KELİME – İ TEVHİDİN MANASI
(Eme \hüküm, ilah, rab ve melik)

Tevhid; Arapça bir kelime olup birleştirme, bir tek bilme anlamlarına gelir. İslam ıstılahında(anlamında) Allah’ın zatını ve sıfatlarını zihinlerde tasavvur olunan vehimlerde ve hayallerde tahayyül edilen (düşlenen) her şeyden tecrit etmektir. Bu yönüyle Allah’ın zatı ve sıfatlarıyla bir tek olduğunu bilmek ve inanmaktır. Allah’ı böyle tanıyan ve inanan kişiye de Muvahhid / muvahhide denir.

Şimdi Mekke müşriklerinin tevhide bakış açılarına biraz bakalım. Neden niçin reddediyorlarmış neydi onları inkâra sürükleyen şey kısaca değineceğiz inşallahu taala.

Mekke müşriklerinin “Yaratan” anlayışı putlarında somutlaştığı, bu nedenle gaip olan, görmedikleri bir ilaha çağrı tepki nedeni olarak düşünülebilir. Ancak, araştırıldığında anlaşılmaktadır ki, bununda gerçekle bir ilgisi bulunmaktadır. Çünkü onların ilah, hata daha önemlisi “Allah” inancına sahip olduklarına bizzat kur-an ayetleri şahitlik etmektedir. Ayetlerde bildirildiğine göre onlar, Allah adına yemin edip, gökleri yaratanın ayı ve güneşi kontrol edenin, yağmuru yağdıranın, kendilerini yaratanın ve her şeyin rabbinin Allah olduğuna inanıyor ve sorulduğu zamanda bunu açıkça söylüyorlardı. Hatta onlar Kabe’ yi ziyaretleri sırasında, “ buyur Allah’ım buyur, buyur senin ortağın yoktur, ancak bir ortağın vardır oda senin hükmündedir” sözleriyle Allah’a olan inançlarını dile getiriyorlardı. Zaten onların putlara olan inançları da, Allah a olan inançlarının bir uzantısından başka bir şey de değildi.

Resulullah (sav) e ; “ sen asla yalan söylemedin senin söylediğin her şeye inanırız” demelerine rağmen ona tepkiyi zorunlu gören müşrikler “ la ilahe illallah” çağrısını kabulleri durumunda korkacakları şeylerle karşılaşacaklarını düşünüyor ve bunu açıkça ifade ediyorlardı; “ ya Muhammed vallahi sen bize asla yalan söylemedin. Velâkin sana uyarsak yerimizden olacağız. Bundan dolayı iman etmiyoruz.” Onlar bu sözleriyle korkularını dile getirirken önceki peygamberlerin dönemlerindeki seleflerin korkularını da yenilemekten başka bir şey yapmıyorlardı. Örneğin hiçbir siyasi, ekonomik, askeri, güce sahip olmayan Hz. Musa ve kardeşinin “ ya fir’avn! Ben âlemlerin rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim” ve “ la ilahe illallah” a inanmaya, söylemeye davet etmeleri karşısında, mısır gibi zamanının en güçlü ve büyük bir devletinin yöneticisi olan Fir’avn ve yardımcısının; “ Sen bizi babalarımızı üzerinde bulunduğumuz şeyden çeviresin de yeryüzünde büyüklük ikinize kalsın diye mi bize geldiniz?” anlamlı ve üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir durumdur. Peki, bütün bunlar niçin olmaktadır? Müşrikler, “La ilahe illallah” çağrısı karşısında niçin bu kadar şaşkına dönüp, korkuya kapılmaktadırlar? Bütün bu ve benzeri sorular, müşriklerin söz konusu ettiğimiz gerçeklerini aşan ve nedenini başka şeylerde aramamızı gerektiren sorulardır.

