RABITANIN TANIMI VE DİNDEKİ YERİ

Konu, 'Tasavvuf Nedir?' kısmında Askalani tarafından paylaşıldı.

  1. Askalani
    Islam-TR Üyesi


    RABITANIN TANIMI VE DİNDEKİ YERİ

    بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ

    İnananların başlarına bela olan musibet ve belalardan bir tanesi de ; din adına sonradan ihdas ettikleri şeylerdir… Ve bunların içerisinde en tehlikeli olanları ise ; Tasavvuf, tarikat adı altında ortaya attıkları şeylerdir…

    İşte o çirkin - hatta şirk olan – bid’atlerden bir tanesi de Rabıta olayıdır… Bu çirkin bid’at ve uygulama, ne Allah resulü s.a.v döneminde ve ne de Resulullah s.a.v’in fevatından sonra sahabe döneminde görülmüş bir şey değildir…

    Râbıtayı İslam’a maletmeye çalışanlar ve ona bazı izahlarla belli bir boyut kazandıranlar, yakın tarihte yaşa­mış olan Nakşibendî şeyhleridir. Bunlardan, Halid’i Bağdâdî'ye mal edilen açıkla­mada şöyle denilmektedir :

    “ Tarîkatta râbıta : Mürîdin, Allah'da fânî olmuş bulunan şeyhinin şek­lini hayâlinde sürekli canlandırmasıyla onun rûhâniyetinden yardım is­te­mesi demektir. Bu da mürîdin edeplenmesi – yani saygılı olmaya alışması - ve tıpkı şeyhinin yanında bulunuyormuş gibi gıyabında da ondan feyiz ala­bil­mesi için lüzumludur. Çünkü mürîd, şeyhinin şeklini hayâlinde canlan­dırmakla ancak huzur bulur, nurlanır ve bu sayede çirkin davranışlarda bu­lunmaktan da sakı­nır.“

    Tarifini yaptığımız bu ibarede geçen kelimelerin anlamını da verirsek herhalde – konuyu anlama açısından – daha güzel olacaktır.

    Fânî olmak : Bir tasavvuf terimidir. Sûfîler arasında genel olarak «Allah'da fânî olmak» ya da «fenâfillâh» şeklinde de ifade edilmektedir.

    İstimdat : Tarîkatların hemen tamamında ve özellikle Nakşibendî Tarîkatında çok önemli bir inanış şekli olan « Rûhâniyetten istimdâd » ya da günümüzün Türkçe’siyle (Evliyaların ruhun­dan yardım dilemek), kaynağını Animizm'den alır. «Animizm, ataların ruhlarına tapma esasına dayanan politeist bir inançtır.»

    Bk. Halid Bağdâdî, Risaletun fi Tahkiki’r-Râbıta Raşahât'ın kenarı, s. 221

    Vird : Şeyh tarafından mürîde telkin edilmiş ve günün belli saatle­rinde tekrarlanması istenmiş olan rûhânî ödev demektir. Bu ödev, belli sözlerin yüzlerce hatta binlerce kez tekrar edilmesiyle yerine getirilir.

    Râbıta : İse ondan önce yapılan zihinsel bir hazırlanmadır.

    RABITANIN İSBATI İÇİN ÖNE SÜRDÜKLERİ DELİLLER

    Halid Bağdâdî, " Risâle’tun Fi Tahkiki’r-Râbıta " adı altında sırf râbıta ko­nusunda yazdığı bir kitapçıkta şöyle demektedir:

    “ Ulularımızdan kimisi, tasavvuf terbiyesini gerek kendine, gerekse baş­kasına uygularken sadece râbıta ile yetinirdi. Çünkü bu, Allah'da fânî olma­nın – yani Allah'da eriyip yok olmanın - hazırlık aşaması olan şeyhde eri­mek için en yakın yoldur. Onlardan, râbıtayı Allah'ın şu sözlerine da­yandıran da vardır :

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ وَكُونُواْ مَعَ الصَّادِقِينَ

    “ Ey iman edenler ! Allah'tan sakının ve doğru­larla beraber olun. “

    TEVBE : 119

    Tarîkat silsilesiyle Halid Bağdâdî'ye bağlı olan Muhammed Emîn el-Kurdî de râbıtayı kanıtlamaya çalışırken önce şu ifadeyi kullanmaktadır:

    Bu konuda gerek Ayet, gerekse hadis olarak mevcut bulunan deliller ise bilinemeyecek gizlilikte değildirler. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmakta­dır :

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ وَابْتَغُواْ إِلَيهِ الْوَسِيلَةَ …….

