İSRA ve MiRAÇ

Peygamber Efendimiz (s.a.), İslam'a davetin bu merhalesinde ve davet başarı ile sıkıntılar arasında bir yerdeyken, Miraç hadisesi meydana gelmişti. İsra hadisesinin zamanı konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür: İsra, Allah'ın Efendimiz'e peygamberlik verdiği senede gerçekleşmişti. Taberi bu görüşü uygun bulmuştur.
Peygamberliğin 5. yılında olmuştu. Nevevi ve Kurtubi bu görüşü tercih etmişlerdir. Peygamberliğin 10. yılının Receb ayının 27. gecesinde olmuştu. Allame el-Mansur-Furi bu görüşü tercih etmiştir. (Meşhur olan görüş de budur. (mütercim)
Hicretten 16 ay önce, yani peygamberliğin 12. yılının Ramazan ayında
Hicretten 14 ay önce, yani peygamberliğin 13. yılının Muharrem ayında
Hicretten bir yıl önce, yani peygamberliğin 13. yılının Rabiul-evvel ayında

İlk Üç Görüş: Hz. Hatice'nin (r.a.) peygamberliğin 10. yılının Ramazan ayında vefat etmesiyle reddedilmiştir. Çünkü onun vefatı beş vakit namazın farz kılınmasından önceydi. Beş vakit namazın İsra gecesinde farz kılındığı hususunda ise ihtilaf yoktur.
Diğer üç görüş arasında tercih edilebilecek bir görüş bulamadım. Ancak İsra Suresi'nin nüzulü, İsra'nın çok geç olduğuna delalet etmektedir.
Hadis imamları bu hadiseyi tafsilatlı bir şekilde rivayet etmektedirler. Bu rivayetleri kısaca şöyle zikredebiliriz:
İbnü'l-Kayyim der ki: Resülullah (s.a.) Mescid-i Haram'dan Beytü'l-Makdis'e sahih görüşe göre bedeniyle, Burak üzerine binmiş olarak, Cibril'in (a.s.) yanında geceleyin götürülmüştü. Beytü'l-Makdis'te indi, peygamberlere imam olarak namaz kıldırdı ve Burak'ı mescidin kapısındaki halkaya bağladı. ( Buraya kadar olan hadiseye İsra, bundan sonraki duruma Mi'raç adı verilir.)
Sonra bu gece Efendimiz (s.a.) Beytü'l-Makdis'ten dünya semasına yükseltildi. Cibril, Efendimiz için bu semanın açılmasını istedi. Sema açıldı. Efendimiz orada Ebu'l-Beşer (insanlığın babası) Adem'i (a.s.) gördü. Ona selam verdi. O da selamına karşılık verdi. Peygamberliğini ikrar etti. Allah, Efendimiz'e Hz. Adem'in sağ tarafından şehitlerin ruhunu, sol tarafından isyankarların ruhunu gösterdi.
Sonra ikinci semaya yükseltildi. Cibril semanın açılmasını istedi. Orada Efendimiz (s.a.) Hz. Yahya b. Zekeriyya ve Hz. İsa b. Meryem'i gördü, Onlarla görüştü. Onlara selam verdi. Onlar da selamını aldılar, hoş geldin dediler, peygamberliğini ikrar ettiler.
Sonra üçüncü semaya yükseltildi. Orada Hz. Yusuf'u gördü. Ona selam verdi. Hz. Yusuf da selamını aldı, hoş geldin dedi, peygamberliğini ikrar etti.
Sonra beşinci semaya yükseltildi. Orada Hz. Harun b. İmran'ı gördü. Ona selam verdi. Hz. Harun da selamını aldı, Merhaba, hoş geldin dedi, peygamberliğini ikrar etti. Sonra altıncı semaya yükseltildi. Orada Hz. Musa b. İmran'la karşılaştı. Ona selam verdi. Hz. Musa da selamını aldı, hoş geldin dedi, peygamberliğini ikrar etti. Hz. Musa'yı geçerken Hz. Musa ağladı. Ona:
-"Seni ağlatan sebep nedir?" denildi. Hz. Musa:
-"Ağlarım ... Çünkü benden sonra peygamber olan bir gencin Cennete giren ümmeti, benim ümmetimden cennete girenlerden daha çok olacak!" dedi .
Efendimiz (s.a.) sonra yedinci semaya yükseltildi. Orada Hz. İbrahim'le karşılaştı. Ona selam verdi. Hz. İbrahim de selamını aldı, "Merhaba, hoş geldin!" dedi ve peygamberliğini ikrar etti.
