İslam'da vatan kavramı

Konu, 'İslami Kavramlar' kısmında Hilafet Sancağı tarafından paylaşıldı.

  1. Hilafet Sancağı
    Islam-TR Üyesi


    VATAN NEDİR?
    Bugün üzerinde bütünüyle hatalı bir anlayışın egemen olduğu kavramlardan bir tanesi de vatan kavramıdır. Bu yanlış ve hatalı anlayışın neticesinde vatan denildiği zaman ilk akla gelen insanın üzerinde doğup büyüdüğü toprak parçası gelmektedir. Fakat bununla beraber Kur’ ani gerçekler İslam ümmeti için vatan kavramını üzerinde doğup büyümeğe bağlamamış, bilakis Allah’ın dininin hakim olduğu toprak parçasını müslümanın vatanı olarak bildirmiştir. Hangi toprak parçası olursa olsun, hangi dilden konuşulursa konuşulsun, hangi renkten olursa olsun … Allah’ın hükümlerinin tatbik edildiği, tevhid bayrağının dalgalandığı toprak parçası müslümanın vatanıdır. Ve böyle bir toprak parçasını korumak, muhafaza etmek için kişinin canıyla ve malıyla mücadele etmesi üzerine kesin bir farzdır. Hatta bu farziyetten ziyade imanın bir gereğidir. Bununla beraber şayet müslümanın doğup büyüdüğü, üzerinde yaşadığı, akrabalarının, aşiretinin bulunduğu toprak parçasında Allah’ın hükümleri kaldırılmış, İslam ahkamı yok edilmiş yerine beşeri kanunlar ihdas edilmişse böyle bir toprak parçası kesinlikle müslümanın vatanı değildir. Ve böyle bir toprak parçasını korumak ve muhafaza etmek de kesinlikle müslümanın üzerine vacip değildir. Bilakis beşeri sistemlerin muhafazasını yapmak, İslam ahkamına dayanmayan ideolojilerin uğrunda savaş vermek küfrün ta kendisidir. Nitekim Allah’u Teala şöyle buyurmaktadır:
    “İman edenler Allah yolunda, kafirlerse tağut uğrunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarıyla savaşınız. Çünkü şeytanın hilesi-düzeni zayıftır.” (4 Nisal76)
    İslam’a göre vatan, İslam otoritesinin ve hükümlerinin uygulandığı yerdir. Nerede İslam otoritesi bulunuyor, hükümleri ve akidesi uygulanıyorsa orası İslam memleketidir. İslam akidesi, bu memleketten bütün bir yeryüzüne yayılır… Orada İslam’ın kontrolü vardır ve İslam’ın kelimesi en yücedir. Her neresi olursa olsun, bu özellikleri taşıdığı zaman, İslam’ın ve müslümanların vatanı hüvviyetini alır.
    Bu vatanın otorite ve hükümlerine boyun eğen ve itaat eden her insan, İslam fıkhının açık olan kurallarının ışığında kendisine bir takım hak ve görevlerin verildiği bir vatandaş konumundadır.
    Yukarıda anılan özellikleriyle bu vatan, dillerinin, renklerinin ve uluslarının farklılığına rağmen, dünyadaki her müslümanın vatanıdır. Onların bütün hak ve görevleri orada geçerlidir!
    Gerek maddi ve gerekse manevi olan tehdit ve tehlikelere karşı değerli olan bütün her şeyin feda edilerek savunulması gereken vatan; ancak bu niteliklere sahip olan vatandır. Bu tehlikenin ve tehdidin, İslam akidesi ve ahkamının talimatlarına uymaktan yüz çeviren mürted gruplar vasıtası ile içeriden gelmesi veya İslam vatanının selametini ve güvenliğini hedef edinen herhangi bir düşman grubu vasıtası ile dışarıdan gelmesi arasında hiçbir fark yoktur.
    Bugün içinde yaşadığımız şu dönemde öyle bir karmaşa hakim olmuştur ki, üzerinde yaşadığımız toprak parçasında Allah’ın dini bütünüyle terk edilmiş, Kur’an rafa kaldırılmış ve yerine beşeri ideolojiler hakim olmuştur. Böyle bir toprak parçası, böyle bir vatan kesinlikle müslümanların vatanı değildir. Bakınız bu hususta Seyyid Kutub şu mükemmel tespitleri yapmaktadır:
    “Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) ile amcası ebu Leheb, yine amcazadesi Amr b. Hişam (Ebu Cehil) arasındaki bağ kopunca, muhacirler ev ve halkları ile akrabalarına karşı savaş açıp onlarla Bedir günü bilfiil çarpışınca, işte o zaman, inanç bağı muhacirler ile Medine müslümanlarını birbirine bağlayarak onları aynı evin halkı ve kardeş haline getirdi. İnanç birliği sayesinde kabile, milliyet ve yurt taassubu ortadan kalkarak Müslüman araplarla kardeşleri Bizans asıllı Suheyb, Habeş asıllı Bilal ile İran asıllı Selman arasında birlik ve kaynaşma meydana geldi.
    Allah Resulü onlara “bu çeşit asabiyetleri bırakın, çünkü onlar kokuşturucu kavramlardır” diye buyurdu. Yine onlara asabiyet uğruna savaşan bizden değildir. Asabiyet uğruna ölen bizden değildir” diye buyurdu.