Biliyoruz ki; tepkiler “la ilahe illallah” çağrısı ile başlamış ve onun üzerinde yoğunlaşmıştır. O halde tepki ve çatışmaların nedenini bulmak için tarihi bilgiler bir yana tepkilerin kaynağı ve hedefi olan söze yönelmemiz, söz konusu sorularda inandırıcı, güvenilir ve geçerli tek yol olarak gözükmektedir. Bu durumda da “ La ilahe illallah” ın bu insanlara neler düşündürdüğünü tespit etmek bulmaya çalıştığımız cevap açısından zorunlu görünüyor. Öylede olmalı. Çünkü müşrikler düşmanlıklarının merkezini bizzat kendileri de değişik vesilelerle ifade ederek; “ Biz seni değil, senin getirdiğin şeyi yalanlıyoruz” demişlerdir. Onlar aslında gerçeklerinde dile getirdikleri nedenler dolayısıyla şaşkını dönmedikleri, zulmü, işkenceyi, baskıyı bu nedenlerle yapmadıkları, kendilerinin bu ifadelerinden anlaşılmaktadır. Yani müşrikler açısından asıl problem Resullulah’ın getirdiği şeydedir. Diğer bir ifade ile problem o sözden anladıklarındaydı. Çünkü onlar; “la ilahe illallah” tan bugün de çoğu zaman anlaşılan ve anlatılan; “ Allah tan başka yaratan yoktur” gibi bir anlam ötesinde başka şeyler anlıyor olmalıydılar. Ayrıca onların “la ilahe illallah” tan her ne anlıyorlarsa Resulullah (sav) ın kastettiği anlam olduğu açıktır.

Resulullah (sav) ın Mekkelilerden “La ilahe illallah” çağrısını kabul edenlere o günün iki süper devleti olan Doğu Roma (Bizans) ve Fars hazinelerini vaat etmesi de ilgili sözün Allah tan başka ilah / yaratan olmadığının anlamının çok dışında şeyleri ifade ettiği açıkça göstermektedir. Resulullah (sav) kavmine şöyle seslenir: “Ey Kureyş cemaati! Bana itaat edin ki kıyamete kadar bütün insanlar da sizin ardınızdan yürüsün ve benimle birlikte “La ilahe illallah” deyiniz. Bütün Araplar size boyun eğeceği gibi, Arap olmayanlarda size cizye ödeyecektir. Allah’a yemin ederim Kisra’nın ve kayser’in hazinelerini Allah yolunda harcayacaksınız” Akabe’de “La ilahe illallah” ı kabul ettiklerini bildirip Resulullah (sav) i himayelerine aldıklarını açıklayan Medineli Gençlerin bu tavırları bizzat kendileri tarafından “Dünyaya meydan okumak” olarak izah ediliyordu.

Ebu Cehil, Resulullah (sav) ın getirdiklerini kabul ettiği taktirde bazı yetkilerini kaybedeceği korkusunu açıkça ifade ettiği gibi; “Ben senin bu dinini kabul edip, sana tabi olur ve Yaratan seni muhaliflerine üstün kılarsa sen öldükten sonra hakimiyet bize kalır mı?” diyenlerde eksik değildi. Onlar bu söz ve teklifleriyle Resulullah (sav) e düşmanlıklarının asıl nedenini göstermektedirler. Yani sosyal, siyasi, ekonomik, hukuki konularda yetkilerinin “La ilahe illallah” çağrısı ile sona erdirilmek istendiği ve bunu kabul edemeyeceklerini bildirmiş olurlar. Kur – an dan öğreniyoruz ki söz konusu tavırlar ve sözler, önceki peygamberlerin kavimleri tarafından da ifade edilmiştir. Örneğin, Meyden halkı; “La ilahe illallah” çağrısına uydukları takdirde siyasi ve ekonomik yetkilerini kaybetmekten korkmuşlardır. Firavunda siyasi, askeri ve dolayısıyla ekonomik gücünün kaybolacağını düşünmüştür. Bundan dolayı Hz. Musa (as) a: “Sen bizi büyünle yurdumuzdan çıkarasın diye mi geldin ey Musa?” demekten kendisini alamamıştır.

Böylece anlıyoruz ki müşriklerin asıl tepkilerinin nedeni “ La ilahe illallah” sözündedir. Bu nedenle müşrikleri korkutup şaşkına döndüren ve tepkide bulunmalarına neden olan “ La ilahe illallah” kelimesinin ortaya koyduğu emr / hüküm (hâkimiyet) konusuna değinmek gerekir.

Ha – Ke – Me fiilinin mastarı olan hüküm (hükm) karar verme, güç, tahakküm anlamları ve bunlara bağlı olarak ta yönetme, idare etme anlamlarını kapsar. Hükm bugün Türkçede kullanılan hâkimiyet / egemenlik kavramlarının eş anlamlısı olup, üzerinde hiçbir şekilde daha güçlünün, yetkilinin bulunmadığı irade ve yetki sahibini ifade eder. Bunsa göre hüküm sahibi hükmün gerektirdiği itaatle kendisi zorunlu olmayan ve kendisi dışındakilerin itaatini isteyendir. Kendisi itaatle sorumlu değildir. Çünkü belirttiğimiz gibi kendisinin üstünde daha büyük irade sahibi dolayısıyla hüküm sahibi yoktur.

