Kur'an Toplumunun Özellikleri

Konu, 'Serbest Kürsü' kısmında ahmet meydani tarafından paylaşıldı.

  1. ahmet meydani
    Üyeliği İptal Edildi


    Allah Tela’nın aziz Peygamberimize (sav) gönderdiği en son kitabı Kur’an-ı Kerim insanlığa yeni bir vizyon sunan, etraflarını kuşatan karanlık dalgaları birer birer dağıtan hayat kitabıdır. İnsanın nasıl olması gerektiğini açıklayan ve ideal toplumun nasıl meydana getirileceğini tarif eden Kur’an-ı Kerim, yeryüzünde insan hayatı var oldukça canlılığını ve diriliğini muhafaza eden ve bütün insanlığa hitap edici özelliklere sahip ilahi mesajı içermektedir. Nazil olduğu çağa bahşettiğini, her çağa, her topluma ve toplumsal bütün şartlara bahşetme özelliğine sahiptir. Bedevi olup birbirinin canına düşmüş bir toplumdan insanlığın en mükemmel medeniyetini vücuda getiren Kur’an-ı Kerim, cehalet külleri arasında can çekişen Yesrib’den Medine’tür-Resul olan Medine-i Fazıla’yı vücuda getiriyordu.


    [​IMG]Günümüz insanının sıkıntı ve musibetlerinin kaynağı Kur’an-ı Kerim ile arasındaki derin ayrılıklar ve paramparça olmuş bağlardır. Müslümanların izzetli günlerine dönmeleri ve yaşadıkları bunalımlardan kurtulmalarının tek reçetesi Kur’an-ı Kerim’e yeniden dönmeleridir. İnsanımızın hayatı Kur’an’la şekillendirilmeden, kısacası Kur’an-ı Kerim toplumumuzun hayat damarlarını yeniden canlandırmadan arzulanan güzel günlere ulaşma çabaları olumlu sonuç veremeyecektir.


    Bu yazı dizisinde Kur’an-ı Kerim’i temel alarak Kur’an toplumunun özelliklerini irdelemeye çalışacağız. Böylece Kur’an’la yoğrulmuş, Kur’an-ı hayatı için yol gösterici ve hayat kaynağı olarak alacak toplumun hangi özelliklere sahip olması gerektiğini bizzat Kur’an-ı Kerimden getireceğimiz misallerle açıklayacağız.

    İMAN
    Kısaca iman; inanç ve itikadın kalpte yer edinmesidir. Diğer bir ifadeyle, içerisinde şek ve şüphenin bulunmadığı, itmi’nan derecesinde kalbe yerleşen inançtır.


    Bütün insanların imanları aynı derede değildir. Mü’minler, her yerde hazır ve nazır olan Allah Teala’ya, gaybe ve ahiret gününe imanda birbirlerinden farklı seviyede bulunur, farklı tabakalar oluştururlar.


    İman, Kur’an toplumunun en önemli özelliğini oluşturur. İslam dininin en temel itikadi dayanağıdır. Allah Tela’nın gönderdiği kitaplar ve insanlığa Allah Telaa’nın dinini tebliğ eden peygamberler imanı, dinin en önemli temeli saymış, imanla işe başlamışlar.


    Dolayısıyla Kur’an toplumu, Allah Teala’nın istediği şekilde içerisinde şek ve şüpheden zerre miktarının bulunmadığı, saf ve kâmil imana sahip topluluktur.


    Kur’an toplumu nelere iman etmelidir? Allah Teala’nın kitabı, Kur’an toplumunun iman etmesi gereken şeyleri birer birer zikreder. Genel olarak Kur’an toplumu şu hakikatlere iman etmeye davet edilir; Allah’a, Allah’ın meleklerine, geçmiş peygamberlere, Allah’ın kitaplarına, ahiret gününe, Kur’an-ı Kerim’e, gayb âlemine, Resulullah (sav)’a ve Allah Teala’nın ayetlerine iman.


    İman ile ilgili ayet sayısı oldukça fazladır. Kur’an toplumunun iman etmekle yükümlü olduğu konuları zikreden birkaç ayetle konumuzu açmaya çalışacağız.


    “Onlar gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar. Yine onlar, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler; ahiret gününe de kesinkes inanırlar.” (Bakara: 3-4)


    Burada “gayb” kelimesiyle insanın his ve duyularıyla kavranmayan varlıklar kastedilmektedir. Örneğin Allah Teala’yı ve Allah Teala’nın ayetlerini his ve duyularımızla kavrayamayız.


    Duyu organları gaybı anlamada ölçüyü oluşturamadığından bazı ayetlerde Allah Teala’nın kullarının bakışlarını duyularıyla kavradıklarına ve maddeye hasretmemeleri gerektiği ifade edilip salim akılla hareket etmeleri istenir.


    Gaybe imana gelince, duyuları aşan hisler ütesi gerçeklere inanmaktır. Kur’an toplumuna bağlı fertlerin özellikleri, “gaybe iman ettiklerini kalpleriyle tasdik ve dilleriyle ikrar eden ve amelleriyle doğrulayanlar” şeklinde izah edilebilir.


    "Biz, Allah'a ve bize indirilene; İbrahim, İsmail, İshak, Ya'kub ve esbâta indirilene, Musa ve İsa'ya verilenlerle Rableri tarafından diğer peygamberlere verilenlere, onlardan hiçbiri arasında fark gözetmeksizin inandık ve biz sadece Allah'a teslim olduk" deyin. (Bakara 136)


    Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, müminler de (iman ettiler). Her biri Allah a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. "Allah'ın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız. İşittik, itaat ettik. Ey Rabbimiz, affına sığındık! Dönüş sanadır" dediler. (Bakara: 285)


    Bütün peygamberler tek bir çizgiyi ve tek bir grubu temsil ederler. Biri diğerini tamamlamakta, her biri diğerini desteklemektedir. Her peygamber bir sonraki peygamberi müjdelemekte ve kendi taraftarlarını ona iman etmeye, kendisinden önceki peygamberin risalet misyonuna saygılı olmaya çağırmaktadır. Çünkü bütün peygamberlerin davetleri ve şeriatları kendi bütünlükleri içerisinde birbirleriyle çelişmez ve birbirlerine aykırı düşmez. Aralarındaki farklılıklar aşamalardan kaynaklanmaktadır. Eşyanın zamana göre planlanması ve sınırlandırılması ile ilgilidir. Bir zamanlar için geçerli olan en yararlı uygulama başka bir zamanda daha değişik bir uygulama gerektirebilir. Bu da yeni bir maslahat için yeni bir hükmün belirlenmesine ihtiyaç duyabilir.


    Ey iman edenler! Allah'a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitab'a ve daha önce indirdiği kitaba iman (da sebat) ediniz. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve kıyamet gününü inkâr ederse tam manasıyle sapıtmıştır. (Nisa: 136)


    Peygamberlerin insanlara sunduğu kitaplarının kaynağı Allah Teala’dır. Allah'a teslim olmak, bütün sıfatlarıyla Allah Teala’yı'ı birlemek, hayatta uyulup uygulanması gerekenin sadece yüce Allah'ın belirlediği sistem olduğunu kabul etmektir. İşte bu bütünlük içerisinde bütün kitaplar yüce Allah'ın insanlığa hidayet kılavuzu olarak gönderilmişlerdir. Allah Teala, peygamberleri vasıtasıyla gönderdiği kitaplarda insan hayatının neşrü nema bulduğu en güzel hayat sistemini dizayn etmiştir.


    Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Peygamber'e uyanlar (var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O Peygamber'e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nûr'a (Kur'an'a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır. (Araf 157)


    Ayeti kerimede Kur’an toplumunun rehberi Efendimiz (sav)’in dokuz sıfatı zikredilmiştir: Nebi, resul, ümmi, "yanlarındaki Tevrat ve İncil'de (ismini ve sıfatlarını) yazılı bulacakları..." ifadesiyle ile anlatılan peygamber, "kendilerine iyiliği emrediyor" sözleriyle tarif edilen peygamber, ''onları kötülükten nehyediyor" ifadesiyle tasvif edilen peygamber, Allah Teala’nın helallerini duyuran peygamber, haramlardan uzak durulmasını isteyen peygamber, son olarak da, “O, onların ağır yüklerini ve sırlarındaki zincirleri indiren…” peygamber şeklinde anlatılmıştır.


    Ve onlar ki Rablerinin ayetlerine inanırlar. (Mu’minun 58)
    Burada “Rablerinin ayetleri”nden maksat, insanlığın yönünü Allah Teala’ya yönlendiren, insanların Allah’a yönelmesinde kılavuzluk yapan şeylerdir. Bunlar Allah’ın peygamberleri, kitapları ve bu peygamberlerin tebliğ etti şeriatları olup, Allah’ın elçilerinin nübüvvetlerini ortaya koymaktadır. Kur’an toplumu bütün bunlara iman etmekle yükümlüdür.


    Diğer taraftan bazı müfessirler "âyet" kelimesini Allah Teala’nın varlığına işaret edip ona delil teşkil eden tabiat kanunları olarak da açıklamışlardır.
    Selam ve dua ile

    İbrahim FIRAT
  2. ahmet meydani
    Üyeliği İptal Edildi

    Kur’an Toplumu Allah’ın Hükümlerine Uymakla Yükümlüdür

    Yeryüzü düzen ve intizam üzere bina edildi. Boşluk ve anlamsızlıklardan eser yoktu. Her şeyin yerli yerinde oturtulduğu mükemmel bir düzen kurulmuştu. Hayat için gerekli olan her şey yaratılmıştı. Kâinatın içerisinde eksik olan tek varlık insanoğluydu. İnsana hayat yolunun açılmasıyla yeryüzü kemaline ulaştı.

    Kemal üzerine bina edilmiş bu sistemde tabiat kanunları insanın dışındaki varlıkların ilişkilerini sonuna kadar düzenliyordu. Akıl nimetiyle donanıp iradeyle kuşatılan insanın eline büyük fırsatlar verilmişti. Akıl, büyük işler başaracak güce ve enerjiye sahipti. İnsanoğlu akla dayanarak yeryüzünü cennetin bir köşesine çevirebilirdi. Aksi de mümkündü. Ancak, farklı yollara yönelmeyi tercih etti. Paylaşıma yanaşmadı. Her şeyi kendine ait kılmak için çırpındı. Bozgunculuğa çanak tuttu. Aklını kullanıp kâinatın müesses nizamına uygun bir düzen oluşturamadı. Çoğu zaman kötüyü tercih etti. Kullarının başıboşluğunu kabul etmeyen Allah Teala müdahalede bulundu. Elçilerini gönderdi. Rotasını kaybetmiş akılların bozuk düzenlerini ıslah etmeleri için kitaplar gönderdi. Yeryüzü Rahmani elin deymesiyle yeniden nefes almaya başladı.

    Doyumsuzluk ve bencillikten vazgeçmeyen insan elçilere isyan etti. Allah’ın kitaplarına müdahaleye kalkıştı. Sonu gelmeyen mücadele bu minval üzere devam etti. Dünyayı yaşanılabilir kılmak için 128 bin peygamber kıyasıya mücadelede bulundu. En son peygamberini kitapla gönderen Allah Teala, böylece peygamberlik silsilesine son noktayı koyuyordu. Toplumların değişimi, medeniyetlerin şekillenmesi ve teknolojinin zirveyi yakalamasına rağmen bütün çağlara ve bütün toplumlara hitap eden bu kutsal kitap, insana mutlu hayatı yaşatacak en güzel hükümleri içeriyordu.

