Mustafa İslamoğlu'ndan Müthiş Özlü Sözler ...

Konu, 'Serbest Kürsü' kısmında feCre tarafından paylaşıldı.

  1. feCre

    feCre Islam-TR Üyesi

      
    Gazeteci Hakan Albayrak, Mustafa İslamoğlu Hoca'nın Tefsir Derslerinde tuttuğu Notları (Hocaya ait sözleri, tespitleri) okuyucularla paylaştı.

    [​IMG]

    İŞTE O TESPİTLER :

    “Vahiy, bir hatırlatmadır. Demek ki unutulan bir şey var.”

    “Vahiy, insanı özüne döndürür. Özünde iyi olan insan zamanla sapmıştır, kendine karşı yabancılaşmıştır. 'Zikir' (Hatırlatma) olan Kur'an, insanı yeniden doğru yola iletir, onu kendi kendisiyle barıştırır.”

    “Mü'min; kendini bulan kimsedir, kendisini bulmuş kimsedir, kendisiyle buluşmuş kimsedir.”

    ***

    “İhlas suresi '[​IMG] vardır' diye başlamaz, '[​IMG] birdir' diye başlar, 'tektir' diye başlar. Çünkü [​IMG]'ın varlığı, ispatı gerektirmeyen bedihi bir hakikattir.”

    “'Yalnızca benden korkun' buyuruyor Rabbimiz. Yalnızca [​IMG]'tan korkmak, insanı özgür kılar.”

    [​IMG] dışında herhangi bir şeyden korkmak insanı tutsaklaştırır.”

    “İnsan BİR [​IMG]'a kulluk etmezse, 1000 sahte ilaha, puta, tağuta kulluk etmek zorunda kalır.”

    “Kelime-i Tevhid, özgürlük ve güvenlik parolasıdır.”

    ***

    “'Yılgınlığa kapılmayın, üzülmeyin. Eğer gerçekten inanıyorsanız, insanların en üstünü mutlaka siz olursunuz' buyuruyor Rabbimiz. İman en büyük imkândır.”

    “İmanı bir madalya gibi şerefle taşıyor muyuz, yoksa Müslümanlığımızı utanılacak bir şey gibi, bir ayıp gibi mi taşıyoruz? İmanımızı en büyük imkân mı biliyoruz, yoksa imanımız olduğu halde 'İmkânım yok' mu diyoruz?”

    [​IMG]'a güveniniz, O'nun size güvenini belirleyecektir.”

    ***

    “'E'ûzu billahi mineşşeytanirracîm', manevi bir hicret parolasıdır.”

    ***

    “Besmele, hayatı [​IMG]'a, mahluku Halik'e bağlayan bir köprüdür; eşyayı kutsala bağlayan bir bağdır; yüreği Rabbi'ne bağlayan bir kablodur.”

    “Besmele, bir hayat felsefesidir.”

    “Besmele ile başladığınız bir iş, [​IMG]'a ısmarladığınız bir iştir.”

    “Besmele, [​IMG]'ın karışmadığı hiçbir iş yok demektir.”

    “Besmele, sekülarizmi reddeder.”

    “Besmelenin tam tercümesi: Rahman özelliği ile tüm yaratıklarına merhametli muamele eden [​IMG]'ın adıyla.”

    ***

    “Fatiha, ebedî yolun yolcularına ebedî bir teşekkürdür. 'Bizi dosdoğru yola ilet, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna…' diyoruz. Evvelki peygamberleri ve ümmetleri, sadık ümmetleri, yani gelmiş geçmiş bütün salihleri anıyoruz.”

    “'İhdinî' değil 'ihdinâ'. Fatiha'yı okuyan Müslüman, sadece kendisi için değil bütün ümmet için dua eder. Ümmeti bölenler Fatiha'yı yalanlamış olurlar.”

    ***

    “Kur'an, imandan sonra en çok iki şey üzerinde durur: namaz ve infak.”

    ***

    “Salâtı ikame etmek ('…veyukîmûnesselâte…'): [​IMG]'ın huzurundaki esas duruşunu bozmamak.”

    “Namazın hayatî önemine dair: En kritik anlarda bile lânet okumaktan kaçınan Peygamber Efendimiz, Hendek Savaşı'nın gecesi, yatsıdan sonra dört vakit namazı kaza ettikten sonra, 'Bize namazı geçirttiler' diye düşmana lânet etmiştir.”

    “'Ben Müslümanım' demenin 'Ben berberim' demek kadar ciddiyeti olmasın mı? Berbere tarak-makas sorarlar, o da gösterir. Siz ne göstereceksiniz? Dil ile söylemek yetmez, hal ile göstermek lazım. 'Ben Müslümanım' diyeceksiniz, ama namazı kılmayacaksınız; yumurtasız omlet yemek gibi bir şey!”

    ***

    “'Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden başkaları için harcarlar (infak ederler)' diyor. 'Rızık olarak verdiklerimizden' diyor; fazlalıklardan, işe yaramayanlardan değil.”

    [​IMG] için veriyorsanız, dikkat edin! Kime verdiğiniz değil, kim için verdiğiniz önemli. Zekâtta malın kötüsünü vermek, [​IMG]'a saygısızlıktır.”

    “Kur'an'ın özlediği toplum fedakâr bir toplumdur.”

    “Ey insan! Verirsem tükenir diye mi korkuyorsun? Öyleyse sen [​IMG]'ı tanımıyorsun.”

    “Bir Hadis-i Şerif'e göre infak eden kişi cennet gibi bir insandır. Böyle bir insan, içinde bulunduğu eve cennet kokusu verir. Onunla beraberliğiniz adeta cennette bir an yaşamak gibidir.”

    ***

    “Bakara suresinin 77'nci âyetine göre erdemli kişiler,

    - [​IMG]'a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara, nebîlere iman eden,

    - [​IMG] sevgisiyle yakınlara, yetimlere, düşkünlere, yolda kalmışlara, yoksullara, kölelere karşılıksız yardım eden,

    - namazı kılan, zekâtı veren, söz verdikleri zaman sözlerinde duran,

    - zorlukta, darlıkta, savaşta sabredenlerdir.”

    ***

    “Sizin kendinizi nasıl tanımladığınız değil, [​IMG]'ın sizi ne olarak gördüğü, nasıl tanımladığı önemlidir.”

    “İktidarda olmayan imanınızla övünmeniz boşunadır. Eğer iman kalbinizde taht kurmamışsa, beden ülkesinin başkenti olan yürekte imanın iktidarı hüküm sürmüyorsa, oraya şeytan hakim ise, diğer uzuvlar (eller, ayaklar, gözler…) şeytanın yolundan gidiyorsa, yazıklar olsun sizin imanınıza.”

    “Şeytanın sorunu, [​IMG]'ı inkâr etmek değil, [​IMG]'ın hükmüne boyun eğmemektir. Buna rağmen [​IMG], onu kâfir olarak tanımlıyor. Demek ki [​IMG]'ın hükümlerine isyanda ısrar, inanç mevcut olsa bile, kişiyi kâfir yapabilir.”

