İbn İshak'm anlattığına göre Hz. ETryüb, Rumlardandı. Babası, Ra-zih oğlu Muş'tur. Mus ise, îshak oğlu İs'in oğludur. Bilindiği gibi îshak da, İbrahim (a.s.)'in oğludur.

Diğerleri dediler ki: Eyyüb'ün babası, Raoyil oğlu Muş'tur. Raoyil, İshak oğlu İs'in oğludur. îshak da Yakub peygamberin oğludur. Eyyüb peygamberin nesebi hakkında değişik haberler verenler de vardır.

İbn Asakir'in anlattığına göre Eyyüb {a.s.)'ün anası, Lut peygambe­rin kızıdır. Babasının, ateşe atıldığı günde İbrahim (a.s.)'e inanan mü'mini erden olduğu söylenir. Tabii, içine atıldığı ateş, İbrahim pey­gamberi yakmamış ti.

Meşhur olan kavil, birincidir. Aşağıdaki ayet-i kerimede de açıklan­dığı gibi Eyyüb, Hz. İbrahim'in soyundandır:

"O'nun (İbrahim'in) soyundan Davud'a, Süleyman'a, Eyyüb'e, Yusuf a, Musa'ya ve Harun'a..." (ci-En'am, 84.)

Sahih görüşe göre bu ayetteki kelimesinin sonun­daki zamir, Nuh'a değil de İbrahim'e racidir.

Hz. Eyyüb'ün, kendilerine vahiy gelen peygamberlerden biri oldu­ğu hakkında ayet-i kerime vardır: "Nuh'a ve ondan sonra gelen peygam­berlere vahyettiğimiz gibi (Ya Muhammed) sana da vahyettik. Nitekim İbrahim'e, İsmail'e, îshak'a, Yakub'a, torunlar (in )a, İsa'ya, Eyyüb'e de vahyetmiştik." (en-Nfeâ, 163.)

Sahih görüşe göre Hz. Eyyüb, İshak (a.s.)'ın oğlu İs'in soyundandır. Denildiğine göre karısı da, Yakub kızı Leyya'dır. Efrayim kızı Rahime olduğunu söyleyenler de vardır. Yakub'un oğlu Mensa'nm kızı Leyya ol­duğu da gelen rivayetler arasındadır ki meşhur olan rivayet de budur. Bu nedenle bu rivayeti burada andık.

Eyyüb'ün kıssasından sonra da Allah'ın izniyle Beni İsrail peygam­berlerini anlatacağız. Güvencimiz ve dayanağımız, Allah'tır. Yüce Al­lah buyuruyor ki:

«Eyyüb de: "Başıma bir bela geldi (sana sığındım), sen merhametli­lerin merhametlisisin!" diye Rabbine nida etmişti. Biz de onun duasını kabul etmiş ve başına gelenleri kaldırmıştık. Katımızdan bir rahmet ve kulluk edenlere bir hatıra olmak üzere ona tekrar ailesini ve kaybettikleri ile bir misimi daha verdik". (d-Enbiyâ, 83-84.)

«Ey Muhammedi Kulumuz Eyyüb'ü de an; O, Rabbine: "Doğrusu, şeytan bana yorgunluk ve azab verdi." diye seslenmişti. "Ayağını yere vur! İşte sana yıkanacak ve içilecek soğuk bir su." dedik. Katımızdan bir rahmet ve akıl sahihlerine bir öğüt olmak üzere, ona tekrar aile ve geç­miş olanlarla bir mislini daha vermiştik. Ey Eyyüb!: "Eline bir demet sap alıp onunla vur, yeminini bozma." demiştik. Doğrusu, biz onu sabırlı bulmuştuk. Ne iyi kuldu; daima Allah'a yönelirdi.» (Sâd, 41-44.)

İbn Asakir, Kelbî'nin şöyle dediğini rivayet etti: Peygamber olarak insanlara Allah tarafından gönderilen ilk insan İdris'tir. Sonra sırasıy­la Nuh, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub, Yusuf, Lut, Hud, Salih, Musa, Harun, îlyas, Elyesa', sonra Örfi b: Sürveylih b. Efirayim b; Yusuf b. Ya­kub, sonra Yakub'un soyundan Meta oğlu Yunus, sonra Eyyüb b. Zareh b. Amo b. Liyfriz b. İs b. İshak b. İbrahim'dir.

