Çözüldü Muhammad Bin Abdilwahab Ve Ingilizler

Konu, 'Peygamberler, Sahabeler ve İslam Alimleri' kısmında Abu Jafar tarafından paylaşıldı.

  1. Abu Jafar

    Abu Jafar Üyeliği İptal Edildi

      
    assalamu alaykum wa rahamtullahi wa barakatuh

    Cogunlukla Mubtadi´lerden duyuyorum ki, Muhammad bin Abdilwahab, rahimahullah, ingilizlerle beraber Osmanliya karsi calisdigini.

    Bu konu üzeri yazilar ve biliglier ariyorum - in shaa Allah.

    wa alaykum salam wa rahamtullahi wa barakatuh
  2. Abdulmuizz Fida

    Abdulmuizz Fida أَلَيْسَ اللَّهُ بِأَحْكَمِ الْحَاكِمِينَ Yetkili Kişi Site Admin

    ULUDAĞ ÜNIVERSI TESI ILÂHIYAT FAKÜLTESI
    SayI: 9, Cılt: 9, 2000


    MUHAMMED B. ABDULVEHHÂB


    Abdulazîz b. Abdıllah b. Bâz

    Tercüme: Yrd. Doç. Dr. Enbıya Yıldırım
    Cumhurıyet Ünıversıtesı Ilahıyat Fakültesı Öğretım Üyesı


    Sunuş:

    Muhammed b. Abdılvvehhâb, üzerınde yoğun spekülasyonlar olan bır ısımdır. Kımılerı onu Kur’ân ve sünnet eksenlı bır hareketın ımamI olarak kabul ederken, kımılerınce ehl-ı sünnet yolundan sapmIş bırı olarak görülür ve başlattIğI hareket “Vehhâbîlık” dıye ısımlendırılır.

    AşağIda, bugün Suud-ı Arabıstan’In en yüksek dını mevkısının başInda bulunan Bın Bâz’In 1965 yIlInda el-Câmıatu’l-Islâmıyye rektör vekılı ıken Muhammed b. Abdılvehhâb’la ılgılı verdığı konferans yer almaktadIr. Bu konferans Ibn Abdılvehhâb’I bır müceddıd olarak takdım ederken, -bu ülkede türbe vb. yerlere karşI gösterılen katI tutumu hazIrlayan sebepler
    gıbı- Suud-ı Arabıstan gerçeğıyle ılgılı bazI ıpuçlarInI da ıçınde saklamaktadIr. Konferans
    sahıbının bazI yaklaş ImlarI ıse -hıç şüphesız- okuyucuya garıp gelecektır:

    Suud aılesının Muhammed b. Abdılvehhâb’la bırlıkte yürüttüğü bölgeye hakım olma
    mücadelesını sadece Kur’ân ve sünnetı hakım kIlma çabasI olarak görmesı, bu bağlamda
    Türkler ve MIsIrlIlarla yürütülen mücadeleyı hakla batIlIn savaşI olarak değerlendırmesı gıbı.
    Hanedan ıdaresıne övgülerıne bakIlacak olursa, Bın Bâz’In yönetım tarzIyla ılgılı her hangı bır kaygIsInIn bulunmadIğI anlaşIlacaktIr. Burada ılk önce, konferans sahıbı Bın Bâz’la ılgılı bılgı verılecek, ardIndan da konferansIn tercümesı sunulacaktIr:


    Abdulazîz b. Abdıllah b. Bâz:

    Abdulazîz b. Abdıllah b. Abdırrahman b. Muhammed b. Abdıllah Âl Bâz 1912 yIlI kasIm ayInda Necd’ın başkentı Rıyad’da doğdu. Ilım sevdalIsI bır aıle ıçınde yetıştı. Küçük yaşInda Kur’an’I hIfzettı. ArdIndan Rıyad’dakı alımlerden dîn ve dıl ılımlerını tahsıl etmeye koyuldu.
    Çoğu Muhammed b. Abdılvehhâb’In torunu olmak üzere, pekçok hocadan ıstıfade ettı.

    HocalarIndan bazIlarI ş unlardIr: Rıyad kadIlarIndan Muhammed b. Abdıllatîf b. Abdırrahman.
    Sâlıh b. Abdılazîz b. Abdırrahman. Yıne Rıyad kadIlarIndan Sa’d b. Hamd b. Atîk, malıye bakanlarIndan Hamd b. Fârıs, özel tecvîd derslerı aldIğI Sa’d b. Vakkâs el-Buhârî, müftî Muhammed b. Ibrahım. Bu sayIlanlarIn sonuncusu Muhammed b. Abdılvehhâb’In torunlarIndan olup, son derece bırıkımlı bır ınsan olduğu zıkredılmektedır.

    Bın Bâz 1928’den ıtıbaren 10 yIl süreyle bu hocasIndan dersler aldI. Muhammed b. Ibrahım’le yaptIğI derslerın de son derece verımlı geçtığı belırtılmektedır. Sabah namazIndan sonra güneş doğana kadar camıde, kuşluk vaktı hocanIn evınde, öğle, ıkındı ve akşam namazlarInIn ardIndan da mescıdde bu hocasIyla dersler yapmIştIr.

    Bın Bâz bu yetışme sürecı sonunda baş ta Hanbelî fIkhI olmak üzere hukukta, sened ve metın açIsIndan hadıste, Kur’an ılımlerınde ve kelâmda kendısını ıyı derecede yetıştırmıştır.

    Üstlendığı görevlere gelınce: Harac bölgesınde 1938’den 1952’ye kadar 14 küsûr yIl kadIlIk yaptI. Bu süre zarfInda sadece kadIlIklI yetınmemış bölgenın eğıtım, tarIm ve sağlIk sorunlarIyla da yakIndan ılgılenmıştır. ArdIndan ılk açIldIklarI yIl olan 1952’den 1960’a kadar fakülte ve enstıtülerde dersler verdı.

    Ş erıat Fakültesı’nde fIkIh, tevhîd ve hadıs derslerını üstlendı. Bu derslerın ardIndan 1961 yIlInda el-Câmıatu’l-Islâmıyye rektör vekıllığıne atandI. Uzun yIllardIr er-Reîsu’l-Âm lı Idârâtı’l-Buhûsı’l-Ilmıyye ve’l-Iftâ ve’d-Da’ve ve’l-Irşâd sIfatIyla görev yapmaktadIr.

    Eserlerıne gelınce, bır kIsmI şunlardIr: Nakdu’l-Kavmıyyetı’l-Arabıyye, Tevdîhu’l-Menâsık, Rısâle fî Nıkâhı’ş-Şığâr, el-Cevâbu’l-Mufîd fî Hukmı’t-Tasvîr, Rısâle fı’t-Teberruc ve’l- Hıcâb.1

    1 Bın Bâz’In bıyografısı ve verdığ ı konferans şu kıtapçIktan tercüme edıldı: Abdulazîz b. Abdıllah b. Bâz, el-Imâm
    Muhammed b. Abdıllah Da’vetuhû ve Sîretuh. Rıyad-1403/1983.


    Konferans:

    Bısmıllahırrahmanırrahîm.

    Alemlerın rabbı Allah’a hamd olsun. Allah Teâlâ kulu ve rasûlü, aynI zamanda mahlukatInIn en hayIrlIsI olan efendımız ve önderımız Muhammed b. Abdıllah’a, âlıne, ashabIna ve onu sevenlere salât-u selâm etsın.

    Sevgılı kardeş ler! KIymetlı gençler! Düş üncelerı aydInlatmak, hakıkatlarI ızah etmek, Allah ve kullarI ıçın nasıhatta bulunmak, konferans konusu olan zatla ılgılı hakıkatlarI söylemek hususunda üzerıme düşen görevın bır kIsmInI ıfa etmek ıçın bu kIsa konuş mayI sunmak üzere huzurlarInIzdayIm. KonuşmamIzIn başlIğI; Üstad Imam Muhammed b. Abdılvehhâb, Davetı ve YaşantIsIdIr.

    Söz Islah edıcılerden, davetçılerden ve müceddıdlerden, onlarIn güzel hal ve hasletlerınden,
    kIymetlı çabalarInI hatIrlatmaktan, ıhlaslarIndan, davet ve Islah çalIşmalarInda samımı
    olduklarInI açIklamaktan açIlInca; ve söz, temız ruhlarIn ıştıyak duyduğu, kalplerın mutlu
    olduğu, ınsanlarIn düzelmesını ve hak yola davetı arzulayan herkesın yâdlarInI duyunca
    sevındığı, dın ıçın son derece gayret gösteren Islah edıcılerden, onlarIn ahlaklarIndan,
    davranIş larIndan ve yaşamlarIndan açIlInca; sızlere büyük bır şahsıyetten, büyük bır
    IslahatçIdan, son derece gayretlı bır davetçıden bahsetmek ıstedım. Evet bu kımse, hıcrî XII.
    asIrda Arap yarImadasInda IslamIn müceddıdı olan büyük ınsan Imam Muhammed b.
    Abdılvehhâb b. Suleyman b. Alı et-Temîmî el-Hanbelî en-Necdî’dır. Gerek Arap
    yarImadasInda ve gerekse dığer bölgelerdekı ınsanlar, özellıkle de alımler, lıderler ve önde
    gelenler onu bılırler. Pekçok kımse onunla ılgılı gerek kIsa ve gerekse genış çaplI makaleler
    ve müstakıl çalIş malar hazIrlamIşlardIr. Müsteşrıklerın bıle onunla ılgılı pekçok çalIşmasI
    vardIr. BazI yazarlar da ıslah edıcılere ve tarıhe daır çalIşmalarI ıçınde ondan bahsetmış lerdır.
    Bu yazarlardan ınsaf sahıbı olanlar onu büyük bır IslahatçI, Islam müceddıdı, rabbının nuru ve
    hıdayetı üzere bulunan ve saymasI zor olacak daha bırçok evsafta zıkrederler. Bunlardan bırısı
    de Ebûbekr Huseyn b. Ğannâm el-Ihsâî’dır. Üstadla ılgılı çok güzel bır çalIşma hazIrlamIş,
    davetını, yaşamInI ve gazvelerını anlatmIştIr. Bu bağlamda başka pekçok çalIşma daha
    yapmIş, Ibn Abdılvehhâb’In mektuplarI ve Kur’an ayetlerınden ıstınbat ettığı hükümlerle ılgılı
    müstakıl çalIşmalar hazIrlamIşIr.

    Onunla ılgılı yazanlardan bırısı de Osman b. Bışr’dır. Bu zat Unvânu’l-Mecd adlI eserınde
    üstaddan, davetınden, yaşamIndan, hayat öyküsünden, gazvelerınden ve cıhadIndan
    bahsetmıştır. BunlarIn dIş Inda Arap yarImadasI harıcınde de onunla ılgılı yazanlar vardIr.
    Doktor Ahmed Emîn bunlardan bırısıdır. Zuemâu’l-Islâm adlI eserınde, ımamdan ınsaf
    ölçülerı ıçınde bahsetmıştır. Bır dığerı de Mes’ûd en-Nedvî’dır. Onunla ılgılı yazIsInda
    “mazlum Islah edıcı” nıtelemesınde bulunmuş ve yaşamInI güzel bır şekılde vermıştır. Üstad
    Emîr Muhammed b. Ismaıl es-San’ânî gıbı daha başkalarI da bu konuda yazmIşlardIr.
    Kendılerı Ibn Abdılvehhâb’In zamanInda yaşamIşlardI ve onun davetı üzere ıdıler. ÜstadIn
    davetı kendısıne ulaşInca sevınıp Allah’a hamd etmışlerdı. Neylu’l-Evtâr sahıbı Allame
    Muhammed b. Alı eş-Şevkânî de onunla ılgılı büyük bır mersıye yazmIş tIr. Zıkrı geçenlerın
    dIşInda okuyan kesımın ve alımlerın bıldığı pekçok kımse onunla ılgılı yazmIşlardIr.

    Pekçok çalIşmaya rağmen; durumunun, yaşamInIn, davetının ınsanlarIn çoğuna muğlak kalmasIndan dolayI, onu anlatmaya, güzel bır yol, doğru bır davet ve hak bır cıhad üzre bulunduğuna katkI sağlamak ıstedım. Keza, onunla ılgılı sahıp olduğum bılgılere dayanarak durumunu bırazcIk açmayI murad ettım. Kı böylece, onunla ılgılı karIşIk bılgılere ve bır takIm şüphelere sahıp olan kımseler, bu zat ve davetıyle ılgılı gerçeklerı görsünler.

    Meş hur olan bılgıye göre, Muhammed b. Abdılvehhâb hıcrî 1115 (m. 1703) yIlInda doğdu. 1111 (m. 1699) yIlInda doğduğu da söylenır. Maruf olan ılk tarıhtır. Uyeyne beldesınde babasIndan okudu. BurasI aynI zamanda doğduğu yer olup Necd bölgesınde Yemâme’de bır beldedır. Rıyad’In kuzeybatIsIna düşer. Rıyad’la arasInda takrıben 70 km.lık bır mesafe vardIr. Başka bır ıfadeyle Rıyad’In batIsIndan bu kadarlIk bır mesafededır. Ibn Abdılvehhâb
    burada doğdu ve güzel bır şekılde yetıştı. BabasI Üstad Abdulvehhâb b. Suleyman’In gözetımınde küçük yaşta Kur’an’I okudu, öğrenıme ve fIkha yöneldı. Uyeyne kadIsI olan babasI büyük bır fakıh, kIymetlı bır alımdı.

    Bülûğa erdıkten sonra haccettı. HaccIn akabınde Mekke’de kalmaya karar verdı ve Harem-ı
    Ş erîf’tekı bazI hocalardan ılım tahsıl ettı. ArdIndan Medıne’ye gıttı. OranIn alımlerıyle
    bıraraya geldı. Burada da bır müddet ıkamet ettı ve meşhur büyük ıkı alımden ıstıfade ettı.

    Bunlardan ılkı, Abdullah b. Ibrahım b. Seyf en- Necdî’dır. Aslen Mecmaa’lIdIr ve el-Azbu’l-
    Fâıd fî Ilmı’l-Ferâıd kıtabInIn yazarI Ibrahım b. Abdıllah’In babasIdIr. Ikıncısı ıse,
    Muhammed Hayâtu’s-Sındî’dır. Bunlar üstadIn Medıne’de ders aldIğI meş hur hocalarIndan
    sadece ıkısıdır. Muhtemelen bu ıkısı dIş Inda bızım bılmedığımız hocalardan da dersler
    almIştIr.