    Böylece bu kokuşmuş kavramın fonksiyonu sona erdi. Kan asabiyetinin fonksiyonu. Öldü o nara… Milliyet arası… Silindi o leke … Kavmiyet lekesi … Böylece insanlık, kan ve et kokusundan uzak, çamur ve toprak lekesinden sıyrılmış olarak yüce ufukların temiz havasını teneffüs etme imkanına kavuştu.
    O günden beri hiçbir zaman müslümanın yurdu belirli bir toprak parçası olmamıştır. O’nun yurdu dar’ul islam olagelmiştir. Üzerinde inancının yürürlükte olduğu ve tek ilah’ın şeriatının egemen olduğu yurt. Sinesine sığındığı, savunduğu, korunması için uğruna şehid olduğu yurt… Orası islam’ı din olarak kabul eden ve aynı zamanda O’nun şeriatını şeriat edinen herkes için bir darul İslam’ dır. Orası aynı zamanda müslüman olmasa bile islamiyeti sosyal düzen olarak tanıyan herkesin vatanıdır. Dar’ul İslam’da yaşayan ehli kitap gibi.
    Gerek müslümana göre gerekse anlaşmalı zımmiye göre islam’ın egemenliği altında bulunmayan ve üzerinde onun şeriatının yürürlükte olmadığı her toprak parçası dar’ul Harptir. doğum yeri de olsa, kan ve soyca bağlı da olsa, Müslüman öyle bir toprak parçasına karşı savaşır. İşte Peygamberimiz bu şekilde doğum yeri olduğu halde ailesi, aşireti, evi, sahabilerin geride bıraktıkları ev ve malları orada bulunduğu halde Mekke’ye karşı savaşmıştır. Bu şehir, İslam’a boyun eğinceye ve içinde onun şeriati yürürlüğe girinceye kadar ne kendisi ne de ümmeti için İslam yurdu olmuştur.
    İşte İslam budur. Yalnız bu … İslam ne sadece bir sözdür ve ne İslam yaftası takınan ve İslam ünvanı taşıyan bir ülkede doğmak ve ne de ana babası Müslüman olan bir ailenin soyca varisi olmaktır. Allah’u Teala şöyle buyuruyor:
    “Hayır, hayır! Rabbine andolsun ki, onlar aralarında çıkan anlaşmazlıklarda senin hakemliğine başvurmadıkça sonra da vereceğin karara, gönüllerinde hiçbir burukluk duymaksızın, kesin bir teslimiyetle uymadıkça mü’min olamazlar. ” ( Nisa/65)
    İşte İslam sadece budur. Ve sırf böyle bir ülke İslam yurdudur. Ne toprak parçası ve milliyet taassubu, ne soy ve akrabalık taassubu ne de kabilecilik ve aşiretçilik taassubu …
    İslam bakışlarını semaya çevirebilsinler diye insanları toprak bağımlılıklarından kurtarmıştır. Onları kan kösteğinden de kurtarmıştır. Hayvanlara ait bir köstekten yüceliklere. yücelebilsinler diye …
    Müslümanın özlemini çektiği ve yabancılara karşı savunduğu vatan, bir toprak parçası değildir. Müslümanların benimsediği milliyet her hangi bir egemenliğin milliyeti değildir. Müslümanın bağrına sığındığı ve dışarıya karşı savunduğu aşiret de kan akrabalığı değildir. Müslümanın iftihar duyup altında şehit olacağı bayrağı bir kavmin bayrağı değildir. Müslümanın sevinç duyacağı ve karşılaştığında Allah’a şükredeceği zafer herhangi bir ordunun galibiyeti değildir. Onun zaferi Allah’ın tarif ettiği gibidir.
    “Allah’ın yardımı ve fethi geldiğinde, insanların dalga dalga Allah’ın dinine girdiğini gördüğünde, Rabbini överek tesbih et, O’ndan mağfiret dile. Çünkü O tevbeleri kabul edendir. ” (Nasr Suresi)
    Bu zafer başka sancaklar altında değil, inanç sancağı altında kazanılan zaferdir. Başka amaçlar uğruna değil, Allah’ın dininin, O’nun şeriatının zaferi için girişilen bir cihaddır. Başka yurt için değil, belirtilen şartları taşıyan İslam Yurdunun korunması uğruna verilen bir cihad. Ne ganimet ne de şöhret için. Ne belirli bir toprağı, ne de bir kavmi korumak için. Ne aile ve çocuk savunması için ne de yalnız onları Allah’ın dinine belirecek bir fitneye karşı korumak için …
    Rivayet edildiğine göre Ebu Musa şöyle der: Resulullah’a kahramanlık uğruna mı, asabiyet uğruna mı yoksa gösteriş uğruna mı savaşan kimse mi şehid olur diye sordular. Resulullah şu cevabı verdi:
    “Sadece Allah’ ın sözü yüce olsun diye savaşan kimse Allah’ın yolundadır.”
    Sadece bu durumda şehid olunur. Yoksa tek amaç olan Allah’tan başka her hangi bir amaç uğruna girişilen savaşta ölerek değil
