine Romalıların bu sistemle rakamlar kullandıkları bilinmektedir. Bu sistemin Araplara, Romalılar veyahut Yahûdiler tarafından geçtiği tahmin edilmektedir.



    Cifir ve ebced, İslâm’dan kaynaklanan bir ilim olmamakla beraber, İslâm onu red ve inkâr da etmemiştir. İslâm’dan önce var olup da onun reddetmediği şeyler bâtıl sayılamaz. Kaynağı itibariyle İslâmi olmayan ebced ve cifire imam-ı Ali (R.A) , Cafer-i Sadık (R.A) , Beyazıd-ı Bistami (K.S) , Muhyiddin-i Arabi (K.S) , Said-i Nursi (R.A) ve benzeri birçok âlimler ve yüksek tasavvuf erbabı tarafından İslami bir hüviyet kazandırılmış veya İslami bir elbise giydirilmiştir. Ebced ve cifir bir takım şarlatanlar (halkı aldatanlar) tarafından da kullanılmıştır. Fakat bu durum onun değersizliğine delil olamaz. Bilakis onların her şeyi çirkin maksatlarına alet ettiklerini gösterir.


    Bazı İslam âlimleri ebced ve cifri bir ilim olarak kabul etmemişlerdir. Bu kısmın özellikle son devirlerde göze çarpan simaları ise daha çok felsefi cereyanlara açık, kuru aklı ön planda tutan ve Avrupa hayranı olmakla tanınan zatlardır. Kuru akla dayanıp ta samedani lütufların esintilerini alamayanların bu gibi ilimleri inkâr etmeleri gayet tabiidir.


    Cifir ilmini inkâr edenler diyorlar ki: “ bir kimse ileride olabilecek bir çok şeyden haber verse hiç şüphe yok ki haber verdiği şeylerin bir kısmı söylediği gibi çıkar.” Biz de diyoruz ki: bunu iddia edenler de ileride meydana gelebilecek birçok şeyden haber versinler de bunlardan bir kısmı haber verdikleri gibi çıksın. Mesela: Muhyiddin-i İbn-i Arabi hazretlerinin söylediği (sin), (şın) ın içine girdiği zaman Muhyiddin’in kabri meydana çıkar(Kaynak :Bak “Hüccetü’l-İslam İmam-ı Gazali “Mehmet Ali Ayni. Sahife 292 Amire matbaası- İstanbul 1327. Yavuz Sultan Selim Han’ın Şam’ı fethetmesiyle şifre çözülmüş ve Yavuz Selim Han Muhyiddin-i Arabi hazretlerinin kabrini meydana çıkartarak üzerine güzel bir türbe yaptırmış ve yanında bir cami ile bir dergah inşa ettirerek bunlara mahsus vakıflar bırakmıştır)

    İşte sizin dediğiniz hz imamı gazali ebcede aykırı lafının düzmece olduğuna kendileri bi zatihi kullanmıştır...


    Allah Resulü (s.a.v) bu noktaya şu hadis-i şerifleriyle işarette bulunmuşlardır; “Kur’anın iki türlü manası vardır. Biri açık, biri kapalı. Kapalı olan manasının içinde –farklı iki rivayete göre- yediye veya yetmişe kadar kapalı mana vardır.”


    Buna bir misal, şu hadis-i şeriftir;“İçinde köpek bulunan bir eve (veya bir yere) melekler girmez” İşari manada “kalp” meleklerin indiği karar kıldığı ve izlerinin bulunduğu yerdir; öfke, nefsanî arzular, kin, kıskançlık, kibir, gurur ve kendini beğenme gibi şeyler de havlayan köpeklerdir. Köpeklerle dolu olan bir yere melekler nasıl girer?”(() Bak: Saadettin Ömer Taftezani’nin Akaid Şerhi ve Haşiyesi, (Ramazan Efendi, sy./113.) ve (Feyzü’l-Kadir Şerhü’l Camiü’s-Sağir. El Manevi) 393/6, Hadis numarası, 9758.) )



    Bir kısım İslam âlimleri Kur’an’daki bazı surelerin başlarında bulunan Huruf-u Mukattaa’nın hesab-ı cümmel ile milletlerin ve toplumların ne kadar devam edeceğini gösteren işaretler olduğunu kabul etmişlerdir. İşte bu, Ebu’l-Aliyye’nin İbn-i Abbas (r.a) dan rivayet edilen bir hadise dayanarak bunu ifade etmiştir. Cifrin başlıca İslami dayanağını teşkil eden bu hadis-i şerifin kısaca meali şudur: Bir gün bir grup Yahudi Resul-i Ekrem (s.a.v) in yanına gelmişlerdi. Allah Rasulu (s.a.v) onlara Bakara suresinin başından birkaç ayet okudular. Bunlar (elif, lam, mim) i, hesab-ı cümmel ile hesap ederek biz, müddeti 71 yıl olan dine nasıl gireriz? Dediler. Efendimiz (s.a.v.) tebessüm buyurunca Yahudiler, bundan başkada var mı? diye sordular. Allahın Resulu (s.a.v) (elif, lam, mim, sad), (elif, lam, ra) ve (elif, lam, mim, ra) var buyurdular. Bunun üzerine Yahudiler “şimdi mesele zorlaştı, zihinlerimiz karıştı” deyip Resulü Ekrem (s.a.v) huzurundan çıkıp gittiler.(