Sonra Sidretül-Münteha'ya yükseltildi. Sonra da Beyt-i Ma'mur ona gösterildi. Sonra da Cenab-ı Hakk'a (c.c.) yükseltildi. Allah'a yaklaştı Kab-ı Kavseyn (iki yayın ucu) veya daha yakın oldu. Cenab-ı Hak kuluna dilediğini vahyetti. 50 (elli) vakit namazı farz kıldı.
Efendimiz (s.a.) döndü ve Hz. Musa'ya uğradı. Hz. Musa:
-"Cenab-ı Hak sana ne emretti?" diye sordu. Efendimiz:
-"Elli vakit namazı." buyurdu. Hz. Musa:
-"Ümmetin buna güç yetiremez. Rabbine dön ve ondan ümmetin için namazı hafifletmesini iste." dedi.
Efendimiz (s.a.) de yüzünü Cibril'e doğru çevirdi. Sanki Cibril'le bu hususta istişare etmek istiyordu. Cibril de:
-"Evet. Arzu edersen ... " diye Efendimiz'e işaret etti.
Cibril Efendimiz'i yükseltti. Nihayet Allah Teala'ya vasıl oldu. -Buhari'nin bazı rivayetlerine göre: Cibril bulunduğu yerde kaldı.- Cenab-ı Hak (elli vakit namazdan) 10 vakit namaz eksiltti.
Efendimiz (s.a.) sonra tekrar Hz. Musa'ya uğradı. Durumu anlattı. Hz. Musa:
-"Rabbine dön, hafifletmesini iste." dedi.
Efendimiz (s.a.) bunun üzerine Cenab-ı Hak ile Hz. Musa arasında gidip geldi. Nihayet Cerıab-ı Hak namazı "5 vakte" indirdi. Hz. Musa yine Efendimiz'e gidip hafifletmesini söyleyince Efendimiz (s.a.):
-"Rabbimden utandım. Ben buna razıyım ve kabul ediyorum." dedi. Biraz daha uzaklaşınca bir ses:
-"Farzımı kesin olarak tayin ettim. Bu farzı kullarıma hafiflettim." diyordu.!" (İbn Kayyim, a.g.e.,II/47,48)
İbnü'l-Kayyim bundan sonra Efendimiz'in (s.a.) Cenab-ı Hakkı görüp görmediği hususundaki ilim ehli arasındaki ihtilafı anlattı. Sonra da bu konuda İbn Teymiye'nin görüşünü nakleder. Konunun özeti şudur: Efendimiz'in Cenab-ı Hakkı dünya gözüyle görmesi asla vaki olmamıştır. Sahabeden hiçbiri bunu söylememiştir. Ancak İbn Abbas'tan "Efendimiz'in Cenab-ı Hakkı mutlak olarak gördüğü" ve yine "kalbiyle gördüğü" nakledilmiştir. Birinci görüş ikincisine muhalif değildir. (İbn Kayyim, a.g.e., II/47. 48. Sahihu 'l-Buhari, K. Menakıbil-Ensar. Bab 41-42, I/548-550 K. et-Tefsir, Suretü'l-isra. Bab.3. II/684: Sahihu 'l-Müslim, K. el-Mesacid, 1/91-96)
Necm Suresi'ndeki: "Sonra yaklaştı ve sarktı" (Necm, 8.) mealindeki "yaklaşma" ile İsra hadisesindeki "yaklaşma" ayrıdır. Çünkü Necm suresindeki yaklaşma "Cibril'in yaklaşması ve sarkmasıdır." Hz. Aişe ve İbn Mes'ud bu şekilde tefsir etmişlerdir. Ayetin siyakı da (gelişi de) buna delalet etmektedir.
İsra Suresi'ndeki yaklaşma, "Cenab-ı Hakkın yaklaşmasıdır." Necm Suresinde buna temas edilmemektedir. Bilakis Necm Suresinde: "Onu bir daha inerken gördü... Sidretü 'l-Münteha'nın yanında" (Necm, 13-14.) ifadesi vardır. Buradaki Cibril'dir. Resülullah (s.a.) Cibril'i kendi suretinde -asıl şeklinde- iki defa gördü: Biri yeryüzünde, diğeri de Sidretü'l-Münteha'da.. Allah en iyi bilendir."!"
