HASED
[​IMG]Kelime olarak kıskanmak, çekememek anlamına gelen haset kavramı "Ha-Se-De" kökünden gelmektedir. Hâsidun kelimesi ise ismi fail olup haset eden kişi anlamında kullanılmaktadır. Haset etmek, başkalarının sahip olduğu şeyleri çekememek, kendisi sahip olmak ya da karşısındakinin elinden de gitmesini istemek, cimrilik, bencillik olarak tarif edilir. İnsanın tutulduğu ciddi ahlakî hastalıklardan biridir ve Kur'an tarafından kınanan bir davranıştır.
İnsan nefsinde, yaratılışı gereği, iyi duygular olduğu gibi kibir, haset, açgözlülük gibi olumsuz duygular da yer alır. Bu duyguları insanı hayatı boyunca etkiler, davranışları üzerinde de belirleyici olur. Müslümanlar tâbî oldukları ilahi kurallar doğrultusunda benliklerinde yer alan bu duyguları terbiye ederler. İslam, insanın nefsî duygularını ortadan kaldırmak yerine onların kontrol altına alınmasını öngörür. İnsanın yaşamı boyunca bu duygular zaman zaman çeşitli vesilelerle ortaya çıkar. Böyle durumlarda, bir Müslüman, İslam'ın emrettiği şekilde aklını ve iradesini kullanarak Allah'ın hoşnut olacağı davranış şeklini kendine esas alır. Haset, kin, kibir gibi özellikler o yüzden Müslüman şahsiyette kendine yer bulamaz.
'Haset etme' kavramı, basitçe 'kıskanmak' diye Türkçe'ye tercüme edilmesine rağmen, bu yeterli bir tanımlama olmamaktadır. Günlük lisanda kullandığımız kıskanma, bencillik karşılığı olarak, Kur'an'da 'şuhha' tabiri ile karşılanmaktadır. Her iki kavram da Türkçe'ye mealen çevrildiğinde aynı anlama geliyor gibi görünse de Kur'an'da kullanıldıkları yerler açısından önemli farklılıklar vardır.
'Şuhha' tabiri; karı-koca arasındaki ilişkilerden bahseden Nisa suresi 128. ayette "… Nefisler ise 'kıskançlığa ve bencil tutkulara' hazır (elverişli) kılınmıştır…"; hicret eden mü'minleri karşılayan Medinelilerin anlatıldığı Haşr suresi 9. ayette "… Kim nefsinin 'cimri ve bencil tutkularından' korunmuşsa, işte onlar, felah bulanlardır."; Teğabün suresi 16. ayette "… Kim nefsinin bencil tutkularından korunursa; işte onlar, felah bulanlardır."; münafıkların bir özelliğinin daha gösterildiği Ahzab suresi 19. ayette, "… Size karşı 'cimri ve bencildirler…" şeklinde kullanılmaktadır. Bu ayetlerde kıskanma, çekememe durumu Müslümanlar arasında vuku bulan bir hadise olarak görünmekte ve buradaki çekemezlik durumu 'haset etme' durumuna göre çok daha düşük şiddette kalmaktadır. Oysa ki Kur'an'ın andığı 'haset' kavramı, özellikle Ehl'i Kitap ve münafıkların, Müslümanlara karşı içlerinde besledikleri şiddetli düşmanlığa işaret etmektedir.