Müşrikler hükümden pay isterken aslında hükmetme yetkisi istiyorlardı. İSTEKLERİNE GÖRE, hükmün hiç değilse bir kısmı kendilerine ait olmalıydı. Hükümden, yani bir şey hakkında, onun doğru – yanlış, iyi – kötü, güzel – çirkin, hak-batıl, yasak-serbest olduğu konusunda karar verme dolayısıyla bir şeyi yasaklama serbest kılma yetkisinden pay istiyorlardı. Onların bu isteğine verilen cevap ise gayet açıktır;
“Hüküm yalnız Allah’ındır ( Yusuf 40),”-“O kendi hükmüne kimseyi ortak etmez (kehf 26)” ancak buna rağmen hüküm konusunda kendisini yetkili görenler çıkar ve hükmetmeye kalkışırlarsa, onlar Allah’ın indirdiğiyle (hükmüyle) hükmetmedikleri için kâfirlerdir, zalimlerdir, fasıktırlar. Konuyla ilgili olarak Resulullah (sav) a verdiği talimat ise bu çerçevede ayrı bir önem kazanmaktadır: “Aralarınsa Allah’ın indirdikleriyle hükmet, onların keyiflerine uyma ve onların; Allah ın indirdiği şeylerin bir kısmından seni şaşırtmalarından sakın! Eğer dönerlerse bil ki Allah, bazı günahları yüzünden onları felakete uğratmak istiyordur. Zaten insanlardan çoğu yoldan çıkmışlardır. Yoksa cahiliye hükmünü mü arıyorlar? İyice bilen bir toplum için Allah tan daha güzel hüküm veren kim olabilir? ( Maide 49–50)
Ayetlerden, insanın hükmeden değil Allah’ın hükümlerinin uygulayıcısı olduğu (olması gerektiği) açıklanır.
Böylelikle insanın yaratılış gayesi de açıklanmış olur. “ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat 56) kulluğun ise rasgele şeylere ve rasgele şekilde olmayacağı belirli esaslara göre olması gerektiği açıklanır. Bütün bunlara bağlı olarak da konu özetlenir : “İnsan başıboş bırakılacağını mı sanıyor” (Kıyamet 36) imam Şafii, ayette geçen başıboş (süda) ifadesinin emir ve yasak anlamına geldiğini dolayısıyla ayetin anlamının “ Emir ve nehy olunmayacağını mı zannederler?” olduğunu belirtir.
Bu noktada şöyle bir soru sorulabilir: Mekke müşrikleri niçin “La ilahe illallah” çağrısı karşısında emr den payları olup olmadığı konusunu gündeme getirdiler. Çağrıldıkları ve kabul etmeleri istenen söz ile emr arasında ilgiyi nasıl kurdular? İşte peygamberlerin Tevhidi tebliğleri sırasında en önemli nokta burada açığa çıkar ve benzeri sorularsın cevabı Tevhid hakikatinin bütün anlamıyla açığa çıkmasını sağlar niteliktedir. Şöyle ki; Resulullah (sav) ın müşrikleri öncelikle inanıp söyleme çağırdığı söz Allah’ın varlığı ve varlık olarak birliği olmayıp tek ilah olduğu konusuydu. Yani “La ilahe illallah” Resulullah (sav) onlara öncelikle; “Allah tan başka yaratan yok” gibi bir sözü kabule değil “Allah tan başka ilah” olmadığını kabule çağırıyordu. Müşriklerin akıllarını başlarından alan şaşkına çeviren korkutan da bu “ İlah” konusuydu.
Ancak ilahın sadece Allah olduğu ve bu nedenle o’ndan başka ilah olmadığı esasına gelince o zaman durum değişiyordu. Çünkü ilah konusu en azından müşrikleri şaşkına çevirecek kadar çok şeyler ifade ediyordu.
E-Le(Li)-He fiilinden gelen ilah; kulluk etmek, yöneltmek, yönetmek, hareket tarzını ve davranış biçimi tayin etmek, kurallar koymak gibi anlamları içerir. Dolayısıyla ilah insan bireyinin ve toplumun hayat tarzını, hareket biçimini belirleyen, yönetip kontrol edendir.
Resulullah ın tebliğ ettiği davanın Mekke müşrikleri için büyük bir problem olduğu açıktır. Çünkü “La ilahe illallah” çağrısını işittikleri zaman, bu sözle ilahlığın sadece Allah a ait olduğunun ilanını görüyorlardı. Bu ilanın ise bireysel yaşantıdan sosyal hayata ve inanç esaslarına kadar insanı ilgilendiren bütün alanlarda statükodan oldukça farklı, yepyeni bir yapıyı önerdiğini anlıyorlardı. Bu nedenle “La ilahe illallah” çağrısının statükoyu tamamıyla değiştireceğini anlayan Mekke ileri gelenleri, haksız menfaatlerinin devamı açısından tepkide bulunmayı zorunlu bulurlar.