Yalnız bu sıralamanın bazı yerleri üzerinde tartışılabilir. Çünkü meşhur rivayete göre Hud ile Salih, Nuh'tan sonra, bir başka görüşe gö­re de İbrahim'den sonra peygamber olarak gelmişlerdir. Doğruyu en iyi bilen, Allah'tır.

Müfessiıierle tarihçiler ve diğerleri dediler ki: Hz. Eyyüb çok zengin bir insandı. Büyükbaş, küçükbaş hayvanları, köleleri, Havran mıntıka­sında Seniyye denen yerde geniş arazileri, her sınıftan ve her çeşitten malları vardı. Çok sayıda evlada ve büyük bir aşirete sahipti. Gün geldi.. Bütün bunları Cenâb-ı Allah onun elinden aldı. Vücudu, çeşitli hasta­lıklara yakalanarak, türlü belaya müptela olarak imtihan edildi. Vücu­dunda dilinden ve kalbinden başka sağlam bir organı kalmadı. Bu iki or­ganıyla da yüce Rabbini zikredip anıyordu. Bütün bu bela ve sıkıntılar içinde kalmışken yine sabrediyor, her şeyi Rabbinden biliyor ve çareyi yine ondan bekliyordu. Sabah-akşam, gece-gündüz Allah'ı zikredip anı­yordu.

Hastalığı uzun sürdü. Öyleki, yanında oturanlar kendisinden tik­sindiler. Kendisiyle sohbet edecek bir kimseyi bulamaz oldu; ikamet et­tiği beldeden dışarı atıldı; bir çöplüğe bırakıldı; insanlar kendisini yal­nız bıraktılar; karısından başka kendisine şefkat gösteren bir kimse gö­rülmedi. Yalnız o, Eyyüb un hukukuna riayet etti. Kocasının, kendisine yaptığı eski iyilikleri ve önceleri göstermiş olduğu şefkati unutmadı. Ya­nma gidip gelir, ihtiyaçlarını temin eder, def-i hacette bulunmasına yar­dım ederdi. Fakat bir zaman sonra karısının da durumu zayıfladı, malı azaldı ve ücret karşılığında, halka hizmetçilik yapmaya başladı ki, ala­cağı ücretle Eyyüb'ün yiyecek ve diğer ihtiyaçlarını temin etsin. Allah ondan razı olsun ve onu hoşnud etsin. Çünkü o kadın; malından, çocuk­larından mahrum kalmak, kocasının hastalanması, yoksulluk, önceleri onurlu bir kadınken sonralan halka hizmetçi olmak, mesut ve müreffeh

iken fakirlik ve mahrumiyete maruz kalmak gibi türlü belalara karşı hep sabretmişti. Doğrusu hepimiz Allah'a aidiz ve şüphesiz ki ona dönü­cüleriz.[1]

Bir hadis-i şeriflerinde Hz. Peygamber şöyle buyurmuşlardır: "İn­sanlar içinde en çok belaya uğrayanlar, peygamberlerdir. Sonra salih kimselerdir. Sonra sırasıyla bunlara benzeyenlerdir."

Bir başka hadiste de şöyle buyurulmuştur:

"Kişi dindarlığı oranında belaya maruz kalır. Eğer dinine bağlılığı sıkıysa, uğradığı belalar fazlalaşır."[2]

Uğradığı bütün bela ve sıkıntılar, Eyyüb'ün yalnızca sabır ve tevek­külünü, haindim ve .şükrünü arttırdı. Öyleki onun sabrı ve uğradığı tür­lü belalar, insanlar için örnek teşkil etmiştir.

Mücahidin dediğine göre Hz. Eyyüb'ün yakalandığı hastalık, çiçek hastalığıdır.