    Bu hadisin sıhhatinde herhangi bir söz yoktur. Çünkü bunu Buhari tarihinde kaydetmiş, İbn-i Cerir ve İbn-i Ebi Hatim gibi büyük hadis âlimleri büyük hadis âlimleri ittifakla rivayet etmişlerdir.


    Gerçekten bu hadis-i şerif, Kur’anın bazı surelerinin başında bulunan huruf-u mukataanın milletlerin ve insan topluluklarının müddetlerine işaret olduğunu gösterir. Çünkü Resul-i Ekrem (s.a.v) o harfleri yukarıda bildirildiği şekilde, okuması ve Yahudileri bu harflerden çıkardıkları hükümler üzere takrirde bulunup bunları red ve inkâr etmemesi bu mübarek lafızların milletlerin müddetlerine işaret olduğuna oldukça kuvvetli bir delildir.
    ...


    Gayb ikiye ayrılır: 1- İzafi gayb, 2- Mutlak gayb

    İZAFİ GAYB: Birçok şey aslında varlık âleminde hazır olduğu halde, birbirlerine göre gayb sayılırlar. Mesela: Bir insanın kalbinde gizli olan bir şey kendisine göre gayb olmadığı halde bir başkasına göre gayb sayılır. İşte böyle olan bir şey mutlak manada bir gayb değil, izafi yani başkasına göre bir gaybdır. Aslında var olup hazır durumda olduğu için doğrudan doğruya veya işaretlerinden ve izlerinden anlaşılabilir.

    MUTLAK GAYB: Allah henüz varlık sahasına çıkmayan, işaret ve izleri de bulunmayan ve bazılarına göre gayb olan şeyleri bildiği gibi, henüz varlık âlemine gelmemiş olanları da bilir. O’na göre gayb diye bir şey yoktur. Allah bütün varlıklara göre gayb olan kendi ilmini açık ve kesin olarak gösterecek şekilde kimseye açmaz. Onun için ne insan, ne melek, ne cin, ne de başka bir varlık mutlak gaybı kesin olarak bilemez. Böyle olması izafi gayba dair bazı bilgiler elde edilmesine aykırı olamayacağı gibi, rüya, ilham, keramet veya gizli bazı sebeplerle de mutlak manada gabya ait bazı şeylerin sezilebilmesine aykırı değildir. Bununla beraber bunların hiçbiri çok açık ve kesin bir ilim ifade etmez. Bundan dolayıdır ki olaylar üzerinde cereyan eden ilmi araştırmaların ve buluşların, delile dayanan mantıki sonuçlar çıkarmanın bile yarın için hükmü bir kıyastan ileri geçmez. Matematiksel bir kesinlik ifade etmez. Dış görünüşe göre düşünüp fikir yürütmek başka, meydanda ve açık olmak başka şeydir


    Hak Dini Kur’an Dili)nde Alusi Tefsirinden şu bilgiler naklediliyor. Rahman suresinin ikinci ayetinde (Alleme) fiilinin yer alması Kur’an’a ilim izafe etmektedir. Bu Kur’anın yalnız lafızlarının değil, manasının da çok üstün bir tarzda ilim ifade ettiğini göstermekte ve ancak bu farklılık arz etmektedir. Bazen işaret ve remizlerden kevni hadiselere vakıf olma derecesine kadar çıkar. İbn-i Cerir ve İbn-i Ebi Hatim’in İbn-i Mes’uddan yaptıkları rivayete göre Kur’an’da her şeye dair ilim indirilmiş ise de bizim ilmimiz onun tamamını kavrayacak durumda değildir. İbn-i Abbas (r.a) demiştir ki: “Devemin ipi kaybolsa her halde onu Allah’ın kitabında bulurdum” (Bak: Hak Dini Kur’an Dili ilk baskı= 6/4662, sadeleştirilmiş baskı, 7/364)


    Bazı âlimlerin ve velilerin ayetlerden veya hadislerden keşif ve istihraç yoluyla veya cifir ve ebcetle elde ettikleri işaretlerin içinde en çok üzerinde durdukları husus, birçok hadislerin ahir zamanda geleceğini bildirdiği Mehdi meselesi ile ilgilidir. Bunun pek çok örnekleri vardır. Ancak biz burada bir iki misal vermekle iktifa edeceğiz.