Efendimiz'in (s.a.) göğsü bu hadise münasebetiyle ikinci defa yarılmıştı. Resülullah (s.a.) bu ulvi seyahati esnasında çeşitli manzaralarla karşılaşmıştı:
Efendimiz'e "süt" ve "şarap" ikram edilmiş, o, sütü tercih etmişti. Kendisine: "Fıtraten hidayeti buldun. Yaratılışa uygun hareket ettin. Eğer şarabı alsaydın ümmetin sapıtırdı." denilmişti,
Cennette dört nehir görmüştü: İkisi açık, ikisi gizliydi. Açık nehirler: Nil ve Fırat nehirleriydi. Bunun manası: Onun getirdiği ulvi dava Nil ve Fırat civarındaki bereketli vadilerde yerleşecek, bu beldelerin halkı nesiller boyunca İslam'a gönül verecek demektir. Yoksa Nil ve Fırat'ın suyu cennetten doğuyor, manasına gelmez.
Cehennemin kapıcı meleği Malik'i gördü. Gülmüyordu. Yüzünde gülümseme alameti de yoktu. Ayrıca Cennet ve Cehennemi gördü. "Zulmederek yetim malı yiyenleri" gördü. Bunların deve dudakları gibi kalın dudakları vardı. Ağızlarına büyük taş parçası gibi ateşten bir parça atılıyor, arkalarından çıkıyordu.
"Faiz yiyenleri" gördü. Büyük karınları vardı. Bu sebeple yerlerinden ayrılamıyorlardı.
"Zina edenleri" gördü. Önlerinde temiz, taze, güzel et ile pis, kokmuş murdar et vardı. Temiz ve taze eti bırakıp pis, kokmuş etten yiyorlardı.
"Yabancı erkeklerle görüşen kadınları" gördü. Göğüslerinden tavana asılmışlardı.
Kudüs'e gidip gelirken yolda Mekke halkından bir kafile görmüş, onlara kaybettikleri bir devenin yerini göstermiş, onlar uykuda iken kapalı bir su kabından su içmiş ve yine su kabını kapalı olarak bırakmıştı. Bu durum İsra gecesi sabahında Efendimiz'in "İsra Hadisesi'inde sözünün doğruluğuna delil olmuştu. (Adı geçen eserler ve İbn Hişam, es-Siretü 'n-Nebeviyye, I/397, 402-406)
Sabah olunca Resülullah (s.a.) Mekke halkına Cenab-ı Hakkın kendisine gösterdiği büyük mucizeleri haber verdi. Bunun üzerine kavminin yalanlamaları, eziyetleri ve zarar vermeleri daha çok şiddetlendi. Ondan Beyt-i Makdis'i tarif ve tasvir etmesini istediler. Allah da Beyt-i Makdis'i Efendimiz'in gözünün önüne getirdi. Böylece Beyt-i Makdis'in durumunu birer birer haber vermeye başladı. Haber verdiği hiçbir şeyi reddedemiyorlardı. Efendimiz (s.a.) onlara gidip gelirken gördüğü ticaret kervanını haber vermiş, ne zaman varacağını bildirmiş, kaybettikleri deveyi söylemişti. Durum aynen onun anlattığı gibi çıkmıştı. Ama bütün bu haberler, onların sadece nefretini arttırmış, zalimler ancak inkarda direnmişlerdi'" (İbn Kayyim, Zadü'l-Mead, I/48, İbn Hişam, Sahihu, I/402, 403 Sahihu 'l-Buhari, K. et- Tefsir, Suretü'l-İsra, Bab (3), 11/684 Sahihu 'l-Müslim, K. el-Mesacid, l/96. )
Hz. Ebu Bekir'in (r.a.) "sıddik" olarak isimlendirilmesi, insanlar bu hadiseyi yalanladıklarında onun hemen tasdik etmesi sebebiyledir" denilmiştir. (İbn Hişam, a,g,e., I/399)
Bu ulvi seyahatin sebebi hakkında bildirilen en özlü ve en muazzam ifade Cenab-ı Hakkın: "Ona (kudretimizi gösteren) bazı ayetlerimizi gösterelim diye ... " (İsra, 1.) mealindeki ayet-i kerimesidir.
Bu, Cenab-ı Hakk'ın peygamberler hakkındaki ilahi sünnetidir. Nitekim Cenab-ı Hak, Hz. İbrahim (a.s.) için: "Böylece biz İbrahim'e yerin ve göklerin melekutunu gösteririz. yakinen iman edenlerden olması için ... " (En'am, 75.) buyurmuş, Hz. Musa'ya: "Sana büyük ayetlerimizden göstermemiz için ... " (Ta-ha, 23.) buyurmuştu.