Hz. Eyyüb'ün hastalığının ne kadar sürdüğü hususunda farklı gö­rüşler vardır. Vehb b. Münebbih'e göre hastalığı ne fazla ne eksik, tam üç yıl; Enes'e göre ise yedi yıl bir kaç ay sürmüştür. Hastalığı ağırlaşm-ca, Beni İsrail'e ait bir çöplüğe atılmış ve vücudunda bir çok kurtçuklar dolaşmaya başlamış. Nihayet Cenâb-ı Allah onu genişliğe ve ferahlığa kavuşturarak sıkıntısını gidermiş, büyük mükafatlarla.ödüllendirip se­vabını fazlalaştırmış ve onu güzelce övmüştür. Hamid dedi ki: Eyyüb'ün hastalığı on sekiz yıl sürdü. Süddî'nin anlattığına göre vücudundan et­ler parça halinde düşmeye başlamış, bedeninde sinir, damar ve kemik­ten başka bir şey kalmamıştı. Bulunduğu çöplüğe karısı kül getirerek altına serermiş. Bu felaket uzun süre devam edince de Eyyüb'e: «Seni genişliğe kavuşturması için Rabbine dua etsen iyi olmaz mı?» demiş.

Bunun üzerine Eyyüb, karısına şöyle demiş: «Hanım! Yetmiş sene sıhhatli yaşadım. Allah için yedi sene bu hastalığa sabretmem çok mu­dur?» Hz. Eyyüb'ün karısı bu sözlerden ötürü rahatsızlanmış ti. Ücret karşılığında halka hizmet eder, kocasına yiyecek temin edermiş.[3]

Bir zaman sonra, Eyyüb'ün karısı olduğunu bildikleri ve kocasmda-ki hastalığı kendilerine de bulaştıracağından korktukları için insanlar, karısına artık hizmetçilik yaptırmıyor ve aralarına katmıyorlardı. Ka­dıncağız artık kimsenin kendisine hizmetçilik yaptırmadığını görünce, para kazanamayacağından dolayı kendi saç örgülerinden birini kese­rek, bol ve lezzetli yiyecekler karşılığında eşraftan birinin kızma sattı. Aldığı yiyecekleri Eyyüb'e götürdü. Eyyüb, "Bunları nereden buldun?" diyerek sordu. Karısı da halka hizmetçilik yaparak kazandığını söyledi. Ertesi gün olunca, yine kendisine iş verecek bir kimse bulamadı. Bu kez de diğer örgüsünü kesip yiyecek karşılığında sattı. Eyyüb, bunları nere­den bulduğunu sordu. Nereden bulup getirdiğini söyleyinceye kadar da yemeyeceğine yemin etti. Bunun üzerine karısı başını açtı. Karısının saçlarının kesilmiş olduğunu görünce de, Allah'a şöyle bir yakarışta bu­lundu: "Râbbim! Bu dert bana dokundu. Sen merhametlilerin en merhametlisisin!"

İbn Ebi Hatîm, Abdullah b. .Ubeyd b. Umeyr'in şöyle dediğini riva­yet etti: Eyyüb un iki kardeşi vardı. Bir gün yanma geldiklerinde, fazla derecede koktuğundan Ötürü yanına yaklaşamamış, biraz uzağında durmuşlardı. Biri ötekine şöyle demişti: "Cenâb-ı Allah, Eyyüb'ün bir hayır yaptığını bilseydi, onu böyle bir belaya uğratmazdı."

Eyyüb (a.s.) bu sözden çok rahatsızlanmış ve şöyle demişti: "Alla-hım! Bir yerde aç bir kimse bulunduğunu bildiğim halde bir gece bile ol­sa tok yatmadığımı biliyorsan beni doğrula." Eyyüb'ün doğru konuştu­ğunu söyleyen bir sesin gökten geldiğini o iki kardeşi işittiler. Sonra Eyyüb şöyle dedi: "Allahım! Bir yerde çıplak bir kimse bulunduğunu bil­diğim halde benim iki gömleğim olmadığını (ve mutlaka birini o çıplağa giydirdiğimi) biliyorsan beni doğrula." Eyyüb'ün doğru konuştuğunu söyleyen bir sesin gökten geldiğim o iki kardeşi işittiler. Sonra Eyyüb, secdeye kapanarak şöyle dedi: "Allahım! Senin onuruna yemin ediyo­rum ki, sen bu belayı üzerimden defetmedikçe ben, başımı secdeden kal­dırmayacağım." Evet., hastalığı vücudunu terkedinceye kadar başını secdeden kaldırmadı.