    1- Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn-i Arabi hazretlerine nispet edilen (ve esasında Kemaleddin Kâşâni’ye ait olan) tefsirin Bakara suresinin başında deniliyor ki: Mevud= (Mukadder) olan o kitap takdir edilmiş olan her şeyi içine alan “cifir ve camia kitabı” diye işaret olunan külli bir suret ve şekildir ki, ahir zamanın hidayet bayraktarı olan zat ile beraber bulunacak ve ondan başka gerçeği olduğu gibi okuyan olmayacaktır. (cifir) = Levh-i Kaza demektir ki (akl-ı kül)dür. Yani Cenab-ı Hakk’ın ezeli hükmünün icrasını gösteren levha demektir ki kâinatta görülen umumi düzen ve ahenktir. (Camia) ise kader levhası demektir ki, bu da (nefs-i kül) dür. Yani bütün varlıkların Allahın ezeli ilminde sabit olan şekliyle kainat programıdır. Buna göre (Kitabü’l-Cifir ve’l Camia) nın manası = olmuş ve olmakta bulunan her şeyi ihtiva eden kitap demektir.(Bak: Tefsir-i Şeyhü’l-Ekber Muhyiddin İbn-i Arabi Sy./24-25 1317 )


    Ruhü’l-Beyan tefsirinde: “İlahi hikmet ve inayet evvelki peygamberlerin gönderilmesini Hz. Muhammed (s.a.v) gönderilmesine, önceki semavi kitapların gönderilmesini Kur’anın indirilmesine, geçmiş ümmetlerin varlık sahasına çıkarılmasını, ümmeti Muhammedin ümmeti vasat (hayırlı, adil, mümtaz ve denge unsuru) kılınmasına bir basamak yaptığı gibi, tarihi devirler içinde gelen hükümdarları ve sultanları Osmanlı padişahlarının gelmesine bir basamak yapmıştır” mealindeki sözlerden sonra şu ifadeler yer alıyor.

    “Osmanlı padişahları, padişahların gözdeleri (en çok sözü geçen ve itibar görenleri) ve devletleri de devletlerin en büyüğü ve en çok saygı duyulanıdır. Öyleki Osmanlılardan sonra Hz. Mehdi’nin ve Hz. İsa’nın ortaya çıkmasına kadar, başkaları böyle bir devlet kuramayacaktır. Osmanlılar deccalın çıktığının ilk habercisi durumunda olan saldırgan Avrupa kâfirleri ve hempaları ile savaşacaklardır… Bu devlet birbiriyle kenetlenmiş, eli her yere ulaşan, yedi iklimde, doğuda ve batıda söz sahibi olan en büyük bir devlettir. Onlardan önce hiç kimseye böyle bir devlet nasip olmamıştır. Kurucusunun adının Osman olması da buna delalet eder. Çünkü Hz. Osman (r.a) “Camiü’l-Kur’an”dır. Ve Osmanlılar “Hak” isminin de mazharıdırlar… ilh.”(
    Bak: Tefsir-i Şeyhü’l-Ekber Muhyiddin İbn-i Arabi Sy./24-25 1317

    Bunun gibi islam aleminden 500 değil 5000 örnek yazılır...


    Vesselam...
  2. serdenge

    serdenge Üyeliği İptal Edildi

    Hasılı kelam Abdulhak kardeşim beni hatırlarsın , bu 1. si

    2. si yazılarımı en az 5 kere okumanı dilerim, velevki her keresinde bir cümleyi kaçırma yoluna düşmeyesin

    3. sü yazıların sana ait olmayıp Abdulaziz bayındıra aittir bu şahıs son yıllarda insan yüzüne çıkacak durumda olmadığından yıllar öncesinde kamu oyundan tartışmadan rezil olunca kaçmıştır..en bu konu hakkında tv de yapılan platformlara ve bu adamın rezil olup kaçışı araştırılıp bulunması zor bir mesele değil...



    varsa sorunuz buyrun şeceresiyle anlatalım...

    Nur talebeliğine aday adayı , hz Muhammed s.a.v ' e meftun serdengeçti...

    Not : geçmişte yaptığınız gibi yazılarımı silmeye kalkmayın yazıları kopyaladım 500 kere yazmaktan vallahi sıkılmam ...

    vesselam
  3. ABDULHAK

    ABDULHAK Üye

    serdengeçti , seni ehli sünnet itikadına davet ediyorum.
    Böyle saçma ve İslam dışı söylemleri , kişileri , inançları bırakıp Hak yola uymadığın sürece seni kaale almayacağız.

    Hala daha ebcedi , cifiri mudafa edip, sapkın kitabı Kuranın tefsiri aldatmacısı olduğunu sandığın delil düzmecelerini buraya asabiliyor, ibn Arabi sapığını bize delil diye sunabilmektesin, Hayretler sana !
    Aktardığım yazıda A. Bayındırdan alıntıların olduğu yerler vardır ama, yazıyı gözden düşermek için bu yazı (tamamı) Bayındırın yazısı demen karalamadan başka bir şey değil .