    Üstad ılım talebı ıçın daha sonra Irak tarafIna yönelıp Basra’ya geldı. Buradakı alımlerle
    bırlıkte oldu. Onlardan oldukça ıstıfade ettı. Allah’I tevhîde davete de burada başladI ve
    ınsanlarI sünnete çağIrdI. Müslümanlara gereklı olanIn, dınlerını doğrudan Kur’an ve
    sünnetten öğrenmelerı olduğunu söyledı. Bu hususta oradakı alımlerle münakaşa, müzakere
    ve münazaralarda bulundu. Buradakı hocalarIndan Muhammed el-Mecmûî meşhurdur.
    Basra’dakı bazI kötü nıyetlı alımler ona karşI ayaklanInca, kendısı ve mezkur hocasI bır takIm
    ezıyetlere maruz kaldIlar. Bu nedenle Basra’dan ayrIldI, nıyetı Şam bölgesıne gıtmektı. Ancak
    yeterlı maddı ımkanI olmadIğIndan bunu gerçekleştıremedı. Basra’dan çIkIp Zubeyr’e, oradan
    da Ihsâ’ya geçtı. Burada alımlerle bırlıkte oldu ve kelâma daır bazI meselelerde
    müzakerelerde bulundu. ArdIndan Hureymılâ beldesıne yöneldı. (Allah bılır ya, bu
    yolculuğunun XII. asrIn kIrklI yIllarInda olmasI gerekır. Zıra Uyeyne’de kadI olan babasI,
    emîrle arasInda husumet olunca 1139 yIlInda Hureymılâ’ya taşInmIştI. BabasInIn 1139
    (m.1726) yIlInda buraya göç etmesınden sonra Üstad Muhammed de babasInIn yanIna
    gelmıştı. Bu durumda Hureymılâ’ya gelışı 1140 (m. 1727) veya daha sonrakı bır tarıhtır.)

    Buraya yerleşıp babasI 1153 (m. 1740) yIlInda vefat edene kadar ılım, tedrîsât ve davetle
    meşgul olmayI sürdürdü. Bu arada Hureymılâ’lI bazI kımseler onu rahatsIz ettıler, bazI sefıl
    kımseler öldürmek bıle ıstedıler. Nıtekım bırkaç kışının saldIrmak ıçın bır duvarda tuzak
    kurduklarI, bırılerının bunu fark etmelerı üzerıne kaçtIklarI söylenır. Bu sefıl kımselerın ona
    buğzetmelerının sebebı, emr-ı bı’l-ma’rûf nehy-ı anı’l-munker’de bulunmasI; emırlerı,
    ınsanlarI soyan, onlara ezıyet eden ve mallarInI yağmalayanlarI cezalandIrmaya teşvık
    etmesıydı. el-Abîd denılen kımseler de bu sefıller gürûhundandI. Bunlar üstadIn karşIlarInda
    olduğunu, yaptIklarIna razI olmadIğInI, emırlerı onlarI cezalandIrmaya ve şerlerıne engel
    olmaya teş vık ettığını fark edınce ona buğz ettıler ve öldürmek ıstedıler.

    ArdIndan Uyeyne’ye döndü. O vakıt oranIn emırı Osman b. Muhammed b. Muammer ıdı.
    Uyeyne’ye varInca yanIna gıttı, emîr onu güzel karş IladI. Ona “kalk, ınsanlarI Allah’a davet
    et, bız senınle beraberız, yardImcIyIz” dedı; davetını benımseyıp sevgı ve muvafakat gösterdı.

    Üstad da öğretmeye, ırş ada, Allah’a, hayra, kadIn erkek herkesı bırbırlerını Allah ıçın sevmeye davete başladI. Uyeyne’de şöhret bulup ünü etrafa yayIldI ve cıvar beldelerden ınsanlar gelmeye başladIlar. Üstad bırgün emîre dedı kı: “Bıze müsaade et te Zeyd b. el- Hattâb’In (r.a.) mezarI üzerındekı türbeyı yIkalIm. Çünkü bu doğru yapIlmIş bır şey değıldır.
    Hem Allah Teâlâ bu ışe razI değıldır. Rasûlüllah dakabırlere kubbe (türbe) yapIlmasInI, üzerlerının mescıd edınılmesını yasaklamIştIr. Oysa bu türbe ınsanlarI saptIrmakta ve akîdelerı değış tırmekte, halk ş ırke düşmektedır. Bu yüzden yIkIlmasI gerekır.” Emîr Osman ona “yIkmaya bır manı yoktur” karşIlIğInI verdı.

    Üstad “Cebîlelılerın (Cebîle kabrın yakInIndakı köyün ısmıdır) yIktIrmamak ıçın ayaklanmalarIndan korkar Im” deyınce, Emîr Osman yaklaşIk 600 kışılık ordu ve üstadla bırlıkte türbeyı yIkmak ıçın yola çIktI. Türbeye yaklaştIklarInda geldıklerını duyan Cebîlelıler türbeyı savunmak ıçın karşIlarIna çIktIlar. Ancak Emîr Osman ve ordusunu görünce, gerı çekılıp vaz geçtıler. Üstad türbenın yIkIlIp kaldIr IlmasIna bızzat katIldI.

    Üstad’In kIyamIndan önce, şımdı bır nebze Necd’ın durumu, kIyamInIn ve davetının
    sebeplerınden bahsedelım:

    ÜstadIn davetınden önce Necd ahalısı bır mümının razI olmayacağI haldeydı. Şırkın en
    büyüğü Necd’de ortaya çIkmIş ve yayIlmIş tI. Öyle kı, Allah’In dIşInda türbelere, ağaçlara,
    taşlara, mağaralara, velı olduğunu ıddıa eden bunaklara, keza velı olduğunu ıddıa eden akIlsIz
    mecnun ve meczuplara ıbadet edılıyordu. Sıhırbaz ve kahınler ıle onlara bırşeyler sorup
    verdıklerı cevaplara ınanmak Necd’de yaygInlaşmIş tI. Bunlara karşI çIkan kımse sayIsI ıse
    son derece azdI. InsanlarI dünya ve onun cazıbelerı kaplamIştI. Allah adIna çabalayan ve
    O’nun dınıne yardIm edenler çok azdI. Durum Mekke ve Medıne’de de aynIydI. Şırk, kabırler
    üzerıne türbe yapmak, velılere dua edıp onlardan yardIm dılemek Yemen’de de
    yaygInlaşmIştI.

    Allah dIşInda kendısıne dua edılen, Allah yanInda kendısınden yardIm dılenen, kabır, mağara,
    ağaç, meczup-mecnun kışıler kabılınden şeyler Yemen’de çoktu, Necd beldelerınde ıse
    sayIlamayacak kadardI. BunlarIn yanInda, Necd’dekı yaygIn adetlerden bırısı de, cınlere dua
    edıp yardImlarInI dılemek, şerlerınden korunmak ıçın adlarIna kurban kesmek ve etını evın
    kuytu köşelerıne koymaktI. Üstad bu şırkın halk arasInda yaygInlaştIğInI ve bununla mücadele
    eden, halkI Allah’a davet etmeye çabalayan bırının olmadIğInI görünce, cıddıyetle ışe sarIldI
    ve davetın sIkIntIlarInI yüklendı. AnladI kı cıhad gerek, sabIr gerek, ezıyetlere katlanmak
    gerek. Böylece Uyeyne’de bulunduğu süre ıçınde eğıtıme, ınsanlarI hakka yöneltmeye ve
    ırşada eğıldı. Allah’In dınıne yardIm etmelerı, şırk ve hurafelere karşI beraber çalIş malarI ıçın
    alımlerle mektuplaşmaya ve onlarla müzakerelerde bulunmaya gayret ettı. Davetıne Necd,
    Mekke, Medıne, Yemen ve dığer bölgelerdekı pekçok alım müspet cevap verdı, ona
    katIldIklarInI yazdIlar. BazIlarI da karşI çIktIlar, davetını ayIpladIlar, kInayIp yüz çevırdıler.
    Kabul etmeyenler şu ıkı durumdan bırınde bulunuyordu:

    Cahıldıler; hurafecı, Allah’In dınını ve tevhîdı bılmeyen kımselerdı. BunlarIn bılgılerı
    babalarInIn ve dedelerının ıçınde bulunduğu cehalet, dalâlet, şırk, bıdat ve hurafelerdı. Allah
    Teâlâ böylesı ınsanlar hakkInda şöyle buyurmaktadIr: “Bız atalarImIzI bır dın üzere bulduk,
    bız de onlarIn ızındeyız.” (ez-Zuhruf/43, 23).

    Dığer grup ıse, ılım adamI olarak kabul edılenlerdı. Bunlar, halk “ne sebeple bızlerı şımdıye
    kadar bundan men etmedınız? Nıçın Ibn Abdılvehhâb geldı de doğru yolu buldu, sızler alım
    olmanIza rağmen bu batIlI reddetmedınız?” demesın dıye ınat ve hasedle davetıne cephe
    aldIlar. Onu kIskandIlar, halktan da utandIlar. DünyayI ahırete tercıhte yahudılere uyarak
    fanıyı ukbaya yeğledıler ve hakka karşI ınat gösterdıler.




    Üstada gelınce; sabrettı, davetınde gayret gösterdı; gerek Arap yarImadasInda ve gerekse dığer bölgelerde kendısını destekleyen alım ve önde gelen zevât ta onu teş vık edıp cesaretlendırdı. O da davetıne ıyıce sarIldI ve rabbınden yard Im dıledı... Allah ta onun güzel emellerını gerçekleştırdı, davetı onunla yaydI, hakkI onunla kuvvetlendırdı, yardImcIlar ve destekçıler nasıp ettı. Sonunda Allah’In dını galıp geldı ve rabbın kelamI hakım oldu.

    Üstad Uyeyne’dekı davetını eğıtım ve ırş adla sürdürdü. Sözlü davetın tek baş Ina etkılı
    olmadIğInI görünce, ımkanlar elverdığınce fıılî çalIşmaya gırış tı ve bılfııl şırk eserlerını
    yIkmaya yöneldı. Bu gayeyle Emîr Osman b. Muammer’e -yukarIda değındığımız- Zeyd’ın
    kabrı üzerındekı türbenın yIkIlmasInI söyledı.

    Zeyd b. el-Hattâb (r.a.) Hz. Ömer’ın kardeşıdır. Hıcrî 12 (m. 633)’de Museylemetu’l- Kezzâb’la yapIlan savaşta şehıd olanlardandIr. Söyledıklerıne göre, burada öldürülmüş ve kabrı üzerıne bır türbe yapIlmIş.

    Mamafıh burasI bır başkasInIn kabrı de olabılır. Ancak söylentılere göre, Zeyd’ın kabrıymış.
    YukarIda zıkredıldığı üzere, Emîr Osman Üstad’a muvafakat ettı ve türbe yIkIldI, eserı
    bugüne değın ortadan kalktI.

    Sâlıhane bır nıyet, ısabetlı bır gaye ve hakka yardIm gayesıyle yIkIlan bu türbeyı ortadan
    kaldIran Allah’a hamd-u senâ olsun. Burada başka türbeler de vardI. Bunlardan bırısı de
    (sahabı) DIrâr b. el-Ezver’e aıt olduğu söylenen kabırdı. Üzerındekı türbe yIkIldI. Etrafta
    böyle başka mezarlar da vardI. Allah bunlarI da ortadan kaldIrdI. AyrIca bu cıvarda Allah’tan
    gayrI ıbadet edılen mağara ve ağaçlar mevcuttu. Tümü ortadan kaldIrIldI, halka da zıyaret
    yasağI getırıldı. VelhasIl, Üstad yukarIda ıfade edıldığı gıbı, davete hem sözlü hem de fıılî
    olarak devam ettı. Örneğın, Uyeyne’de kadIyken bır kadIn kendısıne geldı ve yanInda bırkaç
    kez zına ettığını ıtıraf ettı. AklI yerınde, normal bırı mıdır dıye sordurdu. AklI başInda,
    anormal halı olmayan bırı olduğu söylendı. Evlı olan kadIn ıtırafInda Israr edıp, ıtırafa
    zorlandIğIna veya baş ka bır şüpheye mahal kalmayInca, recmedılmesını emrettı.

    KadIn da recmedıldı. Işte bundan sonra, türbelerı yIkmasI, kadInI recmetmesı, büyük bır davetle Allah’a çağIrmasI ve ınsanlarIn Uyeyne’ye hıcret etmelerıyle ün saldI.

    ÜstadIn Allah’a davet ettığı, türbelerı yIktIğI ve hadlerı yerıne getırdığı haberı, Ihsâ ve cıvar beldelerın emırı HâlıdoğullarIndan Suleyman b. Uray’ır el-Hâlıdî’ye ulaşInca, ÜstadIn durumu bedevıyı korkuttu. Zıra Allah’In hıdayet verdıklerı harıç, bedevılerın adetı zulmetmek, kan akItmak, mallarI yağmalamak ve namuslara halel getırmektı. Emîr, ÜstadIn ışı büyütüp kendı saltanatInI ortadan kaldIracağIndan korktu.

    Hemen Emîr Osman’a tehdıtkâr bır mektup yazdI ve Allah’a davetle meş gul olan bu zatI öldürmesını emrettı. Mektubunda şöyle dedı: “YanInIzda teblığ faalıyetlerınde bulunan kışının şunlarI şunlarI yaptIğI haberı bıze ulaş tI. Ya onu öldürürsün ya da bızdekı vergını keserız.” YanInda Emîr Osman’a aıt altIn cınsınden vergı vardI. Emîr’ın emrı Osman’a ağIr geldı, karşI gelmesı durumunda vergısını kesmesınden veyahutta savaş açmasIndan korktu.
    Üstad’a dedı kı: “Bu emır bana şu mınvalde bır mektup yazd I. Senı öldürmek bıze yakIş maz
    ancak, bu emırden de korkarIz, onunla savaşamayIz. Istersen sen buradan ayrIl.” Üstad da ona
    ş unu dedı: “Benım davet ettığım şey Allah’In dınıdır, lâ ılâhe ıllelâh kavlını yerleş tırmektır,
    Muhammedun Rasûlüllah ş ehadetını hakım kIlmaktIr. Kım bu dıne tutunur, ona yardIm eder
    ve bunda sadIk olursa, Allah ona yardIm eder, güçlendırır ve düşmanlarInIn beldelerıne hakım
    kIlar. Eğer sabreder, ıstıkamet üzere bulunur ve bu hayrI kabul edersen, sana şımdıden
    müjdeler olsun kı, Allah sana yardIm edecek ve bu bedevîden ve dığerlerınden senı koruyacaktIr. Hem de onun hakım olduğu beldelerın ve aşıretının ıdaresını sana sunacaktIr.”
    Bunun üzerıne emîr ona şöyle dedı: “Üstad! Bız onunla savaşamayIz. Ona karşI dayanma gücümüz yoktur.” Bu söz üzerıne Üstad Uyeyne’den ayrIlIp Der’ıyye bölgesıne geçtı.

    Söyledıklerıne göre, buraya yürüyerek akşam üzerı vardI. Uyeyne’den sabahleyın yayan yola çIkmIştI. Emîr Osman ona bır bınek bıle vermemış tı. Beldenın ıyı zevatIndan olan ve üst kIsmInda oturan Muhammed b. Suveylım el-Uraynî’ye mısafır oldu. AnlatIldIğIna göre, bu zat, ÜstadIn kendısıne mısafır olmasIndan korkuya kapIldI, çok genış olan yeryüzü ona dar geldı ve Der’ıyye emırı Muhammed b. Suûd’un kendısını cezalandIrmasIndan korktu. Üstad
    ıse onu sakınleş tırdı ve “sana hayIrlI müjdeler olsun. Benım ınsanlarI davet ettığım şey, Allah’In dınıdır ve Allah bu dını galıp kIlacaktIr” dedı.

    Üstad Muhammed’ın Der’ıyye’de olduğu haberı Muhammed b. Suûd’a ulaştI. Haberı aktaranIn Emîr’ın hanImI olduğu söylenmektedır. Salıh bır ınsan hanImInIn yanIna varIp “Muhammed’e bu zatI haber ver.