    “ Ey iman edenler ! Allah'tan sakınınız ve O'na, vesîleler arayınız.....“

    MAİDE : 35

    Bu Ayet-i kerîmeyi, daha önce anlatılan merasim çerçevesi içindeki uygu­lanışıyla râbıtaya delil gösteren, yalnızca bu şahıs değildir. Bilindiği kadarıyla bütün Nakşibendîler - her nasıl ikna olabiliyorlarsalar tabi ! – bu Ayet’i rabıtaya delil getirirler.

    Kanıt olarak ileri sürdükleri bir de şu meâldeki hadis-i şerif vardır:

    “ Kişi sevdiği ile beraberdir. “

    BUHARİ . 13.C.6128.S

    İşte bu delilleri ileri sürerek Nakşibendîler, râbıtanın Kur'ân'a ve sünnete dayandığını büyük bir ıs­rarla iddia etmektedirler.

    RABITA VE MURABIT KELİMELERİNİN MANASI

    Bir çok muteber sözlük ve kaynaklarda « Murâbıt » kelimesi­nin ne anlama geldiğini şu şekilde tarif edilmektedir :

    1 - El-Mu'cem'ul-Veciz :

    Rabata - fiilinin türevlerinden - Murâbata ve rıbât : Stratejik noktada ve düşmanın sızabileceğinden korkulan mev­kide sürekli bulundu,nöbet tuttu demektir. “

    2 - El-Mu'cem'ul-Arabiy'yul-Esâsî:

    “ Rabata - fiilinin türevlerinden - Murâbata ve rıbât : Ordu, Stratejik nok­tada ve düşmanın sızabileceğinden korkulan mevkide sürekli bekledi, demektir.”

    3 - Mu'cem'u Lûgat'il - Fukahâ :

    “ Murâbata' da bulunmak ... : Olağanüstü bir durum için, düşmana karşı ülke sınırları üzerinde yerleşmek beklemek, nöbet tutmak demek­tir. “

    4 - Lisân'ul - Arab :

    “ Murâbata kelimesi temel olarak : Karşıt iki ordunun, stratejik bir mevkide, bineklerini yerleştirmeleri anlamına gelir. Bunlardan her biri, diğerine karşı alarm ha­linde bulunur. Bu nedenle stratejik noktalarda yerleşip nöbet beklemeye - ve karargâh kurmaya - murâbata adı verilmiştir.”


    İşte Arap ve İslâm Dünyası'nda kullanılan yukarıdaki lûgatlarda murâbata budur ve bu görevi yapan kimseye de yine Araplar tarafından murâbıt denmiştir.


    “ Temel anlamda murâbata : Karşıt iki ordudan her birinin, kendi mev­ki­inde karargah kurmasıdır. Onlardan her biri, diğerine karşı alarm halinde bu­lunur. Dolayısıyla stratejik noktalarda yerleşip nöbet beklemeye rıbât adı ve­rilmiştir. Sâğânî tarafından ve el- lisân adlı kaynakta aktarıldığına göre, murâbata'nın anlamı budur. Daha sonraları stratejik noktalarda nöbet bek­lemek manasında kulla-nılmıştır. Bazen de bizzat savaşa mahsus atlara rı­bât adı verilmiştir. Bu cümleden olarak Allah Teâlâ kitabında buyuruyor ki :


    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اصْبِرُواْ وَصَابِرُواْ وَرَابِطُواْ وَاتَّقُواْ اللّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

    “ Ey iman edenler ! sabredin ve direnin ; Murâbata yapın – yani alarm durumunda olun - ve Allah'dan sakının ki başarıya eresiniz.“

    ALİ İMRAN : 200

    وَأَعِدُّواْ لَهُم مَّا اسْتَطَعْتُم مِّن قُوَّةٍ وَمِن رِّبَاطِ الْخَيْلِ تُرْهِبُونَ بِهِ عَدْوَّ اللّهِ وَعَدُوَّكُمْ وَآخَرِينَ مِن دُونِهِمْ لاَ تَعْلَمُونَهُمُ اللّهُ يَعْلَمُهُمْ وَمَا تُنفِقُواْ مِن شَيْءٍ فِي سَبِيلِ اللّهِ يُوَفَّ إِلَيْكُمْ وَأَنتُمْ لاَ تُظْلَمُونَ