    ***

    [​IMG]'ın sizin için biçtiği fiyat cennettir. Değerinizi düşürmeyin.”

    ***

    “Ya Rabbi! Sen beni 1000 kez bağışlarsın da, 1001'inci kez kapına geldiğimde 'Yine mi sen?' demezsin.”
    ***

    “Hiçbir günah, [​IMG]'ın rahmetinden daha büyük olamaz.”


    Hakan Albayrak / Yeni Şafak Gazetesi
  2. feCre

    feCre Islam-TR Üyesi


    mustafa islamoğlu hocamızdan yeni bir kitap daha ...

    ÖZLÜ SÖZLER


    [​IMG][​IMG]

    SÖZBAŞI


    Sözünü bilen kişinin / Yüzünü ağ ede bir söz

    Sözü pişirip diyenin / İşini sağ ede bir söz


    Söz ola kese savaşı / Söz ola kestire başı

    Söz ola ağulu aşı / Bal ile yağ ede bir söz


    Kişi bile söz demini / Demeye sözün kemini

    Bu cihan cehennemini / Sekiz uçmağ ede bir söz


    Bir tek söz nelere kadirmiş meğer? Hem öldürür, hem diriltirmiş. Hem savaş keser, hem baş kestirirmiş. Bazen zehirli aşı bal ile yağ eden bir panzehir olur, bazen de cehennemi cennete çevirirmiş. Yeter ki söz ham olmasın, pişmiş olsunmuş.


    Bizim Yunus öyle diyor. Doğru söylüyor. Doğru söylediğini Kelime-i Şahadet´ten biliyoruz. Çünkü bir söz kişiyi küfür karanlığından imanın aydınlığına çıkarıyor. Yine Kelime-i Tevhid´den biliyoruz. O kelime ki, Nebi´nin ifadesiyle, bir tanesi Hak katında tüm evrenden daha ağır çekiyor. Yunus Emre söz medeniyetinin çocuğu. Bu yüzden sözün kadr u kıymetini biliyor. Bu yüzden sözün gücüne inanıyor. Bu yüzden sözün gücünü gücün sözünden üstün tutuyor. Zira Yunus´u yetiştiren medeniyetin kurucu aklını sözlerin şahı olan vahiy, yani Kur´an temsil ediyor.


    Elinizde tuttuğunuz ÖZLÜ SÖZLER, vahyin imbiğinden damıtıldı. 1992´de başlayıp 2008´de hitama eren tefsir derslerimiz sırasında sarf edildi kahir ekseriyeti. Birçok tefsir talebesi bu sözleri topladı. Bazıları bir inci saklar gibi özel defterlerde sakladı. Bu sözler dilden dile, gönülden gönle aktarıldı. El yazma nüshalardan çoğaltılıp dağıtıldı. Bazen ajanda, bazen dosya, bazen CD, bazen defter şeklinde bana da ulaştırıldı. Hepsinde ortak istek, bu sözlerin bir kitapta toplanmasıydı.

    Zira bu sözler "hap sözler" diyebileceğimiz spot cümlelerden oluşuyordu. Akılda kolay kalıyor, vahiyle aklını inşa etmek isteyen kişilere meramlarını ifade etme kolaylığı sağlıyordu. Bazen bir tek cümle, ancak bir kitap ile ifade edilecek bir hakikati taşıyabiliyordu. Israrlara fazla dayanamadık. Vahyin İmbiğinden Damıtılan ÖZLÜ SÖZLER´i bir kitapta toplayıp, söz medeniyetinin çocuklarına sunduk.


    Sahipli sözleri, emanete riayetin bir gereği olarak, sahibine nisbet ettik. Çok nadir olarak bize ait olmayan, fakat sahibini bilemediğimiz sözleri de naklettik. Onları "tırnak içine" aldık. Bu, o kadar önemli mi? Evet, önemli. Zira bir sözü sahibine nisbet ederek aktarmak, hem emeğe saygının hem de alıntı ahlakının bir gereğidir. Bu hassasiyetimize rağmen, ihtiyaten söylemeliyim ki, zihnimizin kayda aldığı ve fakat sahibini unuttuğu için sahiplendiği nadir sözler de olabilir. Eğer varsa, bu tür sözler için sahiplerinden huzurunuzda helallik dilerim.


    Bilir ve inanırım ki söz söyleyenin/yazanın neresinden çıkarsa, dinleyenin/okuyanın orasına varır. Dudaklardan çıkan sözler kulak kepçesinde kalır, yürekten çıkan sözler yürekleri bulur. Dilerim ki, benim sözlerim de yüreğimden çıkıp yürekleri bulsun. Vahyin İmbiğinden Damıtılmış ÖZLÜ SÖZLER, "özden sözler" olsun, siz okurların da özünü bulsun. Yürek toprağına bir tohum gibi düşsün, orada iman güneşi ve irfan suyu ile tuba ağacına dönüşsün.