    Sapkın yazıyı asarak kaldırılmaması için tehditvari tavrın tam bir trajikomik vaziyet.
    Yazını ibretlik olsun diye zaten silmeyeceğiz, ama tehdit etme şuursuzluğun için sen silinmiş say ve 500 kere yazabilecek misin bir deneyelim . Saymaya başla ....

  4. KavlulFasl

    KavlulFasl Islam-TR Üyesi

    KUR'AN ETRAFINDA VAHDET ARAMAYANLAR ,FAKLI KİTAPLAR ÜZERİNDE NASILDA VAHDETİ SAĞLIYORLAR...

    HER CEMAAT VE TARİKAT KENDİ ŞEYHİNİ -HOCAEFENDİSİNİ PEYGAMBER VEYA RABB ,SÖZLERİNİ VAHY GİBİ KABUL EDERKEN ALLAH-SUBHANAHU VE TEALA-NIN DEĞİŞMEZ ANAYASASI KUR'ANI İSE KENDİ DOĞRULARINA NOTER VAZİFESİ İLE GÖREVLİ KILIYORLAR...

    ALLAH'IN LANETİ -ALLAH'IN AYETLERİNİ BİR TARAFA BIRAKIP BEŞERİN SÖZLERİNİ YÜCELTEN TÜM KALABALIKLARIN ÜZERİNE OLSUN...AMİN
  5. Abdurrezzak

    Abdurrezzak Islam-TR Üyesi

    Said Nursi Muhaddis değil, hadis ilminde otorite de değil.
    Bir hadise br yerde sahih başka bir yerde uydurma demek (ki demişse mevcut eserinde demiyor)
    (BkzLem'alar - 388)")
    hadis ilminde otorite olmayanlar için normal karşılanması gerekir. Bu tür örnekler yok mudur?
    Dünyanın balık üzerinde olduğunu İbn Kesir ve Taberi başta olmak üzere bir çok müfessir söylemiş. [Bkz İbn Kesir kalem suresi 1. tefsiri]
    Burada sadece Said Nursiye saldırmak, doğru olmasa gerek..
    Said Nursi hadiste otorite değil.
    Zaten Risalede oldukça fazla uydurma ve zayıf hadis var. Bir çok İslam Alimi eserlerini zayıf hadisle doldurmuştur. Buna örnek bile vermeye gerek yoktur.

    Risale her nekadar tefsir olarak sayılmasa bile, kendisi tefsir olarak değerlendirmiş ve bu cihetle tefsir olarak gördüğü için böyle demiş olabilir
    Keşke! demeseydi!!!
    Ebcet yaparak daha başka yerlerde de bu tür şeyler söylüyor.
    Bunu görmemezlikten gelmek doğru değil, normal karşılamakta.
    Allah affetsin ne diyelim.
    Diğer itirazlar içinde aynı şey söylenebilir. Çok büyük yanlışları var. Tabiri caizse sabıkası hayli kabarıktır
    Bunları savunmak akıl karı değil.
    Ancak İnanın hangi eseri elimize alırsak ve bunda kabahatler ararsak pek azı müstesna bir çok eserde kabahatler bulabiliriz.
    Ki; risaleleler ilim elde etmek için okunacak bir eser değil. Tamamen tasavvuf içerikli (Vahdetivücud vb sapık görüşler içerisinde mevcut değil) eserlerdir.
    Tamamen okundumu belki anlaşılabilir.
    Sadece eleştri pencersinden bakmak doğru olmasa gerek.

    Vesselam


  6. ABDULHAK

    ABDULHAK Üye

    MARİFETLER


    Kabirden yardım istemek = said nursiye mahsus

    Gaybdan haber vermek = said nursiye mahsus

    Ebced ve cifir gibi yahudi kabala işleri yaparak gaybi tarihler peydahlamak = said nursiye mahsus

    İradesi dışında Yazdırılan kitaba sahip olmak = said nursiye mahsus

    Uydurma - zayıf - hadisler nakletmek = said nursiye mahsus

    Uydurma - zayıf - hadisi bir kitabında sahih deyip diğer kitabında uydurma demek = said nursiye mahsus

    Hz. Ali'nin kucağına cibril tarafından kitap indirtmek = said nursiye mahsus

    Hz. Ali'nin kucağına indirilen kitabı manevi alemde kendisinden almak = said nursiye mahsus

    Yazdığı kitaba Kuranın sıfatlarını vermek = said nursiye mahsus

    Deprem -zelzele- yangını kitabına saldırıdan bilmek = said nursiye mahsus

    Şirk ürün Vahdet-i vücudu ve icatçısı ibn Arabiyi kitaplarında savunmak = said nursiye mahsus

    Şianın etkisinde kalarak akaidi oluştuğundan cevşeni piyasaya sürmek = said nursiye mahsus


    Bitmez .....