Cenab-ı Hak bu ilahi iradenin gayesini, "Yakinen iman edenlerden olması için... " ifadesiyle beyan etmiştir. Peygamberlerin ilimlerinin "büyük kudret ayetlerini görmeye dayanması sebebiyle, peygamberler için derecesi belirlenemeyecek mertebede "aynel-yakin'' gerçekleşmiştir.
Zira o peygamberler Allah yolunda başkalarının tahammül edemeyecekleri eza ve cefalara tahammül ediyorlardı. Bütün dünya kuvvetleri onlara göre bir sinek kanadı gibi değersiz olup, işkence ve cefalara aldırış etmiyorlardı.
Bu ulvi seyahatin ardında gizlenen hikmet ve sırların asıl inceleme yeri, "Şeriatın Esrarı"nı inceleyen kitaplardır. Fakat bu mübarek seyahatin pınarlarından fışkıran ve Siret-i Nebi gül bahçesini şenlendiren bazı hakikatleri kısaca kaydetmeyi uygun görüyorum.
İsra Suresi'ni okuyan kişi Cenab-ı Hakk'ın İsra hadisesini sadece bir ayette anlattığını, sonra Yahudilerin melanetlerini ve suçlarını zikretmeye başladığını, sonra da bu Kur'an-ı Kerim'in en sağlam yolu gösterdiğini bildirdiğini görür. Belki de iki ayet arasında bir münasebetin bulunmadığını zannedebilir.
Halbuki durum böyle değildir. Cenab-ı Hak bu üslupla İsra hadisesinin Beytü'l Makdis'te meydana geldiğine işaret etmektedir. Artık Yahudilerin insanlığın liderliği makamında kalmalarına imkan bırakmayan çeşitli suçları işlemeleri sebebiyle "İnsanlığın Manevi Liderliği" makamından indirildiklerine işaret etmektedir.
Cenab-ı Hak bu görevi fiilen Resülüne devretmekte, "İbrahimi Davet"in iki merkezini onda toplamaktadır.
Artık Manevi Liderliğin bir ümmetten diğer bir ümmete, tarihini zulüm, hıyanet, isyan ve düşmanlıkla dolduran bir ümmetten, iyilik ve hayra koşan ve Kur'an vahyi ile gıdalanan bir ümmete devredilme zamanı gelmiştir.
Fakat Resulullah (s.a.) insanlar arasında kabul görmez bir halde Mekke dağlarında dolaşırken bu Manevi Liderlik nasıl devredilecektir? Bu soru bir başka gerçeğin örtüsünü de kaldıracaktır. Bu gerçek de şudur: İslam davetinde bir devir artık sona ermektedir. Artık akışı diğerinden farklı bir devir başlayacaktır.
Bunun için bazı ayetlerin müşriklere karşı açık bir uyarı ve şiddetli bir korkutma manası ihtiva ettiğini görüyoruz: "Biz bir memleketi helak etmek istediğimiz zaman, o memleketin zevke düşkünlerine -Hakka itaat etmelerini- emrederiz. Onlar da boyun eğip itaat etmezler. Artık o memleket üzerine hüküm gerçekleşmiştir. Nihayet o memleketi kökünden yerle bir ederiz." (İsra, 16.)
"Nuh’tan sonra nice nesilleri helak ettik. Kullarının günahlarına her şeyden en iyi şekilde haberdar ve her şeyi en iyi gören olarak Rabbin yeter." (İsra, 17.)
Bu ayetlerin yanında ayrıca müslümanlara İslam cemiyetinin üzerine bina edildiği medeniyet esaslarını beyan eden diğer ayetler de vardır. Sanki müslümanlar yeryüzüne yerleşmiş ve bütün işleri de her bakımdan tanzim edilmişti. Sanki müslümanlar sımsıkı bir birlik meydana getirmişler ve cemiyet bu birlik üzerine yürümeye başlamıştı.
Yine burada Resülullah'ın (s.a.) vazifesinin istikrar bulacağı, dünyanın her köşesine davetini yaymak için merkez teşkil edecek emin bir yere (Medine-i Münevvere'ye) kavuşacağına dair bir işaret vardır. Konumuzla ilgili olduğu için anlatmayı tercih ettiğimiz bu mübarek seyahatin sırlarından biri de budur.
Bu ve benzeri hikmetler sebebiyle İsra hadisesinin ya İlk Akabe Biatı'na yakın, ya da iki biat arasında meydana geldiği kanaatine varmaktayız. Allah en iyi bilendir elbette!

Safiyyurrahman Mubarek furi