Çözüldü Hadis Inkarcılarının Reddettiği Bazı Hadisler

Konu, 'Soru Cevap Bölümü' kısmında sugra tarafından paylaşıldı.

  1. sugra

    sugra Islam-TR Üyesi

      
    esselamu aleykum muslumanlar! simdi buraya birkac hadis yazmak istiyorum...


    1- "Allah ahirette peygambere kimligini kanitlamak icin bacagini acip baldirini gosterir. (buhari)

    2- “Allah benimle görüştü ve el sıkıştı. Elini iki omuzum arasına koydu. Öyle ki parmaklarının soğukluğunu iki göğsüm arasında hissettim.”

    3- “Ölü ailesinin kendisi için ağlamasından dolayı azaba uğratılır.”

    4- Dünya balığın üzerindedir. Balık başını sallayınca depremler olur. (İbni kesir)

    5- Uğursuzluk uc seydedir. at, ev ve kadın. (buhari)

    6- Peygamber, savaşta kadınların ve çocukların öldürülmesinin bir sakıncası olmadığını söyledi (Buhari, Cihad/146; Ebu Davud 113).

    7- Tüm kara köpekleri öldürünüz. Çünkü onlar şeytandır (Hanbel 4/85; 5/54).

    8- "Peygamber nerede güzel bir kadın görse hemen eve koşar, Zeynep'le yatardı" (Buhari, Hibe/8).

    9- İçinde köpek ve resim olan eve melek girmez (Buhari, libas 87:1).

    10- Namaza çağrıldığında, şeytan, geri geri gidip uzaklaşır ve zart diye sesli yellenerek gider; Ezan sesini işitemeyeceği yere değin uzaklaşır (Buhari, e's- Sahih, Ezan/4;Tecrid, hadis no: 360; Müslim, e's-Sahih, Kitabu's-SElat/16-19 hadis no:389).

    11- ]"]Ebu Hureyre (r.a.) şöyle demiştir :"Rasûlullah'tan iki kap ilim ezberledim. Birincisini yaydım, diğerine gelince şayet bunu yayacak olursam benim şu boğazım kesilir". (Buhari , İlim, 42)

    12- "Bu ümmetim içinde İbrâhim tabiatı üzere kırk, Mûsâ tabiatı üzere yedi, Îsâ tabiatı üzere üç, Muhammed(a.s.) tabiatı üzere bir kişi bulunur. Bunlar derecelerine göre halkın efendisi sayılırlar.” (Tirmizi)


    13- "Ölüm meleği Musa'ya geldi ve ona : 'Rabbine icabet et', dedi. Musa ölüm meleğinin yüzüne bir tokat attı ve gözünü çıkardı.” (Buhari)

    14- "Hırsızlıkta ısrar edenleri öldürün." [1631-Ebû Dâvud-Nesâî]

    15- "İçki içmede beşinci kez ısrar edenleri öldürün." [1643-Ebû Dâvud-Tirmizî]

    16- "Kur’an okudukları halde traş olanları öldürün." [4816-Buhâri-Müslim-Muvatta-Nesâî-Ebu Dâvud]

    17- "Müslüman cinlere üç gün süre verin. Yine de görünürlerse, onları öldürün." [4941-Müslim-Muvatta-Ebu Davud]

    18- "Küçük gözlü, kırmızı yüzlü ve suratları kalın deriden yapılmış kalkanlara benzer Türkler’e (Yecuc-Mecuc’e) karşı savaşlar yapmadıkça hüküm günü gelmiş olmayacaktır" (Buhari, K. Cihad; Müslim, K. Fitan)

    ]19- "Uğursuzluk üç şeyde vardır: Kadında, evde ve atta." [Ebu Davud, Müslim, Buhari]
    "Kadınların dinleri ve akılları eksiktir." [Buhari]

    20- "Kadınların dinleri ve akılları eksiktir." [Buhari]

    21- "Namazı bozan şeyler kara köpek, eşek, domuz ve kadındır." [Müslim, Tirmizi, Ebu Davud]