    [​IMG]
  7. Abdurrezzak

    Abdurrezzak Islam-TR Üyesi

    Bunu risalelerden doğrularsanız, Said Nursi hakkında mevcut kanaatimiz (ki ben onun çokça hata yapan biri olduğunu daha önce söylemiştim. Tanıtılan ve tanınan nevide biri olduğunu da sanmıyorum) yüz de yüz değişecek
    Birilerini yüceltmek veya aşağılamak gibi bir gayemiz yok
    Cahillerden olmaktan Allah'a sığınırız.
    Önceki iddia kanaatimizi değiştirmeye yeterli.
    Bunlarıda risalelerden kanıtlarsanız memnun oluruz.

    Ves-selam
  8. ABDULHAK

    ABDULHAK Üye

    İlk bölüme bakarsanız iftira atmadığımızı , kendi kitaplarından sayfa numaraları vererek gösterdiğimizi görür , ona göre kabul eder veya karşı çıkarak yazardınız. Şimdi ilk bölümden konuyla ilgili bölümler aktaracağım. Siz yine de ilk bölümü de inceleyerek diğer meseleleri de göresiniz.
    Kabirdeki Allah dostu denilerek yardım istemeyen tasavvufçu olunabilir mi ?


    ****************************


    Ölüden Yardım İstemek

    [​IMG] [​IMG] [​IMG]


    Nurcular şu şiiri, Abdülkadir Geylânî’nin, sekiz asır önce Said Nursi için yazdığını iddia ederler:
    “Bizi aracı yap, her korku ve darlıkda.
    Her şeyde her zaman, candan koşarım imdada
    Ben korurum müridimi korktuğu her şeyde.
    Koruyuculuk ederim ona, her şer ve fitnede.
    Müridim ister doğuda olsun ister batıda
    Hangi yerde olursa olsun yetişirim imdada ”
    (Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Sekizinci Lema, c. II, s. 2083.)
    Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Sayfa 137
    Risale-i Nur Enstitüsü | Risale-i Nur Külliyatı

    Hazret-i Gavs’ın dediği gibi, o esaret-i şarkiye ve o seyr-i bilâd-ı kesîre içinde izn-i İlâhî ile istigaseme medet görüyordum. Demek izn-i İlâhî ile Hazret-i Gavs, melek gibi bu vazifeyi duasıyla yapmış.

    Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Sayfa 138
    http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&Book=SikkeiTasdikiGaybi&Page=138

    Bu iddiayı Said Nursî’nin 23 şakirdi yapar . (İsimleri şöyledir: Süleyman, Sabri, Zekâi, Âsım, Re'fet, Ali, Ahmed Husrev, Mustafa Efendi, Rüştü, Lütfü, Şamlı Tevfik, Ahmed Galib, Zühtü, Bekir Bey, Lütfi, Mustafa, Mustafa, Mes'ud, Mustafa Çavuş, Hâfız Ahmed, Hacı Hâfız, Mehmed Efendi, Ali Rıza.)

    İspat için, cifr denen hayali şeylere dayanır ve şiirde, Abdulkadir Geylânî’nin şu anlamı sakladığını söylerler:
    Müridim Said Kürdî, Rusya’da esirken kuzeydoğu Asya’dan bidatçıların eliyle Asya’nın batısına sürgün edildiği ve Sibirya taraflarından kaçıp çok fazla yeri dolaşmak zorunda kaldığı sırada ALLAH’ın izni ile ona yardım ederim ve imdadına yetişirim.”

    Yardımın nasıl gerçekleştiği de şöyle anlatılıyor:
    “Evet Hazret-i Gavs’ın “müridim” dediği Said, esir olarak üç sene Asya’nın kuzeydoğusunda, yok edici zorluklar içinde hep korundu. Üç-dört aylık yolu, kaçarak aşmış, çok şehirleri gezmiş ama Gavs’ın dediği gibi hep koruma altında olmuştur.

    Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Sayfa 135
    Risale-i Nur Enstitüsü | Risale-i Nur Külliyatı

    Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Sayfa 136
    Risale-i Nur Enstitüsü | Risale-i Nur Külliyatı

    Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Sayfa 137
    Risale-i Nur Enstitüsü | Risale-i Nur Külliyatı


    Abdulkadir Geylani'nin mezarından yardım istediğinin başka bir delili :

    Üstadımız diyor ki: “Ben sekiz-dokuz yaşında iken, nahiyemizde ve etrafında bütün ahali Nakşî Tarikatında ve orada Gavs-ı Hîzan adıyla meşhur bir zattan yardım isterken, ben akrabama ve bütün ahaliye aykırı olarak “Yâ Gavs-ı Geylanî” derdim. Çocukluk itibariyle ceviz gibi ehemmiyetsiz bir şeyim kaybolsa, “Yâ Şeyh! Sana bir fatiha, sen benim bu şeyimi buldur” derdim. Şaşırtıcıdır ama yemin ederim ki, böyle bin defa Hazret-i Şeyh, himmet ve duasıyla imdadıma yetişmiştir ."
    Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Sayfa 128

    Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî , Sayfa 128Tıkla : Risale-i Nur Enstitüsü | Risale-i Nur Külliyatı

    (Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Sekizinci Lema, c. II, s. 2084.)