'Haset' kavramı bir çok alim tarafından psikolojik bir hastalık olarak görülmüştür. Toplumu ifsad eden, insanların arasını açan, birliği bozan önemli bir davranış bozukluğudur. Haset, kıskanmanın çok daha ötesinde içinde düşmanlık, kin ve öfke barındıran bir kavramdır. Haset etme durumunda, kendini eksik gören taraf diğer tarafa karşı öfke ve düşmanlık besler. İçinde taşıdığı duygu kıskançlık olarak tarif edilemeyecek kadar yoğundur ve bu duyguyu tatmin etmek de ancak karşı tarafın elinden üstünlüğün gitmesiyle mümkündür. Ancak bu üstünlük yok olursa haset eden hasedinden vazgeçebilir. Bu açıdan bakıldığında haset edenin elinden kötülük çıkması çok yakın bir ihtimaldir. Elmalılı Hamdi Yazır da bu durumu şöyle tarif eder: "Özellikle haset olunan nimet, hasetçi tarafından gasbolunmak mümkün olmayan şahsî faziletler ve kendine özgü olgunluklar kabilinden olursa, haset eden o zaman bütün bütün fazilet düşmanı kesilir ve onu kendine döndüremediğinden dolayı haset ettiği kişiyi haksız yere mutlaka yok etmekle teselli bulmak ister. Özet olarak, hasetçi, kendinin iyiliğini değil, diğerinin kötülüğünü ister." (Elmalılı Tefsiri, Felak suresi)
Kur'an'da haset kelimesinin kullanıldığı ayetler incelendiğinde bu durum rahatlıkla görülür. "Kitap ehlinden çoğu, kendilerine gerçek (hak) apaçık belli olduktan sonra, nefislerini (kuşatan) kıskançlıktan (hasetlerinden) dolayı, imanınızdan sonra sizi küfre döndürmek arzusunu duydular. Fakat, Allah'ın emri gelinceye kadar onları bırakın ve ilişmeyin. Hiç şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir." (Bakara/109) Bu ayette, Ehl'i Kitab'ın, Müslümanlara karşı hissettiği kıskançlık 'haset' kelimesi ile ifade edilmektedir. Ehl'i Kitab'ın, Müslümanların tekrar küfre sapmalarını arzulamaları onların düşmanlık derecelerini göstermektedir. Çekemedikleri şey, Müslümanların imanıdır.
Bir diğer ayette "Yoksa onlar, Allah'ın kendi fazlından insanlara verdiklerini mi kıskanıyorlar (haset ediyorlar). Doğrusu biz, İbrahim ailesine Kitabı ve hikmeti verdik; onlara büyük bir mülk de verdik." (Nisa/54) buyurulmaktadır. Burada da yine Kitap Ehli'nin, Allah'ın Müslümanlara bahşettiği lütufları karşısında duyduğu kıskançlık 'haset' kelimesi ile ifade edilmektedir.
Kur'an'da, 'haset' kavramının Ehl'i Kitap bağlamında kullandığı bu iki ayet, kavramın kıskanma anlamının çok üzerinde, aslında dinî bir çekemezliğin, düşmanlığın var olduğunu göstermektedir. Müslümanlara karşı haset edilmesinin sebebi, Müslümanların Allah'ın istediği yolda olması ve Allah'ın da onlara güzellikler bahşetmesidir.
Kur'an, Ehl'i Kitab'ın Müslümanlara karşı takındığı tutumu, taşıdığı hissiyatı müteaddit defalar belirtmektedir.
"Sen dinlerine uymadıkça, ne Yahudiler ve ne de Hıristiyanlar asla senden razı olmazlar. De ki: 'Allah'ın yolu asıl doğru yoldur.' Sana gelen ilimden sonra, eğer onların arzu ve keyiflerine uyacak olursan, bilmiş ol ki, Allah'tan sana ne bir dost, ne bir yardımcı vardır." (Bakara/120)
"De ki: "Ey kitap ehli! Sadece Allah'a, bize indirilene ve daha önce indirilmiş olanlara inandığımızdan ve çoğunuzun da fasıklar olmasından ötürü bizden hoşlanmıyorsunuz." (Maide/59)
"Kitap ehlinden bir grup sizi saptırabilmeyi çok arzu etti. Oysa sadece kendilerini saptırıyorlar, fakat farkına varmıyorlar. Ey Kitap ehli! (Gerçeğe) şahit olduğunuz halde, niçin Allah'ın âyetlerini inkar ediyorsunuz? Ey Kitap ehli! Niçin hakkı batılla karıştırıyor ve bile bile gerçeği gizliyorsunuz? (Âli İmran/69-71)
Onların içlerinde insaflı olanların da olduğunu haber veren Kur'an, çoğunun ise öyle olmadığını, kin ve nefretle göğüslerinin dolu olduğunu bildirmektedir. Bu durum, 'haset' kavramının hem neden Ehl'i Kitap için kullanıldığını hem de 'haset'in ne anlama geldiğini açıkça bildirmektedir.