    Sözümüzün özümüze, özümüzün hakikate ayna olması niyazımla…

    Mustafa İslamoğlu

    15 Ramazan 1430, İstanbul
  3. Habibullah

    Habibullah İyi Bilinen Üye Yetkili Kişi Forum Yöneticisi

    İnşâallâh bu yazımızı takip edecek yazılarımızda, onun bu tür fasit ve müfsit görüşlerini ibtal etmek üzere bir takım ilmî reddiyeler kaleme alacağız. Ancak bu yazımızda Mâide Sûresinin otuzüçüncü âyet-i kerîmesinde geçen İslâm’ın önemli bir hükmünü nasıl yok saydığını beyan etmeyi münasib gördük. Şimdi ilk olarak kendisinin mealine ve dipnotuna hiç müdahale etmeksizin yazdıklarını size aynen aktaracağız, daha sonra da tahlilini hep birlikte yapacağız.
    “Allah’a ve Rasûlü’ne karşı savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuğu yaymaya çalışanların öldürülmeleri ya da asılmaları veya muhalefetlerinden dolayı ellerinin ve ayaklarının kesilmesi, yahut bulundukları yerden sürülmeleri, sadece (âdil) bir karşılıktan ibarettir. Bu, onların dünyada uğradıkları zillettir; âhirette ise onları korkunç bir azap beklemektedir.”
    Yazar bu âyetin dipnotunda (1/197) şu kaydı düşmüştür. “Bu cümle bir ‘inşa’ cümlesi değil bir ‘ihbar’ cümlesidir ve dolayısıyla Kur’an el ve ayakların çaprazlama kesilmesi gibi bir cezayı emretmemekte, sadece nakletmektedir. Bundan öte, Allah Rasû lü’nün hiçbir muhalife böylesi bir ceza uygulamadığı da tarihi bir gerçektir.”
    Mezkûr şahsın mealini ve gerekçesini böylece okumuş oldunuz. Buna mukabil bir de Üstâdımız Mahmud Efendi Hazretlerinin hazırlamış olduğu “Kur’ân-ı Mecîd ve Tefsirli Meâl-i Âlîsi”ndeki meale göz atalım. “Allâh’a ve Rasûl’ün(ün dostları olan müminler)e harp açmakta olan (ve insanların yollarını kesip mallarını çalan) o (imansız) kişilerin ve (Müslümanlardan da olsa) yer(yüzün)de fesat (ve bozgunculuk çıkartmak) için koşuşturan kimselerin cezası, (sadece öldürmekle yetinmişlerse,) ancak (kısas yoluyla) öldürülmeleri yahut (cinâyetle birlikte mal da gasbetmişlerse,) asılmaları veya (cinâyet işlemeyip sadece mal almışlarsa,) ellerinin ve ayaklarının çaprazdan kesilmesi ya da (korkutmadan başka bir şey yapmamışlarsa,) o (oturdukları) yerden sürül(üp hapse gönderil)meleridir.
    İşte sana! Bu (cezalar), dünyâda onlar için büyük bir (alçaklık, rezillik ve) rüsvaylıktır, (günahlarının büyüklüğünden dolayı) âhirette ise kendileri için pek büyük bir azap vardır!”
    Görüleceği üzere İslamoğlu, Kur’ân-ı Kerîm’in metninde olmayan birçok kelimeyi metne sokmasının yanısıra, dipnotta bu âyetin bir “İnşâ” değil de, bir “İhbar” olduğunu öne sürmüştür. Sizin anlayacağınız şekilde ifade etmem gerekirse, “İnşâ”, “Bir şeyi emretmek ve yapılmasını istemek” mânâsına gelmekte, “İhbâr” ise: “Evvelce olmuş bir şeyin vukuunu haber vermek ve nakletmek”tir.
    Onun dediğine göre bu âyet-i kerîmede zikredilen ceza hükümleri, bir haber niteliği taşımaktaysa, bu haber kimlerin uygulamasını bize nakletmektedir. Böyle bir şey söz konusu olamaz. Ayrıca bu ceza uygulanmayacaksa, sadece anlatılıp geçilecekse bu durumda âyet-i kerîmede beyan edilen “Dünyadaki rüsvaylık” teröristlere nasıl ulaşacaktır.
    Onlar bu cezalara maruz kalacak yerde sadece bunları hikâye gibi dinlediklerinde, rezil olacak yerde gülüp sevineceklerdir.
    Yine böylece bu durumda bir sonraki âyet-i kerîmede konu edilen: “Ancak siz kendilerini yakalamadan tövbe edenler müstesna” kavl-i şerîfi, mânâsız boş bir kelâmdan öte geçmeyecektir. Çünkü ceza yoksa istisna ve müstesna mefhumları kime işletilecektir?!
    Ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’de aynı ifadeyle zikredilen: “Fakat eğer onlar sizinle (Mescid-i Haram’da) savaş (başlat)ırlarsa, (oranın hürmetini önce onlar ihlâl ettiği için,) siz de (hiç aldırmadan) onlarla savaşın. İşte sana! Kâfirlerin cezası böylece (misilleme)dir.” (Bakara Sûresi:191)
    “Hırsızlık yapan erkekle, hırsızlık yapan kadına gelince; her ikisinin (çalıp) kazanmış oldukları şeye ceza olarak, Allâh’tan caydırıcı bir azap olmak üzere ikisinin de (sağ) ellerini (bileklerinden) kesin!....” (Mâide Sûresi:38)
    “Ey iman etmiş olan kimseler! Siz ihramlı kişilerken av öldürmeyin! İçinizden her kim onu kasten öldürürse, işte sana! (O kişinin yapması gereken;) öldürmüş olduğu hayvanın misli bir ceza (ödemesidir) ki; sizden adâlet sahibi iki kişi ona karar verecektir….” (Mâide Sûresi:95) âyet-i kerîmelerinde “Ceza” tabiri, hüküm ifade etmekteyken, burada konu edilen “Ceza”nın, üstelik: “Onların cezası ancak ve ancak budur” mânâsını ifade eden “İnnemâ” edatıyla zikredilmiş olmasına rağmen hükümsüz olması hangi delile dayanmaktadır. Bu konuda bu âyet-i kerîmenin hükmünü nesheden başka bir âyet-i kerîme yokken, bir âyet nasıl geçersiz addedilebilir.
    Oysa Fahru’r-Râzî, Beyzâvî ve Nesefî gibi birçok tefsirde: “Allâh-u Te‘âlâ ile muhârebe yapılamayacağından dolayı burada Allâh-u Te‘âlâ’nın emirlerine muhâlefet eden ve Rasûlünün hükümlerine başkaldırmış olan kimselerin cezası konu edilmiştir” denilerek bu âyet-i kerîmenin bir haber niteliğinde olmayıp, İslâm’ın bir had cezasını beyan ettiği belirtilmiştir.
    İslamoğlu bu âyet-i kerîmenin hükmünü yok saymakla kalmamış, üstelik “Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in böyle bir tatbikatı olmadığının tarihi bir gerçek olduğu”nu savunarak tarihi bir iftirada bulunmuştur. Zîrâ Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in bu hükmü işlettiği, en sahih kaynaklarda zikredilmektedir. Nitekim Enes (Radıyallâhu Anh) şöyle anlatmıştır: “Ukl ve Urayne kabîlelerinden birtakım insanlar Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e gelerek Müslüman olduklarını açıkladılar. Fakat sonra Medine’nin havası kendilerine yaramayınca hastalanıp zayıflamaya başladılar ve ovadaki develerin yanına gidip onların sütlerinden içerek sağlıklarına kavuşmak için Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)den izin istediler.
    Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in müsâadesi üzere Kuba civârındaki zekât develerinin yanında bir müddet kalıp iyileştiklerinde, dinden dönerek develerden birini boğazladılar, çobanlardan birinin ellerini ve ayaklarını kesip, diline ve gözlerine de diken batırarak ölünceye kadar kızgın güneşin altında bıraktılar, diğer develeri de alıp götürdüler.
    Sağ kalan bir çobanın haberi üzerine Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) yirmi kişilik bir müfrezeyi onların takibine gönderdi. Yakalanıp getirildiklerinde Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) onlara kısas yapılmasını emretti. Bunun üzerine o cânilerin gözleri çıkarıldı, elleri ve ayakları kesildi ve ölünceye kadar o hal üzere Harre tarafında bırakıldılar.” (Buhârî, Meğâzî: 34, No: 3956, 4/1535; Zekât: 67, No: 1430, 2/546; Müslim, Kasâme:2, no:1671, 3/1297; Neseî, Tahâret, 191, no:304, 1/174; Ebû Dâvûd, Hudûd:3, no:4364, 2/534; Tirmizî, Taharet:55, no:72, 1/106; İbni Mâce, Hudud:20, no:2578, 2/861; Ahmed ibni Hanbel, el-Müsned, no:12042, 4/214)
    İslamoğlu’nun, bu rivâyetleri bilmeyecek kadar cahil biri olmadığını düşünürsek, Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in bu âyeti tatbik etmediğini söylemesi, bizde ister istemez burada bir sû-i kasd (kötü niyet) bulunduğu düşüncesini uyandırmıştır. Zaten bu kişinin bu rivayetleri bilmeyecek kadar cahil biri olduğunu kabullenmemiz durumunda da, yine insanları böyle bir kişiyi dinlememeleri ve kitaplarını okumamaları hususunda uyarmak boynumuzun borcudur.
    Ayrıca bu âyet-i kerîme, teröristlere uygulanacak ceza hakkında Kur’ân-ı Kerim’de misli bulunmayan tek âyet olma özelliğini taşıdığı için bütün müctehidler tarafından işletildiği ve kendisinden ciltler dolusu hükümler istinbat edildiği, dört mezhebin fıkıh kitaplarında kaleme alınmıştır. Bu husustaki bazı genel hükümleri şöyle özetleyebiliriz.
    El-Mevsû‘atü’l-Fıkhiyye isimli eserde (17/158-161) zikredildiğine göre: “Kendileri yakalanmadan önce tövbe etmedikleri müddetçe muharib (terörist)lerin cezalandırılmasının, kaldırılmaya ve bağışlanmaya elverişli olmayan İlâhî hadlerden bir had olduğu” hususunda fıkıh âlimleri arasında hiçbir görüş ayrılığı yoktur. Bu hususta temel teşkil eden nass ise; “Allâh’a ve Rasûl’üne harp açmakta olan o kişilerin ve yerde fesat için koşuşturan kimselerin cezası, ancak öldürülmeleri yahut asılmaları veya ellerinin ve ayaklarının çaprazdan kesilmesi ya da o yerden sürülmeleridir. İşte sana! Bu, dünyâda onlar için büyük bir rüsvaylıktır, âhirette ise kendileri için pek büyük bir azap vardır!
    Ancak o kimseler müstesnâ ki kendilerine güç yetirmenizden önce tevbe etmiştirler! Bilin ki; Allâh gerçekten Ğafûr’dur; Rahîm’dir.” (Mâide Sûresi:33-34) âyet-i kerîmeleridir.
    Fıkıh âlimleri, âyet-i kerîmede geçen cezaların nasıl uygulanacağı hakkında farklı görüşler serdetmişlerdir. Şâfi‘îler, Hanbelîler ve İmâm-ı Muhammed ile İmâm-ı Ebû Yûsuf (Radıyallâhu Anhum) bu hükümlerin âyet-i kerîmede geçen tertip üzere uygulanacağı ve hükümlerin işlenen suça göre taksim edileceği görüşüne gitmişlerdir. Buna göre; hem öldürüp hem mal alan öldürülüp asılır, sadece mal almakla yetinenin sağ el ve sol ayağı kesilir, eşkiyalık yapıp yolcuları korkutan, fakat öldürme ve mal alma gibi suçlara bulaşmayan kimseler sürgüne gönderilir. İbni Abbâs (Radıyallâhu Anhumâ) da âyet-i kerîmeyi böylece tefsir etmiştir. (Ravzu’t-tâlib:4/155; el-Muğnî, 8/288; Ravzatu’t-tâlibîn:10/156-157; Metâlibü Üli’n-nühâ: 6/252-253; Nihâyetü’l-muhtâc:8/3) İmâm-ı Ebû Hanîfe (Radıyallâhu Anh)a göre; muharib kimse bir insan öldürmeden veya bir mal gasbetmeden yakalanırsa, tazir (azarlanma) cezasına çarptırıldıktan sonra tövbe edinceye kadar hapsedilir. Eğer hırsızlığın nisabı kadar (1.0,5 gram altın veya o değerde bir) mal almışsa eli ve ayağı çaprazdan kesilir, masum bir kişiyi öldürmüş, ama mal almamışsa öldürülür, hem cana kıymış hem de mal almışsa, ceza verme yetkisine sahip olan kimse, üç işten birini yapmakta serbesttir. Dilerse ellerini ve ayaklarını çaprazlama keser, sonra öldürür. İsterse sadece öldürür. İsterse asar. (Bedâi‘u’s-sanâi‘ : 7/94; İbni Âbidîn: 3/213; el-İhtiyâr:4/114) İmâm-ı Mâlik (Rahimehullâh)a göre ise; öldürenin mutlaka öldürülmesi gerekir. Ancak kılıç darbesiyle veya asılarak öldürülmesi hususunda yönetim serbesttir. Sadece yol kesmekle yetinseler bile idare hangisinin daha kârlı olduğunu gözeterek, öldürmek yahut asmak veya çaprazlama kesmek hususunda muhayyerdir. (Bidâyetü’l-müctehid:2/491-492; Şerhu’z-Zürkanî:8/110; Hâşiyetü’d-Düsûkî: 4/350; Tefsîru’l-Kurtubî: 6/152)
    Görüldüğü üzere; dört mezhebin sahibleri olsun, mezheb içi müctehidler olsun, hepsi de bu âyet-i kerîmeyi tahlil ve tatbik etmişler, hiçbiri hükümsüz kabul etmemişlerdir. Hal böyle iken İslamoğlu’nun: “Bu âyet-i kerîme el ve ayak kesilmesini emretmemektedir, Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) bunu yapmamıştır, bu sadece mücerred bir anlatımdır” demesi, bu âyeti hükümsüz kılması anlamına gelir ki bunun da inkârın bir türü olduğunda şüphe yoktur.
    Burada beni daha çok şaşırtan şu olmuştur; İslâmoğlu’nun beyânına göre bu “Gerekçeli Meâl”in fıkhî notları Hayrettin Karaman’la müzâkere edilmiş! Bu durumda böyle bir târihî hatâ onun da mı gözünden kaçmış yoksa o da mı aynı görüşte?!
    Eyvâh ki ğarîb oldu şerî‘at-i Muhammed,
    Ki kaldı bu misilli ulemânın eline!