    Kur’an toplumu, beşerle hemcins olmasına rağmen faziletli ve ideal bir toplumdur. Sürekli bir adım öndedir. Hayat kriterleri ilahi kitapta yazılmıştır. İnsanlar tarafından oluşturulan kriterler bunların yanında basit ve hafif kalır.

    [​IMG]Kur’an toplumunun inanç ilkelerinin çerçevesi Kur’an-ı Kerim tarafından çizilmiştir. Yol çizilmiş, yöntem belirlenmiştir. Kur’an-ı Kerim’in parıldayan nurları hayat çerçevesinin çehresini ve rengini belirleyip en son noktayı koymaktadır;

    “Allah'ı bırakıp da taptıklarınız, sizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında herhangi bir delil indirmemiştir. Hüküm sadece Allah'a aittir. O size kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler. (Yusuf 40)

    İnsanların her şeyden sıyrılıp Allah’ı “rab” olarak tanımalarıyla son nokta konulmuş olur. Bundan sonra hayat ve gelecek Allah Teala’nın tayin ettiği çerçeveyle sınırlandırılmıştır. Belirleyici Allah Teala’dır. O’nun ayetlerinin tayin ettiği sınır, aşılamayan kesin sınırdır. Hayatın bir kısmının Allah Teala tarafından bir kısmının ise başkaları tarafından düzenlenmesi düşünülemez.

    Gönderdiği kanun ve prensipler çerçevesinde kullarının hayatlarını şekillendirmesini isteyen Allah Teala, kullarının erdemliliğini, özgürlüğünü ve izzetli bir hayat sürdürmelerini istemektedir. Allah Teala’nın ibadete ihtiyacı yoktur. İbadet, insanın etrafını kuşatan bağlardan sıyrılma, özgürce yaşama ve ebedi alemde seçkin kullar için hazırlanan güzelliklere ulaşmanın vazgeçilmez köprüsüdür.

    Allah’ın Resulü (sav) hidayete ermede, erdemli bir hayat oluşturmada ve özgürce yaşamada en büyük kılavuzdur. Resulü (sav)’nü yetkilerle donatan Allah Teala, Resul (sav)’e itaati kendisine itaat saymaktadır:

    “Kim Resûl'e itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, seni onların başına bekçi göndermedik!” (Nisa 80)

    Peygamber (sav) Allah Teala’nın mesajını kullara ulaştıran elçidir. Günahlardan arınmıştır. Hayatı Müslümanlar için olgu niteliğindedir. Zevkine göre hüküm vermez. Sözleri ve davranışları Mü’minlerin hakikate ulaşması için birer klavuzdur. Allah Teala, Resul (sav)’ı peygamber ve rehber kabul etmeyenlerin Allah’a itaat etmediğini bildirir. Aziz Peygamberi (sav) hak ettiği makama oturtmayan düşünce kabul edilemez. Peygamber, İslami inanç ve düşüncenin tamamlayıcısıdır.

    “Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzab 36)

    Ayetin nüzul sebebi Resulullah (sav)’in Zeyneb bt. Cahş’la evliliği hakkındadır. Ancak Kur’an-ı Kerim’in metodu göz önünde bulundurulduğunda, hitabın bütün Mü’minleri kapsadığı görülür.

    Ayeti kerime Hz. Peygamberle birlikte Allah Teala’nın adını zikretmekle Resulullah (sav)’ın hükmünün yüceliğini ifade etmektedir. İşte Allah ve Resul’ü (sav) bir konuda hüküm koydukları zaman son nokta konulmuştur. Bundan sonra Mü’minlerin seçme hakkı kalmamıştır.

    Kılıçların hizaya getirmede zorlanacağı Mü’minler topluluğu, gökten gelen bir emirle hizaya gelmiş, ordu taburu gibi hazırola geçmiştir. Manzara tamamıyla berraklaşmıştır. Kitabı getiren Peygamber (sav) kalplerin derinliklerine kadar nüfuz etmiştir.

    Allah Teala’nın kitabı çerçeveyi açıkça ortaya koymuştur. Allah Teala tarafından görevlendirilen Peygamber (sav), insanlığa Allah’ın hükümlerini duyurmaktadır. Çaresiz kalan bazılarının Allah’ın hükmünü alıp Peygamber (sav)’e tavır koymaları, insanlardan biri olduğu için “postacı” gibi nitelendirmelerle hakaretlerde bulunması üzerine Allah Teala yeniden müdahale etmiştir. Resulünün adını adıyla birlikte zikrederek, Peygamberin makamının yüceliğini ortaya koymuştur.

    Resulullah (sav)’ın hevasıyla hareket etmediği, konuşmadığı, yaptıklarının ve emrettiklerinin Allah Teala’nın emriyle olduğu açıkça beyan edilmiştir. Dolayısıyla Peygamber (sav)’in sözleri, fiilleri ve takrirleri, Kur’an’dan sonra Mü’minler için yol haritasını oluşturan ikinci kaynak niteliğindedir.

    Devam edecek…

    Selam ve dua ile…
    İBRAHİM FIRAT
  3. Sükun_u ArIz
    Islam-TR Üyesi

    Bu konuda anne ve babanın cocuk üzerinde önemli bir etkisi vardır
    tebliği beyan ederken ortaya kurdugu tavır Allahı sevdirici Allahın ve rasulunun gösterdiği şekilde(kuran-sünnet)dahilinde olmalıdır
    Biz kuran toplumunu benimserken meedinede kurulan devlet şekli örnegimiz olmalı
    ensar ve mühacir kardeşlerinin durumuu biizim toplumumuzada yerleşmeli...bizim yaşantımıza uymaz o eskide kaldı dyerek bir hesap yapmamak gerek.

    Allah razı olsun kardeşim EyvAllah
  4. ahmet meydani
    Üyeliği İptal Edildi

    Allah Teala’nın koyduğu hükümler Mü’minler için belirleyici özelliklere sahiptir. Mü’minler Allah Teala’nın hükümlerini bırakıp başka kanun ve hükümlere yapışamazlar.

    Allah Teala, Mü’minlerden emirlerine uymalarını ve hayatlarını Allah’ın hükümlerine göre düzenlemelerini ister. Kur’an-ı Kerim bunu çok güzel ifade etmektedir:

    a-Mü’minler Kur’an-ı Kerim’in Emirlerine Uymak Zorundadırlar
    Kitab'a sımsıkı sarılıp namazı dosdoğru kılanlar var ya, işte biz böyle iyiliğe çalışanların ecrini zayi etmeyiz.” (Araf 170)

    Onlar kitaba sarılıp, hayatlarını kitabın koyduğu çerçeveye göre şekillendirip namazlarını da dosdoğru kılarlarsa salih amel işlemiş olurlar. Bunun karşılığında AllahTeala’nın mükâfatıyla ödüllendirilirler.

    İşte bu (Kur'an), bizim indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Buna uyun ve Allah'tan korkun ki size merhamet edilsin.” (Enam 155)

    [​IMG]Allah Teala, inanan, salih ameller işleyen ve bu doğrultuda Kur'an’ın hükümlerini hayatının bağlayıcı desturları kabul edip bunlara uyulmasını, Allah Teala’dan hakkıyla korkulmasını böylece Allah Teala’nın merhamet edeceğini buyurmaktadır. Çünkü Kur’an’ın hükümlerine bağlılık hem dünyada ve hem de ahirette mutluluğun ve kemalin yoludur. Böylece Mü’minler, Allah Teala’nın merhamet çemberiyle kuşanacaklar.

    Siz farkında olmadan, ansızın başınıza azap gelmezden önce, Rabbinizden size indirilenin en güzeline (Kur'an'a) tâbi olun.” (Zümer 55)

    Beklenmeyen, hazırlıkların yapılmadığı, boğaza kadar günahların içinde debelenme esnasında Allah Teala’nın azabı kapıyı çalabilir. Böylece amellerdeki eksiklikleri telafi imkânı doğmayacağı, günahların yükü altında son fırsatın elden çıktığı bir fırtınaya tutulmaya karşı Mü’min kullar uyarılmaktadır. İşte Allah Teala, insan hayatının çerçevesini çizen hidayet kaynağı Kitabına yönelmeyi ve tabi olmayı istemektedir. Mü’minlerin Kur’an’ı bütün desturlarına uyacakları bir hayat kaynağı olarak tutmaları istenmektedir.

    b-Mü’minler Allah Teala’nın ve Resul-i Ekrem (sav)’in Emirlerine Uymak Zorundadırlar.

    “(Resûlüm! ) De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir. De ki: Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez. (Aliimran 31-32)

    Allah Teala’yı ve Resulünü (sav) sevme, emir ve nehiylerine harfiyen uymayı gerektirir. Allah’ın koyduğu ölçülere uymayanların Allah ve peygamber sevgisi boş iddiadan öteye bir anlam ifade etmez.

    Kulların Allah Teala tarafından sevilmelerinin yolu, Resulullah (sav)’ın getirdiklerine iman etmek, hayatı bu düsturlar çerçevesinde şekillendirmek, sıkıntıda, darlıkta ve bollukta, kısaca hayatın bütün alanlarında bu düsturlara sıkıca sarılmayı gerektirir. Ayette açıkça belirtildiği gibi, "De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin..." desturu, Allah Resulü’nün çizgisine tabi olmayı ve O’nun belirttiği ölçülere sıkıca yapışmayı gerektirir.

    Aralarında hüküm vermesi için Allah'a ve Resûlüne davet edildiklerinde, müminlerin sözü ancak "İşittik ve itaat ettik" demeleridir. İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir. Her kim Allah'a ve Resûlüne itaat eder, Allah'a saygı duyar ve O'ndan sakınırsa, işte asıl bunlar mutluluğa erenlerdir.” (Nur, 51-52)

    Mü'minler Allah'ın kitabı ile Resulü (sav)’in sünnetinin hakem kılınması konusunda Allah'a ve Resulüne (sav) davet edildikleri zaman dilleriyle ve kalpleriyle: İşittik ve itaat ettik. Yani Resulullah (sav)’ı ve onun getirdiği İslam’ı hakem kılmak konusundaki çağrıyı işitip buna iman ve itaat ediyoruz cevabını verirler.

    Dünyanın bütün meselelerinde Allah'a ve Resulünü ölçü alan, bu ölçüden başka ölçüleri tanımayan, ortam ve şartlar ne olursa olsun Allah ve Resulü (sav)’in çizgisinden şaşmayanlar kurtuluşa erenlerdir. Çünkü onlar Allah'a ve Resulüne itaati her şeye tercih etmekle, İslami anlayış ve yaşamı tek alternatif tanımakla bu özelliği elde etmişlerdir.

    C- Mü’minler Allah Teala’nın Belirlediği Sınırları Gözetlemekle Yükümlüdür
    …Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa işte onlar zalimlerdir.” (Bakara, 229)

    Mü’minler Allah Teala’nın çerçevesini çizdiği sınırları gözetmekle yükümlüdür. Bu sınırları aşma Kur’an toplumunun düşünce ve kimliğiyle bağdaşmaz. Allah Tela’nın koyduğu sınırları ve kırmızı çizgileri çiğnemek yasaklanmıştır.