Yukarıdaki ayetler doğrultusunda gerek tarih boyu, gerekse günümüzde Ehl'i Kitap'ın Müslümanlara karşı tutumuna bakılırsa ayetlerde ifade edilenden hiç de farklı davranmadıkları görülür. Sadece günlük yaşantımızda karşılaştıklarımız bile bunu örneklendirmek için yeterlidir. Her fırsat bulduklarında basın yayın organlarıyla Müslümanların imanlarını bozmaya çalışmaları, Müslümanların eline, petrol veya diğer zenginlikler gibi, Allah'tan bir lütuf geçtiğinde derhal meşru/gayrı meşru yollarla bunları ele geçirmeye çalışmaları, hele ki Müslümanların güçlendiğini fark ettiklerinde bir an önce bu gücü yok etmeye çalışmaları neredeyse her gün tanık olduğumuz olaylardandır. Müslümanların saldırı altında olmadığı bir coğrafya dünya üzerinde görülmemektedir. Müslümanlara karşı taşıdıkları haset duygusunun getirdiği nokta budur. Bu elbette ki bir hastalıktır ve tedavisi de ancak İslam'dadır. En son, Papa 16. Benedikt'in Müslümanlara yapmış olduğu hakaret, kendilerine benzetemedikleri İslam'ın akîdevi berraklığını kıskandıklarının önemli bir kanıtıdır.
Savaştan geri kalanların mevzu edildiği Fetih suresi 15. ayette ise 'hasede' kelimesi münafıklar tarafından Müslümanların kendilerine haset ettikleri iddiası bağlamında kullanılıyor. "Geride bırakılanlar, siz ganimetleri almaya gittiğiniz zaman diyeceklerdir ki: 'Bizi bırakın da sizi izleyelim.' Onlar Allah'ın kelâmını değiştirmek istiyorlar. De ki: 'Siz, kesin olarak bizim izimizden gelmezsiniz. Allah, daha evvel böyle buyurdu.' Bunun üzerine: 'Hayır, bizi kıskanıyorsunuz (haset ediyorsunuz)' diyecekler. Hayır, onlar pek az anlayanlardır." (Fetih/15). Burada iddiayı getiren münafıklar olmasına rağmen, aslında haset eden kendileridir. Savaşta kazanılan ganimetlerle gözleri kamaşarak onlar da pay sahibi olmak isterler. Oysaki Allah'ın kesin emri vardır. Allah, Fetih suresinin 18 ve 19. ayetlerinde "Andolsun, Allah, sana o ağacın altında biat ederlerken mü'minlerden razı olmuştur, kalplerinde olanı bilmiş ve böylece üzerlerine 'güven duygusu ve huzur' indirmiştir ve onlara yakın bir fethi ödül olarak vermiştir. Ve alacakları birçok ganimetleri de. Allah, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir." buyurmuştur. Hudeybiye'de Resulullah'a (sav) biat eden mü'minler, canları pahasına Allah yoluna baş koyduklarını bildirmişler, buna karşılık Allah onlardan razı olduğunu müjdelemiş ve yapılacak bir fetih ve edinilecek ganimetlerle de onları ödüllendirmiştir. Münafıkların hasetlerinin sebebi budur.
Ehl'i Kitab'ın ardından, bu defada münafıklar bağlamında 'haset' kavramının kullanılıyor olması önemlidir. Burada da, tıpkı Ehl'i Kitap gibi, münafıklar da Müslümanlar'a Allah'tan bir lütuf geldiğinde bunu çekememekte, lütfun kendilerine yapılmasını istemektedirler. Kendileri Allah'ın emrini yerine getirmekten imtina ederken, emri yerine getirenler Allah'ın hoşnutluğunu kazanmakta ve zafer kazanmaktadır. Onlar hem canları hem de malları ile mücadele etmektedirler. Bundan, Allah razı olurken, münafıkların ise hasetleri artmaktadır.
Bu ayetlerle birlikte son olarak 'haset' kavramı Felak suresinde geçmektedir: "Ve haset ettiği zaman, hasetçinin şerrinden." (Felak/5) Sadece beş ayetten oluşan Felak suresinde, çekinilen ve korunma ihtiyacı doğuran şerler sayılarak onlardan Allah'a sığınma emredilmiştir. Felak suresinin tefsirinde 'şerr' konusunda Mevdudi "Genel olarak mahlukatın şerrinden Allah'a sığınmanın zikredilmesinden sonra, bazı özel şeylerden sığınma ayrıca telkin edilmiştir". "Bunun nedeni, zikredilen şeylerden Allah'a sığınmaya, diğer şerlerden sığınmaktan daha çok ihtiyaç olmasıdır" şeklinde bir açıklama yapmaktadır. Çünkü tehdit daha büyüktür. Ayetlerde, karanlık işlerle uğraşanların, büyü yapanların ve haset edenlerin birlikte anılıyor olması onlardan doğacak şerr'in büyüklüğünün de birbirine yakın olduğunu göstermektedir.