    Darda kalmış kişi dua ettiği zaman onun yardımına kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzünün hakimleri yapıyor? ALLAH ile beraber başka bir ALLAH mı var? Ne kadar az düşünüyorsunuz..” (Neml 62)

    Güç yetirilemeyen konularda başkasından yardım alınabilirse artık kim ALLAH’a sığınır? ALLAH Teâlâ şöyle buyuruyor:
    “De ki, ALLAH’ın dışında kuruntusunu ettiklerinizi çağırın bakalım; onlar, sıkıntınızı ne gidermeye, ne de bir başka tarafa çevirmeye güç yetirebilirler.
    Çağırıp durdukları bu şeyler de Rablerine hangisi daha yakın diye vesile ararlar, rahmetini umar, azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı cidden korkunçtur.” (isrâ 56-57)

    “ALLAH neyi gizlediğinizi, neyi açığa vurduğunuzu bilir.
    ALLAH’ın yakınından çağırdıkları ise bir şey yaratamazlar; esasen kendileri yaratılmıştır. Onlar ölüdürler, diri değil. Ne zaman dirileceklerini de bilemezler.” (Nahl 19-21)

    “Onlara sorsan; “Gökleri ve yeri, kim yarattı?” diye, kesinkes “ALLAH” diyeceklerdir. De ki: “ALLAH’ın yakınından neyi çağırdığınıza baktınız mı? ALLAH bana bir sıkıntı vermeyi istemiş olsa, onlar bu sıkıntıyı fark edebilirler mi? Ya da ALLAH bana iyilik etmeyi istemiş olsa, onlar onun bu iyiliğini önleyebilirler mi?” De ki: “ALLAH bana yeter. Dayanacak olanlar ona dayansınlar.” (Zumer 3 8 )



    “Darda kalmış kişi dua ettiği zaman onun yardımına kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzünün hakimleri yapıyor? Allah ile beraber başka bir tanrı mı var? Ne kadar az düşünüyorsunuz..“ (Neml 62)

    Güç yetirilemeyen konularda Allah’tan başkasından yardım alınabilirse, kim Allah’a sığınır?

    Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
    “De ki, Allah’ın dışında kuruntusunu ettiklerinizi çağırın bakalım; onlar, sıkıntınızı ne gidermeye, ne de bir başka tarafa çevirmeye güç yetirebilirler.
    Çağırıp durdukları bu şeyler de Rablerine hangisi daha yakın diye vesile ararlar, rahmetini umar, azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı cidden korkunçtur.” (isrâ 56-57)

    “Allah neyi gizlediğinizi, neyi açığa vurduğunuzu bilir.
    Allah’ın yakınından çağırdıkları ise bir şey yaratamazlar; esasen kendileri yaratılmıştır.
    Onlar ölüdürler, diri değil. Ne zaman dirileceklerini de bilemezler.” (Nahl 19-21)

    "De ki: "Eğer gaybı bilseydim, daha çok iyilik yapmak isterdim ve bana kötülük de gelmezdi. Ben, inanan kesim için bir uyarıcı ve bir müjdeciden başka bir şey değilim." (Araf 188)

    Allah Teâlâ, insanlara açıklamak istediği gaybları, peygamberleri yoluyla bildirir. Bunun özel bir usulü vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

    “Allah bütün gaybı bilir, gaybını kimseye açıklamaz.
    Dilediği peygamber bunun dışındadır. Onun da önüne ve arkasına gözcüler diker.
    Böylece o (peygamber) bilsin ki, onlar Allah’ın gönderdiklerini tastamam ulaştırmış, (kendisi de) onların yanında olanı kavramış ve her şeyi bir bir saymıştır. “(Cin 26-28)

    Artık o bilgiler gayb olmaktan çıkar. Meleklerin gözcü dikilmesi, o bilgilerin Allah’tan olduğu konusunda, peygamber kuşku duymasın, diyedir. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

    “Senden önce gönderdiğimiz bir tek nebi ve elçi yoktur ki, bir şeyi arzuladığı zaman, şeytan onun arzusuna vesvese karıştırmış olmasın. Allah şeytanın karıştırdığını giderir, sonra Allah kendi âyetlerini pekiştirir. Allah bilendir, hakîmdir.” (Hacc 22/52)
    [​IMG] [​IMG] [​IMG]
  9. Abdurrezzak

    Abdurrezzak Islam-TR Üyesi

    Mevcut sayfada ve kitabın bir bölümünde alıntı yaptığım yeri bulamadım. Verilen sayfayı aynen yazıyorum, bir daha kontrol eteseniz.