    Müslümana inancı yüzünden savaş açılan, dinin alıkoyduğu, şeriatın uygulanmasına engel olunan her yer darul harptir. İsterse ailesi aşireti kavmi malı ve ticaret müessesesi orada bulunsun. Buna karşılık inancının geçerli olduğu şeriatının yürürlükte tutulduğu her yer islam yurdudur. Ailesi, aşireti, kavmi orada oturmasa ve ticari müessesesi orada bulunmasa bile. Vatan, inancın hayat tarzının ve Allah’tan gelen şeriatın egemen olduğu bir yurttur. İnsana yaraşan vatan’ın manası budur. Milliyet, inanç ve hayat tarzıdır. İnsanlara yaraşan, bağ ve birleşme gerekçesi budur.
    Aşiret, kabile, kavim, milliyet, renk ve toprak asabiyeti basit ve geri kalmışlık alameti olan bir asabiyettir. İnsanlığın manevi çöküntü dönemlerinde tanıdığı bir cahiliyye taassubudur. Bu tiksindirici ve iğrenç niteliğinden dolayı Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onu kokuşmuş diye vasıflandırmıştır.
    Yahudiler kavim ve milliyet olarak Allah’ın halkı olduklarını ileri sürünce ulu Allah bu iddialarını reddederek birbiri peşi sıra gelip geçen nesillere kavim, milliyet ve yurt farklılıklarına rağmen değer ölçüsü olarak sadece imanı göstermiştir. Yüce Allah şöyle buyuruyor:
    “Onlar size; “Yahudi veya hıristiyan olun ki, doğru yolu bulasınız ” dediler. Onlara de ki; “Hayır, biz İbrahim’in dosdoğru dinine uyarız. O müşriklerden değildi.” Onlara deyin ki; “Biz Allah’a, bize indirilene, İbrahim’e, İsmaile, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına indirilene; Musa’ya ve İsa’ya verilene ve diğer peygamberlere Rabbleri tarafindan verilene inanırız. Onlar arasında ayırım yapmayız. Biz Allah’a teslim olanlarız. Eğer onlar sizin inandıklarınızın aynısına inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar. Eğer bu inanca arka dönerlerse mutlaka çatışmaya ve çıkmaza düşerler. Onlara karşı Allah sana. yetecektir. O işitendir ve bilendir. Bu din, Allah’ın verdiği bir renktir. Kim Allah’tan daha iyi bir renk verebilir? Biz yalnız O’na kulluk ederiz.” ( Bakara / 135-138)
    Gerçekten Allah tarafından seçilmiş halka gelince o milliyet, kavim, renk ve yurt ayrılığına rağmen Allah’ın sancağı altında bir araya gelen müslüman ümmettir. Allah’u Teala şöyle buyuruyor:
    “Siz insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten sakındırır ve Allah’a inanırsınız.” (Ali İmran / 110)
    Dilimlerinden birinin başında arap asıllı Ebu Bekir’ in, öbürünün başında Habeş asıllı B ilal’in diğerinin önünde Bizans asıllı Suheyb’in, bir başkasının önünde İran asıllı Selman’ın ve diğer değerli kardeşlerinin bulunduğu ve birbiri peşi sıra gelen nesiller boyunca bu parlak uygulamayı devam ettiren bir ümmet bu.
    Egemen güç, sadece Allah ve temel yasada Kur’ andır. İşte bu şekilde bir inanç, Allah yoluna davet edenlerin gönüllerine bu haliyle egemen olmalıdır. Bu düşünce o kadar açık olmalıdır ki, içine hiçbir yabancı cahiliyye unsuru karışmamalı ona hiçbir gizli şirk çeşidi sızmamalıdır. Ne toprak şirki ne milliyet şirki ne kavmiyet şirki, ne soy şirki ve ne de yakın akrabalık menfaatleri şirki… Bunların tümünü Yüce Allah terazinin bir kefesine koyarak aynı ayette açıklamakta ve iman ile onun gereklerini de öbür kefeye koyarak tercih hakkını insanlara bırakmaktadır. Yüce Allah şöyle buyuruyor:
    “De ki; “Eğer babalarınızı, evlatlarınızı, kardeşlerinizi, eşlerinizi, hısım-akrabanızı, kazandığınız malları, bozulmasından korktuğunuz ticareti ve hoşunuza giden evleri, konakları Allah’dan, Peygamber’den ve Allah yolunda cihad etmekten daha çok seviyorsanız Allah emrini gerçekleştirinceye, yapacağını yapıncaya kadar bekleyiniz. Allah yoldan çıkmışlar güruhunu doğru yola iletmez.” (Tevbe / 24)
    Bunun gibi, Allah yoluna davet edenlerin kalplerinde cahiliyyenin ve İslam’ın gerçek vasfı, İslam yurdu ile harp yurdunun niteliği konusunda bir takım sathi şüpheler ve yanılgılar bulunmamalıdır. Onların düşüncelerine ve kesin inançlarına bu noktalardan çok sızlamalar olabilir. Allah’ın egemenliğini tanımayan ve onun şeriatinin uygulanmadığı hiçbir yerde İslam yoktur. Yaşama tarzı ile ve hukuk sistemi ile İslam’ın yürürlükte olduğu yer dışında hiçbir yer İslam yurdu değildir. İmanın ötesinde sırf küfür vardır. İslam’ın ötesindeki her şey cahiliyedir. Haktan sonra sapıklıktan başka bir şey yoktur.”
    Abdullah PALEVİ