    Allâh-u Te‘âlâ’nın âyetlerinden birini inkâr, tümünü inkâr sayılacağına göre, işin ne boyuta vardığı siz okurlarımızın isabetli anlayışlarına havale edilmeye değer bir husustur. Artık “Kâfirlere İslâm’ı hoş gösterelim” derken İslâm’ın kol kesme, recm ve kısas gibi hükümlerini ve Allâh’ın ahkâm âyetlerini inkâra düşerek kâfirlerin durumuna düşmekten Allâh-u Te‘âlâ’ya sığınırız ve siz okurlarımızı, bütün Müslümanları bu hususta uyarmanız ve bu reddiyeleri okutmanız temennîlerimizle Allâh-u Te‘âlâ’ya emanet ederiz. Allâh-u Te‘âlâ’nın selâmı, rahmeti ve bereketleri hepinizin üzerine olsun.
  4. Habibullah

    Habibullah İyi Bilinen Üye Yetkili Kişi Forum Yöneticisi


    Bizleri Kur’ân-ı Kerîm’e inanan ve buyurduklarını tahrife yeltenmeyen Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’ten kılan Allâh-u Te‘âlâ’ya sonsuz hamd-ü senâlardan ve: “Benim ve ashâbımın sahip bulunduğumuz Cemaat inancından bir karış ayrılan kişi, muhakkak İslâm ipini boynundan çıkarmış olur” (Tirmizî, no:2641, 2863,) buyuran Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e ve Cemaati temsil eden ashâbına sınırsız salât-ü selâmdan sonra!