    22- "(Hz. Câbir sözüne şöyle devam etmiş) : «Biz: — Arafe ile aramızda ancak beş gece kalinisken Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kadınlarımızla cima' etmeyi, sonra zekerlerimizden meni damlayarak Arafat'a gelmemizi bize emir buyurdu? dedik.» Câbir (bunu söylerken) eliyle işaret ederek Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ara*mızda ayağa kalktı, diye işaret etti. Elini hareket ettirerek yaptığı işa*reti hâlâ görür gibiyim. Sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuş:
    — Bilirsiniz ki ben, sizin Allah'dan en ziyâde korkanınız, en doğru söyleyeniniz ve en iyinizim. Yanımda neciyim olmasaydı mutlaka ben de sizin çıktığınız gibi ihramdan çıkardım. Arkamda bıraktığım şu is bir daha önüme çıksaydı yanımda hedy getirmezdim. Öyle ise ihramdan çıkın!
    (Câbir dedi ki) : «Bunun üzerine hemen ihramdan çıktık (Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in emrini dinledik ve itaat ettik.»
    Atâ' diyor ki: Câbir şunları söyledi.
    «Az sonra Ali vergi toplamaktan geldi, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona:
    — Neye niyet ettin? diye sordu. AH:
    — Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) neye niyetlendiyse ben de ona niyet ettim; cevâbını verdi.
    Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona :
    — Hedy gönder ve İhrâmlı olarak beklet buyurdu. Alî, ona bir hedy kurbanı verdi. Bunun üzerine Sürâkatü'bnü Mâlik b. Cü'şum:
    — Yâ Resûlallah! Bu iş, yalnız bu seneye mi mahsûs, yoksa ebediyen devam edecek mi? diye sordu. Resûlüllah (Sallatlahü Aleyhi ve Selîem) : — Ebediyen devam edecek! buyurdular." (Buhari, Hac/81; Müslim Hacc/141)

    23- ''Enes diyor ki: Ukl veya Ureyne kabilesine mensub olan bazı insanlar Me*dine'ye geldiler. Medine'de oturmak hoşlarına gitmedi. (Hasta oldular) Resulullah onlara, sağılan develerin bulunduğu yere gitmelerini, develerin süt ve idrarından içmelerini emretti. Onlar da gittiler. Orada şifa bulduktan sonra Resulullah'ın çobanını öldürüp hayvanları aldı ve götürdüler. Sabahleyin haberleri geldi. Resulullah arkalarından adam gönderdi. Gün ilerlemiş*ti, onlar getirildi. Resulullah onların ellerini ve ayaklarım kestirdi. Gözleri*ne kızgın mil çektirdi. Sonra onlar Harre denilen yere atıldılar. Su İstiyorlar*dı, kendilerine su verilmiyordu."[11]
    (11)..BUHÂRÎ, Kit. Vuduu, bab: 66, KİL Zekat, bab: 68, Kit. Cihad, bab: 152, Kit. Tıb, bab: 6, kic. Hudud, bab: 17; MÜSLİM, Kit. Kasame, bab: 9-10, hn. 1671; EBÛ DÂVÛD, Kit. Hudud, bab: 3, hn. 4364; TİRMİZİ, Kit. Ta ha re, bab: 55, hn. 72; Nesei, Kit. Tahrim, ed-Denı, bab: 7, hn. 4029; İBNMACE, Kil. Hudud, bab: 20, hn. 2578; Müsned, İmam Ahmed, c. III, sh. 107, 161, 177, 198...