    kaynak:jihadmin


  2. Hilafet Sancağı
    Islam-TR Üyesi

    kardeşler,bu konu çok önemli pekçok insan genellikle İslamın hakim olduğu yeri değil kendi doğup büyüdüğü yeri vatan olarak kabul etmektedir.Bu ise hatalı ve yanlış bir anlayıştır.Milliyetçilikle birlikte bu yanlış vatan anlayışı İslam ümmetinin başına bela olmaktadır.Hatta insanlar Allah rızası için ve İslamı hakim kılmak için değilde yanlış algılanmış bir vatan anlayışı için savaşmaktadır.Milliyetçilik ve tağut bayrağı için savaşmakta bunun gibidir.Bu sebeplerle bu güzel yazıyı paylaşabildiğiniz kadar paylaşın İnternet ortamında yayın.Çok güzel bir tebliğ.
  3. farkındayız
    Islam-TR Üyesi

    cok guzel aciklanmis. musluman oldugunu söyleyen toplumlarin icine düştüğü bir hastaligi cok net tarif etmis.

    benim aklima takilan birsey oldu okurken.
    savunduğum ya da anlamadigimdan degil. Mucahitlerin herhangi birini zan altinda birakmaktan Allaha siginirim. sadece ilmi yuksek olan arkadaslarin izahini yapmalarini istediğim bir durum oldugu icin bunu yaziyorum.

    dARUL islam olmayan bolgelerde cihad kendiliginden baslamiyor. illaki birileri muslumanlara zulmediyor.
    arkasindan cihad basliyor. ve cihada davet edilirken kisas , intikam , yaşama hakki gibi ifadeler de kullaniliyor. bunu bircok mucahit seyh te kullaniyor.
    burdaki ince ve hassas cizginin de acikca ortaya konmasi gerekir .. iki mucahit yanyana biri Allah icin , islam icin carpisirken digeri ulkesinde cihad ortami oldugundan savasin icinde kaldigindan , savasiyor. ikisi de ayni derecede musluman olduklari halde cihad etme nedenlerinin farkli olma tehlikesi cikmiyor mu ortaya.

    Allah yardimcilari olsun. bu zor durumlarda insanin kendi aklina bile hukmetmesi cok zor olsa gerek.
    bu durumda kendini kontrol etmek icin tavsiyeler nelerdir.
  4. Hilafet Sancağı
    Islam-TR Üyesi

    Bildiğim kadarıyla yorumda bulunayım hatalı birşey dersem admin kardeşler düzeltirler.Bildiğim kadarıyla Allah için ve İslam için kafirlere(islam düşmanı olan kafir çeşidi) karşı öfkelenmek ve onlardan intikam almak istemek de makbuldur.Ve meşrudur.Ama en güzel olanı Allah'ın dinini hakim kılmak için olan cihaddır.Kafirlere karşı din adına öfkelenmek ve intikam almak istemek farklı bir şekilde de olsa dini savunmaktır.Ama bu öfke ve intikam kendi şahsımıza yapılan bir kötülük veya hakaretten kaynaklanmamalıdır.İslama olan bir hakarete yada düşmanlığa karşı bir intikam duygusu olmalıdır.İşte meşru ve makbul olanı budur.
  5. farkındayız
    Islam-TR Üyesi

Sayfayı Paylaş

Yüklüyor...