    Bu ayki yazımız yine Ehli Sünnet müdâfaası ve Ehli Bidat reddiyesi kapsamında Mustafa İslamoğlu’nun Kur’an mealine ve tefsirine soktuğu bir bidati, bir tahrifi ve bir inkârı eleştirmek üzerine olacaktır. Tabi şunu sizlerle paylaşmak isterim ki; bizim, kişilerin şahsiyetine hakaret ve bazı kimselerden nefret gibi bir seciyemiz bulunmamaktadır. Zaten dînimiz de bize bu tür ahlâkı yasaklamaktadır. Biz ancak kişilerin yanlış bulduğumuz fikirlerini ilmî cevaplarla reddetmeye ve insanların bu yanlışlara inanarak îmandan çıkmamalarına gayret etmeye yönelik faaliyetler içerisinde olabiliriz. Zaten bundan başka bir şey düşünmeye bile vaktimiz yoktur. İnkârın îmanla, dalâletin de hidâyetle yer değiştirmesi neticesinde İslâm’a giren bir kâfire ve yola gelen bir dalâlet sahibine karşı fikrimizi ve tavrımızı değiştirmemiz bize emrolunduğuna göre, bidatten sünnete ve firak-ı dâlleden Ehl-i Sünnete dönen bir kimseye de aynı muameleyi revâ görürüz ki, bu da bizim kimseye karşı şahsî ve nefsî bir nefret ve adâvet taşımadığımızın en büyük göstergesidir.

    Fakat şunu insafla düşünerek bize hak vermeniz gerekir ki, itikadımıza göre Ehl-i Sünnet dışı bulduğumuz bir kişinin, insanı dinden çıkaracağına kanaat getirdiğimiz görüşlerinin Ehl-i Sünnet mensupları arasında, bilgisizlik ve seçici olmamak nedeniyle kabul gördüğünü müşahede etmemize rağmen, bu kardeşlerimizi bu yanlış inançlara uymamaları hususunda uyarmamamız, inançlarını bizden duydukları ilimlere emânet eden sevenlerimize karşı büyük bir hıyânet olmaz mı ve bu kıyamet gününde büyük bir vebâli mûcib olmaz mı? Bir çukura doğru gittiğini gördüğümüz görme engelli bir kişiyi uyarmamaktan ve elinden tutup selâmet yoluna iletmemekten daha büyük bir vicdansızlık olabilir mi?

    İşte biz arz-ı ekber günü: “Yâ Rabbi! Biz doğru bildiklerimizi bildirdik ve kötülükten nehyettik, ama herkes bizi dinlemedi. Elimizde olmayan şeyler sebebiyle bizi muâhaze etme” diyebilmemiz için, bir de bu yazılarımızdan etkilenerek yanlış inançlardan tevbe edenler ve yanlış insanlardan uzak duranlar olabilir ümidiyle bu reddiyelerimizi inşâallâh sürdüreceğiz. Sizden beklentimiz dikkatle ve insafla muhakeme etmeniz, bu yazımızın okunması hususunda iyiliği emretmeniz ve bu ilmî reddiyeleri yaymak dışında hiçbir şahsa hakaret ve nefretle dilinizi ve kalbinizi meşgul etmemenizdir.


    Bugünkü reddiye konumuz, İslamoğlu’nun Ye’cûc ve Me’cûc mevzuundaki bâtıl fikirleri Kur’ân-ı Kerîm meâline dahil etmiş olmasıdır.


    Şöyle ki: İslamoğlu, “Hayat Kitabı Kur’an-Gerekçeli Meal-Tefsir” namındaki kitabının birinci cildinin 575. sayfasına denk gelen Kehf Sûresinin 94. âyet-i kerîmesinin notunda şu ifadelere yer vermiştir:


    “Ye’cûc ve Me’cûc’e helâki hak eden tüm toplumlardan söz edilen bir pasajda daha değinilir (21:95-96). İkisi birlikte düşünüldüğünde, Ye’cuc ve Me’cuc’un belli bir zaman ve mekana has mahdut ve belirli bir topluluk olmadığı, her zaman ve mekânda ortaya çıkan yıkıcı ve tahripkar güçleri temsil ettiği anlaşılır. Ye’cûc ve me’cûc isimlerinin manaları ve ayrıntılı bir tahlil için 21:96’nın notuna bkz.”


    Kendisinin bu konudaki görüşlerini imla hatalarına ve yazım çelişkilerine dahi riayet ederek hiçbir noktasını bile değiştirmeden naklettikten sonra, şimdi de havale ettiği notu yani Enbiyâ Sûresinin 96. âyet-i kerîmesinin dipnotunun bir bölümünü zikredelim:


    “Musa Carullah’ın dediği gibi Ye’cûc-Me’cûc yeryüzünün her tarafında, her millette, her çağda bulunabilir. Kur’an’da, bunların cinsiyetleri, zaman ve mekânı sınırlanmamıştır. Günümüz itibarıyla askeri ve ekonomik gücüyle bütün yeryüzünü işgal etmiş olan egemen küresel güçler en dehşetli anlamıyla Ye’cûc ve Me’cûc’turlar.”