    Davetını kabul etmesı ıçın cesaretlendır, yardImcI olup desteklemesı ıçın teşvık et” demış. HanImI sâlıha, ıyı bır kadInmIş. Der’ıyye ve cıvar beldelerın emırı olan kocasI Muhammed b. Suûd yanIna gelınce, ona “büyük bır ganımet var. Sana müjdeler olsun. Bu Allah’In sana gönderdığı bır ganımettır: Bır davetçı Allah’In dınıne çağIrIyor, Allah’In kıtabIna davet edıyor, Rasûlüllah’In sünnetıne seslenıyor. Bu ne büyük bır ganımettır.

    Onu kabul edıp yardImcI olmada acele et. Katıyyen gerı durma” demış. Emîr hanImInIn teklıfını kabul etmış. Ancak ben mı ona gıdeyım yoksa yanImamI mI çağIrtayIm dıye tereddüt etmış. Ona “buraya çağIrtmanIz doğru olmaz. Bılakıs sızlerın onu evınde zıyaret etmenız, ılme ve hayra çağIran davetçıye saygI göstermenız gerekır” tavsıyesınde bulunulmuş .

    AnlatIldIğIna göre, bır grup salıh ınsanla bırlıkte ona bu tavsıyeyı yapan da aynI hanImmIş . Bu tavsıyeyı kabul eden Emîr, Muhammed b. Suveylım’ın evınde bulunan Üstad’I zıyarete gıttı. YanIna varIp, selam verdı ve sohbet ettı. Sonra dedı kı: “Üstad Muhammed! Müjde sana, destekleneceksın, emnıyet ıçınde olacaksIn ve yardIm edıleceksın.” Üstad da ona “sana da müjde olsun. Sız de yardIma mazhar olacaksInIz, durumunuz güçlenecek ve güzel bır halde
    olacaksInIz. Bu Allah’In dınıdır, kım ona yardIm ederse Allah ta ona yardIm eder. Kım ona destek olursa Allah ta onu kuvvetlendırır. Bunun netıcelerını çok çabuk göreceksınız” karşIlIğInI verdı. Emîr devamla dedı kı: “Allah ve Rasûlü’nün dını üzerınde durmak, Allah yolunda cıhad etmek ıçın, sıze beyat edeceğım. Ancak destekleyıp de Allah sızı Islam düş manlarIna karşI muzaffer kIldIğInda, beldemızden ayrIlIp başka bır yere göç etmenızden
    korkarIm.” Üstad ona, “sadece bu hususta beyatlaş mIyorum. Sızınle kana karşI kan alInmasI, yIkmaya karş I yIkIm yapIlmasI ve bölgenızden katıyyen ayrIlmayacağIm hususunda beyatlaşIyorum” karşIlIğInI verdı. Beldede kalacağI, onun yanInda bulunup yardImcI olacağI ve Allah’In dını galıp gelene dek beraberınde Allah yolunda cıhada katIlacağIna daır beyatlaştI. Beyat bunlarla akdedılmış oldu.

    Insanlar her yerden, Uyeyne, Araka, Menfûha, Rıyad ve etraftakı dığer beldelerden gruplar halınde gelmeye başladIlar. Der’ıyye ınsanlarIn her yerden hıcret ettıklerı bır yer oldu. Halk Üstad’In haberlerını, Der’ıyye’dekı derslerını, Allah’a davetını ve ırşadInI bırbırlerıne aktardIlar, netıcede tek başlarIna veya gruplar halınde buraya akIn etmeye baş ladIlar. Üstad Der’ıyye’de büyük bır sevgı, yardIm ve desteğe mazhar oldu. Burada akaıd, Kur’an, tefsır,
    fIkIh, fIkIh usûlü, hadıs, hadıs IstIlahlarI, Arap edebıyatI, tarıh ve dığer faydalI ılımler ıçın dersler düzenledı. Her taraftan gruplar halınde ınsanlar kendısıne geldıler. Genç olsun yaşlI olsun, Der’ıyye’de ondan bılgılenıp ıstıfade ettıler. Burada umûmî ve özel pekçok ders düzenledı. Der’ıyye’de ılmı yaydI. Bu arada davete de devam ettı. ArdIndan cıhada başladI ve önemlı kışılerle bu davaya katIlmalarI, bölgelerındekı şırkı kaldIrmalarI hususunda yazIştI.

    Önce Necd’lılerden başladI. Emırlerı ve alımlerıyle yazIş tI. Keza Rıyad emırı Dehhâm b. Devvâs ıle beldesındekı alımler, Harac emırı ve beldesındekı alımler, Cenûb, Kasîm, Hâıl, Veş m, Sudeyr ve dığer beldelerın alımlerıyle yazIştI. Keza Ihsâ, Mekke, Medıne alımlerıyle de yazIştI. YarImada dIşInda da MIsIr, Ş am, Irak, Hınd, Yemen ve dığer yerlerın alımlerıyle mektuplaştI. YazIşmayI devam ettırerek, çoğunluğun ıçıne düştüğü şırk ve bıdatlerı anlatmayI
    sürdürdü. Dığer bölgelerdekı alımlerle yazIşmasI, buralarda Allah’In dınıne yardIm eden kımseler yoktu demek değıldır. Bılakıs buralarda da dıne yardIm eden kımseler vardI. Çünkü Allah Teâlâ bu dıne her zaman yardIm edenlerın bulunacağIna kefıl olmuştur.

    Ayr Ica Peygamberımızın buyurduğu üzere, bu ümmet ıçınde hak üzere bulunan ve ılahı yardIma mazhar olacak bır grup daıma var olacaktIr. Nıtekım dığer pekçok bölgede de hakkI destekleyenler vardI, ancak bız şımdı Necd bölgesınden bahsedıyoruz. Necd’de sayIsInI sadece Allah’In bıleceğı kadar kötülük, fesad, şırk ve hurafe yayIlmIştI. Oysa burada ıstıkamet üzere olan alımler de vardI. Demek kı davete gayretlı sarIlmalarI ve gerektığı gıbı çaba sarf
    etmelerı takdır edılmemıştı. AynI ş ekılde Yemen ve Yemen dIş Inda da hakka çağIran, bu yönde çabalayan, şırk ve hurafelerı görenler vardI.

    Ancak Allah, Üstad Muhammed’ınkı gıbı onlarIn davetlerının başarIlI olmasInI takdır etmemıştı. Bunun da çeşıtlı sebeplerı vardI elbette. Bır kIsmI şunlardIr:

    1-Onlara yardIm edıp destekleyecek bırının bulunmamasI.

    2-Pekçok davetçının Allah yolunda sabIrlI olmamasI, ezıyetlere tahammül etmemesı.

    3-BazI davetçılerın uygun uslûb, münasıp ıfade, hıkmetlı kelam ve güzel öğütler kullanarak ınsanlarI yönlendırebılecek yeterlı bırıkıme sahıp olmamalarI.

    BunlarIn dIşInda baş ka sebepler de söz konusudur. Yoğun yazIşmalar, mektuplar ve cıhad sebebıyle de Üstad’In çabasI ş öhret bulup davetı her tarafI kaplamIştI. MektuplarI gerek yarImadada ve gerekse yarImada dIşIndakı alımlere ulaşmIştI. Hındıstan, Endonezya, Afganıstan, Afrıka ve Mağrıb’te keza MIsIr, Şam ve Irak’takı büyük bır ınsan topluluğu onun davetınden bu vesıleyle etkılenmışlerdır. Buralarda da hakkI ve hakka davetı bılen pekçok
    davetçı vardI. ÜstadIn davetı kendılerıne ulaşInca şevklerı arttI, kuvvet buldular.

    Onlar da davetle ünlendıler. Üstad’In davetı ıse, gerek Islam alemınde ve gerekse bunun dIşIndakı dünyada ş öhret bulup yayIlmaya devam etmektedır. Nıtekım kıtaplarI, mektuplarI keza çocuklarInIn, torunlarInIn, yardImcIlarInIn, gerek yarImadada ve gerekse harıçte
    kendısını destekleyen müslüman alımlerın pekçok çalIşmasI bu son asIrda basIlmIştIr. Keza
    davetı, terceme-ı halı, kendısının ve yardImcIlarInIn durumlarIna daır telıf edılmış çalIşmalar
    da basIlmIştIr. Netıcede bölgelerın ve şehırlerın çoğunda ınsanlar nezdınde şöhret bulmuştur.
    Malum olduğu üzere, herbır nımetın çekemeyenı, herbır davetçının pekçok düşmanI olur.
    Nıtekım Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadIr: “Aldatmak ıçın bırbırlerıne cazıp sözler fIsIldayan
    cın ve ınsan şeytanlar InI her peygambere düşman yaptIk. Rabbın dıleseydı bunu
    yapamazlardI. O halde, onlarI ıftıralarIyla başbaş a bIrak.” (el-En’âm/6, 112). Üstad da
    davetıyle meş hur olup, pekçok yazIlar yazIp, kIymetlı eserler telıf ederek bunlarI ınsanlar
    arasInda neşredınce keza alımler onunla mektuplaşInca, hased eden bır grup ıle düşmanlIk
    besleyen ayrI bır grup ortaya çIktI.



    DüşmanlIk edıp husumet besleyenler ıkı kIsImdIr:

    1-Ilım ve dın adIna ona düşmanlIk edenler.

    2-Sıyası sebeplerle düşmanlIk edenler ama bunu ılım ve dın kısvesıyle gızleyenler. Bunlar Üstad’a düşmanlIklarInI ortaya koyan alımlerın husumetını ıstısmar ettıler ve “o hak üzere değıldır; şöyledır, böyledır” dedıler. Üstad ıse davete devamla şüphelerı ızale ettı, delıllerını açIkladI ve ınsanlarI Kıtab ve sünnet temellı hakıkatlara yönelttı. Onun ıçın bazan “Hârıcîdır” dıyorlar, bazan da “ıcmayI bIrakIp mutlak ıctıhad sahıbı olduğunu ıddıa edıyor,
    kendısınden öncekı alımler ve fakıhlerı önemsemıyor” dıyorlar, bazan da başka şeylerı ıftıra edıyorlardI. Böyle yapanlarIn bır kIsmI ılım azlIğIndan bunlarI dıyordu. BazIlarI da başkalarInIn sözlerıne kapIlIyordu. Dığer bır kIsmI da makamlarInI kaybetmekten korktuklarIndan sıyası sebeplerle düş manlIk gösterıyor, ama bunu, Islam ve dın ıle örtüyor, sözlerı çarpItIp saptIranlarIn değerlendırmelerını kendılerıne mesned edınıyorlardI.

    HasIm olanlarI esasInda üç kIsma ayIrmak daha doğru olur:

    Bırıncısı, hakkI batIl, batIlI hak gören şaşkIn alımler. Bunlar kabırlerın üzerıne türbe yapmayI, üzerlerıne mescıd ınşa edılmesını, Allah dIşInda onlara dua edılıp yardIm dılenmesını ve benzerı şeylerı dın ve doğru şey olarak kabul edıp ınanIrlar. BunlarI kabul etmeyenlerın de salıhlere, velılere buğzettıklerını, dolayIsIyla cıhad edılmesı gereken düşmanlar olduklarInI düş ünürler.

    Ikıncı kIsIm, ılım ehlı olup bu zatIn durumunu bılmeyen, davet ettığı şey hakkInda doğru bılgıye sahıp olmayan fakat başkalarInI taklıd edıp şaşkIn saptIrIcIlarIn onun hakkInda söyledıklerıne ınanan; evlıyaya, enbıyaya buğzettığı, onlara düşman olduğu, velılerın kerametlerını ınkar ettığı şeklındekı suçlamalarInda doğru söyledıklerını sananlardIr. Bunlar da Üstad’I kInayIp, davetını yerdıler ve ondan yüz çevırdıler.

    Dığerlerı ıse, mansIb ve makamlarInI kaybetmekten korkanlardIr. Bunlar Islam davetıne yardImcI olanlarIn ellerının kendılerıne uzanIp, makamlarIndan alaşağI edeceğınden ve beldelerını ellerınden alacağIndan korkarak düşmanlIk etmışlerdır.

    Üstadla hasImlarI arasIndakı karşIlIklI sözlü savaşlar, sataşmalar ve övünüşler sürdü gıttı.
    Üstad onlara, onlar da üstada yazIyorlardI. Bu ış çocuklarI, torunlarI ve yardImcIlarIyla davete hasIm olanlar arasInda da devam ettı gıttı. Öyle kı sonunda bunlar büyük bır mektuplar yIğInInI, reddıyeler mecmuasInI oluşturdu. Bu mektuplar, fetvalar, reddıyeler bıraraya getırılmış ve yekûnu cıltler tutmuştur. Çoğu basIlIdIr.

    Üstad davetıne ve cıhada devam ettı. Der’ıyye Emîrı Muhammed b. Suûd da yardImInI sürdürdü. Suûd aılesı bu hususta gerçekten cok gayret gösterdı. Cıhad sancağI çekıldı ve hıcrı 1158 (m. 1745) yIlInda kIlIçla, sözle, açIklamayla, delılle ve burhanla yürütülen cıhad baş ladI.
    Davet daha sonra kIlIçlI cıhadla devam ettı.

    Malum olduğu üzere, Allah’a davet edenın, hakka yardIm edıp hakım kIlacak bır kuvvetı olmazsa, davetı pekçabuk söner, şöhretı kaybolur gıder. ArdIndan yardImcIlarI azalIr. Yıne malum olduğu üzere, davetı yaymada, muârIzlarI kahretmede ve hakkI muzaffer kIlIp batIlI yenmede sılahIn ve kuvvetın son derece etkısı vardIr. Her zaman hakkI söyleyen Allah Teâlâ ne kadar da doğru buyurmuşlardIr: “Bız peygamberlerımızı açIk delıllerle gönderdık;
    ınsanlarIn adaletı ayakta tutmalarI ıçın beraberlerınde de kıtabI ve mızanI ındırdık.


    Bır de pek sert olan ve ınsanlara pekçok menfaatı olan demırı var ettık. Çünkü (demırden yapIlan sılahlarI düşmanlara karşI kullanmak suretıyle) Allah, kendısıne (dınıne) ve peygamberlerıne, gIyaben kımlerın yardIm edeceğını bellı edecektır. Doğrusu Allah en büyük kuvvet sahıbıdır ve yegane galıptır.” (el-Hadîd/57, Allah Teâlâ bu ayette şunu beyan edıyor:
    Allah, peygamberlerı, hakkI açIklayIp batIlI ızâle eden açIk burhanlar ve hüccetlerle bırlıkte göndermış tır. Peygamberlerıyle bırlıkte ıçınde açIklama, hıdayet ve ızah bulunan kıtaplar da ınzal etmıştır. AyrIca onlarla bırlıkte mızanI ındırmıştır. Mızan adalettır. Bununla zalıme karşI mazlumun hakkI korunur, hak hakım kIlInIr, hıdayet temın edılır, ınsanlar onun IşIğInda hakça ve adaletle muamele görürler. Allah demırı de ındırmıştır. Demır pek serttır, onda cephe karşI gelene karşI kuvvet, durdurma ve engelleyıcılık vardIr. Demır hüccetın fayda vermedığı, delılın kâr etmedığı kımse ıçın etkılıdır. Demır hakkI hakım kIlar, batIlI kahreder. Böylesı durumlar ıçın ş u şıırı söyleyen ne de güzel demıştır:

    Kur’an bır vahıydır Allah’tan
    Meyledene gelınce hak yoldan
    YalIn ağIzlI bır kIlIçtIr, keskın
    Ikı boyun damarInI da koparan.