    “ Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve bağlanıp beslenen atlar hazırlayın. Bununla, Allah'ın düşmanı ve sizin düşmanınızı ve bunların dışında sizin bilmeyip Allah'ın bildiği diğer – düşmanları – korkutup - caydırasınız. Allah yolunda her ne infak ederseniz, size eksiksiz olarak ödenir' ve siz haksızlığa uğratılmazsınız. “
    ENFAL : 60

    Bu Ayeti celile hakkında tefsirciler der ki : Dininizde kalmak için dayanın ; Düşmanlarınıza karşı direnin ve murâbata yapın – yani savaşa hazırlıklı olun.- savaşmak ve bineklerinizle irtibat ha­linde olmak - onları savaşa hazır tutmak - suretiyle cihada devam ediniz.

    Ayrıca, tamamen cihad konusunda yazılmış kaynaklar­dan biri olan, İbn'un-Nahhâs'ın " Müsîr'ul-Ğarâm ilâ dâr'is-Selâm Fi Fazâil'il-Cihâd " adlı eserinde “ rıbât “, “ murâbıt “ ve “ murâbata “ terimleri hakkında şu önemli bilgiler verilmektedir :

    “ Rıbat “ dan amaç : Düşmanın sızabileceği tahmin edilen stratejik bir mev­kide cihad yapmak - yani silahlı savunmada bulunmak - ya da nöbet bekle­mek niyetiyle bir insanın kendini rapt etmesi - o arazide devamlı yer­leşmesi­dir - ; veya - güvenliği sağlamak için - Müslüman asker sayısını ar­tırmaktır. “

    Yazar, devamla şöyle diyor :

    “ Doğrusunu Allah bilir, ama bana öyle geliyor ki : Kim sırf kafirlere karşı muhtemel bir silahlı mücadeleye katılmak üzere ya da nöbet beklemek ama­cıyla bir sınır bölgesinde murâbata yapar ve is­tediği zaman bu yerden zahmetsiz olarak ayrılabilirse işte bu kişi murâbıttır ve ribât bekleme sevabına nail olur. “

    Yine aynı kaynakta şöyle bir açıklama yapılmaktadır : Muhammed b. Atiyye, tefsirinde şunları kaydetmiştir :
    “ Sözün doğrusu şudur ki, râbıta denen şey, Allah yolunda düşmana karşı mücadele etmektir. Bu kelimenin aslı - atı bir yere bağlamak - demek olan “ rıbât “ dan türemiştir. Ondan sonra da ister süvari, ister piyade olsun, İslâm topraklarının sınır boylarında askerlik yapan kimselere “ murâbıt " adı veril­miştir.”

    “ Murâbıt “ teriminin, sınır boylarında askerlik yapan kimse demek ol­du­ğunu kesinlik derecesinde te'yid eden birkaç hadisi'i şerif de şöyledir :

    “ … Resulullah s.a.v buyurdu ki : Sınır boyunda bir gün bir gece ribât yapmak - yani nöbet beklemek - bir aylık süreyi oruç ve namazla ihya etmekten daha hayırlıdır. Ve her kim sı­nırda, murâbatada bulunurken - yani nöbet beklerken - ölürse bu sevabın aynısına yine nail olur. Aynı zamanda - şehit gibi o da - rızıklandırılır. “

    MÜSLİM : 6.C.1913.N

    “ … Sehl bin Sa’d es-Saidi r.a dan. Resulullah s.a.v buyurdu ki : Sınır boyunda bir gün Allah için növbet beklemek – yani rıbât yapmak - Dünyadan ve onun üzerindeki her şeyden hayırlıdır…… “

    BUHARİ : 6.C.2716.S

    “ … Fudâla b. Ubeydillah'dan rivâyet olunduğu üzere Peygamber s.a.v şöyle buyurdular : Allah yolunda murâbıt kişi - yani nöbet bekleyen Müslüman - hariç, ölen herkesin defteri dürülür. Ancak murâbıt kişinin ameli kıyamet gününe kadar nemalandırılır - yani artırılır. - Aynı zamanda mezar içi cezalarına karşı da kendisine güven veri­lir. “

    RABITA YAPMA KEYFİYETİ

    Bunların ihdas ettikleri ve zorla Kur’ana ve Sünnete kabul ettirmeye çalıştıkları bu bid’atın uygulama şekline de şöyle bir göz Atarsak, bunun islama ne kadar ters düşdüğünü daha da güzel anlamış oluruz.