    Allah’ın koyduğu sınırları aşanlar öncelikle kendilerine zulmetmektedirler. Fıtrat üzere yaratılmış kişiliği günahlara daldırarak çizgiden saptırıp kirletmektedirler. Allah Teala, tertemiz yarattığı kişiliğin kirletilmesini ve fıtratın bozulmasını istememekte. Allah Teala’ya rağmen buna yeltenenler zalimler olarak nitelendirip cehennem ile tehdit edilmektedir.

    Kim Allah'a ve Peygamberine karşı isyan eder ve sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azap vardır.” (Nisa, 14)

    D-Mü’minler Din Öğretisinin Hakimiyetine Çalışmalıdır.

    Ey Kitap ehli! Siz, Tevrat'ı, İncil'i ve Rabbinizden size indirileni hakkıyla uygulamadıkça, (doğru) bir şey (yol) üzerinde değilsinizdir" de. Rabbinden sana indirilen, onlardan çoğunun küfür ve azgınlığını elbette artıracaktır. Kâfirler topluluğuna üzülme.” (Maide 68)

    İnsanlar, Allah Teala tarafından gönderilenleri uygulamakla mükellef kılındılar. Allah Tela’nın peygamberleri, geçmişlerin hikayelerini insanlara duyurmak için kitapları getirmediler. İnsanın fıtratına hitap eden ve hayatının bütün aşamalarında yol haritası niteliğinde olan kitapların uygulanması hayatı çevreleyen ve insana acı çektiren zorlukların aşılmasını da beraberinde getiriyordu. Oysa insan, nankörlük ipine sarılıp fıtrat çizgisinden uzaklaşmayı tercih etmekte, Allah Teala tarafından indirilenleri bir kenara bırakıp kendi çıkarlarına uygun kurallar üretip uygulamaya çalışmaktadırlar. Bu da sorunların, sıkıntıların ve musibetlerin yayılmasına, toplumlarda bozulmalara sebep olmaktadır

    "Dini ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin" diye Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimizi Allah size de din kıldı. Fakat kendilerini çağırdığın bu (din), Allah'a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendisine (peygamber) seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir.” (Şura, 13)

    E- Mü’minler İçin Hükmün Çerçevesi Kur’an Tarafından Çizilmiştir

    Sana da, daha önceki kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere hak olarak Kitab'ı (Kur'an'ı) gönderdik. Artık aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet; sana gelen gerçeği bırakıp da onların arzularına uyma. (Ey ümmetler!) Her birinize bir şerîat ve bir yol verdik. Allah dileseydi sizleri bir tek ümmet yapardı; fakat size verdiğinde (yol ve şerîatlerde) sizi denemek için (böyle yaptı). Öyleyse iyi işlerde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah'adır. Artık size, üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeyleri(n gerçek tarafını) O haber verecektir.” (Maide 48)

    Mü’minler, farklı görüş, politika ve menfaatler yüzünden birbirleriyle uğraşan, birbirlerini yemek için can atan insanlar gibi olamazlar. Allah Resulü (sav)’in çağırdığı hayırlı hedeflere varma yolunda yarış içinde olurlar.

    “(Sana şu talîmatı verdik): Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına uyma. Allah'ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamalarına dikkat et. Eğer (hükümden) yüz çevirirlerse bil ki (bununla) Allah ancak, günahlarının bir kısmını onların başına belâ etmek ister. İnsanların birçoğu da zaten yoldan çıkmışlardır.” (Maide 49)

    Günahların başa bela olması terör, kan dökmeler, sürgünler, işgaller, depremler, sel baskınları, salgın hastalıklar gibi musibet ve felaketlerle kendini gösterir. Allah Teala’nın öğretisinin bir tarafa bırakılması ve işlenen hadsiz günahlar bela ve musibetlere davetiye çıkarmakta, dengenin bozulmasına sebep olmaktadır.

    Mü’minlerin, Allah Teala’nın hükümlerini ellerinin tersiyle itip günah işleme lüksleri yoktur. Çizgiden sapınca kafaları duvara çarpar, belayla karşılaşırlar. Allah Teala’nın hadsiz mağfireti olmazsa hiçbir şey karşılıksız kalmayacak. Çünkü Allah Teala Mü’min kullarını yakıcı azaptan korumak için işledikleri günah karşısında dünyada bela ve musibetlerle karşı karşıya bırakmaktadır. Hem bazı sıkıntılarla yüzleştiriyor ve hem de yanlışlarını anlayıp Allah Teala’ya dönmeleri için önlerine imkan sunuyor.

    Oysa boğazlarına kadar günaha dalmış toplulukların refah içinde yüzmelerine gelince, bunların günahları haddi aştığından hesapları ağırlaşmış ve cezaları ahirete bırakılmıştır. Dünyadaki birkaç günlük refahlarına karşılık ahirette zor bir imtihanla karşı karşıyadırlar.

    Yoksa onlar (İslâm öncesi) cahiliye idaresini mi arıyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, hükümranlığı Allah'tan daha güzel kim vardır?” (Maide, 50)

    …Kim Allah'ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” (Maide 44)

    Tevrat'ta onlara şöyle yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş (karşılık ve cezadır). Yaralar da kısastır (Her yaralama misli ile cezalandırılır). Kim bunu (kısası) bağışlarsa kendisi için o keffâret olur. Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zalimlerdir.” (Maide 45)

    İncil'e inananlar, Allah'ın onda indirdiği (hükümler) ile hükmetsinler. Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar fâsıklardır.” (Maide 47)

    Selam ve dua ile…
    İbrahim FIRAT
  5. ahmet meydani
    Üyeliği İptal Edildi

    3- ÖZGÜRLÜK


    Kur’an toplumunun özelliklerinden bir diğeri de özgürlüktür. Birçok ayette özgürlüğe değinen Kur’an-ı Kerim sathi bir incelemeye tabi tutulduğunda insan özgürlüğüne büyük önem verdiği görülür.

    İnsanın tabii özelliği ve fıtratı özgür olmayı gerektirdiğinden, özgürlük insan tarihi boyunca insanları sürekli meşgul etmiştir. Özgürlük uğruna nice savaşlar verilmiş, oluk oluk kanlar akmıştır.

    Özgürlük tartışmaları günümüzün de yoğun tartışmaları arasındadır. Özgürlüğün nasıl olması gerektiği ve sınırlarının ne olacağı hakkında yoğun tartışmalar yapılmaktadır. Bazıları özgürlüğün sınırsız olduğunu savunurken, bir kısım insanlar başkalarının hak ve hukukunu çiğneyecek ve insan kerametine leke getirecek sınırsız bir özgürlüğün söz konusu olamayacağını savunurlar. Çünkü sınırsız bir özgürlük toplumda büyük kargaşalara yol açtığı gibi, ortalığı kasıp kavurarak insan güvenliğini tehdit eder.

    Özgürlük Allah Teala’nın insanlara bağışladığı tabii bir güzelliktir. Sonradan keşfedilen yapay bir buluş değildir. Allah Teala özgürlükle kullarına güzel bir makam lütfetmiş ve onları yüceltmiştir.

    Kur’an-ı Kerim, özgürlüğü farklı şekillerde aktarmaktadır. Allah’ı (CC) bazı ayetler vasıtasıyla özgürlük hakkında bizi yeterince bilgilendirir. Örneğin Firavun’un zulmü altında ezilen, köleleştirilen ve bütün hakları ellerinden alınan İsrailoğulları için Allah Teala şöyle buyurur:

    “Hani Musa kavmine demişti ki: "Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Çünkü O, sizi işkencenin en kötüsüne sürmekte ve oğullarınızı kesip, kadınlarınızı (kızlarınızı) bırakmakta olan Firavun ailesinden kurtardı. İşte bu size anlatılanlarda, Rabbinizden büyük bir imtihan vardır." (İbrahim Suresi 6)

    Her diktatör ve zalim gibi Firavun’un işkenceleri ve zulmü altında özgürlükleri ellerinden alınmış bir toplumun bir daha ayağa kalkmaması için oğulları boğazlanıyor, erkekleri öldürülüyor, kadınlarına ise dokunulmuyordu. Toplumun dört tarafında zindan duvarları inşa edilmişti. İşkence ve zulüm üzerine bina edilmiş bir hayat artık bir parçaları olmuştu. Hz. Musa (as), özgürlükleri elinden alınmış bir toplumu özgürleştirmek için Firavun’a başkaldırıyordu. Tarihin bütün dönemlerinde mazlum kullarına yardım eden Allah Teala, Hz. Musa (as)’ın öncülüğünde İsrailoğullarını esaretten kurtarıp özgürlüğe kavuşturuyor. Ardından bu büyük nimet ve bu yaşanılır hayata kavuştukları için İsrailoğulları şükre davet ediliyor.

    Tarih boyunca defalarca zulme uğrayan ve köleleştiren İsrailoğulları, mazlumiyetin ne anlama geldiğini çok iyi bilirler. Ancak bugün, yaşadıklarından hiçbir ibret almamışçasına kabaran egoist ve zulüm damarlarına yaslanarak tarihte kendilerine zulmeden diktatörlerle yarışırcasına mazlum halkların haklarını çiğnemekte, zulmün en koyusuna tabi tutmaktadır. Allah Teala onların ecdatlarını Firavun’un zulmünden kurtarıp özgürleştirdiği gibi onların zulmüne uğrayan mazlum milletleri de özgürleştirecek ve onları rüsva edecektir. Çünkü tarih, tekerrürden ibarettir.

    Ardından Allah Teala, zulme uğramanın ve zulümden kurtulup özgürlüğe ulaşmanın tümüyle imtihan olduğunu bildirir. İşkence ve eziyetlerle imtihan! Özgürlüğe ulaşmakla imtihan! Kur’an toplumu, düşmandan gelen darbelere karşı sabır elbisesini giyerek direnç ve kararlılıkla yoğrulmuş çelikten irade ile dimdik ayakta kalmalı ve özgürleşme uğruna gerekli bedelleri ödemek için seferber olmalı. İşte imtihandan geçmenin ve özgürleşmenin en kısa ve en anlamlı yolu…

    [​IMG]İnsan akidede yenik düşmemişse, direnci kırılmamışsa ve sabrında çözülmeler olmamışsa, bedenen esaret altında olsa bile teslim olmamış, esarete boyun eğmemiş ve özgürleşme yolunda azimli adımlarla yürüyüşünü sürdürmektedir. Ancak, bedeniyle birlikte ruhu da teslim olmuşsa işte bu ölüm, aşağılanma ve onursuzluğa boyun eğmektir ki Kur’an toplumunun özelliklerinden değildir. Müslümanların bedenleri esaret altına alınsa bile ruhları özgürdür. Hiçbir zaman ilahi olmayan ve fıtratlara yabancı olan tahakkümlere boyun eğmez, onları kabul etmezler. Bu da tutsak bedenlerine rağmen deruni özgürlüğe sahip olduklarını gösterir.

    Başka bir özgürlük örneği de Hz. Yusuf (as) ile ilgilidir:

    "Babasını ve annesini tahta çıkarıp oturttu; O'nun için secdeye kapandılar. Dedi ki: Ey babam! Bu, daha önceki rüyamın yorumudur. Doğrusu Rabbim onu gerçek kıldı. Bana iyilik etti. Çünkü beni zindandan çıkardı. Şeytan benimle kardeşlerimin arasını açtıktan sonra O, çölden sizi getirdi. Şüphesiz benim Rabbim, dilediğini pek ince düzenleyip tedbir edendir. Gerçekten bilen, hüküm ve hikmet sahibi O'dur” (Yusuf 100)

    Hz. Yusuf (as) Allah Teala’nın kendisini zindandan çıkardığını bildirirken, Allah’ın kendisine lütfettiğini ve iyilikte bulunduğunu açıklar. Allah’ın izniyle zindandan kurtulup özgürlüğe yürümüştür. Gerçi Hz. Yusuf ruhen özgürlüğün en alasını yaşarken bedeni tutsak durumdaydı. Allah Teala’nın lütfüyle bedeninin zalimlerin esaretinden kurtulmasını Allah tarafından gelen iyilik olarak yorumlanmaktadır.