    Kuvvet, cahılın keza hak yoldan sapan herkesın hastalIğInIn ılacIdIr. Selîm fItrat sahıbı akIllI ınsan açIk delılden ıstıfade eder, delıl olunca hakkI kabul eder. Nefsıne tabı olan zalıme gelınce, onu ancak kIlIç yola getırır.

    Evet, Üstad davet ve cıhada sIkIca devam ettı. Suûd aılesınden kendısıne yardImcI olanlar desteklerını sürdürdüler. Hıcrı 1158 (m. 1745) yIlIndan, Üstad 1206’da (m. 1791) vefat edene kadar cıhad ve davetı sürdürdüler. Cıhad ve çağrI yaklaşIk 50 yIl boyunca hak ıçın cenk, cıdal, Allah ve Rasûlünün buyurduğunu ızah, dıne davet ve Allah Rasûlünün getırdıklerını aktarmakla devam ettı. Sonunda ınsanlar ıtaat edıp Allah’In dınıne gırdıler, etraflarIndakı
    türbelerı yIktIlar, cıvarlar Indakı mezarlar üzerınde ınşa edılmış mescıdlerı kaldIrdIlar, Şerıata yöneldıler, onu dın edındıler, baba ve dedelerınden tevarüs ettıklerı hukukı uygulama ve kanunlarI terk ettıler, hakka döndüler. Mescıdler namaz ve ılım halkalarIyla ıhya edıldı, zekatlar verıldı, halk ramazan oruçlarInI tutmaya başladI.

    Üstad, Allah Teâlâ’nIn emır buyurduğu gıbı ma’rûfu emrettı, munkerden nehyettı. ArtIk şehırlerde, köylerde, yollarda, badıyelerde emnıyet hakım oldu. Badıyelıler hadlerını bıldıler ve Allah’In dınıne gırıp hakkI kabul ettıler. Üstad bunlarIn arasInda davetı yaydI ve onlara rehberler, sahra ve badıyelere de davetçıler gönderdı. Beldelere ve köylere de hocalar, eğıtıcıler ve kadIlar gönderdı. Bu büyük hayIr ve apaçIk hıdayet tüm Necd bölgesını kapladI,
    hak yayIldI, Allah’In dını hakım oldu. ÜstadIn vefatIndan sonra çocuklarI, torunlarI, öğrencılerı ve yardIm edenlerı davet ve cıhada devam ettıler. ÇocuklarInIn başInda Abdullah b. Muhammed, Huseyn b. Muhammed, Alı b. Muhammed ve Ibrahım b. Muhammed gelır.
    TorunlarI ıçınde de Abdurrahman b. Huseyn, Alı b. Huseyn, Suleyman b. Abdıllah b. Muhammed gıbıler zıkredılebılır.

    Öğrencılerı ıçınde de Hamd b. NâsIr b. Muammer. AyrIca Der’ıyye ve dığer yerlerdekı pekçok alım. BunlarIn hepsı davet ve cıhada devam ettıler, Allah’In dınını yaymayI, mektuplar yazmayI, eserler telıf etmeyı, dın düşmanlarIyla cıhad etmeyı sürdürdüler. Bu davetçılerle hasImlarI arasInda herhangı bır şey yoktu.
    Problem sadece şuydu:
    Davetçıler Allah’I tevhıde, ıbadetı Allah’a has kIlmaya, bu hal üzere berkarar olmaya, kabırler üzerınde ınşa edılen mescıd ve türbelerı yIkmaya, ŞerıatI hakım kIlmaya, onunla hayatI düzeltmeye, emr-ı bı’l-ma’rûfa, nehy-ı anı’l-munkere ve şerî hadlerın uygulanmasIna çağrIyorlardI. KarşI çIkanlarla aralarIndakı çekış menın sebeplerı bunlardI. Hülasa edersek, onlar ınsanlara Allah’I tevhîd yolunu gösterdıler ve bunu emrettıler. HalkI Allah’a şırk koş maktan, şırke götüren sebep ve vesılelerden sakIndIrdIlar. Şerıata tabı olmaya mecbur ettıler. Davet, açIklama, ızah
    ve delılı sunmadan sonra buna yanaşmayIp şırke devam eden emırlerle de cıhad ettıler, hakka
    boyun eğıp tabı olana dek hakımıyetlerı altIndakı beldelerın üzerıne üzerıne gıttıler veyahutta
    kendısı ve beldesındekı ahalıyı kuvvet ve kIlIçla hakka boyun eğdırdıler. Bunun yanInda,
    Allah’In haklarInda bır delıl ınzal buyurmadIğI kabırlere türbe yapmak, kubbe yapmak,
    hukukı sorunlarI halletmek ıçın tağutlara gıtmek, sıhırbaz ve kahınlere sorular sorup verdıklerı
    cevaplarI tasdık etmek gıbı bıdatler ve hurafelerden de ınsanlarI sakIndIrdIlar. Allah tüm
    bunlarI Üstad ve yardImcIlarI elıyle ortadan kaldIrdI. Mescıdler yüce Kur’an’In, temız
    sünnetın, Islam tarıhının, faydalI Arapça ılımlerının tedrısıyle ıhya edıldı. Insanlar müzakere,
    ılım, hıdayet, davet ve ırşadla meş gul olmaya başladI. Dığer bır kIsmI ıse, dünyalarIyla ılgılı
    olarak zıraat, zanaat vb. ışlerle uğraşIrken dığer taraftan da ılım, amel, davet ve ırşadla meşgul
    oldular. Hem dünya hem dın. Dınını öğrenıp müzakere edıyorlar, bunun yanInda zıraatla
    tarlalarInda, mesleklerınde veya tıcaretlerınde meşgul oluyorlardI. Bır vakıt dınlerı ıçın, bır
    vakıt te dünyalarI ıçın ayIrIyorlardI. Allah yoluna çağIrIp ınsanlarI ona yönlendırmelerı
    yanInda beldelerındekı geçerlı meslek çeş ıtlerıyle geçımlerını sağlIyorlar, beldelerı dIşIna
    çIktIklarInda kendılerıne yetecek nafakayI temın edıyorlardI.

    Davetçılerın ve Suud aılesının Necd bölgesındekı davetlerı tamam olunca, davet Mekke’ye,
    Medıne’ye ve yarImadanIn güney kIsImlarIna uzandI. Mekke ve Medıne’nın alımlerıyle
    yazIş tIlar. Ancak davet bır fayda sağlamayIp, Mekkelılerle Medınelıler önceden berı devam
    edegeldıklerı türbelerı tazım, mezarlar üzerıne türbe yapmak, türbelerın yanInda şırk olan bır
    takIm fııllerın ışlenmesı, türbedekılerden yardIm ıstemek gıbı adetlerı devam ettırdıler. Bunun
    üzerıne, Üstad’In vefatIndan 11 yIl sonra, Imam Suûd b. Abdılazîz b. Muhammed Hıcaz’a
    doğru yürüyüşe geçtı. Taıflılerle savaştIktan sonra Mekkelılere yöneldı. EsasInda Suûd’dan
    önce Emîr Osman b. Abdırrahman el-Mudâyıfî Tâıflılerle savaşmIştI. Der’ıyye emîrı olan
    Imam Suûd b. Abdılazîz’ın gönderdığı Necd’lı ve dığer bölgelerden oluşan kuvvetlı bır
    orduyla bırlıkte onlarla karşI karşIya gelmıştı. Bu ordunun yardImIyla Tâıf’ı ele geçırmış ve
    Ş erîf’ın emırlerını buradan çIkarmIştI. ArdIndan Allah’a davetı burada başlatIp ınsanlarI
    hakka davet etmış, şırkı, cahıl ve sefıl bazI Taıflılerın ıbadet ettığı Ibn Abbas’a ve dığer
    kımselere ıbadetı yasaklamIştI. Emîr Suûd bunun ardIndan babasI Abdulazîz’ın emrı üzerıne
    Hıcaz’a yöneldı. Ikı ordu Mekke dIş Inda karşIlaştI. Mekke Şerıf’ı teslım veya Cıdde’ye
    kaçmak dIşInda yapabıleceğı bır şey olmadIğInI anlayInca, Suûd ve beraberındekı
    müslümanlar şehre savaşsIz gırdıler. 1218 yIlI Muharrem ayI başInda (m. 1803 Nısan ortalarI)
    Mekke’ye hakım oldular. Allah’In dınıne davetı burada hemen başlattIlar ve Hz. Hadîce’nın
    ve başkalarInIn kabırlerı üzerınde yapIlmIş olan türbelerı yIktIlar. Türbe namIna ne varsa yerle
    bır ettıler.

    Mekke’de tevhîde davete başladIlar ve ders verecek alımler, eğıtıcıler, rehberler ve ş erıatla
    hükmedecek kadIlar tayın ettıler. Az bır zaman sonra da Medıne fethedıldı. Mekke’nın
    fethınden yaklaşIk 2 yIl sonra Suûd aılesı hıcrı 1220 (m. 1805) yIlInda Medıne’ye hakım oldu.
    Ikı Harem de Suûd aılesının hakımıyetı altIna gırdı. Medıne’de de eğıtıcıler, rehberler tayın
    ettıler. Burada adaletı hakım kIldIlar ve ş erıatIn hükümlerını tesıs ettıler. Halkla özellıkle de
    fakırlere ve muhtaçlara yardIm ettıler. Mal yardImInda bulundular, sahıp çIktIlar. Allah’In
    kıtabInI öğrettıler, hayra yönlendırdıler, alımlere saygI gösterdıler, onlarI eğıtım ve ırşada
    cesaretlendırdıler.

    Haremeyn 1226 (m. 1811) yIlIna dek Suûd aılesının hakımıyetınde bulunmaya devam ettı.
    Daha sonra MIsIr ve Türk ordularI Suûd aılesıyle savaşmak ve onlarI Haremeyn’den çIkarmak ıçın Hıcaz’a ak In etmeye baş ladIlar. Bunun pekçok sebebı vardI. Daha önce geçtığı gıbı, bunun sebebı, düşmanlar, çekemeyenler, basıretı olmayan şaşkIn alımler, bu davetı batIrmak ısteyen ve makamlarInI kaybetmekten, nefsanı arzularInIn önüne geçılmesınden korkan bazI sıyasılerdı. Bunlar üstad ıçın, peşınden gıdenler ve destek olanlar ıçın yalanlar uydurdular ve “onlar Rasûlüllah’a, evlıyaya buğzedıyorlar, velılerın kerametlerını ınkar edıyorlar” dedıler.
    Keza peygamberlere bır takIm eksıklık ızafe edıyorlar dıyerek ıftıralar yaydIlar. BazI cahıller
    ve bunlara kananlar söylenenlerı doğru kabul ettıler. BunlarI sövmek, savaşmak ve Türklerle
    MIsIrlIlarI savaşa kIşkIrtmak ıçın malzeme olarak kullandIlar. Sonra da fıtneler ve savaşlar
    oldu. MIsIr ve Türk ordularI ıle onlara katIlanlarla Suûd aılesı arasInda hıcrî 1226 (m.
    1811)’den 1233 (m. 1818)’e kadar uzun bır müddetı kapsayan süre zarfInda Necd ve Hıcaz’da
    savaşlar oldu. Bu 7 yIlIn tamamI, hak kuvvetlerıyle batIl kuvvetlerı arasInda savaş ve
    mücadele ıle geçtı.

    Özetlersek, Üstad Muhammed b. Abdılvehhâb Allah’In dınını ılan, ınsanlarI Allah’I tevhîde
    ırşad, dıne katIlan hurafe ve bıdatlarI reddetmek ıçın kIyam ettı. Ve yıne ınsanlarI hakka tabı
    olmaya mecbur etmek, batIldan men etmek, ma’rûfu emretmek, munkerden nehyetmek ıçın
    kIyam ettı. Onun davetının özetı ışte budur. O akıdede selef-ı sâlıhînın yolu üzeredır. Allah’a,
    ısımlerıne, sIfatlarIna, meleklerıne, peygamberlerıne, kıtaplarIna, ahıret gününe, hayrI ve
    ş errıyle kadere ınanan bırısıdır. O tevhîd üzere Allah’a ınanmada, ıbadetı Allah’a has kIlmada,
    zatIna yakIş Ir şekılde O’nun ısımlerıne ve sIfatlarIna ınanmada Islam ımamlarInIn yolu
    üzeredır. Allah’In sIfatlarInI ıptal etmez, O’nu mahlukatIna benzetmez. Ölümden sonra dırılıp
    kalkmaya, cezaya, hesaba, cennete-cehenneme ve dığer şeylere ımanda da böyledır. Iman
    hususunda selefın düş ündüğü gıbı düşünür: Iman söz ve amelden müteşekkıldır, artar ve
    eksılır, taatla artar, masıyetle azalIr der. BunlarIn hepsı onun ınandIklarI şeylerdendır. O hem
    söz, hem de fııl olarak selefın yolu ve ıtıkadI üzere ıdı. OnlarIn yolundan kesınlıkle
    ayrIlmamIştIr. Bu konularda bır mezhep veya bır ekole bağlI kalmamIştIr. Sahabe ve onlara
    hakkIyla tabı olan selef-ı sâlıhînın yolundan gıtmıştır.

    Üstad Necd ve havalısınde bu düş üncelerı ılan etmış, buna davet etmış, daha sonra da kabul etmeyıp ınatlaşanlarla mücadele etmış ve savaşmIştIr. Ta kı Allah’In dını galıp gelene, hak muzaffer olana dek.

    Allah’a davette, batIlI ınkar etmede, ma’rufu emretmede, munkerı nehyetmede dığer müslümanlar gıbıydıler ancak Üstad ve yardImcIlarI hakka davet edıyorlar, bunun yanInda mecbur da tutuyorlardI. BatIldan nehyedıyorlar ve bIrakana kadar da baskI yapIyorlardI. O, bu
    yolla bıdatlerı ve hurafelerı ınkarda son derece gayret gösterdı ve davetı sebebıyle Allah
    bunlarI ızale ettı.

    Az yukarIda zıkredılen üç sebep ona düşmanlIğIn, ınsanlarla onun arasIndakı çekış menın nedenlerıydı:

    1-Şirki reddetmesı ve katIksIz tevhîde çağIrmasI.

    2-Bıdat ve hurafelerı reddetmesı: Kabırlere bına yapmak, buralarI mescıd edınmek, doğum günlerı anmalarI ve tasavvuf gruplarInIn çIkardIğI bır takIm asIlsIz şeyler gıbı.

    3-Ma’rûfu emretmesı, güç kullanarak ona uymaya mecbur etmesı: O, Allah’In farz kIldIğI ma’rûfa yanaş mayanI ıcbar eder, terk etmesı durumunda ceza uygulardI. Keza ınsanlarI munkerattan nehyeder ve yasaklar, cezalarInI da verırdı. InsanlarI hakka uymaya mecbur
    tutardI, batIlI yasaklardI. Hak ışte bu şekılde galıp gelıp yayIldI, batIl da yok olup gıttı.
    Insanlar çarşIlarda, mescıdlerde ve dığer yerlerde güzel bır yola ve ıstıkamete gırdıler.
    AralarInda bıdat bılınmez, beldelerınde şırk bulunmaz, bulunduklarI yerlerde münker şeyler
    görülmez oldu. Aksıne şehırlerıne, yaşantIlarIna bakan ınsan selef-ı sâlıhînı, fazıletlı dönemler
    olan Peygamber, sahabe ve onlara hakkIyla tabı olanlarIn dönemlerındekı yaşantIyI görür
    oldu.