İbn Ebi Hatim ile İbn Cerir Taberî dediler ki: Yunus b. A'la, Enes b. Malik'den rivayet ederek Peygamber (s.a.v.)'in şöyle buyurduğunu söy­ledi: «Allah'ın peygamberi Eyyüb'ün hastalığı on sekiz yıl sürdü. Yakın, uzak herkes onu terketti. Sadece en yakınlarından iki arkadaşı onu ter-ketmediler. Sabah-akşam ona uğrarlardı. (Günün birinde) biri ötekine dedi ki: "Biliyor musun? Vallahi Eyyüb, dünyalarda hiç kimsenin işle­mediği bir günah işlemiştir." Dinleyen arkadaş sordu: "İşlediği günah nedir?" Öteki dedi ki: "Öyle bir günah işledi ki, on sekiz seneden beri Rabbi ona merhamet etmedi ve sıkıntısını gidermedi." Yanına vardıkla­rında, arkadaş, dayanamayıp bunu Eyyüb'e anlattı. Eyyüb da şu karşı­lığı verdi: "Ne dediğini anlamıyorum. Yalnız Cenâb-ı Allah biliyor ki ben, birbirleriyle tartışan iki adama uğrayacağım. Onlar Allah'ı zikre­derler. Ben de evime dönüp Allah hakkında doğru olmayan şeyler söy­lenmesin diye onların günahlarının affı için gerekeni yapacağım."»[4]

Eyyüb (a.s.) def-i hacette bulunmak için dışarı çıkardı. İhtiyacım giderdikten sonra da karısı, yatağına dönünceye dek elini tutup kendi­sine destek olurdu. Bir gün karısı, yanma gelmekte gecikti. Cenâb-ı Allah, Eyyüb'e bulunduğu yerde vahiy'gönderdi: "Ayağını (yere) vur, iş­ti)

te yıkanacak ve içilecek serin (bir su)."

Karısı da, def-i hacete giden Eyyüb'ün geri gelmediğini, ve geciktiği­ni gördü. Peşine düştü. Kendisine bakmakta olan bir erkek gördü. Er­kek (Eyyüb) de ona yöneldi. Üzerindeki hastalığı Cenâb-ı Allah gidermişti. Hastalanmaz dan önceki halinden de güzel olmuştu. Karısı onu görünce sordu: "Allah ömrünüze bereket katsın. Şu hasta peygam­beri gördünüz mü? Şuna muktedir olan Allah'a yemin ederim ki, onun sıhhatlilik zamanındaki haline senin kadar benzeyen bir adam görmüş değilim!" Eyyüb, "İşte o benim." dedi...

Hz. Eyyüb'ün bili arpa, diğeri buğday olmak üzere iki harmanı var­dı. Cenâb-ı Allah iki bulut gönderdi. Bulutlardan biri buğday harmanı­nın üzerine geldiğinde, taşıracak kadar oraya altın yağdırdı. Diğer bu­lut da arpa harmanının üzerine geldiğinde, taşıracak kadar oraya gü­müş yağdırdı."[5]

îbn Ebi Hatîm, İbn Abbas'm şöyle dediğini rivayet etti: Cenâb-ı Allah, Eyyüb'e Cennet'ten gönderdiği elbiseleri giydirdi. O güzelim elbi­seleri giyen Eyyüb, bulunduğu yerden uzaklaşarak bir tarafta oturdu. Karısı geldi, kendisini tanıyamadı ve "Ey Allah'ın kulu! Az önce şurada bulunan hasta adam nereye gitti acaba? Korkarım ki köpekler, ya da kurtlar onu alıp götürdüler." dedi. Bir saat kadar onunla konuştu, yine de tanıyamadı. Sonunda kocası, "Yazıklar olsun sana.. BenEyyüb'üm !" deyince karısı, "Benimle alay mı ediyorsun, ey Allah'ın kulu?" diye sor­du. Eyyüb yine cevap verdi: "Yazıklar olsun sana... Ben Eyyüb'üm. Al­lah, cesedimi bana geri verdi."