    24- "Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Kur'an olarak inenler meyanında "Malum on emme ile haram sabit olur" ayeti de vardı. Sonra (Rab Teala) onları, malum beş emme ile neshetti. Bu (beş emme) ayetleri, Kur'an'ın okunan ayetleri arasında iken Aleyhissalâtu vesselâm vefat etti." [Müslim, Rada 24, (1452); Muvatta, Rada 17, (2, 608); Ebu Davud, Nikah 11, (2062); Tirmizî, Rada 3, (1150); Nesaî, Nikah 51, (6, 100)]


    25- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Hz. Ömer (radıyallahu anh)'i hutbe verirken dinledim. Şöyle demişti: "Allah Teâla hazretleri Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)'i hak (din ile) gönderdi ve O'na Kitab'ı indirdi. Bu indirilenler arasında recm âyeti de vardı! Biz bu âyeti okuduk ve ezberledik. Ayrıca, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) zinâ yapana recm cezasını tatbik etti, ondan sonra da biz tatbik ettik. Ben şu endişeyi taşıyorum: Aradan uzun zaman geçince, bazıları çıkıp: "Biz Kitabullah'da recm cezasını görmüyoruz (deyip inkâra sapabilecek ve) Allah'ın kitabında indirdiği bir farzı terkederek dalâlete düşebilecektir. Bilesiniz, recm, kadın ve erkekten muhsan olanların zinâları, -delil veya hamilelik veya itiraf yoluyla- süb?t bulduğu takdirde, onlara tatbik edilmesi gereken Kitabullah'da mevcut bir haktır. Allah'a kasemle söylüyorum, eğer insanlar: "Ömer Allah Teâla' nın kitabına ilâvede bulundu" demeyecek olsalar, recm âyetini (Kitabullah'a) yazardım." Buhârî, Hudud 31, 30, Mezâlim 19, Menâkibu'l-Ensar 46, Megâzi 21, İ'tisâm 16; Müslim, Hudud 15, (1691); Muvatta, Hudud 8, 10, (, 823, 824); Tirmizî, Hudud 7, (1431); Ebu Dâvud, Hudud 23, (4418)

    26- Cevaplandı - Bize Amr b. AH rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdûl'â'lâ rivâyet.ctti. (Dedi ki) : Bize Hişam b. Ebî Abdillâh, Ebu'z-Züfaeyr'den, o da Câbîrden naklen rivayet eyledi ki: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir kadın görmüş. Müteakiben zevcesi Zeyneb'e gelmiş. Zeyneb kendine ait bir deri oruyormuş. Resûlüllah (Saİiallakü Aleyhi've Sellem) hemen hacetini bitirmiş. Sonra Ashabının yanına çıkarak:
    «Şüphesiz ki kadın şeytan suretinde gelir, şeylan suretinde gider. Biriniz bir kadın gördü mü hemen ailesine gelsin. Çünkü bu onun nefsinde olan şeyi giderir.» buyurmuşlar.[Müslim, Nikah 9-(1403)]




    verilen kaynaklar guvenilir isimler...

    Dikkat bu hadislerin tamamı sahihtir...
  2. ABDULHAK

    ABDULHAK Üye

    1- Cevaplandı - "Allah ahirette peygambere kimligini kanitlamak icin bacagini acip baldirini gosterir. (buhari)

    2- Cevaplandı - “Allah benimle görüştü ve el sıkıştı. Elini iki omuzum arasına koydu. Öyle ki parmaklarının soğukluğunu iki göğsüm arasında hissettim.”

    3- Cevaplandı - “Ölü ailesinin kendisi için ağlamasından dolayı azaba uğratılır.”

    4- Cevaplandı - Dünya balığın üzerindedir. Balık başını sallayınca depremler olur. (İbni kesir)

    5- Cevaplandı - Uğursuzluk uc seydedir. at, ev ve kadın. (buhari)

    6- Cevaplandı - Peygamber, savaşta kadınların ve çocukların öldürülmesinin bir sakıncası olmadığını söyledi (Buhari, Cihad/146; Ebu Davud 113).

    7- Cevaplandı - Tüm kara köpekleri öldürünüz. Çünkü onlar şeytandır (Hanbel 4/85; 5/54).

    8- Cevaplandı - "Peygamber nerede güzel bir kadın görse hemen eve koşar, Zeynep'le yatardı" (Buhari, Hibe/8).