    Insanlar onlarIn peş ınden gıttıler, sebat edıp gayret göstererek bu yolda cıhad ettıler. Üstad
    Muhammed’ın vefatIndan uzun bır müddet sonra, çocuklarInIn ve yardImcIlarInIn çoğunun
    vefatInIn ardIndan bazI sapmalar olunca sInama geldı. Allah Teâlâ’nIn “bır mıllet kendını
    bozmadIkça Allah onlarIn durumunu değıştırmez” (er-Ra’d/13, 11) ayetının doğruluğu Türk
    ve MIsIr devletlerıyle ımtıhan olunma ş eklınde tecellı ettı. Allah Teâlâ’dan onlarIn başlarIna
    gelenı günahlarIna keffaret, öldürülenler ıçın de şehadet ve yüksek makamlara yükselme
    olarak kabul buyurmasInI nıyaz edıyoruz.

    Allah’a hamd olsun, onlarIn davetı yayIlarak bugüne kadar geldı. Çünkü MIsIr kuvvetlerının
    Necd’ın altInI üstüne getırıp, halkI katledıp ağIr bır tahrıbat yapmalarInIn üzerınden bırkaç
    sene geçmış tı kı davet tekrardan canlanIp yayIldI. Bundan yaklaşIk 5 yIl sonra Imam Türkî b.
    Abdıllah b. Muhammed b. Suûd davetle kIyam ettı, davetı Necd ve havalısınde yaydI. Alımler
    Necd bölgesıne tekrar dağIldI. Imam buradakı Türklerı ve MIsIrlIlarI beldelerden ve köylerden
    çIkardI. 1240 (m. 1824) yIlInda davet Necd’ı kapladI. Der’ıyye’nın tahrıp edılıp Suûd
    devletının yIkIlmasI 1233 (m. 1818) yIlInda olmuştu. Insanlar 1234 (m. 1819) yIlIndan 1239
    (m. 1823) yIlIna kadar yaklaşIk 5 yIl boyunca anarş ı, adam öldür me ve karIşIklIklar ıçınde
    yaşadI. ArdIndan 1240 (m. 1824) yIlInda dağInIk müslümanlar topluluğu Necd’de Imam Türkî
    b. Abdıllah b. Muhammed b. Suûd’un baş kanlIğInda bıraraya geldı ve hak tekrar galıp geldı.

    Alımler köylere ve beldelere mektuplar yazarak ınsanlarI cesaretlendırdıler ve onlarI Allah’In
    dınıne davet ettıler. MIsIrlIlar ve avanelerının marıfetıyle yaşanan uzun savaşlardan sonra
    aralarInda oluş an fıtne söndü. Harpler son buldu, fıtne ateşı söndü. ArdIndan Allah’In dını
    tekrar galıp geldı. Alımler bundan sonra ılım, ırşad, davet, ınsanlarI hakka yöneltmekle
    meşgul oldular. Sonunda sular asIl mecralarIna, ınsanlar da Üstad, talebelerı, çocuklarI ve
    yardImcIlarI zamanIndakı hallerıne döndüler. Davet 1240 (m. 1824) yIlIndan bugüne kadar
    devam ettı, hamdolsun.

    Suûd aılesı, Üstad’In aılesı ıle Necd alımlerı kendılerınden sonrasI ıçın halef bIrakmayI
    sürdürdüler. Suûd aılesı ımamet, Allah’a davet ve O’nun yolunda cıhad ıçın arkalarInda halef
    bIrakmayI sürdürdüğü gıbı alımler de Allah’a davet ve O’na yöneltmek, hakka çevırmek ıçın
    ardlarInda halefler bIrakmaya devam ettıler.

    Haremeyn’e gelınce, burasI uzun müddet Suûd devletınden ayrI kaldI. 1343 (m. 1924) yIlInda
    tekrar onlara bağlandI. Imam Abdulazîz b. Abdırrahman b. Faysal b. Türkî b. Abdıllah b.
    Muhammed b. Suûd bu ıkı yerı ele geçırdı. Bu ıkı belde bugüne kadar bu devletın
    ıdaresındedır, hamd olsun.

    Allah Teâlâ’dan Suûd ve Üstad’In neslınden hayatta olanlarla, bu ülkede ve baş ka yerlerde
    yaşayan müslüman alımlerı ıstıkamet üzere kIlmasInI, hepsını razI olduğu şeye muvaffak
    etmesını dılıyoruz... Şüphesız O herşeye kadırdır ve duaya ıcabet şanIndandIr.

    ÜstadIn durumu, davetı, yardImcIlarI ve hasImlarIna daır yaptIğIm konuşma burada son
    buluyor. YardIm ıstenecek olan Allah’tIr. Ancak O’na dayanIlIr. Güç ve kudret Allah’IndIr.
    Allah kulu ve rasûlü peygamberımız ve ımamImIz Muhammed b. Abdıllah’a, âlıne, ashabIna
    ve onun hıdayetıyle yol tutanlara salât etsın.




    http://www.islam-tr.com/forum/ehli-sunnet-alimleri/15631-tevhid-imami-seyhul-islam-muhammed-b-abdulvehhab.html






    ********


    TEVHİD İMAMI ŞEYHU'L-İSLAM MUHAMMED B. ABDULVEHHAB

    Hayatı, Daveti, Eserleri ve Hakkında Yapılan İftiralar


    http://www.islam-tr.com/forum/ehli-sunnet-alimleri/15631-tevhid-imami-seyhul-islam-muhammed-b-abdulvehhab.html
  3. Abdulmuizz Fida

    Abdulmuizz Fida أَلَيْسَ اللَّهُ بِأَحْكَمِ الْحَاكِمِينَ Yetkili Kişi Site Admin

    Sapık Kitap "Bir İngiliz Casusun iİttirafları (iftiraları) isimli kitap ve Yayınevi "Hakikat(!)" hakkında değerlendirme:

    [​IMG] [​IMG]


    Bir İngiliz casusunun itirafları adı ile hakikat yayınları tarafından basılan bu kitaba‘’BİR İNGİLİZ CASUSUNUN İFTİRALARI ‘’denilseydi daha isabetli bir isimlendirme olurdu.Çünkü bu kitap Muhammed bin Abdulvahhab hakkında dizilmiş iftiralarla,senetsiz sözlerle ve uydurma hikayelerle hazırlanmıştır.Bu kitabı gündeme getiren kişide..m.sıddık gümüş kod adı ile kitabı çeviren meşhur ehli sünnet düşmanı ve tağutun askeri h.Hilmi ışıktır. Bu adamın Müslümanlara olan düşmanlığı ve sünnet imamlarına reva gördüğü iftiraları bilinmeyen şeyler değildir. Bu adam SAADET-İ EBEDİYE adında rezil bir kitap yazıp ebedi saadet vaatleri kullanarak insanları ebedi felakete sürükleyen bir kafirden başkası değildir.SAADET-İ EBEDİYYE adlı felaket kitabında bir çok küfrü ve şirki din gibi anlatan ve bununla da yetinmeyip anlattığı şeyleri sünnet imamlarına da nispet eden bir kişidir. Kitabında ehli sünnet alimlerine açıkça kin güden akla hayale gelmeyen ağır sözler sarf eden bu adam (1) ibn Arabi,ibn farız gibi tanınmış kafirleride Allah'ın dostu ve Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) (haşa) sevgilisi olarak tanıtmaktadır..(2)
    Bu adam öyle birisidir ki tasavvuf büyüklerini eleştiren birçok değerli İslam aliminin sözlerini hiç dikkate almazken söz konusu selefilik ve selef imamların yerilmesi olunca önüne gelen her kişinin sözlerini dikkate almış ve bu sözleri büyük bir şaşaayla okuyucuya sunmuştur.( tabi onun kitaplarını okuyan varsa).


    Artık bu kişiler bazen bir İngiliz olmuş,bazende başka bir kafir olmuş..Hilmi ışık için fark etmez.Konuşan ve yazan kim olursa olsun yeter ki selefiliği kötüleyen beyanatlarda bulunsun.Hilmi ışık için bu tarz beyanatlar senetsiz sepetsiz de olsa,iftirada olsa yeterlidir. Allah bilir ya bu adam tevhidi hareketin Türkiye de gelişmesini önlemek maksadıyla vazifelendirilmiş bir kişiydi.(3) Hakikat yayınlarının elemanlarının faideli bilgiler isimli kitabın önsözüne yazılan kısa ama zehirli bir cümle hem Hilmi ışık’ın hemde hakikat yayınlarının misyonunu çok açık bir şekilde gözler önüne sermektedir.

    Faideli bilgiler kitabının önsözünde deniyor ki :

    "Din cahillerinin ve mezhepsizlerin hükümete karşı kışkırtıcı, kardeşi, kardeşe düşman yapıcı, bölücü yazılarını tasvip etmiyoruz. Peygamberimiz (Din, kılıçların gölgeleri altındadır) buyurarak, Müslümanların hükümet ve kânun himayesinde rahat yaşayabileceklerini bildirdi. Hükümet kuvvetli oldukça, rahat, huzur artar. Avrupa, Amerika gibi kâfir memleketlerde rahat yaşayan, dinî vazifelerini serbestçe yapan Müslümanlar da, kendilerine hürriyet veren hükümete, kânunlara karşı gelmemeli, fitneye, anarşiye âlet olmamalıdır. Ehlisünnet âlimleri, böyle olmamızı emretmektedirler.(4)

    Bakın kafir hükümetlere karşı gelmemeliymişiz ve ehli sünnet alimleri bile bizim böyle davranmamızı emretmişler vs vs.İşte şu küçük paragrafı okuyan ve akledebilen her kişi h.Hilmi ışık gibilerinin misyonunun ne olduğunu anlamakta güçlük çekmez. Bu kişilerin amacı halkı tağutla barıştırıp halkın tağuta kulluğunu perçinlemektir.

    Misyonlarını tehlikeye düşüren ve hakkı açıkça beyan eden Muhammed bin Abdulvahhab gibi alimleri hedef tahtasına oturtmalarının başlıca nedenide zaten budur. Keza İbn teymiyye,ibn kayyım gibi alimlere olan düşmanlıklarıda bunun içindir.Çünkü Muhammed bin Abdulvahhab gibi düşünenler çoğaldıkça bu kişiliksiz heriflerin tabi oldukları,methettikleri rejim tehlikeye düşecektir.Bu tevhid alimlerinin davetini ilimle susturamayan kişiler artık iftira ve karalama yolu ile kişilerin tevhide yönelişini engellemek için türlü yöntemlere başvurmaktadırlar.Bu karalama ve iftira operasyonlarını sadece ibn teymiyye,ibn kayyım,
    Muhammed bin Abdulvahhab gibi tevhid alimlerinin şahsına yönelik bir saldırı gibi algılayanlar büyük bir yanılgı içerisindedirler.


    Bu operasyonların asıl hedefi tevhid dinini yok edip,şirk dinini ihya etmektir. Zaten insanlık tarihi boyunca bu mücadele devam etmiştir. Allah'ın taraftarı tevhidi ihya edip şirki imha etmek için mücadele ederken,şeytanın taraftarları şirki ihya edip tevhidi imha etmek için mücadele etmişlerdir. İşte Muhammed bin Abdulvahhab (ra) hakkında koparılan yaygaraların temelinde de tevhidi imha edip,şirki ihya etme arzusu yatmaktadır.Çünkü imam Muhammed bin Abdulvahhab ömrünü tevhidi ikame edip,şirki imha etmek için harcamıştır. Bu hedefini gerçekleştirmek için büyük bir mücadelenin içine girmiştir. Davet etmiş,hicret etmiş,cihad etmiş,insanları tevhide yönlendiren risaleler yazmış,dersler yapmış,şirk unsuru olan ağaçları kesmiş,putları yıkmış,tapınılan kabirleri yerle bir etmiş ve tağutlara karşı amansız bir mücadelenin içine girmiştir.

    Allahın izniyle daveti netice vermiş ve insanlar etrafında toplanmaya başlamıştır. Hicazda tevhid yeniden gündeme gelmiş,ve insanlar bu davetçinin davetine icabet etmeye başlamışlardır. İşte bu tablo tağutları ve yandaşları olan müşrikleri hemen alarma geçirmiş ve gerek fiili gerekse fikri alanda büyük bir karşı taarruz başlatılmıştır.Fiili mücadeleyi Yahudi dönmelerinin komutanlık yaptığı Osmanlı ordusu yaparken,fikri mücadeleyi tağutların destekçisi ve şirkin savunucusu olan sözde alimler yapıyordu. İşte asrı saadette Rasulullah (s.a.v) ve ashabına karşı başlatılan taarruz ne idiyse Muhammed bin Abdulvahhab ve etrafındakilere karşı başlatılan taarruzda oydu. Bu savaşın patlak vermesine sebep olan ise muvahhidlerin yaptığı tevhid çağrısıydı. Bu çağrıya yapılan düşmanlıkta geçmişte yapılan düşmanlıkların bir benzeriydi.

    "İlahları bir tek ilah mı yaptı? Doğrusu bu şaşılacak bir şeydir."(sad 5)

    İşte tarih boyunca Müslümanların saldırıya uğramasının sebebide, Muhammed bin Abdulvahhab hakkında bu iftiraların atılma sebebide ilahların bir tek ilah olarak kabul edilmesidir. İşte “İngiliz casusun itirafları(iftiraları)” adlı kitapta bu mücadelenin bir ürünüdür.

    h.hilmi ışık bir tevhid alimi olan Muhammed bin Abdulvahhab ı karalamak için elinden geleni ardına koymazken..Osmanlı devletinin hararetli bir savunucusu olmuştur.Çünkü Osmanlı devletinin cihana yaydığı şirk dini h.hilmi ışığa göre tevhidin ta kendisidir.’’OSMANLI DEVLETİ OLMASAYDI BİZ MÜSLÜMANDA,EHLİ SÜNNETTE OLAMAZDIK.’’’sözüde ona aittir.buna karşılık Muhammed bin Abdulvahhab'ın tebliğ ettiği tevhid dini ise kabul edilemez bir davettir.Çünkü Abdulvahhab'ın yaptığı bu davet h.Hilmi ışığın çok sevdiği atalarını dahi sapık addetmektedir.h.Hilmi ışık gibileri ise böyle bir davetin yayılmasına fırsat verecek değildir.Bu daveti engellemek için her türlü çabayı da göstermişler ama Allah'a hamd olsun bu davetin ulaştığı kişiler vardır.. bu adamlar bu davetin önüne engel olmak için kendilerine göre bile kafir olan bir İngiliz ajanının sözlerini delil almışlar ve Muhammed bin Abdulvahhab'ı eleştirip reddetmişlerdir..aynı senaryo bir sofi şeyhi için söz konusu olsa kafirlerin sözlerini hiç dikkate almazlar,kaldı ki bunlar Müslümanların sözlerini bile dikkate almıyorlar.ama söz konusu selefi düşüncenin reddi olduğunda bu adamlar kendi tekfir ettikleri kişilerin sözlerine bile hiçbir araştırma ihtiyacı hissetmeden şiddetle sarılıyorlar.bu dahi bu insanlardaki kaypaklığı gözler önüne seren açık bir delildir.