    Evvelâ İslâmoğlu’nun, görüşünü benimseyerek kendisinden nakil yaptığı bu kişiyi tanıyalım: Mûsâ Cârullah, (1875-1949) yılları arasında yaşamış, bir çok yanlış fikirleri olan bir şahıstır. Onun, insanı dinden çıkaracak tek fikri bu değildir. Nitekim kendisi dinler tarihi araştırmalarının önemine temas sadedinde, dinlerden söz ederken birine hak, diğerine bâtıl demekten sakınmanın ve her dine saygı göstermenin gereğine inanmıştır. “Rahmet-i İlâhiyye Burhanları” adlı eserinde, âhirette daimi azabın İlâhî rahmete uygun olmayacağını ve İlâhî rahmetin herkesi kapsadığını söyler. (Türkiye Diyanet Vakfı, İslam Ansiklopedisi, 31/215) Onun bu görüşlerinden anlaşıldığına göre; İslâm için hak, Yahudilik ve Hristiyanlık gibi bâtıl dinler için bâtıl demekten sakınılması gerekiyormuş. Allâh-u Te‘âlâ nezdinde hak olan tek dînin İslâm olduğu Kur’ân-ı Kerîm’in sarih ifadesiyken, bize Allâh’ın hak dediği şeye hak demekten sakınmamız gerektiğini öğütleyen ve Kur’ân-ı Kerîm’in bir çok yerinde kâfirlerin azabından bahsedilirken sadece “Sonsuz azapta kalacakları” mânâsını ifade eden “Hâlidîne” tabiriyle yetinilmeyip, tekid için peşisıra “Ebedâ” lafzı zikredildiği halde, Allâh-u Te‘âlâ’nın kendisine yakıştırdığı gazap ve azap sıfatlarını Allâh’a yakıştıramayarak sonsuz azabı inkâr etmek suretiyle, kâfir olan bir adamın görüşünü bir Kur’ân meâlinde nakletmek bile büyük bir cinayetken, üstelik bu kişinin bir çok âyetin müfâdını inkâra götüren bir dalâlet ifadesini, muhakemeye bile tâbî tutmaksızın kabule şâyân tek bir görüşmüş gibi hikâye etmek, elbette ki İslâm toplumuna yapılacak en büyük hainlik olmuştur. Oysa Ye’cûc ve Me’cûc kavimlerinin, Zülkarneyn’in yolculuğu sırasında uğradığı belli bir mıntıkada bulunan iki dağın arasına demir parçaları ile kurşun kullanarak yaptığı muhkem bir seddin arkasında bulunan iki ümmet oldukları, kıyamete yakın vaat edilen zaman gelinceye kadar o seddi delemeyecekleri ve insanlara zarar veremeyecekleri Kur’ân-ı Kerîm’de açıkça belirtilmiştir.
    Nitekim Allâh-u Te‘âlâ bu konuda şöyle buyurmaktadır:


    “Sonra yine o (Zülkarneyn doğuyla batı arasında, doğudan kuzeye doğru üçüncü bir yola girerek maksadına ulaştıracak) başka bir sebep izledi.


    Nihâyet (aralarına sed yapacağı) o iki dağın arasına ulaştığı zaman onların önünde öyle bir toplum buldu ki, onlar (dillerinin garipliği ve akıllarının kıtlığı yüzünden) hiçbir söz anlamaya yanaşmıyorlardı.


    (Oranın halkı) dediler ki: “Ey Zülkarneyn! Gerçekten Ye’cûc ve Me’cûc (isimli iki kabilenin mensupları) bu toprakta (katliâm, tahribât ve ekinleri telef etmek suretiyle) fesat çıkaran kimselerdir. Bizimle onlar arasında (bize saldırmalarını engelleyecek) bir sed yapmana karşılık sana bir vergi versek nasıl olur?”


    (Zülkarneyn (Aleyhisselâm) onlara cevâben) dedi ki: Rabbimin beni içerisinde yerleştirmiş bulunduğu (mallar, mülkler, sebepler ve alet-edevât gibi gerekli) şeyler (sizin bana teklif ettiğiniz ücretten) daha iyidir.


    Öyleyse siz bana (parayla değil de,) bir kuvvetle; (insan gücü ve güzel sanat becerisiyle) yardım edin de sizinle onlar arasında (istediğinizden daha) sağlam bir sed yapayım!
    (Hadi) bana büyük demir parçaları getirin!” (Onlar da dediğini yaptılar. Böylece o yavaş yavaş demir kütlelerini dizmeye başladı.)

    Nihâyet (dağların) karşılıklı iki kenarın arasını düzlediğinde: “ (Körüklerle demir parçalarına) üfleyin!” dedi. (Onların üflemesi) netice(sin)de onu (kızgın) bir ateş hâline çevirince (ilgililere): “Getirin bana da, onun üzerine erimiş bir bakır dökeyim!” dedi.


    (Onlar söylenenleri harfiyyen yapınca, o sed iyice lehimlenerek sert bir dağ haline geliverdi. Derken Ye’cûc ve Me’cûc gelip, onu delmek ve üstüne tırmanmak istedilerse de) artık onlar onun üstüne çıkmaya da güç bulamadılar, onu azıcık delmeye de en ufak bir imkân bulamadılar.

    (Bunun üzerine Zülkarneyn (Aleyhisselâm)) dedi ki: “İşte bu (seddi yapmaya muvaffak olmam), Rabbimden (kullarına karşı) büyük bir rahmet (eseri)dir. Ama (kıyamete yakın o sed ardında kalan Ye’cûc ve Me’cûc’un insanlara musallat edilmesi hakkında) Rabbimin vaadi(nin gerçekleşme zamanı) gelince O onu yerle bir edecektir. Zaten Rabbimin vaadi dâima (yerini bulacak) bir hak olmuştur.


    İşte o (seddin arkasından çıkacakları) gün (aralarında vukû bulacak izdiham nedeniyle) Biz onların bir kısmını diğer bir kısmın içerisinde deniz dalgası gibi çarpışmakta olduğu halde bırakmışızdır.
    Derken sûr içerisine üfürüldü de, artık Biz onları (hesap ve ceza için) tam bir toplayışla cem ettik!” (Kehf Sûresi:92-99)


    Diğer bir âyet-i kerîmesinde de onların şu anda dünya halkı içerisinde fesat çıkaramadıklarını, ama vakti gelip sedleri delinince süratlice her tarafa yayılacaklarını beyan sadedinde şöyle buyurmuştur:


    “(Hakkı bildikleri halde onda birleşmeyen kâfir milletlerin helâkleri böylece sürüp gidecek,) nihâyet Ye’cûc ve Me’cûc (seddi) açılınca ki, onlar (dağ ve tepe gibi) her yüksek yerden (inerek, ekinlere ve canlılara saldırmak üzere) süratlice koşacaklar!” (Enbiyâ Sûresi:96)


    Ye’cûc ve Me’cûc hakkındaki hadîs-i şerîfleri konu edecek olursak bunlar ciltler dolusu kitaplara mevzu olacak kadar fazladır. Ama bunları özetleyerek konumuzu aydınlatmaya yeterli olacak bir kısmını zikredecek olursak: “Ye’cûc ve Me’cûc Âdemoğullarından iki kabilenin ismidir. Kıyâmete yakın Îsâ (Aleyhisselâm) inerek Deccal’ı helâk ettikten sonra Zülkarneyn’in bina ettiği sed açılarak, Ye’cûc ve Me’cûc kavimleri dağ ve tepe gibi yüksek yerlerden akın ederek insanlara karışacak ve her şeyi yiyip içmeleri üzerine göller dahî kuruyacak, neticede büyük bir kıtlık baş gösterecektir. Sonra Îsâ (Aleyhisselâm)ın duasıyla boyunlarına musallat olan deve kurduyla top yekûn helâk olacaklardır, leşleri dünyâyı doldurunca Îsâ (Aleyhisselâm)ın duasıyla Allâh-u Te‘âlâ, uzun boyunlu develere benzeyen birtakım kuşları göndererek o leşleri dilediği yerlere attıracaktır. Daha sonra Allâh-u Te‘âlâ’nın göndereceği yağmurlarla yeryüzü onların pisliklerinden yıkanacaktır.
    Sonunda Allâh-u Te‘âlâ yeryüzünü cennet gibi yeşertecek ve Îsâ (Aleyhisselâm)ın beraberinde olan tüm müminlerin durumları düzelecektir. (İbni Mâce, Fiten: 33, no: 4075-4077, 2/1358; Tirmizî, Fiten: 59, no: 2240, 4/510)