Allah’ın razı olduğu tek din olan İslam, bireysel ve toplumsal bütün alanları kaplayan bir hukuk sistemidir. Bu hukukun kaynağı ise sadece Allah tır… Allah’ın hukuku (hükmü) dışındaki hukuklar ise Allah tan olmadığı için meşru değildir. Dolayısıyla o meşru olmayan hukukları uygulayan yöneticilerde meşru değildir. Diğer bir ifadeyle din ve şeriat koymak, çıkışı ve uygulanışı ile nehiyde bulunmak uluhiyet sıfatlarından olup bu sıfat sadece Allah a ait olduğu için Allah tan gelen sosyal, siyasi, ekonomik vs. sistemi meşru, onun dışındakiler ise zulmün tezahürleri olan cahiliye sistemleridir. Bütün cahili sistemler ise yok olmaya mahkûmdur.
Rabb’ın anlamına gelince; o, asıl anlamıyla terbiyeyi ifade eder. Bunun içinde ıslah etmek, tasarrufta bulunmak, kemale erdirmek, kefil olmak, efendi olmak, sorumluluklara sahip olmak, toplamak – yığmak, başkanlık yapmak, sahip olmak gibi anlamları yüklenir. Ayetlerde ve Resulullah (sav) ın kullanımındaki anlamı dışında Mekke müşriklerinin kullanımındaki Rabb, ağırlıklı olarak üç anlamı ifade ediyordu; tapınma, kulluk, boyun eğme. Bunların ifade ettiği ortak anlam ise yetki ve gücü elinde bulundurana itaat etmektir.
“La ilahe illallah” ın müşrikleri düşündüren, tepkilerine neden olan diğer bir özelliği de ilah kavramının melik kavramını da kapsıyor olmasıdır. Melik sahip olmak, tasarrufta bulunmak, insanlar üzerinde tasarrufta bulunmak, insanları yönetip kontrol etmek anlamlarını içeren melik ve onunla aynı mastardan olan mülk, malik, milk kavramları idare konularda, yönetimle ilgili alanlarda ele alındığı zaman otorite ve hükmetme anlamlarındadır. Mekke aristokratları ilah olarak ( insanların bireysel ve sosyal hayatlarını ilgilendiren konularda) kendilerini niteledikleri için, rabb sıfatında olduğu gibi melik oluşu da yine aynı şekilde bir yönüyle kendilerine ait kılıyorlardı. Zira Mekke müşrikleri iyi biliyorlardı ki ilah olan aynı zamanda rabb ve meliktir.
“La ilahe illallah” çağrısı, insanların bir kısmı bazı şeylere malik olduklarını ve bu mülkleri üzerinde istedikleri gibi tasarrufta bulunabileceklerini söylüyorlarsa da belirli sıfatlara sahip olmayı gerektirir ve bu sıfatlardan en önemlisine göre melik olmak beşeri değil, ilahi olmayı gerektirir. Dolayısıyla sadece Allah meliktir. İnsanlar için geçerli olabilecek tek şey ise göklerin ve yerin mülkünün sahibi olan, ve bu mülkünde hiçbir ortağı olmayan Allah’ın emirlerine (hükmüne) uymaktır. Ancak bu esaslar doğrultusunda Allah ın mülkünü kullanmak yetkisi insana verilmiştir. Fakat bu kullanma yetkisi de sınırsız değil, Allah ın hükümleriyle kayıtlıdır. Bütün bunlar insanın emir sahibi (ilah) olmaması nedeniyledir. Zira emir, ilah oluşu nedeniyle sadece Allah a aittir.