    Gerek sistematik bir ayin biçimi olan " Hatme havecegan “ olsun ge­rekse şeyhin rûhânî bir ödev olarak mürîde verdiği herhangi bir ders, wird, telkin, emir ve tâlimat, bunların hepsi tarîkat protokolünde zikrin kapsamına girer. Yani bunların hepsi, ya da herhangi biri, tarîkatın avam dilinde genel bir tabirle, " zikir “ olarak adlandırılır. Dolayısıyla râbıta da
    Tarikatlar da bir zikir şeklidir.

    Rabıtanın uygulanışı sırasında mürîdin oturuş biçimi, fiziksel ve zihin­sel durumu ile yer, zaman ve ortam çok önemlidir. Bu durumları şu şe­kilde özet­lemek mümkündür :


    Abdestli olmak :


    Râbıta yapan kimsenin, özellikle Hatm-i Havacegan halkasında bu­lunu­yorsa - her şeyden önce - abdestli olması gerekir. Nitekim bu âyin genel­likle sa­bah, ikindi ve yatsı namazlarından sonra düzenlendiği için halkaya katılan mürîdlerin hepsi zaten abdestli olurlar.

    İnâbeli olmak :

    Yani mürîdin, mürşid olarak kabul ettiği şeyhe, ya da vekiline önceden bey­'at etmiş olması gerekir. Buna, tarîkat dilinde “ El almak " da denir. Zaten Nakşibendîlere göre bir şeyhe bağlanmayan - Yani daha açıkçası tarîkata gir­meye - insanın öncüsü şeytanın ta kendisidir. Hani derler ya : Şeyhi olmayanın şeyhi, şeytandır.

    Şeyhlerden kimisi, aynı tarîkata bağlı olsalar bile kendisinden el alma­mış bulunanları - yani başka bir şeyhin mürîdlerini - , yönettiği " Hatm-i Huvâcegân " halkasına kabul etmez. Bazıları ise bu konuda herhangi bir ayı­rım yapmazlar. Dolayısıyla tarîkatın bütün kurallarında olduğu gibi bu nok­tada da hemen her şeyhin yorumu ve protokolü farklıdır. Ancak halkaya oturan mürîd, her ha­lükârda râbıtasını kendi şeyhine yapar. Bu vesile ile şunu da belirtmek gerekir ki kendi ifadelerine göre « Tarif edilen şekilde fenâ ve bekâ mertebelerine ulaştıkları şehâdetle sabit olmayan kimse­ler her ne kadar zikir tâlimine me­zun ve memur olsalar da kendilerine râ­bıta ettiremezler »

    Bu konuda bazı şeyhlerle halîfeleri arasında polemikler ve tartışmalar bile cereyan etmiş, hatta önemli bir olay diye yakın tarihin Nakşiben-dîlerine ait kitapçıklarda yer almıştır...

    Kapıyı kitlemek :

    Aslında kapının içerden kitlenmesi sırf râbıtaya bağlı bir kural değil­dir. Nakşibendîlere göre bu, " Hatm-i Havâcegân " âyininin bir ayrıntısıdır. Bununla beraber râbıta yalnız başına bile yapılsa yine de sakin bir yer tercih edilir. Şu var ki - yukarıda da değinildiği üzere - râbıta, " Hatm-i Havâcegân " âyininin kural­larından biri olduğu için bu merasimin bir öğesi olarak icra edilirken zaten kapı kitli bulunmuş olur. Yakın tarihin Nakşibendî şeyhle­rinden İsmet Garîbullah,

    « İnâbe böyle ta'lîm etti ol mâh, Kapanmak kapı sünnettir ol âgâh »

    mısralarıyla tarîkatın bu kuralını anlatmaya çalışmaktadır.

    Ortamı Karartmak :

    Vakit gece ise ışıkları söndürmek, gündüz ise pencerelere perde germek suretiyle ortam karartılır, ya da en azından loş hale getirilir. Ancak bunlar özellikle " Hatm-i Havâcegân " âyininin yapıldığı mekân için söz konusudur. Tek başına râbıta yapan kişi, oturduğu yerde başından aşağıya bir çarşaf, ya da puşu gibi bir şey örtmek su­retiyle de bu ortamı sağlayabilir.