    Allah Teala, zalimlerih simgesi konumundaki Firavun’un zulmünü anlatırken, özgürlüğün genel kanununu belirtir:

    “Biz ise, o yerde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve onları (mukaddes topraklara) vâris kılmak istiyorduk.” (Kasas Suresi 5)

    Allah Teala, ezilen, hak ve hukukları ellerinden alınan zayıflara ve mustazaflara iyilikte bulunup özgürlüğe kavuşturmak istiyor. Mazlumların esaretten kurtulması için ardı ardına fırsatlar doğuran Allah Teala, onların zilletten kurtulmalarını ve onurlu bir özgürlükle buluşmalarını arzulamaktadır. Ancak, ruhları esir alınan, özlerini yitirmiş ve iradeleri yok olmuş toplumlar, Allah Teala’nın ardı ardına verdiği fırsatları değerlendirmeyince köle olarak yaşamaya devam ederler. Oysa Allah’ın verdiği fırsatları değerlendirip gerekli bedeller ödemeleri durumunda bir adım ötelerindeki özgürlüğe kavuşabilirlerdi. Hareket ve eylem olmazsa durup dururken zalimler köleleştirmekten el çekmezler. Şekli olarak özgürleştirilseler de fiili olarak köleleştirmeye devam ederler.

    "Onlar adını ellerindeki Tevrat'ta ve İncil'de yazılı buldukları ümmi Peygamber'e uyarlar. O onlara iyiliği emreder, kötülüğü yasaklar, temiz şeyleri helâl eder, murdar şeyleri haram kılar, omuzlarındaki ağır yükümlülükleri boyunlarındaki zincirleri kaldırır. " (Araf Suresi 157)
    Yahudi ve Hıristiyanların kitaplarında yazılı buldukları ümmi Peygambere tabi olmaları durumunda onları hidayet çağırır. Hayatlarını yeniden dizayn eder. Salih amelleri emredip kötülüklerden alıkoyar. Temiz olanı, Allah Teala’nın kulları için yazdığı helal şeyleri beyan eder. Çirkin ve murdar şeyleri yasaklar. İşte bunlarla birlikte iman edenlerin omuzlarındaki ağır yükleri, sırtlarını yere yapıştıran problemleri ve boyunlarındaki kölelik zincirlerini bir bir parçalayıp onları özgürleştirir.

    Müslümanlık, şekilsel ve teorik taraftarlık olmayıp amele dayanan ve hayatı tümüyle çerçeveleyen aksiyoner bir sistem olduğundan İslam’a boyun eğen ve Kur’an toplumundan olma azmindeki insanları büyük sıkıntılardan kurtarır.

    Risaletini tebliğ ettiği zaman Hz. Peyamber (sav) Müslümanların rehberi olarak etraflarındaki zindan duvarlarını yıkıyor, onları özgürleştiriyordu. Bugün peygamberi yöntem olan Kur’ani hayat, her türlü kölelik zincirlerinden sıyrılmayı, özgürleşmeyi ve Allah’a özgürce bağlanmayı zorunlu kılmaktadır. Allah Teala’nın dışındaki hükmedenler birer birer ayıklanınca zincirler birer birer parçalanır. İşte o zaman insan özgürleşmeye başlar. Bu, dünyanın çekiciliğine, makam, mevki ve paraya karşı başkaldırı olup özgürleşmeye adım atılır.

    “Firavun'un yanına vararak ona deyiniz ki; "Biz bütün alemlerin Rabb'i olan Allah'ın peygamberiyiz. İsrailoğullarının bizimle birlikte buradan ayrılmalarına izin ver. Şuara Suresi 16-17

    O' nimet diye başıma kaktığın şeye israiloğullarını köleleştirmenin sonucudur. (Şuara suresi: 22)

    Zulümde sınır tanımadığı için Firavun, zulmün sembolü olarak Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde geçtiği gibi insanları iliklerine kadar sömürmüş, İsrailoğulları’nı yıllarca köle olarak kullanmıştır. Oysa insanları yaratan Allah Teala, kullarının önüne özgürce bir hayat yerleştirmiş ve özgürce yaşamalarını istemektedir. Kendisini ilah olarak gören Firavun ise, hüküm vermede tek yetkili görmektedir. İki dudağının arkasından çıkan hüküm, ilahi hüküm olarak sahiplenmekte ve kutsanmaktadır. Oysa kapısına dayanan özgürlük peygamberi Hz. Musa (as) özgürlüğü ellerinden alınan halkın serbest bırakılmasını ve Mısır’ı terk etmesi için izin verilmesini isteyerek koca bir toplumun özgürleşmesi için yoğun çaba harcamaktadır.

    Diğer taraftan Firavun, diktatörlüğüne ve hükümranlığına halel getirecek bu tür tekliflere yanaşmamaktadır. Bir taraftan Allah’ın peygamberi insanların özgürleşmesi için çaba sarfederken diğer taraftan zulüm silsilesinin tepesindeki Firavun, en katı zulümlere tabi tutulan insanların köle kalması için yoğun çaba çabalamaktadır.

    İşte Allah Teala’nın kitabında birçok ayette gördüğümüz gibi hakikat önderleri insanları özgürleştirmek için çabalarken, zalimler zulmün devam etmesi için yoğun çaba harcamaktadırlar. Zalimlerin ayar ve ölçüleri yoktur. Zulmetmekten, aşağılamaktan ve insanları sömürmekten zevk alırlar. Bugün Batı medeniyetinin kurucularının Irak’ta, Afganistan’da ve Guantanamo’da yaptıkları aşağılık zulümler Firavunları çok geride bırakmış, bugünkü Batıyı koyu ve aşağılık zulmün sembolü haline getirmiştir.

    Allah’ın verdiği en büyük nimetlerden biri olan özgürlük Kur’an toplumunun en belirgin özelliklerindendir. Kur’an toplumu, etrafını çevreleyen bağları birer birer çözerek, ayaklarına vurulmuş prangaları birer birer kırarak, kültür ve değerlerini kirleten sızmalar ve çirkin saldırıların önünde çelikten duvar gibi dururken, saf, temiz ve Kur’an’la arınmalıdır. Ne zulme yeltenmeli ve ne de zulme boyun eğmelidir. Allah teala’nın koymuş olduğu özgürlük çerçevesini esas alarak hayatı yeniden şekillendirmeli, zulme uğramış, özgürlükleri ellerinden alınmış ve sömürülmekte olan insanların ellerinden tutup özgürleşmeleri için çalışmalıdır. Kısaca önce özgürleşmek ve sonra da özgürleştirmektir esas mesele…

    Devamı edecek…
    İbrahim FIRAT
  6. ahmet meydani
    Üyeliği İptal Edildi

    Kur'an-ı Kerim'in Özgürlük Yorumu

    Özgürlük genel olarak üç ana kısma ayrılır. Bunlar, düşünce ve inanç özgürlüğü, ifade özgürlüğü ve davranış özgürlüğüdür. Kur'an toplumunun özgürlük anlayışı Kur'an-ı Kerim'de açıkça ifade edilmiştir. Özgürlük çeşitlerine ve Kur'an-ı Kerim'deki dayanaklarına kısaca değinelim:

    a- Düşünce Ve İnanç Özgürlüğü

    Kur'an-ı Kerim, düşünce ve inanç noktasında bütün insanları özgür kabul eder. Düşünce ve inancı başkalarına dayatma ve zorlama gibi seçeneklere asla yer vermez.

    [​IMG] Efendimiz Hz. Peygamber(sav) mücadelesinde hiç kimseye düşünce ve inanç konusunda herhangi bir dayatmada bulunduğuna rastlanmamış. Mekke'de tebliğin başladığı günlerde inanç bakımından insanlar özgür bırakıldığı gibi Medine'de İslami devletin kurulduğu günlerde de aynı anlayış değişmedi. Yani İslam güçlenip devlet halini alırken bile insanların düşünce ve inanç özgürlüğü noktasındaki tutumunda hiçbir değişikliğe gitmedi. Örneğin Allah Resulü (sav) Medine'de yaşayan insanlarla birlikte yaşama mutabakatı olan Medine Vesikasını imzaladığında, Medine'de yaşayan diğer din ve düşünce sahibi insanları oldukları şekliyle kabul edip onlarla aynı mekânda birçok sorumluluğu paylaşma anlaşması imzalıyordu. İslam güçlenip Arabistan'ın büyük bölümünü etkisi altına alınca da Hz. Peygamber (sav) Medine anlaşmasına sadık kalmıştı. Ancak, İslam'a duydukları kin ve nefretten dolayı Yahudiler anlaşmaya sadık kalmamış, tek taraflı olarak anlaşmayı bozmuş ve Müslümanlara hıyanet etmişlerdi.

    Allah Resulü tebliğini yapıyor, delillerini ileri sürüyor, insanlara nasihat ediyor ve hak olan Allah'ın dinine çağırıyordu. İnsanları ilahi terbiye çerçevesinde eğiterek ilahi temellere dayalı bir topluluk inşa etmeye çalışıyordu.

    Allah Teala, Resulü (sav)'nün vazifesinin sadece tebliğ etme ve duyurma olduğunu, kimsenin vekili olmadığını ve inanç konusunda kimseyi zorlamadığını açıkça ortaya koymaktadır.

    “Allah'a itaat edin, Resûle de itaat edin ve (kötülüklerden) sakının. Eğer (itaatten) yüz çevirirseniz bilin ki Resulümüzün vazifesi apaçık duyurmak ve bildirmektir.” (Maide 92)

    Peygamber (sav) insanların anladıkları dilden tebliğini sunarak ve onları hak ile batıldan haberdar ederek görevini tamamlıyordu. Muhataplar kendi hür iradeleriyle baş başa bırakılıyordu. İnanç konusunda hiçbir baskı ve zorlamaya asla yer verilmiyordu.

    Muhatap İslam'ı kabul ederse ve Kur'an toplumunun ferdi olmaya karar verirse İslam ümmetinin uzuvlarından biridir artık. Budan sonra aksatmaksızın yerine getirmesi gereken yükümlülükleri vardır. Rabbine karşı yükümlülüklere, kendisine karşı yükümlülüklere, ailesine karşı yükümlülüklere, insanlığa ilahi mesajı ve onlara doğru yolu göstermesi açısından yükümlülüklere sahiptir.

    İslam'ı kabul etmişse, her şeyin yoktan var edicisi olan ve kaza ile kaderi tayin eden din gününün sahibi Allah Teala'ya sırtını dayamıştır. Dünyalıkların, servetin, kadının, makam ve mevkinin, kısaca şehvetin emrinde değil Allah Teala'nın emrindedir. Kimseye minneti yoktur. Tamamıyla özgürdür. Hiçbir kınayıcının kınamasından, hiçbir tehditten ve hiçbir düşmandan çekinmemektedir. Kendisi irade sahibi olsa da takdirin tamamıyla Allah Teala'nın elinde olduğunu, O'nun da yapacağı her şeyde hikmetler bulunduğuna imanı tamdır.