    Ve şu unutulmamalıdır ki h.Hilmi ışık bir asker idi,uzun yıllar tağutun neferi olarak vazife yapıp albayken emekli olmuştur.Yani din adına konuşan ve Müslüman alimlere hakaret eden ,selefin yolunu kötüleyen bu adam tağutun yolunda emekli olana kadar sürdürdüğü fiili mücadelenin ardından tağutun yolunda ki mücadelesini fikri alanda devam ettirmiş bir kişidir.İşte bu kişi tevhidin anlaşılmasını ve yayılmasını önlemek maksadıyla harekete geçen ve kendi görüşü ile uygunluk içermesi şartı ile önüne gelen her bilgiye sarılıp insanlara sunmak suretiyle şeytanın yolunu güzel Rahman'ın yolunu kötü göstermek çabası içinde olan insanlardan sadece birisidir..

    İngiliz casusunun saçmalıklarından bazı örnekler vermeden önce h. Hilmi ışık hakkında bu küçük değerlendirmeyi yapma gereği hissettik..Çünkü bu iftira dolu sözleri insanlara hüccet gibi lanse eden kişi h. Hilmi ışıktır..ve Müslümanların gözünde onun hal tercümeside kısaca yukarıda belirttiğimiz şekildedir..Allah bilir daha bize gizli kalan ne kafirlikleri ne zındıklıklarıda vardır.Onun hakkında bu küçük değerlendirmeyi yaptık ki kişiler sesin nereden ve kimden geldiğini iyice kavrasınlar. Bilinmelidir ki bazı sesler kıymetli ve hikmetli iken bazı sesler sadece bir havlamadan ibarettir.Her duyduğu sese kıymet veren kişi hakkı batıla karıştırmaktan kurtulamaz.

    Söylenen sözler önemli olduğu gibi bu sözleri söyleyenlerin kim olduğuda önemlidir.Konuşan kişi bir İngiliz ajanı,bunun propagandasını yapıp kitap halinde neşrettirende bir tağut destekçisi olunca aklını kullanabilen her insan bu tür iddialara adlanılmayacağının farkına varır.Bu iddialara kim aldanır tabi ki aklını kullanmayan,tahkik ehli değil,taassup ve taklit ehli olan insanlar aldanır.zaten aldandılar da...tasavvufçular Muhammed ibn Abdulvahhabı bir İngiliz yaveri gibi görürler..halbuki onlara bu hikayeleri anlatan şeyhlerinin,ve onların okuması için bu kitapları yazan ağabeylerinin tağutların kıdemli has yaverleri olduğunun farkına bile varmazlar..ajan hamper adlı ne idiğü belirsiz bir ingilizin senetsiz ve uydurulmuş sözlerine bakıp ta Muhammed İbn Abdulvahhabı İngiliz yaveri olarak kabul eden kişiler gözlerinin önünde ki tağutun yaverliğini yapan ve yaverlik yapa yapa emekli olan kişileri bir türlü göremezler..

    Burada ki olayda ingilizin sözleride,Hilmi ışıkın propagandasıda,hakikat yayınlarının neşride Müslümanların nazarında bir değer ifade etmiyor.biz bu sözlere kıymet vermiyoruz..ama kişilerin uyarılması ehli sünnet imamlarının savunulması.ve hakkın ayakta tutulması amacıyla bu tür yazılara karşılık vermek gerektiğine inanıyoruz. Bizi buna sevk eden buyruklardan birisi şudur.
    "Ey iman edenler adil şahitler olarak hak’kı ayakta tutunuz"(5) Başarı ve hidayet Allahtandır.

    Şunu da belirtmek gerekir ki ingilizin sözlerine verilecek cevap ancak sözlerindeki çelişkilere ve göze batan tutarsızlıklara dikkat çekmek suretiyle olabilir..hatırat türünden yazılmış diyaloglar topluluğuna çoğu zaman delille cevap verilemez.çünkü bu tür diyaloglar senetsiz sözlerdir..yani bir kişinin yazmış olduğu hatıralarında ortaya koyduğu sözleri reddetmek için delile ihtiyaç yoktur..zira o kişide sözlerini senetle desteklemiş değildir.onun için bu türlü sözlere sözlerdeki çelişkileri ve tutarsızlıkları ortaya çıkarıp ve sözleri söyleyen kişinin kim olduğunu da dikkate alaraktan sonuca varılabilir...sonuç olarak akleden kişilerin bu tür sözlerin gerçekmi yoksa uydurma mı olduğunu anlaması zor olmaz..buna şöyle bir örnek verilebilir..

    İbn batuta adında bir gezgin seyehatnamesinde şamda bir camide ibn teymiyenin hutbe okurken bir basamak aşağıya inerek’’işte Allahta böyle iner’’’ dediğini naklediyor.

    İbn batutanın seyahatnamesinde böyle bir iddia var. Buda tıpkı İngiliz casusunun iddialarına benzeyen bir iddia… şimdi kişinin ibn batutanın bu iddiasının yalan olduğunu anlayabilmesi için sıra sıra deliller aramaya, çok büyük araştırmalar yapmasına gerek yoktur. ibn teymiyenin eserlerini inceler ve bakar ki ibn teymiyenin bu yönde tek bir sözü bile yoktur. ibn batutanın iddiasının yalan olduğunu anlayabilme yönünde ilk adımı atmış olur..ikinci olarak ibn batutanın kişilikli ve doğru sözlü olup olmadığına bakar..bakar ki ibn Haldun mukaddimesinde onun hakkında şu tespiti yapmış:

    "... O günlerde Sultan Faris b. Vardar’ın veziri ile karşılaştım. Bu hususta(ibn batuta hakkında) onunla konuştum ve ben bu adamın insanlar tarafından yaygın bir şekilde yalanlanmış olması dolayısıyla vermiş olduğu haberleri kabul etmediğini gördüm."(6)

    İbn batutanın çok yalan söylemekle itham edilmiş olması kitaplarında hikâye uydurup naklediyor olması ve hatta haberlerinin avam halk tarafından bile kabul görmediği anlaşılınca artık onun sözünün bir yalan olma ihtimali iyice kuvvetlenir. Buna ek olarak kitabında naklettiği tarihte ibn teymiyyenin şamda ki caminin minberinde değil, hapiste esaret altında olduğunun ortaya çıkmış olması ile kişinin kafasındaki soru işareti cevap bulur.ve aklı selim bir insan ibn batutanın iddiasının bir yalan olduğunu kabul eder. işi bu noktada bırakmayıp dahada ileriye götürecek olursak şöyle bir ihtimal daha karşımıza çıkıyor.

    İbn batutanın anadoluya yaptığı seyahatlerde,anadoluya gelir gelmez soluğu hemen anadoludaki Batıni davetçilerinin yanında alıp,onlarla görüşmeler yaptığını bir kitapta okumuştum.Okuduğumuz bu iddianın doğru olup olmadığını Allah bilir.Bu iddianın doğru olduğu bir an için varsayılırsa taşlarda iyice yerine oturuyor.Yani ibn teymiyyeye iftira atan kişi Batınilerle içli dışlı olan,avam halk da dahil olmak üzere insanlar tarafından yaygın bir şekilde yalanlanmış olan bir kişi olmuş oluyor.ibn teymiyyeyi hedef almalarının sebebide Allah bilir mısır bölgesinde ibn teymiyye gibi alimler olduğu müddetçe batini davetinin yayılmasının zor olduğunu fark etmiş olmaları olabilir.Sonuç olarak takip edilen bu yolun neticesi olarak gönül rahatlığı ile ibn batutanın iddiasının geçersiz olduğu isbatlanmış olur.

    İşte bu tür yolları takip ederek ajan hamperin Muhammed bin Abdulvahhab hakkında ortaya attığı sözlerin gerçek olup olmadığı yönünde rahatlıkla fikir sahibi olunabilir.Ajan hamper bir çok söz sıralıyor ama bu sözlerin benzerlerini şeyh için iddia eden kimseler yok.Necd tarihinde hamperin çizdiği şablondan hiçbir iz yok,Muhammed bin Abdulvahhab'ın hayatı kayıp bir hayat değil,yani hakkında biyografiler yazılmış ve yaşadığı hayat hakkında bir çok bilgi günümüze ulaşmıştır.Ama bu bilgiler incelendiğinde hamperin söz konusu ettiği kişilikten eser yok.Muhammed bin Abdulvahhab'ın eserlerinde de onun iftiralarını destekleyecek bir bölüm yok.O halde ajan hamperin sözlerinin iftira olduğunu anlama yönündeki ilk adım atılmış oldu.İkinci olarak sözleri söyleyene bakalım "BİR İNGİLİZ AJANININ" doğru ve dürüst sözlü olacağına inanan kişi ahmaktır.Hele bir İngiliz ajanın sözlerine itibar edip bir Müslüman alim hakkında menfi yönde bir kanıya varan kişi daha ileri bir ahmaktır.Bu adam bir ajan ve İngiliz ajanlarının misyonlarını yürütebilmeleri için en çok başvurdukları silah ‘’YALAN’’dır.hatta bu kişiler misyonlarını başarıya ulaştırmak için yalan söz’den daha da ileri bile gidebilirler..hamperin şu sözleri bu gerçeği açıkça gösteriyor:

    ajan hamper diyor ki :

    ’’bir kere raporumda,yanımda çalıştığım adam bana livata etmek isterse ne yapayım diye sordum ..cevabta bana’’bu iş hedefe ulaşmanı kolaylaştırıyorsa yapabilirsin.’’denildi...(7)

    İşte hamper denen kişi böyle bir şahsiyete sahiptir..hedeflerine ulaşmak için livata bile yapabilen bir kişi bir kitap yazıyor ve bu gibi adamların sözlerine itibar edilerek Müslüman bir alim hakkında kanıya varılıyor.İşte bu zulmün kendisidir.Şahsiyetsiz bir kişiliğe ancak hüseyin hilmi ışık gibi başka bir şahsiyetsiz kişi itibar edebilir.Bu türkler ne zaman adam olacaklar...

    Muhammed bin Abdulvahhab(ra)ın eserleride,mücadeleside,ondan bahseden kaynaklarda,hamperin iddialarını yalanlıyorken bu gerçekleri bırakıp hamperin sözlerine itibar etmek gerçekleri bırakıp hayallerle avunmaktan başka bir şey değildir.Misyonerlerin,oryantalistlerin ve daha başka kafirlerin İslam dini ve İslam uleması hakkında sayısız iddia ve iftiraları vardır.

    Biz kuran ve sünnette sabit olan gerçekleri,sahabenin İslamı yaşayış tarzını ve İslam ulemasının söz ve hayatlarını bırakıp ta bu misyonerlere ve oryantalistlere kulak verirsek ortada ne din kalır nede alim kalır.
    Bu ikinci tespitten sonra bu sözlerinde tıpkı ibn batutanın sözleri gibi iftira olduğunu kavramak zor olmasa gerek.Ama aklını kullanabilenler için.Aklını kullanabilenler ise oldukça azdır..Özelliklede Türkiye de yok denecek kadar azdır.Onun içinde bu tür iddialar bu ülkede hemen taraftarını bulur...


    Türkiye de bu iddiaları gündeme getiren kişilerin misyonundan ve kişiliklerinden zaten yukarda biraz bahsetmiştik.Bu üçüncü tespiti de göz önünde bulunduran bir kişi bu iddiaları söyleyenin ve bu iddiaların propagandasını yapanın belli misyonları olan ve bu misyonun bir gereği olarak ta bu türden yazıları gündeme getiren kişiler olduğunu gözden kaçırmamalıdır.Bu söz hem ajan hamper için hemde h.Hilmi ışık için hemde hakikat yayıncılık! için geçerlidir.Bunlar misyonlarının bir gereği olaraktan bu türlü dümenler çeviriyorlar..Şiilerin bile bu İngiliz casusun iftiraları adlı kitabı hazırlama hususunda paylarının olduğu söyleniyor.Adamlar selefi düşüncenin önünü kapamak için şirket gibi ortak çalışıyorlar…Şiilerin böyle bir eylemde bulunma ihtimali vardır çünkü Muhammed bin Abdulvahhab onlarında kuyruğunu kesti.Onların da acısı derin.Onlarda sevmez Abdulvahhabı .tıpkı ibn teymiyeyi sevmedikleri gibi çünkü ibn teymiyede minhacüs-sünne adlı telifi ile Şiileri ilmi anlamda bir fetretin içine sokmuştu.Hala ibn teymiyyenin Şiilere reddiye olarak yazdıkları bu esere şiiler doğru düzgün bir cevap verebilmiş değil.Allah bilir ya bunun acısı hala geçmemiştir..onun içinde Şiiler dahi selefi düşünceyi katletmek için sırada bekleyen bir güruhtur.

    Allah Muhammed bin Abdulvahhab'a ve ibn teymiyyeye rahmet etsin ve bu iftiracıların tuzaklarını da tepelerine geçirsin..Güç ve kuvvet Allahın elindedir. Ve o tuzak kuranların en hayırlısıdır.

    Hakikat yayınları tarafından çıkarılan kitap bir tenbihle başlıyor ve önsözle devam ediyor… tenbihte şöyle deniliyor.

    "Misyonerler, hıristiyanlığı yaymaya, Yahûdîler,Talmûtu yaymaya, istanbuldaki Hakîkat Kitâbevi, islâmiyyeti yaymaya, masonlar ise, dinleri yok etmeye çalışıyorlar.Aklı, ilmi ve insâfı olan, bunlardan doğrusunu iz’ân, idrâk eder,anlar. Bunun yayılmasına yardım ederek, bütün insanların dünyâda ve âhıretde se’âdete kavuşmalarına sebeb olur. insanlara bundan dahâ kıymetli ve dahâ fâideli bir hizmet olamaz. (sekiz)

    Kuran ve sünneti ölçü edinen her insan bu adamların İslamiyeti yaymaya değil,yıkmaya çalıştığını fark eder.Çünkü bu adamların çıkardıkları kitaplarda küfrün ve şirkin bir çok çeşidi iman diye takdim edilirken gerçek iman ve tevhid devamlı yeriliyor.Allahtan başka vücud yoktur diyen kafirler Allah'ın veli kulları olarak tanıtılırken, (9) sadece Allaha kulluğa ve sadece Allah'a dua edilmesine çağıran muvahhid alimler yerilip,tekfir ediliyor(10)kafir hükümetlere itaat edilip,tağutların desteklenmesine teşvik yapılırken,(11)tağutlara karşı kıyam edilmesi gerektiğini savunan alimlerin fetvaları reddediliyor.Bu adamların kitaplarında vahdeti vücutçu kafirler ehli sünnet alimleri ile beraber zikredilirken,selefi düşünceye sahip alimler ve selefi düşünce “batıl dinler” adı altında bir başlıkta Dürzilerle,Şamanilerle,Süryanilerle,ismailiye ile beraber zikrediliyor..(12).kabirde yatan ölülerden yardım istenebileceği hususunda kişiler teşvik edilirken,ölülerden yardım istenemeyeceğini söyleyenlerin sözleri reddediliyor.(13) vs vs vs daha bir çok küfür,şirk,ilhad,bidat,taşkınlık bu adamların kitaplarında mevcuttur..ve bu adamlar savundukları bu görüşlerin Allah'ın kitabından ve resulünün(asm)sünnetinden olduğunu da söylüyorlar.şimdi şu adamlara iyi bakın bunlar İslamiyeti yayan kişiler midir? Yoksa tevhidi reddedip kişileri şirke teşvik eden ve bu uğurda çok şedit davranan kişiler midir?Çok açıktır ki bu adamlar bütün resullerin as.ortak çağrısı olan tağuttan sakınıp Allaha kul olma ilkesini çiğneyen ve insanlarında çiğnemesi için çaba sarf eden kişilerdir.ve kurdukları planları tasavvuf adını verdikleri aldatıcı kisvenin altında gizlemektedirler ,Allah planlarını tepelerine geçirsin..güç ve kuvvet Allahın elindedir.