    9- Cevaplandı - İçinde köpek ve resim olan eve melek girmez (Buhari, libas 87:1).

    10- Cevaplandı - Namaza çağrıldığında, şeytan, geri geri gidip uzaklaşır ve zart diye sesli yellenerek gider; Ezan sesini işitemeyeceği yere değin uzaklaşır (Buhari, e's- Sahih, Ezan/4;Tecrid, hadis no: 360; Müslim, e's-Sahih, Kitabu's-SElat/16-19 hadis no:389).

    11- Cevaplandı - "Ebu Hureyre (r.a.) şöyle demiştir : "Rasûlullah'tan iki kap ilim ezberledim. Birincisini yaydım, diğerine gelince şayet bunu yayacak olursam benim şu boğazım kesilir". (Buhari , İlim, 42)

    12- Cevaplandı - "Bu ümmetim içinde İbrâhim tabiatı üzere kırk, Mûsâ tabiatı üzere yedi, Îsâ tabiatı üzere üç, Muhammed(a.s.) tabiatı üzere bir kişi bulunur. Bunlar derecelerine göre halkın efendisi sayılırlar.” (Tirmizi)

    13- Cevaplandı - "Ölüm meleği Musa'ya geldi ve ona : 'Rabbine icabet et', dedi. Musa ölüm meleğinin yüzüne bir tokat attı ve gözünü çıkardı.” (Buhari)
    14- Cevaplandı - "Hırsızlıkta ısrar edenleri öldürün." [1631-Ebû Dâvud-Nesâî]

    15- Cevaplandı - "İçki içmede beşinci kez ısrar edenleri öldürün." [1643-Ebû Dâvud-Tirmizî]

    16- Cevaplandı - "Kur’an okudukları halde traş olanları öldürün." [4816-Buhâri-Müslim-Muvatta-Nesâî-Ebu Dâvud]

    17- Cevaplandı - "Müslüman cinlere üç gün süre verin. Yine de görünürlerse, onları öldürün." [4941-Müslim-Muvatta-Ebu Davud]
    18- Cevaplandı - "Küçük gözlü, kırmızı yüzlü ve suratları kalın deriden yapılmış kalkanlara benzer Türkler’e (Yecuc-Mecuc’e) karşı savaşlar yapmadıkça hüküm günü gelmiş olmayacaktır" (Buhari, K. Cihad; Müslim, K. Fitan)


    19- Cevaplandı - "Uğursuzluk üç şeyde vardır: Kadında, evde ve atta." [Ebu Davud, Müslim, Buhari]

    "Kadınların dinleri ve akılları eksiktir." [Buhari]
    20- Cevaplandı - "Kadınların dinleri ve akılları eksiktir." [Buhari]

    21- Cevaplandı - "Namazı bozan şeyler kara köpek, eşek, domuz ve kadındır." [Müslim, Tirmizi, Ebu Davud]

    22- Cevaplandı - "(Hz. Câbir sözüne şöyle devam etmiş) : «Biz: — Arafe ile aramızda ancak beş gece kalinisken Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kadınlarımızla cima' etmeyi, sonra zekerlerimizden meni damlayarak Arafat'a gelmemizi bize emir buyurdu? dedik.» Câbir (bunu söylerken) eliyle işaret ederek Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) aramızda ayağa kalktı, diye işaret etti. Elini hareket ettirerek yaptığı işareti hâlâ görür gibiyim. Sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuş:

    — Bilirsiniz ki ben, sizin Allah'dan en ziyâde korkanınız, en doğru söyleyeniniz ve en iyinizim. Yanımda neciyim olmasaydı mutlaka ben de sizin çıktığınız gibi ihramdan çıkardım. Arkamda bıraktığım şu is bir daha önüme çıksaydı yanımda hedy getirmezdim. Öyle ise ihramdan çıkın!
    (Câbir dedi ki) : «Bunun üzerine hemen ihramdan çıktık (Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in emrini dinledik ve itaat ettik.»
    Atâ' diyor ki: Câbir şunları söyledi.
    «Az sonra Ali vergi toplamaktan geldi, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona:
    — Neye niyet ettin? diye sordu. AH:
    — Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) neye niyetlendiyse ben de ona niyet ettim; cevâbını verdi.
    Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona :
    — Hedy gönder ve İhrâmlı olarak beklet buyurdu. Alî, ona bir hedy kurbanı verdi. Bunun üzerine Sürâkatü'bnü Mâlik b. Cü'şum:

    — Yâ Resûlallah! Bu iş, yalnız bu seneye mi mahsûs, yoksa ebediyen devam edecek mi? diye sordu. Resûlüllah (Sallatlahü Aleyhi ve Selîem) : — Ebediyen devam edecek! buyurdular." (Buhari, Hac/81; Müslim Hacc/141)

    23- Cevaplandı - ''Enes diyor ki: Ukl veya Ureyne kabilesine mensub olan bazı insanlar Medine'ye geldiler. Medine'de oturmak hoşlarına gitmedi. (Hasta oldular) Resulullah onlara, sağılan develerin bulunduğu yere gitmelerini, develerin süt ve idrarından içmelerini emretti. Onlar da gittiler. Orada şifa bulduktan sonra Resulullah'ın çobanını öldürüp hayvanları aldı ve götürdüler. Sabahleyin haberleri geldi. Resulullah arkalarından adam gönderdi. Gün ilerlemişti, onlar getirildi. Resulullah onların ellerini ve ayaklarım kestirdi. Gözlerine kızgın mil çektirdi. Sonra onlar Harre denilen yere atıldılar. Su İstiyorlardı, kendilerine su verilmiyordu."[11]

    (11)..BUHÂRÎ, Kit. Vuduu, bab: 66, KİL Zekat, bab: 68, Kit. Cihad, bab: 152, Kit. Tıb, bab: 6, kic. Hudud, bab: 17; MÜSLİM, Kit. Kasame, bab: 9-10, hn. 1671; EBÛ DÂVÛD, Kit. Hudud, bab: 3, hn. 4364; TİRMİZİ, Kit. Ta ha re, bab: 55, hn. 72; Nesei, Kit. Tahrim, ed-Denı, bab: 7, hn. 4029; İBNMACE, Kil. Hudud, bab: 20, hn. 2578; Müsned, İmam Ahmed, c. III, sh. 107, 161, 177, 198...

    24- Cevaplandı - "Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Kur'an olarak inenler meyanında "Malum on emme ile haram sabit olur" ayeti de vardı. Sonra (Rab Teala) onları, malum beş emme ile neshetti. Bu (beş emme) ayetleri, Kur'an'ın okunan ayetleri arasında iken Aleyhissalâtu vesselâm vefat etti." [Müslim, Rada 24, (1452); Muvatta, Rada 17, (2, 608); Ebu Davud, Nikah 11, (2062); Tirmizî, Rada 3, (1150); Nesaî, Nikah 51, (6, 100)]

    25- Cevaplandı - İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Hz. Ömer (radıyallahu anh)'i hutbe verirken dinledim. Şöyle demişti: "Allah Teâla hazretleri Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)'i hak (din ile) gönderdi ve O'na Kitab'ı indirdi. Bu indirilenler arasında recm âyeti de vardı! Biz bu âyeti okuduk ve ezberledik. Ayrıca, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) zinâ yapana recm cezasını tatbik etti, ondan sonra da biz tatbik ettik. Ben şu endişeyi taşıyorum: Aradan uzun zaman geçince, bazıları çıkıp: "Biz Kitabullah'da recm cezasını görmüyoruz (deyip inkâra sapabilecek ve) Allah'ın kitabında indirdiği bir farzı terkederek dalâlete düşebilecektir. Bilesiniz, recm, kadın ve erkekten muhsan olanların zinâları, -delil veya hamilelik veya itiraf yoluyla- süb?t bulduğu takdirde, onlara tatbik edilmesi gereken Kitabullah'da mevcut bir haktır. Allah'a kasemle söylüyorum, eğer insanlar: "Ömer Allah Teâla' nın kitabına ilâvede bulundu" demeyecek olsalar, recm âyetini (Kitabullah'a) yazardım." Buhârî, Hudud 31, 30, Mezâlim 19, Menâkibu'l-Ensar 46, Megâzi 21, İ'tisâm 16; Müslim, Hudud 15, (1691); Muvatta, Hudud 8, 10, (, 823, 824); Tirmizî, Hudud 7, (1431); Ebu Dâvud, Hudud 23, (4418)

