İbn Teymiye'yi en çok meşgul eden, îtikadî ve fikrî mes'elelerdir. Çağına kadar selefîler ve hadîs ehli mevcut olmakla beraber sünnî itikadını geniş ölçüde Eş'arî kelâmı ve tasavvuf temsil ediyordu. Sünnîlik adına Eş'arîlerin ve mutasavvıfların benimsedikleri inançlar ve görüşler kısmen âyet ve hadîslerde ifadesini bulan İslâmî akîdelere ve fikirlere uygun olsa bile kısmen ondan farklı, hattâ ona zıt idi. Bunun böyle olduğu öteden beri bilinmekteyse de yükseltilen itirazlar pek kuvvetli olmadığından te'sirli olamıyordu. Sünnî kelâmın ve tasavvufun büyük isimlerini ciddî bir tenkide tâbi tutmak herkesin harcı değildi. Ehl-i sünnetle naslarda ifade edilen İslâm arasında bir paralellik, hattâ ayniyet meydana getirmek, aradaki farkları mümkün mertebe azaltmak, zıtlıkları ortadan kaldırmak İbn Teymiye'nin hem hareket noktası, hem de hedefiydi. Bu maksatla önce selef itikadını ortaya koymak ve buna uymayan îtikadları reddetmekle işe başladı. İbn Teymiye'nin îtikad konusunda esas mes'elesi Allah'ın sıfatları ve Tevhid-i ulûhiyettir. Sıfatlar konusunda Eş'arîlerle, tevhid konusunda mutasavvıflarla şiddetli tartışmalara girmiş, bu konudaki fikirleri Eş'arî kadıların ve mutasavvıfların ona zindan hayatı yaşatmalarına sebep olmuştu.
698/1298'de Hama halkının sordukları bir suale cevaben yazdığı el-Akîdetü'l-Hameviyye risalesi îtikad sahasındaki mücadelesinin başlangıcı sayılır. Bu konudaki kanaati şu şekilde özetlenebilir: Kur'an'da ve sahih hadîslerde Allah'a nisbet edilen vasıf ve fiiller hiç te'vil edilmeden mecaz olarak yorumlanmaksızın ve bazısı diğer bazısına irca' edilmeden olduğu gibi zahirî mânası üzere anlaşılmalıdır. İlim ve Kudret nasıl Allah'ın sıfatıysa, aynen o biçimde «vechullah», «yedullah» tabirlerinde geçen yüz ve el de Allah'ın sıfatlarıdır. İlim ve kudret nasıl te'vil edilemez ve mecaz olarak yorumlanamazsa yüz ve el de te'vil edilemez, ve mecazîdir denilemez. Denirse naslardaki ifadeler tahrif edilmiş ve saptırılmış olur. Aynı şekilde Allah'ın Arş üzerine istivası ve üst (fevk)-de oluşu da onun te'vil edilemez muhkem sıfatıdır. Bu fikirlerine bakan hasımları İbn Teymiye'yi haşevî, müşebbihe ve mücessime olmakla suçlamışlar, bu kanaatlerinin yayılmasını zararlı bulduklarından yasaklanmasına karar vermişlerdi. İbn Teymiye ise «Allah'ın yüzü ve eli...... vardır, lâkin insanınki gibi ve cismanî değildir, nitekim ilim ve kudret sıfatlarındaki durum da böyledir» demek suretiyle kendini savunmuşsa da yine de Eş'arîlerin gazabından ve kadınların hışmından kurtulamamıştır. İbn Teymiye Allah, zâtı, sıfatları, fiilleri ve isimleri konusunda hep böyle düşünüyor, Eş'arîlerin yaptıkları te'villeri tahrif olarak görüyor, sıfatlar hakkındaki inançlarını mutezile gibi ta'tîl olarak değerlendiriyordu. Bu noktadan hareket eden İbn Teymiye Eş'arîlerin kader konusundaki kanaatlarını cebriyeninkinden farklı görmediği için şiddetle reddetmiş, insan iradesinin hür olduğunu ve sorumluluk esasını savunmuştu. Bu suretle o müslümanları harekete ve faaliyete geçirmeyi düşünmüştü. Çünkü ona göre insan iradesinin te'sirini ve sorumluluk esasını kabul etmeyen Eş'arîliğin verdiği sonuç atalet ve çöküntüden başka bir şey değildir. Diğer taraftan o «Allah'ın her şeyde bir hikmeti vardır, her şeyin bir sebebi ve illeti mevcuttur), diyerek hikmet ve sebep fikrini kabul etmeyen Eş'arîliğin bir esasına karşı daha hücuma geçmiş, bunu yaparken de zaman zaman mutezileye yaklaşmıştı. İbn Teymiye sünnî kelâmını hem esastan, hem usul yönünden reddetmiş, bunu yaparken özellikle İbn Rüşd'den faydalanmıştı. Ona