    Bahsi geçen bu kitapta çeşitli konular ele alınıyor,çeşitli meselelere giriliyor ve sanki belli bir konu üzerine yoğunlaşarak yazılmış bir kitap havasının dışına çıkılmaya çalışılıyor.ama kanımca bu başarılamamış..çünkü çok geçmeden Muhammed bin Abdulvahhab hedefe dikilmiş..ve kitabın kastının Muhammed bin Abdulvahhabı karalamak olduğu açık seçik belli edilmiştir..Şiilerden,Osmanlılardan,vs vs bahsedilmesi sadece görüntüyü kurtarma çabasından ibarettir.asıl hedef selefi daveti baltalamaktır.öyleki çok geçmeden iftiralar ve saçma sapan iddialar peşi peşine sıralanmış..bu arada Osmanlı din anlayışına sahip kişilerin ara ara övülmeside ihmal edilmemiş(14)Şimdi kitaptan birkaç iftira örneği verelim..

    Hamper diyor ki :

    "Necdli Muhammed, Sünnîlerin dört mezhebinden birine tâbi’ olmağı îcâb ettiren, herhangi bir sebep görmüyordu ve (Allahın kitâbında, bu mezhepler hakkında hiçbir delîl yoktur) diyordu. Bu husustaki âyet-i kerîmelerden tegâfül ediyor(bilmezden geliyor) ve hadîs-i şerîflere ehemmiyyet vermiyordu."(15)

    Muhammed bin abdulvahhabın dört mezhebten birine tabi olunmasının bir delili olmadığını söylemiş olmasında bir sakınca yoktur..dört mezheb imamının birine tabi olmanın vucubiyyeti hususunda bir nas yoktur.. Müslüman delile tabidir ve delilsiz taklid yerilmiştir.yani iftira olan kısım burası değil..devamında söylenen şu sözdür:

    "Bu husûsdaki âyet-i kerîmelerden tegâfül ediyor ve hadîs-i şerîflere ehemmiyyet vermiyordu."

    Sanki dört mezhebten birine uymayı Allah cc ayet ile Allah resulüde hadis ile bildirmişte..Muhammed bin Abdulvahhab bunlara ehemmiyet vermemiş gibi lanse edilmiş...dini bilmeyen bir kafir iftira atmaya kalkarsa işte böyle yüzüne gözüne bulaştırır..burada ki ayetlerden tegafül edip,hadislere ehemmiyet vermeme iddiası bir iftiradır.zaten dört mezhepten birine uyma konusu ayet ve hadislerle bellidir diye iddia eden genelde sofilerdir..nedense ajan hamperde sofilerin ağzıyla konuşmuş rezil bir iftira atmıştır.kaldı ki şeyhin kendiside Ahmet bin hanbelin usulünü benimseyen alimlerden birisidir.

    Başka bir yerde diyor ki :

    "Kendini beğenmiş Necdli genç Muhammed, Kur’ân› ve sünneti anlama hususunda, nefsine uyardı. Sadece kendi zemânındaki âlimlerin ve dört mezhep imâmının görüşlerini değil, Ebû Bekir, Ömer gibi sahâbe büyüklerinin de görüşlerini hiçe sayardı."(age)

    İşte apaçık bir iftira ..tabiin imamlarının,daha sonra gelen ehli sünnet imamlarının görüşüne değer veren Muhammed bin Abdulvahhab Müslüman alimlerin,hz ömerin ve hz ebu bekirin sözlerini hiçe sayıyormuş..sahabenin kavillerini hiçe sayan bir kişinin davetine kim icabet eder,oysaki Muhammed bin Abdulvahhab'ın daveti hicaz bölgesini etkisi altına almış ve kabul görmüş bir davettir..ve bu davet sahabenin fiilerine ve kavillerine değer vermeyen bir davet değildir…bilakis kişilere sahabenin hayatını örnek gösteren bir davettir.O dönemde yaşamış birçok alim bile bu harekete destek vermiştir.
    Söylermisiniz kuranı nefsine göre tefsir eden,ömer ve ebubekir.ra. gibi sahabelerin sözlerini hiçe sayan Müslüman alimleri hiç önemsemeyen bir kişiye hangi alim destek olur..kim böyle bir adamın peşinde gider..halbuki Muhammed bin Abdulvahhab ın “kitabut-tevhid” adlı eseri alimlerden ve sahabelerden sözlü yada fiili nakillerde doludur.ve ayetlerin tefsirlerinde selefin kavillerine de başvurmuştur.sözlerini ve fiillerini naklettiği sahabe,tabiin ve diğer alimlerden bazıları şunlardır..hz Huzeyfe,husayn bin abdurrahman,said bin cübeyr.ibn mesud,İbrahim en –nehai,ibn teymiyye,ibn Abbas,ali b.el husayn,Cabir bin Abdullah,ömer bin hattab(16) ahmed bin hanbel(17),begavi,katade.said bin müseyyeb,ibn kayyım,ishak,alkame,mücahid,ibn hazm, liste bu şekilde uzayıp gidiyor.bu sayılan kişilerin her birinden fiili yada kavli nakiller ‘’kitabut-tevhid’’ de vardır.şimdi sormak gerekir :,imam ahmedin,ibn kayyımın.ibn hazmın,begavinin,ibn teymiyyenin kavillerini nakleden bir kişinin-ki bu sayılan kişiler ne sahabe,nede tabiindendir- hz ömerin hz ebubekirin ve diğer sahabelerin sözlerine değer vermediğini iddia etmek akıllı bir kişinin söyleyebileceği bir söz müdür? Bu sözü ancak garazkar ve kindar kişiler uydurmuştur ve açık bir iftiradır.


    Hamperin bu hatırasını dayanak alan ve bu kitabı hazırlayanlarda bu sözün altına hemen bir şerh düşmüşler ve demişler ki :

    "Necdli Muhammed, bu sözü ile, Eshâb-ı kirâma tâbi’ olmayı emr eden,hadîs-i şerîfleri inkâr etmekdedir."(18)

    Şu adamlarda ki adaletsizliğe ve ahmaklığa bakın ki hamperin sözünün altına hemen bu notu düşmüşlerdir.yani hamperin iddiasını dayanak alıp bu iddiayı kendi hevalarına göre tefsir edip oradan yeni ve ek bir iddiayı da hakikat(!) çılar ortaya atıyorlar.ve Muhammed bin Abdulvahhab ın sahabeye tabi olma hususunda varid olan hadisleri inkar ettiğini iddiasıdır..bu tıpkı “faideli bilgiler” adlı kitaplarında necd uleması hakkında ileri sürdükleri iddialardan birine benziyor.orada da necd ulemasının tevhidi koruma ve şirki insanlara açıklama noktasında verdikleri fetvaları esas alan bu müfteriler bu fetvalardan şu sonucu çıkarıyorlar:

    “vehhabiler Resulullah hayatta iken ona saygı icab eder,öldükten sonra ise artık ona saygı icab etmez.diye inanıyorlar.”

    Kendi dinlerine olan bağlılıklarından dolayı Muhammed bin Abdulvahhab'ı kötüleme noktasında ki gayretlerini biraz olsun anlıyoruzda,bu gayretkeşliğin onları sürüklediği bu ölçüsüzlüğe bir anlam veremiyoruz.
    hamper diyor ki :

    "(necdli Muhammed)Buhârînin kitâbının yarısının bâtıl olduğunu iddiâ ederdi."(19)

    İşte bir uyduruk söz daha Abdulvahhab buharinin yarısına uydurma damgası vurmuş..şeyhin çağdaşı olan onunla aynı ortamlarda bulunan bir çok kişiye gizli kalan bu gerçeği ne hikmetse sadece ajan hamper tespit edebilmiş..birçok risale yazan ibn Abdulvahhab muvahhitleri bu hususta uyarmamış sadece hamperi uyarmış…hakikatçilerde(!) bu söze inanmış ve altına da bir şerh düşmüşler ve demişler ki :

    "Bu hâli, hadîs ilminden hiç haberi olmadığını göstermekdedir.(20)

    Hemen nasılda yakıştırmayı yapıyorlar..muhammed bin abduvahhab hadis ilminden anlamazmış..hamperin bu iddiasına inandıklarını söyledim ama aslında hakikatçiler bile bu iddiaya inanıyor değillerdir.zira aklı başında olan biri Muhammed bin Abdulvahhab ın İmam Buharinin “sahih” adlı eserinin yarısını inkar ettiğine inanmaz.inanmıyorlar ama yinede inanmış gibi naklediyorlar.çünkü amaç çamuru yapıştırmaktan ibarettir.çamuru yapıştırmak içinde inanmak şart değildir.zaten iftiracı aslı olmayan bir iddiayla suçsuz bir kişiyi suçlayana verilen isimdir.ve bu tür iddiaların doğru olmadığını en iyi bilen kişi iftirayı atanın kendisidir.zira olmayan bir şeyi uyduran zaten odur.bu hakikatçilerde bu iddianın yalan olduğunu çok iyi bilmelerine rağmen gerçekmiş gibi naklediyorlar.ve altına şerh düşmeyi de ihmal etmiyorlar.bir İngiliz kafirin sözüne bakarak Muhammed bin Abdulvahhab ın hadisten anlamadığını söyleyen ve bu tür yazıların propagandasının yapıldığı sofi forumlardan birinde ibn cezvinin imam gazalinin ‘’ihya’’ adlı eserinde bir çok uydurma hadis olduğu yönündeki tespitini gündeme getirmiştik.ibn cezvinin hadis ilmindeki bilgisi ümmet arasında bilinen bir şeydir. Ama onlar ibn cezvinin bu tespitine cevaben şöyle dediler :

    "İbn cezvi İslami ilimlerde çok ileri derecede olan değerli bir alimdir.lakin hadis ilminde zayıftır..ihya hakkında ki tesbitleri yanlıştır."

    Ve bu cevap sonuncunda ibn cezvinin imam gazalinin ihyasında uydurma hadisler olduğu yönündeki tespitini hiç dikkate almadılar.şaşırmamak elde değil ajan hamperin Muhammed bin Abdulvahhab hakkında ki sözlerini hüccet gibi görerekten Abdulvahhab ı hadislere cahil olmakla suçlayan kişiler,aynı iddia imam gazali hakkında gündeme gelince iddiacıyı hemen reddediyorlar.oysa Abdulvahhab hakkında iddia eden bir kafir İngiliz ajanı iken imam gazali hakkında iddia eden şöhretli ve Müslüman bir hadis alimidir..
    Bundan şu sonuç çıkıyor ki bu adamların Muhammed bin Abdulvahhab a düşmanlığı o kadar ileri dereceye varmış ki artık yanlışı doğrudan ayırt edebilecek bir akıl yapısından eser kalmamış bunlarda…


    Ajan hamper kitabında cihadın farz olmadığını ve Resulullahın sadece savunma amaclı olarak cihad ettiğini söylediğini ve bunu Muhammed bin Abdulvahhab a kabul ettirdiğini iddia ediyor.(21)

    Muhammed bin Abdulvahhab cihadın sadece savunma amaçlı olarak yapıldığını kabul ettiyse ne diye önüne çıkan ve daveti kabul etmeyen her müşrik topluluğa karşı cihad ilan etmiştir..O diriye emiri Muhammed bin suud ile beyatlaştıktan sonra ömrü cihad ile geçmiştir.Ve bu savaşlar savunmak için değil şirki ortadan kaldırmak için yapılmış savaşlardır.Yani şöyle denilebilirki ajan hamperin bu iddiasının iftira olduğuna delil olarak Muhammed bin Abdulvahhab'ın hayatı gösterilebilir.Onun diriye emiri ile beyatlaşmasından sonraki hayatının her safhası bu hamperin iddiasının aksi şekilde cereyan etmiştir.

    Kitap bu şekilde devam edip gidiyor..güya hamper Muhammed bin abdulvahhabla münazaralar yapıyor. Orucun farz olmadığı hususunu ona kabul ettiriyor,namazın farz olmadığını kabul ettiriyor,keza muta nikahının caiz olduğunu kabul ettiriyor, içkinin haram olmadığını iddia ediyor ve Muhammed bin Abdulvahhab ın getirdiği delilleri iptal ettiğini ve içkinin de haram olmadığını ona kabul ettirdiğini iddia ediyor. Yani ajan hamper münazaralar yapmak yoluyla bir çok bilinen hükmü Muhammed bin Abdulvahhab a inkar ettirdiğini ve onun bunlara cevap veremeyip çaresiz bir şekilde kabul ettiğini iddia ediyor..(22)

    Hele şu iftiralar yumağına bir bakın.davetiyle Arabistan bölgesini ve hatta daha fazlasını etkisi altına alan,bir çok insana önder olan bir alim bir İngiliz kafirinin önünde oruçla namazın farziyetini bile ispat edememiş ve İngiliz kafire teslim olup bu amellerin farziyetini inkar etmiş…keza içkinin de haram olduğu yönünde ki münazarayı da kaybederek içkininde haram olmadığını kabul etmiş..bırakın bir tevhid alimini avamdan olan bir kişi bile orucun farziyetini,namazın farziyetini içkini haram olduğunu delillendirmekte zorlanmazken..bir alim bir kafirin karşısında acziyete düşerek bu hükümleri inkar etmek zorunda kalmış!!.

    Muhammed bin abdulvahhabın yazdığı eserleri inceleyen her insan ondaki keskin zekaya,ince kavrayışa,beliğ lisana,doğru,faydalı ve engin ilme şahitlik etmek zorunda kalır.Allah kendisinden önceki bir çok alime vermediği bir kavrayışı Muhammed bin Abdulvahhab a bir nimet olarak vermiştir.ve oda Allahın izniyle bu özelliklerini tevhidin ikamesi için kullanmış ve hem kalemiyle hemde fiili mücadelesiyle davetini yapmıştır. İddiaya bakın ki bu sıfatlara sahip bir alim bir gayri Müslim karşısında namazın farziyetini bile ispat edememiş.. Osmanlı gibi güçlü bir tağutun tehdidi ve üzerine gelen yüzlerce belamın saldırısı karşısında tevhidi ispat edip şirki iptal eden bir alim.bir gayri müslimin karşısında namazın farziyetini bile ispat edememiş sözde yalana bak yalana.!Bir ingiliz bu yalanı söylüyor bir türk istanbuldan bu yalana yardakcılık yapıyor ondan sonrada araplar bizi arkamızdan vurdu diyorlar.Ey gözleri kör kişi senin kulak verdiğin kişi arapmı yoksa bir ingilizmi?Sözde çanakkalede denize döktüğün ama masa başında elini öptüğün ingilizin ağzıyla yazıp çiziyorsun.!