    “(Doğrusu) size Rabbiniz tarafından basiretler (idrak kabiliyeti) verilmiştir. Artık kim hakkı görürse faydası kendisine, kim de kör olursa zararı kendinedir. Ben sizin üzerinize bekçi değilim” (Enam Suresi 104)

    Ayeti Kerime'de bildirildiği gibi Allah Resulü (sav)'in görevi tebliğ ve uyarmaktır. Onun daveti zorlama, baskı altında tutma ve mecbur bırakma gibi dayatmaları kabul etmez. Hakkı kabul edip Kur'an-ı Kerim'in çağrısına iman edenlerin kendi lehlerine bir tercihte bulundukları ve güzel bir iş yaptıkları bildirilir. Kur'an-ı Kerim'e karşı kör, sağır ve dilsiz rolünü oynayanların veballerinin de kendilerine ait olduğu, tercihlerinin kendilerinden başkasına zarar vermeyeceği bildirilir.

    Allah Resulü (sav)'nün tebliğ vazifesini icra ettikten sonra müşriklerden yüz çevirmesi emredilmektedir. Artık onlarla ilgili vazifesini yerine getirmiştir. Onların amellerini gözetleme zorunda olmayan Allah Resulü (sav), din ve dünya işlerinde onların faydasına olanları gerçekleştirmeye vekil değildir. O, insanlara hakikati bildirmekle mükelleftir. İman edip etmemeyi onların tercihine bırakmakta; dini inanç, düşünce ve seçmede onları serbest bırakmaktadır.

    İnsanların düşünce ve inançlarında özgür oldukları İslam'ın onları zorla ve dayatmayla karşı karşıya bırakmadığı ayet-i kerimelerde de açıkça beyan edilmiştir.

    “(Resûlüm!) Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, inanmaları için insanları zorlayacak mısın?” (Yunus Suresi 99)

    “(Resûlüm!) Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et! Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete erenleri de çok iyi bilir.” (Nahl Suresi 125)

    “O halde (Resûlüm), öğüt ver. Çünkü sen ancak öğüt vericisin. Onların üzerinde bir zorba değilsin.” (Ğaşiye Suresi 21-22)

    Peygamberlerin Özgür Toplum İnşası

    “Andolsun biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti yerine getirmeleri için beraberlerinde kitabı ve mizanı indirdik. Biz demiri de indirdik ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır. Bu, Allah'ın, dinine ve peygamberlerine gayba inanarak yardım edenleri belirlemesi içindir. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, daima üstündür.” (Hadid Suresi 25)

    Ayet-i Kerime, peygamberlerin toplumu adalet ve özgürlük payeleri üzerine inşa ettiğini bildirmektedir. Allah Teala peygamberleri açık delillerle gönderdiğini bildirdikten sonra “insanların adaleti yerine getirmeleri için kitabı ve mizanı” indirdiğini açıklar. Yani yeryüzünde insanlar kendi hür iradeleriyle ve özgürce ayağa kalkıp adalet temeli üzerine bina edilmiş özgürce bir sistemin oluşmasına önayak olurlar. İşte kitap ve mizan bunun kaynağı ve temelini teşkil eder. Allah Teala'nın peygamberlerinin davetinin temeli de buna dayanır.

    Allah Teala peygamberlerin adaleti ikam etmeleri ve insanları buna zorlamalarına dair herhangi bir ifade kullanmamaktadır. Peygamberlerin terbiyesinden ve tedrisinden geçen insanların, elçilerin getirdikleri kitap ve mizan sayesinde hür iradeleriyle adaleti ikame etmelerini zikretmektedir.

    Burada dikkat çeken nokta, Allah Teala, adaletin ikame edilmesini sadece peygamberlerin sorumluluğu olarak değil de insanların sorumluluğu olarak zikretmektedir. İşte bu Kur'an toplumunun Allah katındaki yüksek makamını ortaya koyduğu gibi bu toplumun özgürlüğüne işaret etmektedir. Ayet, kısaca Kur'an toplumunun iki önemli özelliğini ortaya koyar:

    a) Adalet

    b) İnsanların isteği, iradesi ve yardımıyla adaleti özgürce ikame etme

    Toplumsal adaletin toplumun içerisinde ikamesi insanların iradesine bağlı kılınmıştır. İşte bu irade, Kur'an'a dayanan toplumun özgür bir topluluk olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

    İbrahim FIRAT
  7. ahmet meydani
    Üyeliği İptal Edildi

    b- İfade Özgürlüğü:
    Özgürlüğün önemli kısımlarından biri de, söylem ve düşünceyi ifade etme, inancı ve başkalarının görüş ve düşüncelerini özgür bir şekilde tetkik etme, araştırma ve inceleme özgürlüğüdür.Peygamberler zamanında geçerli olan bu özgürlük, Asr-ı Saadet devrindeki Kur’an toplumunda varlığını korumaktaydı. Kur’an-ı Kerim’de karşılığını bulan ifade özgürlüğü aşağıdaki ayette muhteşem bir tablo sergilemektedir:

    “O kullarımı ki, onlar sözü dinlerler, sonra da en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah'ın doğru yola ilettiği kimselerdir. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.” (Zümer Suresi, 18)

    Ayet-i Kerime, insanın inanç ve düşüncesini dillendirme ve ifade etme, ifade edilenler arasında en doğru seçimi yapma irade ve özgürlüğüne sahip olduğunu ortaya koyar.

    Özgürce ifade edilen farklı düşünce, fikir ve inançların dinlenmesi, içlerinden en iyisinin tespit edilip sahih seçenek olarak uyulması Kur’an toplumunun vasıflarından saymıştır.

    Sözlerin dinlenmesi, incelenmesi, araştırmalarda bulunulması, bozulmamış fıtratlarına uygun olanın seçilmesi eylemlerinde Kur’an toplumu özgür bırakılmıştır.

    İçlerinde güzellik barındırmayan sözler, Kur’an toplumu tarafından dinlenme ve zaman ayırma liyakatine sahip değiller. Kur’an toplumunun fertlerini kendine çekip cezp edebilecek söylemler, güzel ve hakikat yüklü sözlerdir. Bu mümtaz toplum, güzel ifadelerin içinden en güzellerini seçme olgunluğunu bulunduran iradeye sahiptir.

    [​IMG]İnsanlar bozulmamış fıtratı fikirleri tahlil etme ve değişik inançları inceleyip içlerinden en iyisini seçme kabiliyetini barındırır. Ancak, değişik düşünce ve fikirlerden etkilenen ve gaflet fırtınalarına yakalanan insanlardan bu tercihte bulunmalarını beklemek güçtür. Kur’an toplumu, özünü yitirmeyen ve fıtratını koruyan özelikleriyle beyan edilen sözlerin, tebliğ edilen inanç ve düşüncelerin içinden en iyisini seçme olgunluk ve erginliğine sahiptir.

    c- Davranış ve Eylem Özgürlüğü
    İnsanoğlunun en seçkin ve en güzide özelliklerinden biri de ferdi ve toplumsal davranışlarındaki özgürlüğüdür. İnsanların çoğunun eleştiri ve sıkıntıları, özellikle de yönetimlere yönelik en büyük şikâyetleri, davranış ve eylem özgürlüğünün kısıtlanması veya yok edilmesiyle alakalıdır. Sadece düşünce üretmek ve görüş geliştirmenin insan için bir faydası ve getirisi olmadığından, inanç ve düşünceleri hayata aktarmakla ilgili özgürlük büyük önem kazanmaktadır.

    Yukarıda zikri geçen Zümer Suresinin 18. ayetinde “sonra da en güzeline uyarlar” ifadesi, amelin sözlerin en güzelinin seçilmesine uygun olarak yerine getirilmesini, bunun söz ve beyan özgürlüğünün neticesi olduğunu ortaya koymaktadır. Sözü dinleyip amel etmek için onun en güzelini seçme söz konusu olunca, hem ifadede hem de amelde Kur’an toplumunun özgürlüğüne işaret edilmektedir.

    Kur’an-ı Kerim’de dolaylı da olsa davranış ve eylem özgürlüğünden bahseden çok sayıda ayet vardır:

    11- Kur’an toplumunun en önemli özelliklerinden biri iyiliği emr, kötülükten nehiydir.

    “Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder; kötülükten meneder ve Allah'a inanırsınız: Ehl-i kitap da inansaydı, elbet bu, kendileri için çok iyi olurdu. (Gerçi) içlerinde iman edenler var; (fakat) çoğu yoldan çıkmışlardır” (Ali İmran 110)

    2- Kur’an toplumunun özelliklerinden biri de istişareyi hayatın bütün alanlarına yaymasıdır. Hatta toplumun idarecilerinin halkla istişarelerine varıncaya kadar meşveret sahası geniş tutulmuştur:

    a- Kur’an-ı Kerim peygamberlerden, halkın işlerinde bizzat kendileriyle meşverette bulunmalarını ister:

    “O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için dua et; iş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık Allah'a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever” (Ali İmran 159)

    b- Meşveretin öneminden dolayı Kur’an-ı Kerim’deki bir sure (Şura) bu ismi taşımaktadır.

    c- Çerçeve geniş tutulmakta, Mü’minler hayatlarının bütün alanlarında meşverette bulunmaya davet edilmektedir:

    “Yine onlar, Rablerinin davetine icabet ederler ve namazı kılarlar. Onların işleri, aralarında meşveret iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da harcarlar.” (Şura 38)

    3- İman edip salih amel işleyen Kur’an toplumunun fertlerinin birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye etmeleri istenmiştir:

    “Bundan ancak iman edip salih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır.” (Asr Suresi, 3)

    “Sonra iman edenlerden, birbirlerine sabrı tavsiye edenlerden ve birbirlerine acımayı öğütleyenlerden olmak” (Beled Suresi 17)

    KUR’AN-I KERİM'DE ÖZGÜRLÜĞÜN KIRMIZI ÇİZGİLERİ
    Allah Teala’nın hükmüne ve Hz. Peygamber (sav)’in sünnetine karşı çıkmama ve muhalefet yapmamanın dışındaki bütün alanlarda Mü’minler özgür bırakılmıştır.

    “Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur" (Ahzab Suresi 36)

    Görüldüğü gibi Mü’minler, Allah’ın kitabında ve Hz. Resulullah (sav)’in sünnet-i seniyesinde zikredilen sınırlara muhalefet etmedikçe ve bunları çiğnemedikçe istedikleri gibi düşünme ve yaşama hakkına sahiptirler. Kırmızı çizgi Allah Teala’nın kitabı ve Hz. Resulullah (sav)’in sünnetinde belirtilen sınırlardır. Müslümanların hayat kaynağını Kur’an ve sünnet oluşturduğuna göre, bunların tayin ettiği sınır nihai olup tartışma kabul etmez. Kur’an ve sünnetin izin verdiği alanlar özgürlük alanlarıdır.