İbn Abbas'm dediğine göre Cenâb-ı Allah, Eyyüb'e malını ve çocuk­larını aynen geri verdi. Bir o kadarını da ıazladan verdi.

Vehb b. Münebbih'in anlattığına göre Cenâb-ı Allah, Eyyüb'e şöyle vahyetti: "Aileni ve malım şana geri verdim. Bir o kadarını da fazladan, bahşettim. Şu su ile yıkan. Senin şifa sebebin bu sudadır. Dostların ve arkadaşların için de kurban kes ve bağışlanmalarım benden dile. Çün­kü onlar, senin durumun hakkında bana isyan ettiler."

Yine İbn Ebi Hatîm, Ebu Hüreyre'den rivayet ederek peygamber Efendimiz'in şöyle buyurduğunu söylemiştir:

Cenâb-ı Allah, Eyyüb'e afiyet verdikten hemen sonra üzerine altın­dan çekirgeler yağdırdı. Yağan altın çekirgeleri eliyle toplayıp elbisesi­nin içine saklıyordu. Kendisine: "Ey Eyyüb! Doymaz mısın-?" diye sorul­du. O da: "Ey Rabbim! Senin rahmetinden kim doyar?" dedi.[6]

İmam Ahmed b. Hanbel, Ebu Hüreyre'nin şöyle dediğini rivayet et­miştir: "Eyyüb'ün üzerine bol miktarda altından çekirgeler yağdırıldı. Onları avuçlayıp elbisesinin içine bırakıyordu. Kendisine: "Ey Eyyüb! sana verdiklerimiz yetmedi mi?" denildi. O da: "Evet, ey Rabbim! Fakat bunlardan kim vazgeçebilir?" diye cevap verdi.

İmam Ahmed b. Hanbel, Ebu Hüreyre'den rivayet etti ki, Rasulul-lalı (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Bir ara Eyyüb, çıplak vaziyette yıkanıyordu. Üzerine bol miktarda altından çekirgeler yağdı. Onları avuçla toplayıp elbisesinin içine sakla­maya başladı. Onur ve üstünlük sahibi olan Rabbi ona seslenerek sordu: "Ey Eyyüb! Şu gördüğün şeylere ihtiyacın olmayacak kadar seni zengin-leştirmedim mi?" Bunun üzerine Eyyüb: "Doğrudur, ey Rabbim! Ama senin bereketine muhtaç olmamak mümkün değil." cevabını verdi."[7]

Ey Eyyüb! "Ayağınla (yere) vur!" Eyyüb bu ilahî emri yerine getirdi. Cenâb-ı Allah oracıkta kendisi için serin sulu bir pınar fışkırttı. O pına­rın suyuyla yıkanıp o sudan içmesini emretti. Bu emri de yerine getirdi. Allah ta onun vücudundaki gizli-açık bütün acı, elem, hastalık ve illetle­ri giderdi. Bütün bunların yerine ona gizli-açık sıhhat, afiyet, bol mik­tarda mal ve güzellik verdi. Üzerine mal ve servet yağdı. Bol miktarda altından çekirgelerle taltif edildi.

Cenâb-ı Allah, çoluk çocuğunu da kendisine geri verdi. "Ona hem ai­lesini, hem de bir katını vermiştik."

Denildiğine göre Cenâb-ı Allah, onun çocuklarını aynen diriltmiş-tir. Başka bir kavle göre ise yüce Allah, ahirette asıllarını kendisine gös­termek üzere benzerlerini dünyada ona verdi.

Bütün bunları «...Katımızdan bir rahmet ...» olarak ona verdik. Kendi rahmetimizle ondaki sıkıntının şiddetini kaldırdık. Ona acıyıp şefkat ettiğimizve ihsanda bulunduğumuzdan dolayı sıkıntısını gider­dik. «...Ve akıl sahiplerine bir öğüt olmak üzere...» Yani mal ve beden bakımından imtihana tabi tutulanlara bir öğüt olarak bunu size anlat­tık. Bu gibi kimseler, Allah'ın peygamberi Eyyüb'u örnek alsınlar. Çün­kü Cenâb-ı Allah, Eyyüb'u, onlara verdiğinden daha büyük belalarla imtihan etmiş, ama o, bu sıkıntısı gidinceye kadar hep sabretmiş ve kur­tuluşu Allah'tan beklemişti. Yukarıdaki ayet-i kerimeye dayanarak Eyyüb'ün zevcesinin adının Rahme olduğunu söyleyen kimse, yolunu ve hedefini şaşırmış kimsedir.