    26- Cevaplandı - Bize Amr b. AH rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdûl'â'lâ rivâyet.ctti. (Dedi ki) : Bize Hişam b. Ebî Abdillâh, Ebu'z-Züfaeyr'den, o da Câbîrden naklen rivayet eyledi ki: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir kadın görmüş. Müteakiben zevcesi Zeyneb'e gelmiş. Zeyneb kendine ait bir deri oruyormuş. Resûlüllah (Saİiallakü Aleyhi've Sellem) hemen hacetini bitirmiş. Sonra Ashabının yanına çıkarak:
    «Şüphesiz ki kadın şeytan suretinde gelir, şeylan suretinde gider. Biriniz bir kadın gördü mü hemen ailesine gelsin. Çünkü bu onun nefsinde olan şeyi giderir.» buyurmuşlar.[Müslim, Nikah 9-(1403)]



    İLGİLİ KONULAR :


    Manası Gârib (!) Gelen Hadisler ve Sahihliği ?
    http://www.islam-tr.com/forum/konu/manasi-garib-tuhaf-gelen-hadisler-ve-sahihligi.11920/page-4
  3. ABDULHAK

    ABDULHAK Üye

    1-
    Evvela şunu söyleyelim ki; bahsi geçen hadisler , hadis inkarcısı mealcilerin aklını karıştırdığından , ya da saf insanların aklını karıştırıp kendileri gibi sapık yapmnak için hadislerin orjin metinleri tahrif edilerek (ilave veya çarpıtmalar) yazılmış, çarpıtılmıştır. Özellikle metinlerdeki "Peygamberlere kimliğini kanıtlamak için" ; "Allah benimle görüştü ve el sıkıştı" gibi kendi iftira hezeyanları orjinal metinde yoktur. İnsanları uydurma hadislerden kurtarmak gibi niyetleri olan Samimi muslumanlardan iseler, bu şekilde metnin geçtiği kitabın adını, sayfasını verirlerdi!

    Orjinal metni inceleyecek olursak ; Ehli sunnet alimleri ekseri olarak (çoğunluk) bu ifadeyi Kalem suresinin 42. ayetinde Baldırların açılması ayetin mecazi olarak izahını yapmışlardır.


    O gün Baldırın açılacağı! (bütün çıplaklığı ile gerçeğin ortaya çıkacağı) ve secdeye davet edilecekleri gün, (secde) edemezler. (Kalem 42)
    (Yevme yukşefu an sâk'ın Durumun şiddetlendiği vakit demektir. Savaş kızışınca bacaklarını açmak Arabların adetindendi. Burada kastedilen kıyamet günü ve o zamanki durumun şiddetleneceğidir)

    Gözleri düşük bir halde kendilerini bir zillet kaplar. Oysa onlar sapasağlam iken de secdeye davet ediliyorlardı. (Kalem 43)

    42-43- O gün baldır açılır, (kıyamet gününün dehşetinden paçalar sıvanır) Kâfirler secdeye davet edilirler. Fakat secde edemezler. Gözleri açılmaz bir halde onları zillet kaplamıştır. Halbuki onlar (dünyada) sağlam oldukları halde secdeye davet ediliyorlardı.