    Hz. Ali (ra), Hz. Hasan (ra)’a yazdığı mektupta Kur’an toplumunun fertleri için özgürlüğün ne anlama geldiğini güzel bir ifadeyle beyan etmektedir:

    “Hiçbir zaman başkasının kölesi olma. Çünkü Allah Teala seni özgür olarak yaratmıştır”

    Devamı var…
    İbrahim FIRAT
  8. ahmet meydani
    Üyeliği İptal Edildi

    4- MEŞVERET
    Meşveret; danışma, görüş alma anlamına geldiği gibi soysal, siyasal, askeri, ekonomik ve diğer alanlarda doğruyu bulmak ve en iyisine ulaşmak için başkalarının görüşüne başvurmak, yapılacak işler hususunda ehil olan kişilere danışıp onlardan görüş almaktır. Diğer bir ifadeyle kişinin kendisini ilgilendiren konularda ehil olanların görüşüne başvurması veya idarecilerin, toplumu ilgilendiren konularda ehil olanlarla istişare yapmaları şeklinde izah edilmiştir.
    Meşveretle iyiyi bulma noktasına yoğunlaşan salim akıllar hatanın ve yanlışın en az olduğu kemale ulaştıran yolda buluşurlar. Temiz akılların birleşmesiyle doğru muvazene çerçevesinde hedefe en iyi şekilde ulaşma imkânı doğar. Nefislerden ve şahsi zaaflardan kaynaklanan yanlışlar birer birer aşılarak kemale doğru harekete geçilir.
    İstişare, Allah Teala’nın Mü’min kullarına bahşettiği büyük [​IMG]hazinelerdendir. İnsanların işlerinde başarılı olmaları için bu güzel yöntemden yararlanmaları tavsiye edilir. Allah Teala, Kur’an toplumunun özelliklerini sıralarken “Onların işleri, aralarında meşveret iledir” (Şura Suresi 38) ifadesiyle arınmışların bu güzel haslete sahip olduklarını bildirir. Kur’an toplumunun bu güzel vasfını zikreden ayet-i kerimenin üzerine bina edildiği “Şura” kelimesi aynı zamanda sureye isim olarak verilmiş, dolayısıyla şuranın önemi çarpıcı bir şekilde ortaya konmuştur.
    Kur’an-ı Kerim’de Meşveret
    “Hani, Rabbin meleklere, ‘Yer yüzünde emirlerimi yerine getirip varlıklar üzerinde tasarrufta bulunacak bir halîfe yaratacağım!’ buyurduğunda, melekler şöyle demişlerdi: ‘Yer yüzünde fesat çıkarıp kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Hâlbuki biz, seni hamd ile tesbih eder, Seni her türlü noksandan yüce tutarız!’ Allah ise; ‘Ben sizin bilmediğinizi bilirim!’ buyurmuştu.” (Bakara Suresi 30)
    İnsanoğlunu yaratmayı murat eden Allah Teala, meleklere bunu haber veriyor ve onları bilgilendiriyor.
    “Seni her türlü noksandan tenzih ederiz! Senin bize öğrettiğinden başka bizim bilgimiz yoktur! Sen her şeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın!”(Bakara Suresi 32) diyen melekler, sadece görüş beyan ettiklerini, ancak her şeyi bilenin Allah Teala olduğunu söyleyip acizliklerini beyan ederler.
    Ayeti kerimeyi tefsir eden Üstad Bediüzaman, müşavereden münezzeh olan Allah Teala’nın meşvereti emrettiği insanlara müşavere üslûbunu öğrettiğini bildirir.
    Kur’an-ı Kerim’de meşverete özel bir yer ayrılmıştır. Meşveret, Kur’an toplumunun özelliklerinden sayılmıştır. Hatta Allah Teala, Efendimiz Hz. Muhammed (sav)’in Mü’minlerle meşverette bulunmasını emretmesiyle istişareye verdiği önemi ortaya koymaktadır. Buradan hareketle, zaman ve şartlar ne olursa olsun, meşveretin Kur’an toplumunun fertleri için vazgeçilmez bir gereklilik olduğu, salim bir İslami toplumun oluşması için meşveret müessesinin tüm yönleriyle hayata geçirilmesi gerektiği anlaşılmaktadır.
    Allah Teala, Mü’minlere yumuşak davrandığı için Resulü’nün davranışını övmekte ve iş hakkında Mü’minlerle istişarede bulunmasını, onların görüşlerine başvurmasını istemektedir:
    “O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için dua et; iş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık Allah'a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever.” (Ali İmran 159)
    Müminlerin özellikleri anlatılınca kendi aralarında meşverette bulunarak işlerini yürüttükleri, tek başlarına, kimseye danışmadan, kendilerini beğenmiş halde körü körüne karar vermediklerini bildirir:
    “Yine onlar, Rablerinin davetine icabet ederler ve namazı kılarlar. Onların işleri, aralarında danışma iledir. Kendilerine verdiğimiz rızktan da harcarlar.” (Şura Suresi 38)
    Meşverette bulunmak, istişare kapasitesine sahip insanlarla istişare yapmak, insanı sonradan sıkıntıya sürükleyecek işlerden alıkoyar. Ancak, istişare edilecek insanların, istişare edilen konuyu anlamaları, yeterince analiz edebilmeleri ve üzerinde görüş belirtecek kapasitede olmalarına dikkat edilmeli, boş, anlamayan ve kapasitesi yetersiz insanlarla istişareden kaçınılmalıdır.
    Kur’an toplumunun bireylerinden olmayan şahıslarla yapılacak istişarenin istenilenin aksine bir yola yönlendirme ihtimali sürekli vardır. Bu vasfın Kur’an toplumuna has olduğunu belirten Allah Teala, Kur’an toplumunun özelliklerini sıralarken, “Rablerinin davetine icabet ederler ve namazı kılarlar” ifadelerinden hemen sonra “Onların işleri, aralarında şura iledir” ifadesiyle son noktayı koyar.
    Efendimiz Hz. Muhammed (sav)’in hayatı irdelendiğinde, kendisini yönlendirecek vahiy gelmemişse işlerin çoğunda ve aldığı zor kararlarda ashabıyla mutlaka istişarede bulunduğu, meşveret kurumunu sonuna kadar işlettiği görülür.
    İstişare hakkında İslam âlimleri farklı yorumlarda bulunmuşlar. Asrımıza ışık tutan muhteşem tefsiriyle Seyyid Kutub, Şura suresindeki istişare ayetine farklı bir yorum getirerek, henüz devletleşemeyen Müslümanların cemaat halinde istişare kurumunu sonuna kadar işletmeleri gerektiğini ileri sürer:
    “Bu ifade onların her meselelerini aralarında danışarak çözüme bağladıklarını belirtiyor. Böylece tüm hayatlarını şura boyası ile boyuyor. Bu ayet, İslam devleti kurulmadan önce Mekke'de inmiştir. Şu halde bu nitelik Müslümanların hayatında devlet düzeninden daha kapsamlıdır. Ve bu, bilinen anlamı ile bir devlet henüz kurulmamış olsa bile her durumda Müslüman cemaatin temel bir niteliği ve karakteristik özelliğidir.
    Gerçekte İslam’da devlet, cemaatin ve onun kendine özgü niteliklerinin doğal sonucundan başka bir şey değildir. Cemaat, devleti özünde barındırır ve İslam hayat sistemini yürürlüğe koymak, onu fert ve toplum hayatına egemen kılmak üzere devletin fonksiyonunu yerine getirir.
    Bu yüzden şura ilkesi cemaat içinde ilk dönemlerde yürürlüğe girmiş ve bu ilke devlet ve devlet işlerini yürütmekten daha geniş ve daha kapsamlı olarak algılanmıştı. Şura İslami hayatın ayrılmaz bir parçasıdır. İnsanlığa önderlik etmek üzere seçilen cemaatin ayırıcı özelliğidir, önderlik görevinin en gerekli, en kaçınılmaz niteliğidir.”
    Efendimiz (sav)’in istişare müessesine verdiği önem ashabın dikkatinden kaçmamıştır. Ebu Hüreyre "Ben, Resulullah'tan daha fazla arkadaşlarıyla meşveret eden birini görmedim" diyerek Allah Resulü (sav)’in istişareye verdiği öneme işaret eder. Resulullah (sav) Bedir, Uhud ve Hendek Savaşları öncesi ashabıyla istişarede bulunmuş, onların düşüncelerini dinlemiş ona göre yöntemini tayin etmiştir. (Tirmizi, Cihad, 35)
    İstişarenin insan hayatına kazandırdığı güzelliklere dikkat çeken Hz. Peygamber Efendimiz (sav) "İdarecileriniz hayırlılarınızdan, zenginleriniz de cömertlerinizden olur ve işleriniz de aranızda istişare ile yürürse yerin üstü sizin için yerin altından daha hayırlıdır" buyurmaktadır.
    İstişarenin milletlerin hayatında taşıdığı öneme değinen Allah Resulü (sav) "Bir millet istişare ettiği müddetçe zillete düşmez" buyurarak saadetin, mutluluğun ve izzetin yolunu göstermektedir.
    Hulefa-i Raşidin (ra), Allah Resulü (sav)’in rahlesinde gördükleri tedris ve O’ndan aldıkları olguyla istişare müessesinden yeterince istifade ettiler. Hz. Ebubekir’in işlerinin çoğunda Hz. Ömer ve Hz. Ali ile istişarede bulunduğu, Hz. Ömer’in aldığı derin yara üzerine yeni halifenin tayini için istişare kurulu oluşturduğu, ashabın ileri gelenlerinden müteşekkil bu kurulun Hz. Osman’ı halife olarak seçtiği hepimizin malumudur.
    Hulefa-i Raşidin’den sonra devlet idaresinin Emevi Saltanatı tarafından ele geçirilmesiyle istişare müessesesi hükmünü yitirmeye başlar. İstişarenin ortadan kalkmasıyla büyük sıkıntılarla karşılaşan Müslümanlar, zor ve sıkıntılı günler yaşarlar.
    Üstad Bediüzzaman, Risale-i Nur’un muhtelif yerlerinde meşveret-i şer’îyeyi zikreder ve bu müesseseye oldukça ehemmiyet verir:
    «Müslümanların hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyedeki saadetlerinin anahtarı, meşveret‑i şer’iyedir.
    وَاَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ ayet-i kerimesi şurayı esas olarak emretmektedir.
    Evet, nasıl ki, nev-i beşerdeki telâhuk-u efkâr ünvanı altında asırlar ve zamanların tarih vasıtasıyla birbiriyle meşvereti, bütün beşeriyetin terakkiyatı ve fünunun esası olduğu gibi, en büyük kıt’a olan Asya’nın en geri kalmasının bir sebebi, o şûrâ-yı hakikiyeyi yapmamasıdır.
    Asya kıt’asının ve istikbalinin keşşafı ve miftahı şûrâdır. Yani, nasıl fertler birbiriyle meşveret eder taifeler, kıt’alar dahi o şûrâyı yapmaları lâzımdır ki, üç yüz, belki dört yüz milyon İslâm’ın ayaklarına konulmuş çeşit çeşit istibdatların kayıtlarını, zincirlerini açacak, dağıtacak, meşveret-i şer’iye ile şehamet ve şefkat-i imaniyeden tevellüd eden hürriyet-i şer’iyedir ki, o hürriyet-i şer’iye, âdâb-ı şer’iye ile süslenip garp medeniyet‑i sefihanesindeki seyyiatı atmaktır.» (Hutbe-i Şamiye sh: 60)
    «Eğer denilse: Neden şûrâya bu kadar ehemmiyet veriyorsun? Ve beşerin, hususan Asya’nın, hususan İslâmiyetin hayatı ve terakkisi nasıl o şûrâ ile olabilir?
    Elcevap: Nurun Yirmi Birinci Lem’a-i İhlâsında izah edildiği gibi, hakiki şûrâ ihlâs ve tesanüdü netice verdiğinden, üç elif, yüz on bir olduğu gibi, ihlâs ve tesanüd-ü hakiki ile, üç adam, yüz adam kadar millete fayda verebilir. Ve on adamın hakikî ihlâs ve tesanüd ve meşveretin sırrıyla, bin adam kadar iş gördüklerini, çok vukuat-ı tarihiye bize haber veriyor. Madem beşerin ihtiyacatı hadsiz ve düşmanları nihayetsiz, ve kuvveti ve sermayesi pek cüz’î hususan dinsizlikle canavarlaşmış, tahribatçı, muzır insanların çoğalmasıyla, elbette ve elbette, o hadsiz düşmanlara ve o nihayetsiz hâcetlere karşı, imandan gelen nokta-i istinad ve o nokta-i istimdad ile beraber hayat-ı şahsiye-i insaniyesi dayandığı gibi, hayat-ı içtimaiyesi de yine imanın hakaikinden gelen şûrâ-yı şer’î ile yaşayabilir, o düşmanları durdurur, o hâcetlerin teminine yol açar.» (Hutbe-i Şamiye sh: 62)
    Görüşerek ve müzakere ile hizmeti ifa ve icra etmenin mukaddimesi mânâsında olan meşveret, istişare ve şûrâ, mezkûr beyanat ve tavsiyelerin neticesi olarak bir esas ve düstur olduğu zâhir olmaktadır.
    Selam ve dua ile
    İbrahim FIRAT
  9. ahmet meydani
    Üyeliği İptal Edildi