Dahhak, îbn Abbas'm şöyle dediğini rivayet etmiştir: Cenâb-ı Allah, Eyyüb'e gençliğini fazlasıyla geri verdi. Erkekli kızlı, yirmi altı çocuğu oldu.

Hastalıktan kurtulup şifa bulduktan sonra da Rum diyarında Ha-nif dinine bağlı kalarak yetmiş yıl daha yaşadı. Vefatından sonra kav­mi, bu dini değiştirdiler.

«Ey Eyyüb! "Eline bir demet sap alıp onunla vur, yeminini bozma." demiştik. Doğrusu, biz onu sabırlı bulmuştuk. Ne iyi kuldu; daima Allah'a yönelirdi.» (sad, 44.)

Bu, yüce Allah'tan kulu ve elçisi Eyyüb'e tanınan bir ruhsattır. Evyüb, karısına yüz sopa vurmaya yemin etmişti. Rivayete göre karısı saç örgüsünü kesip sattığı için Eyyüb onu sopalamaya yemin etmiş. Başka bir rivayete göre karısı, tabip görünümüne bürünen şeytanla karşılaşmış; Şeytan da ona Eyyüb için ilaç adları ve reçeteleri vermiş.. Karısı" da Eyyüb'ün yanma gelerek bu durumu ona haber vermiş. Eyyüb da, bunları ona anlatanın Şeytan olduğunu anlamış. Dolayısıyla ona yüz sopa vurmaya yemin etmiş. Eyyüb şifa bulunca da Cenâb-ı Allah ona bir yemin çözme çaresi olarak yüz adet sap alıp bir demet haline ge­tirmesini ve bu demetle karısına bir defa vurmasını emretmişti. Böylece yemininin gereğini yerine getirmiş olacaktı. İşte bu, Allah'tan korkan ve ona itaat edenler için bir çıkış yolu ve çare idi. Bu çare özellikle onun sabırlı, çilekeş, sadık, dürüst ve iyiliksever karısı için bulunmuştu. Al­lah ondan razı olsun.

Bu ruhsat ve çarenin sebebini Cenâb-ı Allah şöyle açıklıyor: «Doğrusu, biz onu sabırlı bulmuştuk. Ne iyi kuldu, daima Allah'a yöne­lirdi.».

Fıkıhçıların çoğu bu ruhsatı, yemin ve adak konusunda kullanmış­lardır. Diğer fıkıhçılar bu işi daha da genişleterek, "Yeminlerden kur­tulmak için hileler" bölümlerini fıkıh kitaplarında işlemişlerdir. Bu bölümün başına da yukarıdaki ayet-i kerimeyi yerleştirmişlerdir. Bu bölümde garip ve tuhaf şeylerden bahsetmişlerdir,

Taberî ile diğer tarihçiler, Eyyüb peygamberin doksan üç yaşınday­ken vefat ettiğini söylemişlerdir. Daha fazla yaşadığını söyleyenler de vardır.

Vefat ederken oğlu Havmel'e vasiyette bulunmuştur. Kendisinden sonra idareyi oğlu Bişr ele almıştır. İnsanların çoğu bunun Zü'lkifl oldu­ğu inancındadırlar. Doğruyu Allah bilir. Bu oğlu da -bazılarına göre bu da peygamberdir- yetmiş beş yaşındayken vefat etmiştir. [8]

1] Tefsir-i Taberî, XXIII, 107-108.

[2] Camiu s-Sağir, Hadis No: 1054.

[3] Tefsir-i Taberî, XXIII, 107.

[4] Tefsİr-i Taberî, XXIII, 107.

[5] Tefsir-i Taberî, XXIII, 108.

[6] Suyutî, Dürr, VII, 193.

[7] Buharî, Tevhid, VIII, 185.

[8] İbn Kesîr, El Bıdaye Ve'n-Nıhaye, Çağrı Yayınları: 1/329-335.