“La ilahe illallah” ın benimsenen bir söz olarak ifade edilmesi ise; Tevhid ile hiçbir ilgisi yoktur. Elbette ki, “la ilahe illallah” bir sözdür Resulullah (sav) insanların bu sözü söylemelerinin cennete vesile olacağını açıklar. Ancak bu, onu hiçbir anlam ifade etmeyen veya anlamı tam olarak bilinmeyen bir söz olarak da söyleseniz olur anlamına gelmez. Eğer böyle olsaydı, onun, Mekke müşriklerinin hiç tereddüt etmeden söyleyecekleri bir söz olacağı kesindi. Konuyla ilgili bir çok örnekten sadece birisi dahi bu tespitimizi doğrular niteliktedir. Resulullah (sav), Mekke müşriklerini bu sözü söylemeye davet ettiği zaman Ebu Leheb; “Sana bir söz değil, on söz söyleriz” mukabelesinde bulunur ve Resulullah (sav) den ne söylemeleri gerektiğini sorar. Söz “LA İLAHE İLLALLAH” dır. Şaşkına dönerler ve birbirlerine bakıp; “ Yürüyün putlarınıza bağlılığa devam edin doğrusu arzu edilecek sadece budur” diyerek oradan uzaklaşırlar. Çünkü onlar muhtevasını çok iyi anladıkları bu sözün, kendilerinin kabul ettikleri Tevhidi unsurların eksik olduğunu, kabul etmekten kaçındıkları ulûhiyet konusunu da Tevhid’in kapsamına aldığını bilirler.

İşte kerim KARDEŞLERİM insanı insan eden, rahmanla buluşturan ve tüm peygamberlerin risaletlerinde yüklendikleri en ağır yükün tarifini yapmaya çalıştık inşallahu taala. Bir sürçü lisan eyledikse afola. Ve rahman ve rahim olan Allah’ın kelamınla kapatalım inşallahu taala.
“FAKAT ALLAH SİZE İMANI SEVDİRMİŞ VE ONU KALPLERİNİZE ZİYNET YAPMIŞTIR. KÜFRÜ, FISKI VE İSYANIDA SİZE KERİH GÖSTERMİŞTİR” ( Hucurat 7) muhakkak ki Allah doğru söyledi.
Yüce ve din gününün sahibi olan Allah, bizi Tevhid’in özünü ve hakikatini en iyi biçimde anlayan Muvahhid / muvahidelerden eylesin. Allah’ım, bizi rahmetinle kuşat (âmin



Kelime-i Tevhid Ruhu

Bu sözün ruhu ve sırrı;
Şanı yüce isimleri mübarek ve kendinden başka ibadete layık ilâh bulunmayan Rabbi; sevgide, tevekkül, saygı duyma gibi hususlarda birlemek, bunları yalnız O'na has kılmaktır.
O'ndan gayri sevilen her şey O'nun (c.c.) sevgisine bağlı olarak ve O'na (c.c.) olan sevgiyi artırmaya bir vesile olarak sevilir.
O'ndan başkasından korkulmaz,
O'ndan başkasından umulmaz,
O'ndan gayrisine tevekkül edilmez.
Ancak O'na yönelinir,
Ancak O'ndan sakınılır,
Yalnız O'nun adıyla yemin edilir,
Ancak O'na bakılır.
Yalnız O'na tevbe edilir,
Yalnız O'nun emrine itaat edilir,
Ancak O'ndan (c.c.) sevap umulur,
Sıkıntılı anlarda ancak O'ndan yardım istenip yalnız O'na sığınılır.
Ancak O'na secde edilir,
Hayvan ancak O'nun için ve O'nun adıyla kesilir.
Tüm bunlar bir kelimede bir araya gelirler. O da: "Her türlü kulluğun yalnız O'na yapılmasıdır." "Lâilâhe illallah" şehadeti işte böyle tezahür eder.
O yüzden Allah'dan başka ibadete layık ilâh bulunmadığına hakikî şahitlikte bulunan kimseye cehennem ateşi haram kılınmıştır ve bu şehâdetin hakikatini yerine getirenin ve uygulayanın cehenneme girmesi imkansızdır.

Yüce Allah'ın (kurtuluşa ermiş müminler hakkında) buyurduğu gibi:
"Onlar ki şahitliklerini yerine getirirler." (Meâric, 33)
Bu, şahitliğini açıkta ve gizlide, kalbinde ve kalıbında (bedeninde) gerçekleştirmiş kişidir.