    Ters Teverruk Oturuşu İle Oturmak :

    Bunun şekli şöyledir : Şafiî Mezhebinde, namazdaki son ka’denin tam tersi olarak diz üstü oturulur ; sol ayak dik tu­tulur ; - yani topuk yukarıda, parmak uçları ise yer­de­dir. - sağ ayağın par­mak uç­ları da - köprü gibi duran- sol bacağın altından bi­raz dışarı çıkarılır. Bu du­rumda sağ baldır tamamen yere yapışıktır, vücut zorunlu olarak sol tarafa doğru eğimlidir ve eller namazda olduğu gibi yine dizler üzerinde bu­lunduru­lur. Bu oturuş şeklinin, yakın tarihte yaşamış olan bazı Nakşibendî teorisyen­leri tarafından öngörüldüğü anlaşılmakta­dır.

    Gözleri Yummak :

    Gerek " Hatm-i Havâcegân " sırasında, gerekse mürîdin tek başına yap­tığı râbı­tada gözler yumulur. Hem hatim âyinini yöneten şeyh veya temsil­cisi, hem de mürîdler aynı şeyleri yapmak durumundadırlar. Mürîd, hatim dı­şında ve yal­nız başına râbıta yaparken de yine gözlerini yumar.

    Nefesi Kontrol Altına Almak :

    Râbıta yaparken ağız kapalıdır, soluk burundan alınır. Nakşibendî Tarîkatı'nda başlıca iki çeşit zikir vardır. Bunlardan biri sözlü zikir olan vird dir, di­ğeri ise zihinsel zikir olan " râbıta " dır ki her ikisinde de nefes kontrol altında bulundurulur.

    Sabit ve Hareketsiz Durmak :

    Yakın tarihte Nakşibendî Tarîkatı'na yeniden şekil verenler, Hatm-i Havâcegân, zikir, râbıta ve benzeri âyinlerin uygulanışı sırasında mürîdin hareketsiz durmasını, ah, vah gibi ızdırap ve hüzün ifade eden sesler çıkar­mamasını ve inlememesini şart koşmuşlardır. Onlara göre bu tür davranış­lar şeytanın giriş kapısı ve nefsânî duyguların doyuma ulaştırılması olarak nitelenmiştir.

    Mürşidin Sûretini Zihinde Canlandırmak :

    Bu kural râbıtanın özünü oluşturur. Diğerleri ise buna bağlı olarak ikinci derecede ayrıntı sayılırlar. Nakşibendîlikte « Tarîkat Âdâbı » diye sıra­lanan kurallar içinde en önemli unsur olarak râbıtadan söz edilirken bu nokta üzerinde daha ısrarlı bir şekilde durulmuştur.

    Yapılan açıklamalara ve tarif şekillerine göre mürîd, bu ödevi yapmak için gerekli şartları yerine getirdikten ve gözlerini yumduktan sonra bütün dikka­tini şeyhinin cismânî varlığı üzerinde toplamaya ve onun siluetini hayâlinde canlandırmaya çalışır. Nakşibendî Tarîkatı'nın, özellikle yakın ta­rihte oluş­muş Süleymancılık ve Menzilcilik gibi bazı kollarında şeyhin fo­toğrafına bakmak suretiyle de râbıta yapılmaktadır. Mürîd bunu yaparken, şeyhinin nur deryası olduğuna inandığı kalbinden kendi kalbine bu nurla­rın bir çağlayan gibi aktığını da aynı şekilde canlan-dırmaya gayret eder.

    Râbıta yapanın konsantre olabilmesi, vecd halini yaşayabilmesi, - yani transa geçebilmesi - için onun, yukarıda anlatılanlara ek olarak - aynen ger­çekmiş gibi - düşüneceği daha birçok şey vardır. Bunlardan bazılarını, Nakşi­bendî yazarlardan biri aynen şu ifadelerle açıklamaktadır :

    Kendinizi vâkıa halinde ölü ve teneşir tahtası üzerinde, kefene sarıl­mış tasavvur edeceksiniz

    Mezarda olduğunuz halde, mürşidi, pîri, Allah ile aranızda vesîle ve va­sıta mevkiindeki zatı düşünerek, onu yanınızda ve karşınızda farzederek ve onun yüce alnına, yani iki kaşı arasına gözlerinizi dikeceksiniz ! o zatın ulu simasına hayâl hazinenizde yer verecek, onu kalbi­nizde hayâl yoluyla durduracaksınız.

    Mürşidin Rûhâniyetinden İstimdâd Etmek :

    Râbıtanın çok önemli kurallarından biri de budur. Nakşibendî ruhânî­lerine ait mektup ve kitapçıklarda bunun önemi sıkça vurgulanmıştır.