    4- MEŞVERET
    Meşveret; danışma, görüş alma anlamına geldiği gibi soysal, siyasal, askeri, ekonomik ve diğer alanlarda doğruyu bulmak ve en iyisine ulaşmak için başkalarının görüşüne başvurmak, yapılacak işler hususunda ehil olan kişilere danışıp onlardan görüş almaktır. Diğer bir ifadeyle kişinin kendisini ilgilendiren konularda ehil olanların görüşüne başvurması veya idarecilerin, toplumu ilgilendiren konularda ehil olanlarla istişare yapmaları şeklinde izah edilmiştir.
    Meşveretle iyiyi bulma noktasına yoğunlaşan salim akıllar hatanın ve yanlışın en az olduğu kemale ulaştıran yolda buluşurlar. Temiz akılların birleşmesiyle doğru muvazene çerçevesinde hedefe en iyi şekilde ulaşma imkânı doğar. Nefislerden ve şahsi zaaflardan kaynaklanan yanlışlar birer birer aşılarak kemale doğru harekete geçilir.
    İstişare, Allah Teala’nın Mü’min kullarına bahşettiği büyük [​IMG]hazinelerdendir. İnsanların işlerinde başarılı olmaları için bu güzel yöntemden yararlanmaları tavsiye edilir. Allah Teala, Kur’an toplumunun özelliklerini sıralarken “Onların işleri, aralarında meşveret iledir” (Şura Suresi 38) ifadesiyle arınmışların bu güzel haslete sahip olduklarını bildirir. Kur’an toplumunun bu güzel vasfını zikreden ayet-i kerimenin üzerine bina edildiği “Şura” kelimesi aynı zamanda sureye isim olarak verilmiş, dolayısıyla şuranın önemi çarpıcı bir şekilde ortaya konmuştur.
    Kur’an-ı Kerim’de Meşveret
    “Hani, Rabbin meleklere, ‘Yer yüzünde emirlerimi yerine getirip varlıklar üzerinde tasarrufta bulunacak bir halîfe yaratacağım!’ buyurduğunda, melekler şöyle demişlerdi: ‘Yer yüzünde fesat çıkarıp kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Hâlbuki biz, seni hamd ile tesbih eder, Seni her türlü noksandan yüce tutarız!’ Allah ise; ‘Ben sizin bilmediğinizi bilirim!’ buyurmuştu.” (Bakara Suresi 30)
    İnsanoğlunu yaratmayı murat eden Allah Teala, meleklere bunu haber veriyor ve onları bilgilendiriyor.
    “Seni her türlü noksandan tenzih ederiz! Senin bize öğrettiğinden başka bizim bilgimiz yoktur! Sen her şeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın!”(Bakara Suresi 32) diyen melekler, sadece görüş beyan ettiklerini, ancak her şeyi bilenin Allah Teala olduğunu söyleyip acizliklerini beyan ederler.
    Ayeti kerimeyi tefsir eden Üstad Bediüzaman, müşavereden münezzeh olan Allah Teala’nın meşvereti emrettiği insanlara müşavere üslûbunu öğrettiğini bildirir.
    Kur’an-ı Kerim’de meşverete özel bir yer ayrılmıştır. Meşveret, Kur’an toplumunun özelliklerinden sayılmıştır. Hatta Allah Teala, Efendimiz Hz. Muhammed (sav)’in Mü’minlerle meşverette bulunmasını emretmesiyle istişareye verdiği önemi ortaya koymaktadır. Buradan hareketle, zaman ve şartlar ne olursa olsun, meşveretin Kur’an toplumunun fertleri için vazgeçilmez bir gereklilik olduğu, salim bir İslami toplumun oluşması için meşveret müessesinin tüm yönleriyle hayata geçirilmesi gerektiği anlaşılmaktadır.
    Allah Teala, Mü’minlere yumuşak davrandığı için Resulü’nün davranışını övmekte ve iş hakkında Mü’minlerle istişarede bulunmasını, onların görüşlerine başvurmasını istemektedir:
    “O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için dua et; iş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık Allah'a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever.” (Ali İmran 159)
    Müminlerin özellikleri anlatılınca kendi aralarında meşverette bulunarak işlerini yürüttükleri, tek başlarına, kimseye danışmadan, kendilerini beğenmiş halde körü körüne karar vermediklerini bildirir:
    “Yine onlar, Rablerinin davetine icabet ederler ve namazı kılarlar. Onların işleri, aralarında danışma iledir. Kendilerine verdiğimiz rızktan da harcarlar.” (Şura Suresi 38)
    Meşverette bulunmak, istişare kapasitesine sahip insanlarla istişare yapmak, insanı sonradan sıkıntıya sürükleyecek işlerden alıkoyar. Ancak, istişare edilecek insanların, istişare edilen konuyu anlamaları, yeterince analiz edebilmeleri ve üzerinde görüş belirtecek kapasitede olmalarına dikkat edilmeli, boş, anlamayan ve kapasitesi yetersiz insanlarla istişareden kaçınılmalıdır.
    Kur’an toplumunun bireylerinden olmayan şahıslarla yapılacak istişarenin istenilenin aksine bir yola yönlendirme ihtimali sürekli vardır. Bu vasfın Kur’an toplumuna has olduğunu belirten Allah Teala, Kur’an toplumunun özelliklerini sıralarken, “Rablerinin davetine icabet ederler ve namazı kılarlar” ifadelerinden hemen sonra “Onların işleri, aralarında şura iledir” ifadesiyle son noktayı koyar.
    Efendimiz Hz. Muhammed (sav)’in hayatı irdelendiğinde, kendisini yönlendirecek vahiy gelmemişse işlerin çoğunda ve aldığı zor kararlarda ashabıyla mutlaka istişarede bulunduğu, meşveret kurumunu sonuna kadar işlettiği görülür.
    İstişare hakkında İslam âlimleri farklı yorumlarda bulunmuşlar. Asrımıza ışık tutan muhteşem tefsiriyle Seyyid Kutub, Şura suresindeki istişare ayetine farklı bir yorum getirerek, henüz devletleşemeyen Müslümanların cemaat halinde istişare kurumunu sonuna kadar işletmeleri gerektiğini ileri sürer:
    “Bu ifade onların her meselelerini aralarında danışarak çözüme bağladıklarını belirtiyor. Böylece tüm hayatlarını şura boyası ile boyuyor. Bu ayet, İslam devleti kurulmadan önce Mekke'de inmiştir. Şu halde bu nitelik Müslümanların hayatında devlet düzeninden daha kapsamlıdır. Ve bu, bilinen anlamı ile bir devlet henüz kurulmamış olsa bile her durumda Müslüman cemaatin temel bir niteliği ve karakteristik özelliğidir.
    Gerçekte İslam’da devlet, cemaatin ve onun kendine özgü niteliklerinin doğal sonucundan başka bir şey değildir. Cemaat, devleti özünde barındırır ve İslam hayat sistemini yürürlüğe koymak, onu fert ve toplum hayatına egemen kılmak üzere devletin fonksiyonunu yerine getirir.
    Bu yüzden şura ilkesi cemaat içinde ilk dönemlerde yürürlüğe girmiş ve bu ilke devlet ve devlet işlerini yürütmekten daha geniş ve daha kapsamlı olarak algılanmıştı. Şura İslami hayatın ayrılmaz bir parçasıdır. İnsanlığa önderlik etmek üzere seçilen cemaatin ayırıcı özelliğidir, önderlik görevinin en gerekli, en kaçınılmaz niteliğidir.”
    Efendimiz (sav)’in istişare müessesine verdiği önem ashabın dikkatinden kaçmamıştır. Ebu Hüreyre "Ben, Resulullah'tan daha fazla arkadaşlarıyla meşveret eden birini görmedim" diyerek Allah Resulü (sav)’in istişareye verdiği öneme işaret eder. Resulullah (sav) Bedir, Uhud ve Hendek Savaşları öncesi ashabıyla istişarede bulunmuş, onların düşüncelerini dinlemiş ona göre yöntemini tayin etmiştir. (Tirmizi, Cihad, 35)
    İstişarenin insan hayatına kazandırdığı güzelliklere dikkat çeken Hz. Peygamber Efendimiz (sav) "İdarecileriniz hayırlılarınızdan, zenginleriniz de cömertlerinizden olur ve işleriniz de aranızda istişare ile yürürse yerin üstü sizin için yerin altından daha hayırlıdır" buyurmaktadır.
    İstişarenin milletlerin hayatında taşıdığı öneme değinen Allah Resulü (sav) "Bir millet istişare ettiği müddetçe zillete düşmez" buyurarak saadetin, mutluluğun ve izzetin yolunu göstermektedir.
    Hulefa-i Raşidin (ra), Allah Resulü (sav)’in rahlesinde gördükleri tedris ve O’ndan aldıkları olguyla istişare müessesinden yeterince istifade ettiler. Hz. Ebubekir’in işlerinin çoğunda Hz. Ömer ve Hz. Ali ile istişarede bulunduğu, Hz. Ömer’in aldığı derin yara üzerine yeni halifenin tayini için istişare kurulu oluşturduğu, ashabın ileri gelenlerinden müteşekkil bu kurulun Hz. Osman’ı halife olarak seçtiği hepimizin malumudur.
    Hulefa-i Raşidin’den sonra devlet idaresinin Emevi Saltanatı tarafından ele geçirilmesiyle istişare müessesesi hükmünü yitirmeye başlar. İstişarenin ortadan kalkmasıyla büyük sıkıntılarla karşılaşan Müslümanlar, zor ve sıkıntılı günler yaşarlar.
    Üstad Bediüzzaman, Risale-i Nur’un muhtelif yerlerinde meşveret-i şer’îyeyi zikreder ve bu müesseseye oldukça ehemmiyet verir:
    «Müslümanların hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyedeki saadetlerinin anahtarı, meşveret‑i şer’iyedir.
    وَاَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ ayet-i kerimesi şurayı esas olarak emretmektedir.
    Evet, nasıl ki, nev-i beşerdeki telâhuk-u efkâr ünvanı altında asırlar ve zamanların tarih vasıtasıyla birbiriyle meşvereti, bütün beşeriyetin terakkiyatı ve fünunun esası olduğu gibi, en büyük kıt’a olan Asya’nın en geri kalmasının bir sebebi, o şûrâ-yı hakikiyeyi yapmamasıdır.
    Asya kıt’asının ve istikbalinin keşşafı ve miftahı şûrâdır. Yani, nasıl fertler birbiriyle meşveret eder taifeler, kıt’alar dahi o şûrâyı yapmaları lâzımdır ki, üç yüz, belki dört yüz milyon İslâm’ın ayaklarına konulmuş çeşit çeşit istibdatların kayıtlarını, zincirlerini açacak, dağıtacak, meşveret-i şer’iye ile şehamet ve şefkat-i imaniyeden tevellüd eden hürriyet-i şer’iyedir ki, o hürriyet-i şer’iye, âdâb-ı şer’iye ile süslenip garp medeniyet‑i sefihanesindeki seyyiatı atmaktır.» (Hutbe-i Şamiye sh: 60)
    «Eğer denilse: Neden şûrâya bu kadar ehemmiyet veriyorsun? Ve beşerin, hususan Asya’nın, hususan İslâmiyetin hayatı ve terakkisi nasıl o şûrâ ile olabilir?
    Elcevap: Nurun Yirmi Birinci Lem’a-i İhlâsında izah edildiği gibi, hakiki şûrâ ihlâs ve tesanüdü netice verdiğinden, üç elif, yüz on bir olduğu gibi, ihlâs ve tesanüd-ü hakiki ile, üç adam, yüz adam kadar millete fayda verebilir. Ve on adamın hakikî ihlâs ve tesanüd ve meşveretin sırrıyla, bin adam kadar iş gördüklerini, çok vukuat-ı tarihiye bize haber veriyor. Madem beşerin ihtiyacatı hadsiz ve düşmanları nihayetsiz, ve kuvveti ve sermayesi pek cüz’î hususan dinsizlikle canavarlaşmış, tahribatçı, muzır insanların çoğalmasıyla, elbette ve elbette, o hadsiz düşmanlara ve o nihayetsiz hâcetlere karşı, imandan gelen nokta-i istinad ve o nokta-i istimdad ile beraber hayat-ı şahsiye-i insaniyesi dayandığı gibi, hayat-ı içtimaiyesi de yine imanın hakaikinden gelen şûrâ-yı şer’î ile yaşayabilir, o düşmanları durdurur, o hâcetlerin teminine yol açar.» (Hutbe-i Şamiye sh: 62)
    Görüşerek ve müzakere ile hizmeti ifa ve icra etmenin mukaddimesi mânâsında olan meşveret, istişare ve şûrâ, mezkûr beyanat ve tavsiyelerin neticesi olarak bir esas ve düstur olduğu zâhir olmaktadır.
    Selam ve dua ile
    İbrahim FIRAT
  10. ahmet meydani
    Üyeliği İptal Edildi