    "kelâmiyle dahi risale-i hurufiyeyi tâkib eden ve El-Âyet-ül-Kübra'dan ve başka Resail-i Nuriye'den terekküp eden ve Asâ-yı Mûsa namını alan ve Asâ-yı Musa gibi, dalâletin ve şirkin sihirlerini iptal eden Risale-i Nur'un şimdilik en son ve âhir risalesine Asâ-yı Mûsa namını vererek işaretle beraber mânevî karanlıkları dağıtacağını müjde ediyor. Evet ..... kelimesiyle Yedinci Şuâ'a işareti, kuvvetli karineler ile isbat edildiği gibi, aynı kelime, diğer bir mâna ile elhak Risale-i Nur'un Âyet-ül-Kübrası hükmünde ve ekser Risalelerin ruhlarını cem'eden ve Arabî bulunan Yirmidokuzuncu Lem'aya bu kelâm "müstetbeat-üt terakib" kaidesiyle ona bakıyor, efradına dahil ediyor. Öyle ise: Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) dahi bu fıkradan ona bakıp işaret eder diyebiliriz. Hem sair işârâtın karinesiyle, hem Mektûbat'tan sonra Lem'alara, başka bir tarz-ı ibare ile îma ederek Lem'aların en parlağının te'lifi dehşetli bir zamanda ve hapis ve idamdan kurtulmak ve emniyet ve selâmet bulmak için mâna-yı mecazî ve mefhum-u işarî ile Hazret-i Ali (R.A.) kendi lisanını büyük tehlikelerde bulunan müellifin hesabına istimal ederek ...... yâni: "Yâ Rab ! Beni kurtar, eman ve emniyet ver" diye dua etmesiyle, tam tamına Eskişehir hapishanesinde îdam ve uzun hapis tehlikesi içinde te'lif edilen Yirmidokuzuncu Lem'anın ve sahibinin vaziyetine tevafuk karinesiyle kelâm, zımnî ve işarî delâlet ettiğinden diyebiliriz ki: Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) dahi bundan, ona işaret eder. Hem Otuzuncu Lem'a namında ve altı nükte olan risale-i esmaya bakarak .........deyip sair işârâtın karinesiyle, hem Yirmidokuzuncu Lem'aya tâkib karinesiyle, hem ikisinin isimde ve esma lâfzında tevafuk karinesiyle, hem teşettüt-ü hale ve sıkıntılı bir gurbete..." (Sikke-i Tasdik-i Gaybi - 128)

    Burayı da bulamadım. Ayrıca lemalar dörtyüz küsür sayfadır. sayfa 2083 nerden çıktı
    bi zahmet bi daha kontrol etseniz


    ... Hadîsinin mu'cizâne ihbar-ı gaybîsini izah eder. Yâni, bu Hadis, kıyametten değil, belki galibane hâkimiyyet-i İslâmiyeden haber veren "Onsekizinci Lem'a"da ve başka yerde bu hadîsin üç lem'a-i i'caziyyesini beyan ettiğinden burada kısa kesiyoruz.

    Dördüncüsü: ... ilâ ahir… Şeddeli ... yüz bir ... bin yüz kırkbir, ... seksenaltı eder. Yekûnu: Arabîce bin üçyüz yirmisekiz olur ve Rumîce bin üçyüz yirmialtıdır ki hulefâ-yı Râşidînin isimleri ikinci vecihte gösterdiği aynı tarihe ve hürriyetin üçüncü senesindeki inkıtâ-i hilâfetin tarihine tam tamına tevafuku, elbette o lisân-ül-gayb olan Zâtın lisânında tesadüfi olamaz; belki onu da görmüş ona da işaret etmiş.

    Beşincisi: ... şeddeli nun bir nun sayılsa bin yüz doksaniki eder ki aynen ... cümlesinin gösterdiği gibi bin ikiyüz iki tarihine on farkla tam tevafuk ederek tam ve nâkıs bütün müddet-i hilâfeti göstermesi ve yalnız "hilâfet" kelimesi bin yüz onbir edip tam hilâfetin müddetine tam tevafukla beraber o müddete işaret eder. ... kelimesinin cifrî hesabı olan bin seksenyedi adedine, yirmidört gibi cüz'î bir farkla muvafakat etmesi, elbette ve herhalde o Muhbir-i Gaybî'nin bir işaret-i gaybiyesidir ve bir nevi mu'cizat-ı gaybiyesinin bir lem'asıdır.