Çünkü:
- Bazı insanların şahitlikleri (kelime-i şehadet sözleri) ölüdür.
- Bazılarınınki uykudadır, uyartıldığında uyanır.
- Bazılarınınki yatmış vaziyette,
- Bazılarınınki ayakta haldedir.

Bunun kalpteki yeri ruhun bedendeki yeri gibidir.
- Bazı ruhlar ölü,
- Bazı ruhlar hasta ve ölüm yatağında,
- Bazıları hasta ve yaşama daha yakın,
- Bazıları ise bedenin gereksinimlerini yerine getirmeye devam eden sağlıklı ruhlardır.

Sahih bir hadiste Allah Rasûlü şöyle buyurur:
"Hakikaten ben öyle bir söz biliyorum ki ölüm anında onu her söyleyen kulun ruhuna ruh katar."
Bedenin hayatı ondaki ruhla olduğu gibi ruhun hayatı da içinde bu sözün bulunmasıyla olur. Bu söz üzere ölen kişi cennettedir, orada dilediği gibi gezer. Bu sözü gerçekleştirmek ve uygulamak üzere yaşayan kimsenin ruhu ebedî cennette keyif sürer, orada en hoş ve en mutlu yaşamı sürer.

Yüce Allah:
"Her kim Rabbinin makamından korkar ve nefsi heva-hevesinden men'ederse onun yurdu cennet olur." (Nâziat, 40-41)
Evet, Rabbiyle buluştuğu günde de yeri-yurdu cennettir.
Allah'ı tanıma, sevme, O'nunla (c.c.) yalnızlığını giderme, O'nunla buluşmak için can atma, O'nunla huzur bulma, O'ndan ve O'nunla beraber olmaktan hoşnut olma cenneti de; kişinin ruhunun bu dünyadaki sığınağı ve yurdudur.
Bu dünyada yurdu bu cennet olan kişinin Rabbiyle buluştuğu gündeki yurdu da o ebedî cennetler olur. Bu dünyada bu cennetten yaşamlarında zorluklarla karşılaşsalar dünyada sıkıntılı yaşasalar da cennetlerdedirler.
Fasıklar ise, dünyevî geçimleri çok rahat olsa da aslında cehennemdedirler.

Yüce Allah:
"Erkek veya kadın, her kim mü'min halinde salih amel işlerse, andolsun ki ona hoş bir hayat yaşatacağız" (Nahl, 97) buyurur.
"Hoş hayat" tan maksat "dünya cenneti"dir. Yüce Allah yine:
"Allah her kimi doğru yola iletmeyi dilerse onun göğsünü İslama açıverir. Her kimi saptırmak isterse onun da göğsünü, (o kimse) göğe çıkıyormuş gibi dar ve tıkanık yapar" (En'am, 222), buyurur.
Göğsün açık ve geniş olmasından daha hoş bir nimet, göğsün dar olmasından daha acı bir azap var mıdır?

Yüce Allah şöyle buyurur:
"İyi bil ki Allah dostlarına korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. Onlar ki inandılar ve sakınmaktadırlar. Dünya hayatında da, ahirette de müjde onlara! Allah'ın kelimeleri değişmez. (Onun verdiği söz, mutlaka yerine getirilir.) İşte büyük kurtuluş budur." (Yûnus, 62-64)
Demek ki kendisini Allah'a adamış mü'min, insanlar arasında yaşamı en hoş, aklı en rahat, göğsü en açık, kalbi en mutlu kimsedir. Bu, ahiretteki cennetten önce girdiği dünya cennetidir onun.

Allah Rasûlü:
"Cennet bahçelerinin yanından geçerseniz orada otlanın" buyurmuş,
Sahabiler "Cennet bahçeleri nedir?" diye sorunca:
"Zikir halkaları" buyurmuştur.
Başka bir hadisinde Rasûlullah (Sallallahu aleyhi ve sellem):
"Evim ile (camideki) minberim arası cennet bahçelerinden bir bahçedir" buyurmuştur. İftarsız ve sahursuz ard arda oruç tutmayı yasakladığında sahabiler peygambere kendisinin bunu yaptığını hatırlatmışlar, O ise, şöyle buyurmuştur:
"Ben sizin gibi değilim. Ben hep Rabbimin yanındayım. O beni yediriyor, içiriyor."
Allah Rasûlü (Sallallahu aleyhi ve sellem) burada Rabbi katındaki (manevî) gıdanın en güzel yiyecekler ve içecekler yerine geçtiğini, bunun sadece kendisine özgü bir şey olup başkasının buna sahip olmadığını, yeme-içmesini terkettiğinde onun yerine geçecek, ona gerek bırakmayacak bir alternatife sahip olduğunu haber vermektedir.