    Ajan hamper öyle iftiralar sallamış ki desteksiz sallamanın ancak bu kadarı olur..eğer bu kitap hakikatçilerin(!) ve Şiilerin bir oyunu değilde bu kitap gerçekten hamperin kaleminden çıkan bir kitapsa bu kitap hamperin İslam dini konusundaki engin cehaletini ve iftira atma noktasındaki beceriksizliğini gösterir.bu iddialarında uydurma olduğu açıktır...ama sofiler bu iddialara da şiddetle sarıldılar.çünkü onlar Muhammed bin Abdulvahhab'ı hep kötü olarak tanımak istiyorlar ve onun hakkında duydukları her kötü habere inansalarda inanma salarda sarılıyorlar. İş artık öyle bir hale geldi ki Muhammed bin Abdulvahhab ın adını bile duysalar onları bir sıtma tutuyor. hamper denen kafirin sözlerine inanan sofilere sesleniyorum:

    "Muhammed bin Abdulvahhab ın bir çok eserleri ve risaleleri günümüze gelmiştir,hayatı hakkında da yeterli bilgi vardır.şiddetle sarıldığınız şu iddialarınızı desteklemek ve ispatlamak noktasında bu kadar şeyler varken niye “illede hamper,illede hamper” diyerek bu adamın yazdığı hatıra kitabına sarılıyorsunuz.bu aynı ibn batutanın seyahatnamesine şiddetle sarılmanıza benziyor.."

    Bu yalancı gezgin bir söz uydurup kitabına yazmış insanlar 7-8 asırdır bunun sözünün iftira olduğunu ispatlamaya çalışıyorlar.ve bu iddiasının batıl olduğu ayan beyan ortaya çıkmış olmasına rağmen ibn teymiyyenin mevzu bahis olduğu her meselede hemen ona mücessime yakıştırması yapılıyor ve delil olarak ta ibn batutanın seyahatnamesi gösteriliyor.ondan sonra işin yoksa yalancı gezginin yalancı olduğunu ispat et..şimdide bu hamper iddiaları peş peşe sıralıyor.. bunlarda peş peşe inanıyor. içlerinden insaf sahibi biriside çıkıp demiyor ki :

    – “ya bu kadarıda fazla,yok namazı ispat edememiş,yok orucu ispat edememiş, yok buharinin yarısını reddetmiş, yok Rasulullaha saygı duyulmasına gerek yok demiş vs vs tamam Muhammed bin Abdulvahhab ı sevmiyoruz ama bu kadar kötülemekte açık bir insafsızlıktır.”

    Muhammed bin Abdulvahhab ın namazı inkar ettiğini yada kılmadığını,oruçu inkar ettiğini yada tutmadığını,içkinin haramlığını kabul etmediğini yada içtiğini ,yada muta nikahına cevaz verdiğini ortaya koyan tek bir belge ortaya çıkarsanıza ahmak sofiler.Sizin ne biçim adaletiniz var? oruçu inkar eden,namazı kılmayan,içkiyi içen, vs vs daha türlü türlü haltları işleyen kişilerle karşılaşmak istiyorsanız..tasavvuf ve tarikatlar tarihine şöyle bir göz gezdirmeniz yeterlidir..bu mükellefiyetlerin düştüğünü söyleyen kişiler sizlerin arasından çıkmıştır.helal haram tanımayan,dini avamın dini,havasın dini diye ayırarak havastan teklifin düşeceğini iddia edenler hep sizin aranızdan çıkmıştır.selefi düşünce sahibi hiçbir alimin böyle bir söylemide eylemide biliniyor değildir..bu kadar alçakça iftiraları nasılda diziyorsunuz?

    Kitabı incelerken dikkatimi çeken bir şey daha var ki o da şudur:

    Hamper Kitabın ilk bölümlerinde ve devamında Muhammed bin Abdulvahhab ın keskin görüşleri olan samimi bir genç olduğu ve hamperin kendini ona Müslüman gibi göstererek tuzağına düşürdüğünü ve onun bir tevhid davetçisi bir İslam inkılapçısı olduğunu ona telkin ederekten onu gayrete getirdiğini iddia ediyor..uydurma rüyalarla Muhammed bin Abdulvahhab ı gaza getirdiğini söylüyor..vs vs hamperin anlattığına göre tüm bunlar oluyorken Muhammed bin Abdulvahhab hamperin gerçek yüzünü bilmiyor..bütün bunların bir İngiliz oyunu olduğunu da bilmiyor..ibn Abdulvahhab ihlas ve samimiyetle davasını yaymak için çalışıyor..kitapta anlatılan olaylar bu şekilde gelişip gidiyorken..ajan hamper londraya gidiyor ve 6 maddelik bir talimatname ile geri dönüyor..ve bu maddeleri Muhammed bin Abdulvahhab a sunuyor…birde bakıyoruz ki o tevhid davetcisi, samimi dava adamı gidiyor ve yerine İngiliz casusu gibi söylemlerde bulunan bir kişi geliyor…ajan hamper 6 maddeyi ona emrediyor oda hamperin uşağı gibi hemen bu altı maddelik talimatı uygulayacağına söz veriyor…halbuki kitabın önceki bölümlerinde Abdulvahhab kandırılan ve kendini hak üzere sanan bir dava adamı görüntüsündeydi…ama görüntü birden değişiyor ve Muhammed bin Abdulvahhab bir İngiliz ajanı gibi konuşmaya başlıyor…
    ajan hamper diyor ki “kabeyi yıkmalıyız..” “İslam alimlerine ve peygambere hakaretler edilmesine vesile olmalıyız..” “kuranı tahrif edip bu tahrif edilmiş kuranı insanlara sunmalıyız…” Muhammed bin Abdulvahhab ta bu fikirlere hiç karşı çıkmadan ilk etapta hemencecik uygulayacağına söz veriyor…


    İşte hamper bu talimatlarla kitabın öncesinde kandırılmış ama samimi bir dava adamı bir İslam inkılapçısı olarak tanıttığı Muhammed bin Abdulvahhab a geliyor. Bu kandırılmış ama samimi dava adamıda peygambere hakaret edilmesine vesile olmak için çalışacağına,kabeyi yıktırmak için mücadele edeceğine,kuranı tahrif edeceğine söz veriyor…ajan hamper önce samimi ama kandırılmış bir kişi olarak lanse ettiği Muhammed bin Abdulvahhab ı daha sonra bir misyoner gibi lanse ediyor..öyle ki bu samimi dava adamı Resulullah a hakaret ettirmek için çabalayacağı sözünü bile veriyor..soruyorum samimi olarak Allahın dinini yaymak iddiasıyla yola çıkan hangi kişi misyonunu Resulullah a hakaret ettirmek üzerine programlar.çok açıktır ki bu kitabı yazanlar iftira atmayı bile yüzlerine gözlerine bulaştırmışlardır.

    ajan hamper diyor ki :

    (Necdli Muhammed, plânın her altı maddesini icrâ edeceğini bana va’d etdi ve (şimdilik, bunlardan ancak bir kısmını yerine getirebilirim) dedi. Bu sözünde haklı idi. O zamân, hepsini yapması gayr-ı mümkin idi.(23)

    Yani şu bölümleri iyi tetkik etmek gerekir.kitaptaki söylevler bile birbiri ile çelişkili..Muhammed bin Abdulvahhab önce keskin dilli,samimi ve Osmanlı hilafetinin çarpıklığını bile çözmüş bir kişi iken,bir anda namazın farziyetini bile ispat edemeyen cahil bir kişi oluveriyor,,sonra aynı kişi cihadın sadece savunma amaçlı olduğunu kabul etmesine rağmen ömrü boyunca fitneyi kaldırmak için saldırı amaçlı cihad yapıyor.. bir ara hamperin verdiği gazla kendini din müceddidi sanan bir kişi varken o daha sonra kayboluyor..sonra karşımıza misyonerlerin söylevlerini kullanan Resulullahı (sallallahu aleyhi ve sellem) dahi hedef alabilecek bir kişi çıkıveriyor...yani bir türlü sabit kişilikte bir Muhammed göremiyoruz...

    Buda bu iftira kitabının ne kadar acemice hazırlanmış bir uydurmalar yığını olduğunun belirtisidir…
    İşte bu kitap bu şekilde sürüp giden iftira dolu bir kitaptır..bunları tek tek açıklamak gereği yoktur..aklını kullanan ve iyi niyetli olan kişiler için bu açıklamalar kafi gelir.inşallah..ve doğru düşünen kişiler bu kitabın bir iftira yumağından ibaret olduğunu ve bu kitabı gündeme getirenlerinde selefi düşüncenin amansız düşmanı olan alçaklar topluluğu olduğunu kabul eder..aklını kullanmayanlara gelince bu kitapta geçen her söze tek tek bir reddiye yazılsa yine de o kişilere doğruyu anlatamazsınız..çünkü kişinin doğruyu anlayabilmesi ve adaletle hüküm verebilmesi için öncelikle taassuptan kurtulması gerekir.beynini çalıştırması gerekir.ama bu kişilerin( şimdiki sofilerin) beyinleri bile merkezi sistemle çalışıyor..onlar beyinlerini şeyhlerinin güdümünde kullanıyorlar bizi nereden anlayacaklar ki?


    Sonuç olarak şöyle denilebilirki :

    Bu türlü iftiralar,hakaretler,tacizler tevhid tarihi boyunca olagelmiştir..peygamberler hakkında iftiralar dizilmiş,onların tabilerine hakaretler yağdırılmıştır.kimileri öldürülmüştür..dönemine göre bu davayı kim sırtlanmışsa bu olaylar başına gelmiştir.bunları Allah resulüde(asm) yaşamıştır,sahabeleride yaşamıştır.
    Onlardan sonrada bu davayı tebliğ eden Müslüman alimler aynı hakaretlere ve tacizlere,hapislere mahkum edilmiştir..Hele tevhid ilminin hakkıyla bilinmediği dönemlerde muvahhid alimlere yönelik iftiralar ve hakaretler iyice artmıştır. Bu olayları Ahmed bin hanbelde yaşamıştır..ibn teymiyyede yaşamıştır,yakın tarihte Muhammed bin Abdulvahhab da yasamıştır…


    İşte Muhammed bin Abdulvahhabın da bahsinin geçtiği ‘’BİR İNGİLİZ AJANININ İTİRAFLARI’ adlı kitapta Muhammed bin Abdulvahhab (ra) adına dizilmiş bir iftiralar yumağıdır…doğru bakış açısıyla bakabilenler bu gerçeği görür ve içinde bir şüphe barındırmaz,,doğru bakış açısıyla bakmayı beceremeyenler ise şüpheye düşerler..zaten doğru bakmayı beceremeyenler sadece bu meselede değil,her meselede şüphe içinde olurlar.Üzülerek söyleyebileceğimiz bir gerçekte var ki bu kitap neredeyse her kütüphaneye,her cami (!),mescit(!),dinlenme tesisine girmiş bulunuyor.Bu kitabı süper marketlerde koli koli bedava dağıtıyorlar.
    Buda arkalarının maddi olarak çok sağlam olduğunu gösteriyor.bu yoğun propaganda vasıtasıyla tevhidin insanlara ulaşmasını engellemeye çalışıyorlar.ve olayların iç yüzünden haberdar olmayan cahil halkın eline bu türlü kitapları vererek tevhidin insanların gündemine gelmesini engellemeye çalışıyorlar.insanların evinde,kütüphanesinde,ibadet yerlerinde kitabut-tevhid okunacağına bir İngiliz kafirin saçmalıkları okunuyor.

    Allaha hamdolsun ki bu kadar sistemli çalışıyor olmalarına rağmen hakkın önünde duramıyorlar.gün geçtikçe tevhid alimlerinin ve eserlerinin tanınma oranı artıyor.bu oran arttıkça hızbuş-şeytanın korkularıda artıyor.bu korkuları derinden taşıdığı attığı feryat ile gün yüzüne çıkan bir sofinin şu sözlerini sofilerin bir forumunda okumuştuk tevhidin gündeme gelmesinin müşrikleri ne kadar korkuttuğunu göstermek adına iktibas ediyoruz:

    Sitenin moderatörü sitesinden şu çağrıyı yapıyor:

    “Ey, Ehl-i sünnet itikadındaki kardeşlerimiz!, gazetecilerimiz, müftülerimiz,vâizlerimiz, imâmlarımız, öğretmenlerimiz, eli kalem tutan münevverlerimiz, neden vehhâbilik gibi korkunç bir tehlikeden hiç bahsetmiyorsunuz? Ölü toprağı mı serpildi üzerinize? Dilsiz şeytan olmayı mı kabullendiniz yoksa? İmkânınız mı yok? Millî FİKİR mecmuamız hiçbir parti, melsem ve meşrep farkı gözetmeden Ehl-i sünnet mezhebine mensup bütün kardeşlerimizin emrine âmâdedir.Selefiyecilik adı altında İbni Teymiyyecilik alıp yürümüştür. Okullarımızda bile okutulmakta gençler zehirlenmektedir. Allahü teâlânın müstehak dilsiz bir şeytan olmamak için gücü yeten Müslümanları! güçleri nisbetinde vehhâbilikle mücadeleye davet ediyoruz.”

    İşte şu feryat bile batılın çaresiz bir şekilde çırpınışını ve hakkın zaferini gözler önüne seriyor.

    De ki: "Hak geldi, batıl yok oldu. Hiç şüphesiz batıl yok olmaya mahkumdur." 17/81

    “Hayır, biz hakkı batılın üstüne fırlatırız, o da onun beynini darmadağın eder. Bir de bakarsın ki, o, yok olup gitmiştir. (Allah'a karşı) Nitelendire geldiklerinizden dolayı eyvahlar size.” 21/18

    kaynak (24)

    1.saadeti ebediye sh 439-447 sh 1065 ve sh 395-410(ihlas yayıcılık)
    2..ibn arabiye övgüler için bkz.saadeti ebediye sh 1046 ve ömer ibn farıda övgüleri için bkz. Saadeti ebediye sh.1056)
    3.insanlar 2001 yılında onun cisminden rahat buldu..ama zehirli fikirleri hala kişileri etkilemeye devam ediyor.
    4.faideli bilgiler-önsöz
    5.maide-8
    6.İbn Haldun, Mukaddime
    7.ingiliz casusun itirafları
    8.İngiliz casusun itirafları-tenbih
    9.Bkz saadeti ebediye 1046-1056
    10.Hakikat yayınlarının neredeyse her kitabında bu tür sözler vardır.
    11.faideli bilgiler-önsöz
    12.saadeti ebediye sh.432-447
    13.saadeti ebediye sh.423-429)
    14.saadeti ebediye sh.25-26)
    15.söz konusu eser .sh 22
    16.kitabın 24. babında hz ömerin iki mesele hakkındaki kavli naklediliyor.
    17.Muhammed bin Abdulvahhab ın yalnızca Ahmet bin hanbelden yaptığı nakiller.bile.birinci iddia olan ‘’4 mezhep imamının görüşlerine değer vermiyordu ‘’iftirasını çürütmektedir.çünkü Ahmet bin hanbel bunlardan biridir.
    18.age.sh 24
    19.age.sh 26
    20.age.sh.26
    21.age.sh.27-28
    22.bütün bu iddialar bahsi geçen kitabın içinde sırasıyla geçmektedir.
    23.İngiliz casusun itirafları.sh.76
    24.Alıntıdır!

  4. Abu Jafar

    Abu Jafar Üyeliği İptal Edildi

    Allah razi olsun! Jazaka Allahu khaira!
Yüklüyor...

Sayfamızı paylaşarak bize destek verebilirsiniz.