    « Rûhâniyetten istimdâd » 'ın ne demek olduğuna gelince bu, mürîdin şeyhinden himmet, bereket ve yardım dilemesidir. Bunun için şeyhin genç, yaşlı, sağ, ya da ölmüş olması arasında hiç bir fark yoktur.

    Hatta ölmüş olan şeyhin, kınından çekilmiş kılıç gibi olduğu, yani bütün maddesel kayıtlar­dan sıyrıldığı ve işlevini daha süratle yapabilecek durumda olduğu, yine bu tarîkatın rûhânileri tarafından ifade edilmiştir. Dolayısıyla mürîdin râbıta ya­parken içinden, şeyhinin sûretini canlan-dırmasıyla birlikte ondan him­met ve medet dilemesi râbıtanın kaçınılmaz bir kuralıdır.

    Bu şartlar bir şeyhten diğerine çoğalıp azalabilir, yani değişebilir. Nitekim bazı şeyhlerin, yolculuk sırasında veya çalışırken bile virdlerini çe­kebilecekle­rine ve râbıtalarını yapabileceklerine ilişkin mürîdlerini ser­best bıraktıkları, daha doğrusu onları bu durumlarda da boş bırakmak isteme­dikleri bilinmektedir.

    Mürîd sık sık şeyhinin veya ona vekâlet eden yetkilinin sohbetlerinde sürekli telkinler alarak râbıta için hazır hale getirilir. Bu sohbetler bir çeşit şart­landırma seanslarıdır ; Son derece de etkilidir. Bu sırada oluşan mistik atmosfer içindeki mürîdin psikolojik durumu, ders ya da konferans izleyen bir dinleyicinin, hatta vaaz dinleyen bir mü'minin durumundan çok fark­lı­dır. Mürîdin iç dünyasının derinliklerinde bu telkinlerle o kadar şiddetli et­kiler uyandırılır ki râbıta sırasında o, kendinden geçmiş ve başka alemlere dalmış gibi olur. Arvâsî'nin tabiriyle :

    Mürîd, şeyhinin muhabbet alâkasıyla saatten saate onun renk ve kı­vamı içinde olgunlaşır. Aksetme suretiyle de onun nurundan nur emer. Bu türlü faydalanma ve feyizlenmede, işin nasıl ve ne şekil olduğunu bilmek şart de­ğildir. Kavunun güneş hararetiyle pişmesi gibi sâlik, mürşidin terbi­yesinde ya­vaş yavaş gelişir. Zamanla bu gelişme kemâle erer. Rahmânî ne­fesin üflenme­sine istidad kazanır.

    Mürşid râbıtası için, genellikle iki zaman vardır. Bunlardan biri Hatm-i Havâcegân âyini sırasında, diğeri ise her mürîdin yalnız başına yapmak duru­munda olduğu vird denilen sözlü zikre başlamadan öncedir. Bunun-la bera­ber yine her şeyhe göre, râbıtaya ilişkin zamanlama değişebilir.

    Esasen tarîkatta zi­kirle râbıta birbiriyle çok yakından alâkalıdırlar. Geniş an­lamda râbıta da zi­kirden sayılmakla beraber " Zikir " terimi özellikle sözlü wird için kullanılır. Zikir de râbıta da tarîkatın temel kurallarındandır. Fakat daha önce de işaret edildiği gibi onlara göre râbıta zi­kirden çok daha önem­lidir.

    İşte râbıtanın uygulanış biçimi ve şartları hakkında elde edilebilecek en geniş bilgiler bunlardır denebilir.

    Ama ne yazık ki, batıl tezgahlarına malzeme olarak getirdikleri ayet ve hadisler doğru, onlardan yaptıkları istimbatlar ise batıldır.

    Bununla beraber bizler için örnek ve önder olan sahabe toplumunda dahi böyle bir şey asla ne yapılmış, ne anlatılmış ve ne de ima yollu ile de olsa bundan bahsedilmiştir.

    Çünkü biz biliyoruz ki sahabe Allah resulü s.a.v’i en çok seven insanlardı. Ama buna rağmen – az önce de ifade ettiğimiz gibi – o insanlar Allah resulü s.a.v’i asla rabıta etmemişlerdi.

    Rabbim bütün Müslümanlara doğruya, hakka ve hakikata uymayı nasip eylesin.

    Vel hamdu lillahi rabbil alemin


    TACUDDİN EL BAYBURDİ
  2. senuser
    Islam-TR Üyesi

  3. Muaz ibni Cebel
    Allah'ın Kulu

    link acilmiyor indiremiyorum...

Sayfayı Paylaş

Yüklüyor...