    5- İTİDAL
    İnsanoğlunun tarih içindeki yaşam seyri incelendiği zaman, insan hayatının vasattan çok “ifrat ve tefrit” noktasında seyrettiği görülür. Geçmiş insanların bıraktığı yaşam tecrübesi birikimine sahip, ilmi alanda önemli gelişmelere imza atan günümüz insanı “ifrat-tefrit” isimli müzmin hastalığa duçar olmuş, böylece hayatın lezzetini yitirmiştir.
    “İftar ve tefrit” kavramları iki zıt ucu gösterirken, bunların arasında “itidal” denilen apayrı bir çizgi bulunmaktadır "İki aşırı tutum ve davranış arasındaki orta hal" şeklinde tanımlanan “itidal”, "orta halde bulunma, ölçülü ve ılımlı olma, soğukkanlılık, denge, düzgünlük, doğruluk ve adaletli olma" manalarını içermektedir.
    Hayat kaynağımız olan Kur’an ve sünnet, itidalin sınırlarını açıkça ortaya koyar. Tutum ve davranışlarda aşırılıktan uzak durmayı, ılımlı ve dengeli olmayı öğütleyen âyet ve hadislerden hareketle “İtidal” kavramı "İnsan davranışlarının ifrat ve tefrit denilen iki aşırı uç arasında orta bir halde olması" şeklinde tarif edilmiştir.
    Kur’an pınarından beslenen ve hayatını bu doğrultuda sürdüren [​IMG]Kur’an toplumunun düşünce ve eylemleri “ifrat ve tefrite” kaymadan orta çizgiyi esas alır. Zira Allah Teala, onlardan her türlü aşırılıklardan uzak durmalarını ve mutedil olmalarını istemektedir. Mü’minlerin güzergâhını tayin eden birçok ayeti kerime “itidal” çizgisinde yürümelerinin gerekliliğini ileri sürer.
    Kullarından mutedil bir hayat sürdürmelerini isteyen Allah Teala, insanoğlunun yaratılışının da “itidal” üzere olduğunu beyan eder.
    “O Allah ki seni yarattı, seni düzgün ve dengeli kılıp, ölçülü bir biçim verdi” (İnfitar Suresi 7)
    Bedenen ve ruhen “itidal” üzere yaratılmasına rağmen insanoğlu, çoğu zaman Allah Teala’nın bağışladığı irade ve ihtiyar sayesinde aklı bir tarafa bırakıp şehvetin ipine sarılarak sınırları çiğnemeyi tercih eder. “İfrat-tefrit” yoluna girince yaratılış çizgisinden fersah fersah uzaklaşmakta, istenmeyen alanlara sapmaktadır
    “Yolun doğrusu Allah'ındır. Yolun eğrisi de vardır. Allah dileseydi hepinizi doğru yola iletirdi” (Nahl Suresi 9)
    Allah Teala insanoğlunu sapıklığı kabullenebilecek bir yeteneğe sahip halde yaratmayı dilemiştir. Doğru yolu seçmeyi veya sapık yolu tercih etmeyi O'nun iradesine bırakmıştır. Bu nedenle bazı insanlar vasat yolda yürümeyi tercih etmiş, “itidalı” yakalamışlar. Bazıları ise tercihlerini Allah Teala’nın istemediği alanlara yönlendirip itidalden uzaklaşmışlar.
    “İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Resul’ün de size şahit olması için sizi mutedil bir millet kıldık” (Bakara Suresi 143)
    İslam ümmeti, insanlığa hayat sunucu numunelik çizgisinde yürüyen ve vasatı tercih eden bir ümmettir. İnsanlar arasında adaleti ve hakkaniyeti egemen kılmayı amaçlar. Onların benimseyecekleri kriterleri ve değer yargılarını gözler önüne serer. Açıkladığı görüşler ölçü ve temel kabul edilmesi gereken görüşlerdir. İnsanların değer yargılarını, düşüncelerini ve geleneklerini ölçüye vurup doğruyu ve yanlışı tespit eder. Yeryüzünde adaleti ikame etmekle görevli bu mümtaz ümmet, başkalarının düşüncelerinin, değer yargılarının ve kriterlerinin peşine takılmaz. Onun işi yönlendirmek ve yol göstermektir. Hakkı ve hakkaniyeti ortaya koyup yaşanılabilir bir ortam oluşturmaya çalışır. Güçlü olması, etkin olması ve iktidarı elinde bulundurmasıyla vasattan sapmış, “ifrat-tefrit” sınırlarında zulme duçar olmuş insanlığa kılavuz olup acıya dönüşen hayatlarını adalet ve itidal çerçevesinde özgürce yaşanılabilir bir hale dönüştürür.
    Ümmetin mahiyetini ve görevini belirleyen ayet-i kerime, konumunu bilmesini, büyüklüğünün ve öneminin bilincinde olmasını, rolünü gerçek boyutları ile değerlendirmesini ve rolüne uygun şekilde müdahalede bulunmasını önerir.
    Vasat Ümmeti tarif eden Üstad Seyyid Kutub’un yorumu oldukça şirindir: “Düşünce ve inanç alanlarında "vasat (orta yolu benimseyen)" bir ümmet. Yani ne maddeden soyutlanmış bir maneviyatçılık ne de maddeyi tek gerçek olarak gören materyalizm gibi dengesiz bir aşırılığa girmez. Bunun yerine "ruha sarılmış ceset" ya da "cesede yapışmış ruh" esprisinde sembolleşen fıtri dengeye bağlı kalır. Enerji odakları çift kutuplu yapıya her çeşitten gıdasını tam olarak verir. Bir yandan hayatı koruyup devam ettirmeye çalışırken aynı zamanda ruhen geliştirip düzeyini yükseltmeye çabalar. Arzular ve eğilimler dünyasındaki her gelişmeyi ifrata ve tefrite (başıboşluğa ve aşırı baskıya) kaçmadan ölçülü, uyumlu ve dengeli bir biçimde serbest bırakır.
    Sosyal düzenleme ve koordinasyon alanında "vasat (orta yolu benimsemiş) bir ümmet. Yani, hayatı tümü ile ne duygulara ve içgüdülere ve ne de kanunlara ve cezalara bırakır. Bunun yerine bir yandan eğitim ve yönlendirme yolu ile insan duygularının düzeyini yükseltirken öte yandan da kanunlar ve cezalar aracılığı ile toplum düzenini güvenceye bağlar. İnsanlar arasında bir denge kurar. Bunun sonucu olarak insanları ne sultanın, diktatörün kamçısına ve ne de vicdanlarının başıboş sesine teslim eder, bunun yerine bu ikisi arasında uyumlu bir sentez kurar”
    Vasat olma özelliğini yitiren İslam ümmeti, adaleti ikame etmenin ve şahid olmanın çok uzağına düşmüştür. Menfaatlerine göre hayatı “ifrat ve tefrit” noktasında kavrayan güçlerin eline ipleri terk etmiş, bu acıklı haliyle iki asırdan fazladır zor bir hayat yaşayan Müslümanların önüne arzulanan güzel bir geleceği sergilemekten uzak kalmıştır. Diğer taraftan başkalarına öncülük edip hidayete yönlendirmesi gerekirken, bu özelliğini yitirmesiyle merhamet eline ihtiyaç duyan yaralı gönüllere uzatılan bir el ve yol gösteren bir hidayet rehberi olma özelliğini de yitirmiştir. Yani vasat olma konumu yitirilince ölçünün uzağına düşen Müslümanların acıklı halinden istifade eden güç sahipleri yakaladıkları fırsatı güçlü bir silaha dönüştürüp insanlığa acı çektirmeye başlamışlar.
    İslam Ümmetinin “ifrat ve tefritten” kurtulup vasat çizgide yeniden yapılanmasıyla sıkıntılar sona erecek. Böylece hem Müslümanların ve hem de Müslüman olmayan milletlerin önünde yeni bir ufuklar açılacak.
    Kur’an toplumunun fertlerinin vasata ulaşmada tutmaları gereken yolu ve takip etmeleri gereken yöntemi Hz. Lokman’ın oğluna nasihatlerinde açıkça görmekteyiz:
    “Yavrucuğum! Namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış, başına gelenlere sabret. Doğrusu bunlar, azmedilmeye değer işlerdir. Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zira Allah, kendini beğenmiş övünüp duran kimseleri asla sevmez. Yürüyüşünde tabiî ol, sesini alçalt. Unutma ki, seslerin en çirkini merkeplerin sesidir” (Lokman Suresi 17-19)
    Devamı var…
    Selam ve dua ile…
    İbrahim FIRAT

Sayfayı Paylaş

Yüklüyor...