    Ebû Hureyre (Radıyallâhu Anh)dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) sed hakkında şöyle buyurmuştur:
    “Ye’cûc ve Me’cûc her gün onu kazarlar, tam delmeye yaklaştıklarında başlarındaki yetkili: ‘Dönün, yarın onu delersiniz’ der. Ama Allâh-u Te‘âlâ onu eskisi gibi sağlam şekle döndürür. Nihayet müddetlerinin sonuna ulaşıp Allâh onları insanlara musallat etmek istediğinde görevlileri: ‘Dönün, yarın inşâallâh onu delersiniz’ der. Döndüklerinde onu, bıraktıkları hâli üzere bulurlar ve onu delerek insanlara saldırırlar, bütün suları içerler, insanlar onlardan kaçmaya başlar. Bunun üzerine oklarını göğe doğru atarlar, onlar kana bulanmış halde kendilerine geri dönünce kibir ve kasvetlerinden dolayı: ‘Yer ehline galip geldik, göktekileri de mağlup ettik’ derler. O zaman Allâh-u Te‘âlâ onların üzerine, enselerine yapışan bir kurt musallat eder de böylece onları helâk eder.” (Ebû Ya‘lâ, no:6436; Hâkim, el-Müstedrek: 4/488; Abdürrezzâk, el-Musannef, 2/28,29; Ahmed ibni Hanbel, el-Müsned, no:10632, 16/369; Tirmizî, no:3153; İbni Mâce, no:4080; İbni Hibbân, no:6829)


    Ebu’z-Zâhiriyye (Radıyallâhu Anh)dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
    “Müslümanların kıyamete yakın çıkacak fitnelerden sığınağı Dimeşk’tir, Deccal’dan sığınakları Beyt-i Makdis’dir, Ye’cûc ve Me’cûc’den sığınakları ise Tûr Mescidi’dir.” (İbni Ebî Şeybe, el-Musannef, 5/324, 325, 12/191)


    Zeyneb binti Cahş (Radıyallâhu Anhâ) şöyle anlatmıştır: Bir gün Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) yüzü kızarmış vaziyette uykusundan uyandı.
    Bir yandan da şöyle diyordu: “Allâh’tan başka hiçbir ilâh yoktur, çok yaklaşan bir şerden dolayı vay Arapların başına gelecek olanlara! Bu gün Ye’cûc ve Me’cûc’ün seddinden şu kadar (az bir miktar) açılmıştır.” (Buhârî, no:3346, 3598, 7059, 7135; Müslim, no:2880)


    Ebû Sa‘îd el-Hudrî (Radıyallâhu Anh) dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Ye’cûc ve Me’cûc açılacak, onlar Allâh-u Te‘âlâ’nın: ‘Her yüksek yerden boşalıyorlar’ buyurduğu gibi, insanlara musallat olacaklar, Müslümanlar onlardan kaçarak şehirlerine ve kalelerine çekilecekler, hayvanlarını bile yanlarına toplayacaklar. Ye’cûc ve Me’cûc yeryüzünün sularını içecekler, bir nehre uğradıklarında onu kupkuru bırakacaklar, arkalarından gelenler: ‘Bir zamanlar burada su vardı’ diyecekler. İnsanlardan özel sığınaklara girmeyen kimse kalmayınca onların sözcüsü: ‘İşte yer halkından kurtulduk, şimdi gök ehli kaldı’ diyecek…” (Ahmed ibni Hanbel, el-Müsned, no:11731, 18/256; İbni Mâce, 4079; Ebû Ya‘lâ, 1144, 1351; Taberî, 15/399; İbni Hibbân, no:6830; Hâkim, el-Müstedrek: 2/245, 4/489)


    Kıymetli okuyucularımız! Takdiri size bırakıyoruz. Bu iki kavmin kimlikleri, Zülkarneyn’in seddi arkasında yaşadıkları, kıyamete yakın Allâh-u Te‘âlâ’nın parçalamasıyla sed açılarak insanlara musallat olacakları, onlardan kaçanların Tur dağına sığınacakları ve Îsâ (Aleyhisselâm) indikten sonra onun duâsıyla helâk edilecekleri bunca âyet-i kerîme ve mânen mütevâtir olan sahih hadîs-i şerîflerde şüpheye mahal bırakmayacak sarih ifadelerle anlatılmışken, bu iki kavmin belli bir cinsiyetle, zaman ve mekânla kayıtlı olmadığı ve hâli hâzırda dünya üzerindeki tüm teröristlerin ve tahakküm gücünü elinde bulunduran siyâsi ve ekonomik güçlerin Ye’cûc ve Me’cûc olduğunu söylemek, Kehf Sûresinin âyetlerinde zamanı ve mekânı, yapım tarihi ve yapı malzemeleri zikredilen böyle bir seddin ve arkasında kalan iki kavmin mevcûdiyetinin inkârı anlamına gelmez mi?


    Bu tür milletlerin her zamanda ve her mekanda bulunduğunu söylemek, Kehf ve Enbiyâ Sûrelerinin âyetlerinde açıkça ifade edilmiş olan: “Vakti gelince seddin parçalanacağı” gerçeğini reddetmek mânâsı taşımaz mı? Bunca hadîs-i şerîf ve rivâyetlerde bu toplumların suları kurutacakları ve her türlü ifsadı yapacakları açıklanmışken, bu gün bir testi suyu bile birden içemeyen müfsitleri bunlar yerine ikame etmek, bu hadîs-i şerîf ve rivayetleri tanımamak olmaz mı? İslamoğlu’nun Ye’cûc ve Me’cûc hakkında kabule şâyan bularak naklettiği bu görüş, bunca âyet-i kerîmeyi ve mütevâtir hadîs-i şerîfleri inkâr etmek demek değilse, artık bu âyetleri ve hadîs-i şerîfleri inkâr etmek daha başka nasıl düşünülebilir? Bunca tahrif ve tevil, küfür ve inkâr sayılmayacaksa artık dinde adına inkâr denecek hiçbir şey kalmamış demektir. Çünkü bunların iki kavim olarak adlandırılmaları, onların her milletten olabileceği görüşünü çürütmüştür. Zülkarneyn’in yaptığı seddin arkasında bulunmaları ve âhir zamana kadar oradan çıkamayacak olmaları, onları belli bir bölgede sınırlamıştır.
    Başka bir noktadan düşünecek olursak, kıyamete yakın sed parçalanmadan yerlerinden ayrılamayacak olmalarının bildirilmesi, şu anda dünyanın herhangi bir yerinde kesinlikle bulunamayacaklarını ifade etmektedir. Bu meseleler, biri varsa diğeri yok olacak kadar açık konularken, Allâh-u Te‘âlâ’nın: “Onlar seddin arkasındadır ve Benim vâdem gelinceye kadar oradan çıkamayacaklardır” buyurduğu bir mevzuda: “Yok onlar belli bir yerde sınırlı değildirler, her yerde ifsat yapanlar onlardır” demek, “Allâh-u Te‘âlâ’nın buyurduğu gibi değil, benim dediğim gibidir” demekten başka ne mânâ ifade eder.