göre naslardaki akîdeler, yine naslardaki delil ve üslûpla ifade edilirse doğru anlaşılır. Kur'an sadece akîde koymakla yetinmemiş, aynı zamanda bu akideleri insanların rahatlıkla anlayabilecekleri ve kabul edebilecekleri bir üslûpla delilleriyle birlikte vermiştir. Onun için biz dinî akîdeleri de, bunların delillerini de, hattâ bunları ifade için kullandığımız üslûbu da Kur'an'dan almalıyız. Nasdaki akîdeleri yine naslardaki delillerle ve nas üslubuyla açıklar ve savunursak mes'eleyi doğru anlamış oluruz. Oysa kelâmcılar nasları savunmak için kullandıkları delilleri nasların haricinden getirdiklerinden, daha doğrusu bu delilleri felsefeden ve mantıktan aldıklarından veya kendileri bir takım aklî deliller icad ettiklerinden naslardaki dinî akîdeleri olduğu gibi muhafaza edememişler,kullandıkları delillere göre bu. akidelere bir mâna ve mahiyet vermişler, bu suretle muhkem nasları bile müteşabih sayıp te'vil etmek zorunda kalmışlardır. Yani kelâmın hem hareket noktası olarak kabul ettiği aklî ve nazarî deliller, hem de bu delillerle ulaştığı sonuçlar (nasların te'vil edilmiş mânaları) yanlıştır. Şu halde dini anlama ve savunma vasıtası olarak kelâm esasen yanlış yoldur, bunun doğru olduğu kabul edilse bile bu sefer de ulaştığı sonuçlar yanlıştır. Şu halde kelâmın dine faydası değil, sadece zararı dokunmuştur. Kelâmcılar ne İslâm'a yardım etmişler, ne de İslâmın hasımlarını mağlûp etmişlerdir.
İbn Teymiye'nin fikirleri, akîdeleri kelâm ilmine göre şekillenmiş kadıları, müftüleri ve fakîhleri derinden yaralamış ve ondan nefret etmelerinin veya en azından kendisine karşı soğuk davranmalarının sebebi olmuştur. Aradan geçen bunca zamana rağmen bu soğukluğun ve kırgınlığın tamamiyle sona erdiği söylenemez.
Eş'arî kelâmcıları bütün vakitlerini dinî akideleri aklî ve ilmî delillerle savunmak ve açıklamak için harcadıklarından İbn Teymiye de hayatının büyük kısmını akıl-nakil mes'elesine ayırmıştır. O ilk Eş'arîlerdenı çok, sonraki Eş'arîlere hücum etmiş, Fahreddin Râzî'nin kelâma verdiği son şekli şiddetle reddetmiştir. F. Razi dinî mes'elelerde aklı esas alıp, nassı ona tâbi kılan bir kelâm ilmini bu istikamette son sınıra kadar geliştirmiş, aklî delilleri kesin, Kur'an ve hadîsteki delilleri tamamiyle zannî sayıp felsefeye azamî derecede yaklaşmıştı. Artık gerek filozoflara, gerekse kelâmcılara göre akıl esas ve hâkim, naslar fer' ve mahkûmdur. Naslar esas alınıp aklî mes'eleler üzerinde konuşulmaz ama akıl ve mantık ölçü kabul edilerek naslara buna göre bir şekil ve mâna verilebilir.
İbn Teymiye, bir türlü içine sindiremediği ve dinin altını üstüne getiriyor dediği bu sistemi ters çevirmek, nasları, Kur'an şuurunu, Kur'an'ın muhakeme tarzını, mantığını ve üslûbunu bütün dinî mes'elelere hâkim kılmak, filozofların ve kelâmcıların fikir ve delillerini bunun mahkûmu haline getirmek, her şeyi nasla ölçmek, naslara uygun düşen görüşleri kabul, zıd düşenleri reddetmek, böylece felsefîleşen ve aklîleşen akideleri islâmlaştırmak ve naslara uygun hale getirmek için bütün gayretini sonuna kadar sarf etmiştir. Felsefeye ve mantığa yazdığı reddiyelerin sebebi budur.
İbn Teymiye'nin akıl-nakil mes'elesine ayırdığı kitaplarından bazılarını kısaca bahs konusu edelim:
1 — Muvafakatu sarihi'l-ma'kûl li Sahihi'l-menkûl. Mısır, 1951. İbn Teymiye'nin akıl-nakil konusundaki en meşhur eseri budur.
2 — Der'u teâruzi'l-akli ve'n-nakli, bu eser onbir cilt halinde neşredilmiştir, Beyrut 1971.
3 — el-Akl ve'n-Nakl, Mısır 1951.
4 — F. Râzi'nin el-Muhassal ve el-Erbaîn isimli eserlerine yazdığı şerhler.