Burada, Felak suresi ile ilgili önemli bir yanlış inanışa da değinmek istiyoruz. Felak suresi, özellikle 'haset' ile ilgili son ayeti sebebiyle, halk arasında genellikle 'nazar duası' diye bilinir ve nazara karşı korunma amacıyla, maksadı dışında okunur. Ayetler son derece basite indirgenerek fal bakan üfürükçü kadınların malzemesiymiş gibi değerlendirilir; 'renkli gözü olanların şerrinden!' korunmak için kullanılır. Oysa ki bu ayetlerin hiçbir yerinde nazarla ilgili bir terim yoktur. Bilakis ayet, haset kavramının kullanıldığı diğer ayetlerle birlikte incelendiğinde, Müslümanlara karşı, dinlerine karşı, ortaya çıkan güçlü düşmanca tavrın kast edildiği ortaya çıkmaktadır. 'Haset' kavramının, Ehl'i Kitap ve münafıklar bağlamında kullanıldığı göz önüne alınırsa, bu ayetlerin tasvir ettiği durumun halkın anladığı gibi basit sıradan olaylar olmadığı, fakat çok daha geniş anlamda, Müslümanlara, Müslüman toplumlara karşı haset hissi besleyenlerden sadır olan şerr'in mevzu edildiği anlaşılır. Yani bu, din farkından doğan, ideolojik bir kıskanmadır.
Sonuç olarak 'haset', Ehl'i Kitab'ın ve münafıkların kalbine dolan, Müslümanlara karşı, çekemezlik olarak başlayan ve sonunda zulme dönüşen, onların ahirette kaybetmelerine sebep olacak bir duygudur. Haset, haset edenin içinde bir duygu olarak bulunduğu müddetçe, onun içini kemiren bir hastalık olarak kalır, en kötü ihtimalle nesilden nesile aktarılarak devam eder. Haset sahibi, kendi kendisini yer bitirir başka kimseye de zararı olmaz. Ne zaman ki bu duygu fiiliyata dökülüp de haksız yere karşı tarafın elinden gücünü almaya dönüşürse, o zaman zulüm ortaya çıkar. Bu çerçevede, hasetten bahsedilen dört ayet doğrultusunda bakarsak, tarih boyunca, Resulullah (sav) zamanından bugüne dek, ne Ehl'i Kitab'ın ne de münafıkların içlerindeki haset duygusundan hiçbir eksilme olmadığını görürüz. Peygamber zamanında yaptıkları seferler, sonradan Kudüs üzerine düzenledikleri Haçlı seferleri de bunların en bariz örnekleridir. Günümüzde ise hem askeri hem de ekonomik güce kavuşmuş durumda bulunan Ehl'i Kitap, münafıklarla birlikte, Müslümanlara karşı şiddetli saldırılarda bulunuyorlar. Müslümanları katlediyorlar, topraklarını işgal edip zenginliklerini gasp ediyorlar ve gayri İslami idareler altında Müslümanları yaşamaya zorluyorlar. Amaçlarının, ya Müslümanları tekrar küfre döndürmek ya da yok etmek olduğu yaptıkları bir çok operasyonda görülüyor. Bugün Ortadoğu bölgesinde sürdürülen 'Büyük Ortadoğu Projesi' de bunun bariz örneklerindendir. Onların elleriyle yeryüzüne küfrün karanlığı yayılıyor. Hasetleri dünyayı yaşanır bir yer olmaktan çıkartıyor.
Dünya üzerinde Müslümanlar var oldukça, onların hasedi de bitmeyecektir. Allah'a teslim olanlar var oldukça onların kin ve öfkeleri de büyüyecektir. Ellerindeki her türlü imkanı kullanarak saldırmaya devam edeceklerdir. Ta ki hesap günü gelene kadar. Bunlara karşı Müslümanlar, asla tevhid çizgisinden ayrılmadan, iyilik ve güzellikle mücadele edecektir. Allah izin vermedikçe onlar hiçbir şey yapamazlar. Ancak biz, onların şerrinden, "yükselen şafağın Rabbine'(113/1) sığınıyoruz.