    Artık Allâh-u Te‘âlâ’dan niyazımız, bizi de, siz okurlarımızı da, tüm sevdiklerimizi de Allâh-u Te‘âlâ’yı ve Rasûlünü yalancı çıkaran kişileri dinlemekten, kitaplarını okumaktan ve görüşlerine kapılmaktan muhafaza etmesidir. Bu konuda tek güvencemiz Allâh-u Te‘âlâ’nın fazl-u keremidir. Allâh-u Te‘âlâ’nın âyetleri, Meâl ve Tefsir adı altında yazılan hurafelerde açıkça inkâr edilirken: “Bu adam bilgili ve kültürlü biridir, elbet bir bildiği vardır” diyenlere ve aklını kullanmayıp kiraya verenlere çokça rastladığımız şu ortamda, akıllarımızı ve îmanlarımızı Allâh’a emanet ederiz. Şüphesiz ki O, emanetleri zayi etmez ve vâdine hulfetmez.

  5. KavlulFasl

    KavlulFasl Islam-TR Üyesi

    yaw kardeş Allah Sanada banada Rahmet etsin..

    Bu Konuyu başka başlık altında açsan..

    Neden buraya açıyorsun,M.İslamoğlu;'nu sevenler Ona tapmıyor ki...Sade bir sevgleri Hüsn-i Zan ları var adam karşı..

    Al bunları başka bir yere aç,belki daha hayırlı olur..
  6. yalnizkentli

    yalnizkentli Islam-TR Üyesi


    Çok güzel yazmışsın paylaşmış sın ALLAH razı olsun kardeşim Ama şunu atlamışsın.
    Her insan hata yapar. Hata yapmaya meyilli olarak yaratılmışız dır.
    Bir hatada bu kadar açıklamanın arkasında bir art niyet doğar insanlar neye inanacaklarını şaşırırlar.
    Orada anlatılan özünden alınmış sözler ALLAH I Tanımak,Anlamak ve Anlatmakken hiç ortada tesfir yokken bu kadar açıklama niye ve şu hatayı yapmış sın güzel kardeşim birini yalan diye karalarkenki ben öyle anladım sen ne anlatmak istersende farketmez ben anladığıma bakarım diğerini ön plana atmışsın bırakalım her insan ALLAH I tanımak istediği gibi tanısın niyetti sahhise Zaten doğruya ulaşırsın ulaştıranın ALLAH sahhi niyetle yola çıkmış hiçbir kulu rabbil alemin elbette doğru yolundan şaşırtmaz yeterki insan şaşmak istemesin.

    ALLAH HER KALBİ TERTEMİZ YARATI...
    İNSAN O KALBİ DÜŞÜNCELERİYLE KAPKARA YAPTI..
  7. DAVA

    DAVA Islam-TR Üyesi

    Ne kadar Aci bir durum var degil mi habibullah kardesim, Sen gel ömrünü kurana ada, 10 calis didin ve bir eser cikar, millette hemen reddiye gözüyle bir atsin ve 10 senelik bir calismayi 10 dakikalik bir arastirmayla red et..

    Mahmutt Efendiden bahsettiniz ALLAH sizlere selametler versin peki Ya Mahmut Efendinin Fatiha süresi İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn(nestaînu). kismindaki su Tasavvufa Sülük konusu ne demek oluyor ? Aciklarmisiniz..... Demekki kisi Reddiye gözüyle birseye Baksa mutlaka red edecek birseyler bullur veyahut buldugunu zanneder..Müslümanlar ALLAHu Alem bu devirde Ihlaslarindan ve ilimlerinden önce vicdanlarini kaybetmislerdir... Vicdan Ehli olmayan kisi ne kadar ilmi olursa olsun yinede adaletli olamaz, bunu Ali Hosafcinin eserinde tekrardan gördüm, Adalet herseyin ana temelidir...


    ALLAH Alimlere Sabir versin bu devirde Herkes bir Alim/Alem, kimse kimsenin sözünü kabul etmiyor ya kendisi haklidir veyahut bagli oldugu cemaat ehlinin alimleri...Halbuki Kuran ve Sünnet Haric Bütün Alimler bazi konularda Ya Haklilar veyahut Yanilmislardir yani Haksizlardir...
  8. yalnizkentli

    yalnizkentli Islam-TR Üyesi

    Burda Değindin Nokta Doğru ve gerçek bizi bu acı duruma düşürenler utansın diyelim.. Mürşitlerini ucuran Mürhidler utansın..
    ALLAH Dost doğru alimlerede Yar ve Yardımcı olsun. Hepinizden ALLAH ARAZI OLSUN.
  9. selsebil

    selsebil Islam-TR Üyesi

    konuyu hortlatmış olucaz ama geçilecek gibi değil.habibullah kardeşim mahmut ustaosmanoğlu'ndan mı delil getiriyosunuz?mustafa islamoğlu da beşerdir,hatası olur da tevhide aykırı bi sözüne şahit var mıdır?oysa ona karşı delil getirdiğiniz mahmut hoca'nın sözleri islamdan bağımsız nerdeyse...islamın neresinde var seyri anillah,seyri fillah...ve daha neler neler...mahmut hoca değil mi şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır diyen.yine aynı hoca değil mi kudsiye sapıklığını hidayet kapısı diye işaret eden.sırat köprüsünden geçerken müridlerini cübbesinin cebinde taşıycağını söyleyen.maşAllah,kendi geçişini garantilemiş de başkasına pasaport ayarlıyo.Allah ona da bize de hidayet versin.
  10. Habibullah

    Habibullah İyi Bilinen Üye Yetkili Kişi Forum Yöneticisi

    mahmut hoca ile alakasi yokki sadece yaziya dokulmus yaziyi yazdim ondan delimi olur mahmut hocanin neresinden delil alacaksinki deliller ayetler yukaridaki yazilari okuyabilirsin.ayrica mustafa efendinin daha bir cok yanlislari var ama sadece su lafi hem kulaklarimla duydum agzindan hemde gozlerimle okudum kadere tartismali fazlalik diyen adamin diyen adamin tevhidi nasil olur bilemem hepsi bu...
Yüklüyor...

Sayfamızı paylaşarak bize destek verebilirsiniz.