    İşte bu kısacık Hadîsin câmiiyetine, sâir cevâmi-ül-kelim olan Hadîsler kıyas edilsin…(Sikke-i Tasdik-i Gaybi - 137)

    diğer bölüm içinde aynı şeyler söz konusu
    kaynaklar doğru verildimi araştırabiliriz.


    Ayrıca sikke-i tasdiki gaybi kitabının ön sözünü de paylaşmak istedim



    Bu Sikke-i Gaybiyeyi mahrem tutardık; yalnız has kardeşlerime mahsustu. Ben vefat ettikten sonra neşredilsin demiştim. Fakat zâbıta geldi, adliye hesabına onu sakladığımız yerden çıkardılar. İki sene ellerinde kaldı. Üç mahkeme tedkikinden sonra iade edildi. Bize muhalif gayet nâmahremler dahi beraber okudular. Bize çok yabanî insanlar gördüler. Bu iki def'adır Isparta adliyesinin eline başka risalelerle beraber girmiş hiçbir îtiraz edilmeden geri verilmiş.

    Mâdem umumun nazarına istemediğimiz halde gösterilmiş ve mâdem Risale-i Nur'un ehemmiyetini isbat edip şâkirdlerini şevke getiriyor, kuvve-i mâneviyelerini ziyadeleştiriyor; elbette Medreset-üz-Zehra erkânlarının neşrine karar vermelerine iştirâk ederim. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi - 5)
  10. ABDULHAK

    ABDULHAK Üye

    Sayfa nolarındaki tutarsızlık yayınevleri ile alakalıdır.
    Linkler değişmemiştir iyi bakarsan göreceksindir.

    Buyur :

    -----------------------------




    Beşinci vecih: Üstadımız kendisi söylüyor ki: "Ben sekiz-dokuz yaşında iken, bütün nahiyemizde ve etrafında ahali Nakşî tarikatında, ve oraca meşhur Gavs-ı Hizan namıyla bir zattan istimdat ederken, ben akrabama ve umum ahaliye muhalif olarak "Yâ Gavs-ı Geylânî" derdim. Çocukluk itibarıyla elimden bir ceviz gibi ehemmiyetsiz birşey kaybolsa, "Yâ Şeyh! Sana bir Fatiha, sen benim bu şeyimi buldur." Acaiptir ve yemin ediyorum ki, bin defa böyle Hazret-i Şeyh, himmet ve duasıyla imdadıma yetişmiş.



    Tıkla : Nurcuların kendi linki : Risale-i Nur Enstitüsü | Risale-i Nur Külliyatı






    -----------------------------





    Bunun gibi müteaddit tehlikede Hazret-i Gavs’ın gösterdiği tarih-i Arabî itibarıyla, hakikaten bir hıfz-ı İlâhî içinde bulunduğumu hissediyordum. Demek Cenab-ı Hak o kudsî üstadımı, bir melâike-i sıyanet gibi bana muhafız kılmış.
    İşte bu [​IMG]fıkrası, bu fakirin mühim sergüzeştlerine işaret ettiği gibi, bu fakirin etrafında hizmet-i Kur’âniye işinde toplanan arkadaşlarımdan dokuz talebesini [​IMG] ismi ile işaret ediyor.
    [​IMG] -1- fıkrasında iki hüküm var. Biri şerden, diğeri fitnedendir. Demek ikincisi [​IMG]ve bu cümle [​IMG]şedde sayılmazsa bin üç yüz kırk dört eder. Evet, bu tarihten şimdiye kadar çok fitne-i mühimmeden bir himayet-i gaybî ile mahfuz kaldığımı [​IMG] ilân ediyorum.
    İkinci remiz: [​IMG] -2- fıkrasında bahsettiği ve konuştuğu müridi ise, şarka esareten gittiği tarihi gösterdiği gibi, garba nefyolduğu tarihi de gösterir. Şöyle ki:
    Şu fıkranın hakikî tâbiri [​IMG]-3- oluyor. Demek zaman-ı esaret ’ [​IMG] de çıkıyor. Ve bin üç yüz otuz yedi ediyor. İşte bu fakir, o tarih-i Arabîde Rus esaretinde, tek başımla Petroğra’dan bir ay şimal-i şark tarafından firar edip, çok enva-ı mehâlik varken, Rusça bilemediğim halde, bir muhafaza-i gaybiye altında pek çok bilâdı seyr ü seyahat ettim. Tâ Varşova, Avusturya tarikiyle İstanbul’a gelip uzun bir daire-i arzda seyahat ettim.

    1 Ben onu her fitne ve şerlerden korurum.
    2 Müridim şarkta veya garpta olduğu zaman, herhangibir ülkeye gittiği zaman ona yardım ederim.
    3 Müridim şarkta esir olduğunda.







    Tıkla : Nurcuların kendi linki : http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&Book=SikkeiTasdikiGaybi&Page=137
Yüklüyor...

Sayfamızı paylaşarak bize destek verebilirsiniz.