İbn Teymiye gerek doğrudan, gerek itirazlara reddiye olmak üzere yazdığı eserlerin pek çoğunda akıl-nakil, kendi tabiriyle mâkul-menkul mes'elesine geniş yer ayırmıştır. Denebilir ki bu konu üzerinde en geniş olarak duran İslâm mütefekkiri odur. İbn Teymiye, İslâmî akîdeleri alt üst eden kelâm ilminin arkasında meşşâî felsefesini ve Aristo mantığını gördüğünden işi kökten halletmek için onlara karşı hücuma geçmenin lüzumunu kavramakta gecikmemiştir. Gazzâlî'nin «mantık bilmeyenin ilmine itimad edilmez» deyip dinî ilimleri öğrenmenin ön şartı haline getirdiği Aristo mantığına karşı çıkan İbn Teymiye bu maksatla;
1 — er-Red ale'l-Mantıkıyyin (Bombay, 1949),
2 — Nakzu'l-Mantık (Mısır, 1951),
3 — el-Kıyas (Mısır, 1346) (Bk. Muhammed Hüseynî ez-Zeyn, Mantıku İbn Teymiye Beyrut 1979. Muhammed el-Celiyerdi, el-İmam İbn Teymiye ve kaziyyetu't-Te'vîl Cidde 1983.), isimli eserlerini yazmış ve bu suretle Kur'an mantığını ortaya koymaya gayret etmiştir. Aristo mantığını İslâm mantığı için tehlikeli bir rakip olarak görüp onu ciddî surette tenkid eden İbn Teymiye'dir. Bu noktada Aristo mantığını aklın ölçüsü, ilmin esası ve dinî bilgilerin kıstası haline getiren Gazzâlî'yi de kesin bir biçimde reddetmiştir. Ona göre Gazzâlî, Aristo mantığını bütün dinî ilimlerin ölçüsü olarak kabul etmekle dini felsefî bir boya ile boyamış olmanın ötesinde bir iş yapmamıştır (Bk. ez-Zeyn, 300-306.).
Filozofların ve kelâmcıların akliyat ve hikemiyat dedikleri şeylere İbn Teymiye cehâlât ve dalâlât diyordu. O dinin dışında herhangi bir hakikatin bulunmadığına kani idi. İslâm şemsiyesinin altında bulunmayan felsefî ve aklî gerçekler birer vehimden ibaretti. Filozofların ve kelâmcıların ilahiyat ve Moğol konusunda ileri sürdükleri görüşlerin ne dinî, ne aklî bîr delili vardır. Felekler hakkındaki görüşleri bu hususa en güzel misaldir. Bu türlü mes'elelerde aklın yetersizliğini kuvvetle savunan İbn Teymiye nassın bulunduğu bir hususta, aklın görevi onu anlamak ve hiç bir şekilde üzerinde tasarruf etmeden açıklamaktır, diyordu. Bunu şöyle bir misalle anlatıyordu: Bir adam diğer bir şahsı, fetva almak için müftüye getiriyor. Müftü bu şahsa gerekli fetvayı veriyor ama avamdan olan ve onu müftüye getiren adam bu fetvaya itiraz ediyor. Bu itirazın hiç bir değeri yoktur. Avamdan olan bir adamın görevi, fetva almak isteyen şahsın müftüyü bulması için rehberlik etmekten ibarettir. İşte akıl, delillik: yapan bir adama benzer. Akıl sayesinde peygamberin tebligatına ulaşan bir kimsenin bu tebligata itiraz etme hak ve yetkisi yoktur. Aklın verdiği, hüküm kesin olduğu gibi dinin verdiği hüküm de kesindir ve hiç bir zaman iki kesin hüküm arasında bir uyumsuzluk ve aykırılık yoktur. Onun için din her noktada akla uygundur.
İbn Teymiye, «akla aykırıdır dedikleri hiç bir nakilde gerçek mânada bir aykırılık bulamadım, bilâkis bu ikisi tam olarak birbirlerine uygundur, onun için sahih nakle karşı çıkanlar aklın açık hükmüne de karşı çıkmaktadırlar» diyor. İbn Teymiye dine aykırı olmayan felsefî ve aklî görüşleri esasen nassın şümul dairesinde gördüğünden dinî düşünce sahasını hayatın bütün veçhelerine ihata edecek bir genişlikte görmekte ve hiç bir aklî, felsefî ve nazarî gerçeğin bunun dışında olamayacağına inanmaktadır.
Naslar akla aykırı olabilir, diyen kelâm ve fıkıh âlimlerini İbn Teymiye: İslâmda hiç bir zaman farklı iki husus bir hükme, benzer iki husus farklı iki hükme tâbi tutulmamıştır. Eğer farklı iki husus aynı hükme tâbi tutulmuşsa; bu, gerçekte o iki şeyin farklı olmadığını gösterir. Şayet benzer iki şey farklı iki hükme tâbi tutulmuşsa; bu, gerçekte o iki şey arasında bir benzerliğin bulunmadığını ifade eder», diyerek reddediyor ve akılla nakil arasında tam bir mutabakatın ve mükemmel bir muvafakatin bulunduğunu ispata çalışıyordu.


İQRA İSLAM A.