Şairin dediği gibi:
O kadar hoş sözlü ki onu hatırlayınca
yeme-içme ihtiyacını unutursun.
Yüzünde seni aydınlatan bir nûr vardır.
Ondan bahsetmen sana şarkı söyleme zevki verir.
Yolculuğunun bıkkınlığından şikâyetçi olsan,
Buluşma ümidi seni teselli eder, buluşunca da dirilirsin.

Bir şey kula ne kadar lazım ve faydalı ise, onu kaybetmekten o derece çok ızdırap ve acı duyar. Bir şeyin de yokluğu ona ne kadar faydalı ise onun varlığından o kadar çok ızdırap duyar.
Kul için kesinlikle Allah'a (c.c.) yönelmek, O'nu (c.c.) zikretmekle meşgul olmak, sevgisiyle hazlanmak ve rızasını istemek kadar faydalı hiçbir şey yoktur. Hatta bu olmaksızın onun ne yaşamı, ne sevinci, ne de mutluluğu vardır. Dolayısıyla bunun yokluğu onun için en acı verici ve en zor bir şeydir.
Ruhun bu azap ve işkenceyi hissetmemesinin, nedeni ise başka şeylerle uğraşmasıdır. Böylece, kendisi için en iyiden mahrum olmanın elem ve ızdırabını hissetmez.
Bu kimse evi, malları, ailesi ve çocukları yanmış, ama sarhoşluğundan ötürü kendinden geçmiş kimseye benzer, kendine gelinceye, sarhoşluk perdesi kalkıncaya ve sarhoşluk uykusundan uyanıncaya kadar bu musibetlerin elem ve acısını hiçbir şekilde hissetmez. Ama kendine geldiğinde tüm bunların farkına varır.
Perdenin kaldırılıp ahiret penceresinin açıldığı dünyadan ayrılıp Allah'a gittiğinin farkına vardığı vakit de kulun durumu aynen böyledir. Hatta buradaki elem, ızdırap ve pişmanlık kat kat fazladır. Çünkü dünyada başına bir musibet gelmiş kimse bunun başka yollarla telafi edilmesini umar ve başına gelen belânın geçici olduğunu, daimî olmadığını bilir. Ama, kurtulma imkânının olmadığı, telafisinin imkansız olduğu, artık dünyayla ilişkisinin kalmayacağı bir musibete duçar olmuş kimsenin hali nicedir. Yüce Allah hayatını sona erdirmek suretiyle onu bu azap ve pişmanlıktan kurtarsaydı çoktan razı olurdu. Çünkü ölüm, onun en büyük istek ve arzusu haline gelmiştir. Tüm bu acı ve ızdıraplar sadece, kaçırılan bir fırsattan dolayı duyulan pişmanlığın acısıdır. Bir de bedene yapılacak ölçülmesi imkansız azap ve işkence vardır; bu kulun hali nice olur o zaman?
Şimdi, onsuz hayatı düşünemediğin dünyada en çok sevdiğin şeyi düşün. Farzet ki o etinden alındı veya en çok ihtiyaç duyduğun şeyden engellendin. O durumda halin nice olur?
Bu, alternatifi olan, benzerini elde edebileceğin bir şey. Peki, alternatifi bulunmayan kimseyi kaybedip ondan mahrum olduğunda halin nice olur?

Şairin dediği gibi:
Kaybedecek olsan her şeyin bir alternatifi benzeri var.
Allah'ı kaybedecek olursan yok O'nun alternatifi
Bir kudsî hadiste Yüce Allah şöyle buyurur:
"Ey Adem oğlu! Seni bana kulluk edesin diye yarattım; öyleyse oynama, oyalanma; senin rızkına kefil oldum; öyleyse kendini yorma, parçalama.
Ey Adem oğlu! Beni iste, hemen yanında bulacaksın. Beni bulunca her şeyi bulacak, beni kaybettiğinde her şeyi kaybedeceksin. Ben, senin en çok seveceğin varlığım!"