    Âyet-i kerimenin baş tarafında "O gün baldır açılır" ifadesi geçmektedir, bir kısım âlimler bu ifadenin mecazi bir anlam taşıdığını söylemişler, diğer bir kısım âlimler ise bunu, zahiri manada almışlar ve bunu destekleyen hadis-i şeritler zikretmişlerdir.
    Bu ifadedin mecazi bir anlam taşıdığını söyleyenler çeşitli izahlarda bulunmuşlardır.
    İkrime'ye, Katade'ye, Said b. Cubeyr'e, Mucahid'e ve Abdullah b. Abbas'tan nakledilen bir görüşe göre "Baldırın açılması" ifadesinden maksat, sıkıntılı bir günün, dehşetli bir olayın ortaya çıkmasıdır. Bu gün, bir savaş günü de olabilir. Zira böyle bir günde iş ciddiye alınır ve paçalar sıvanır.
    Abdullah b. Abbastan nakledilen diğer bir görüşe göre "Baldırın açılması" ifadesinden maksat, dünyanın gitmesi, âhiretin ortaya çıkmasıdır. O gün ameller ortaya dökülür. Kapalı olan baldırlar açıldığı gibi sırlar da açığa çıkar. Abdullah b. Abbas'tan nakledilen diğer bir görüşe göre bu ifadeden maksat, kıyamet gününün korkunçluğundan dolayı orada görülen sıkıntı ve darlıkların ortaya çıkmasıdır. Yine Abdullah b. Abbas'tan nakledilen başka bir görüşe göre bu ifadeden maksat, kıyamet gününün en dehşetli anıdır.
    Ebu Musa el-Eş'ari'den nakledilen bir görüşe göre ise "Baldırın açılması"ndan maksat, büyük bir nurun ortaya çıkmasıdır. İnsanlar bu nuru görünce Allaha secde edeceklerdir.
    Rebi' b. Enes'e göre ise bu ifadeden maksat, perdenin kaldırılmasıdır. Yani, yaratıcı ile yaratan arasındaki perde kaldırılacaktır." demektir.
    "O gün baldır açılır." ifadesinin mecazi olmayıp gerçek manada kullanıldığını söyleyenlere gelince:
    Abdullah b. Mes'ud, Ebu Hureyre ve Ebu Said el-Hudri, kıyamette Allah tealanin, baldırını açarak kendisini muminlere tanıtacağını, muminlerin de bunun karşısında Allaha secde edeceklerini söylemişler ve bu hususta şu hadisleri rivayet emişlerdir.


    Ebu Said el-Hudri diyor ki:
    "Ben, Rasulullahın şöyle dediğini işittim: Rabbimiz baldırını açacak, her mumin erkek ve kadın ona secde edecektir. Ancak, dünyada iken gösteriş olsun ve desinler diye secde edenler o gün secde edemeyeceklerdir. Secde etmeye çalışacaklar fakat sırtları tek bir parça haline gelecek ve secdeye eğilemeyeceklerdir.
    (Buhari, K. Tefsir el-Kur'an, Sure: 68, bab: 2 K. et-Tevhid, bab: 24 / Muslim, K. el-İman, bab: 302, Hadis No: 183; Fethul Bari C. 10 , S. 116 - 117)

    Bu hususta Ebu Hurayra ve Abdullah b. Abbas'tan da hadisler rivayet edilmiştir. Ebu Said el-Hudri'nin rivayet ettiği hadis, Buhari'nin Kitap et-Tevhid'inde ve Muslim'in, Kitab el-İman'ında daha uzun bir şekilde rivayet edilmiştir.
    Âyet-i kerimenin devamında "Kâfirler secdeye davet edilirler. Fakat secde edemezler." buyurulmaktadır. Yani âhirette baldırın açılması, kullan Allaha secde etmeye sevkedecektir. Fakat onlar, secde edemeyeceklerdir.
    Yine âyette "Gözleri açılmaz bir halde onları zillet kaplamıştır. Halbuki onlar dünyada sağlam olduklan halde secdeye davet ediliyorlardı." buyurulmaktadır. Kâfirlerin âhirette, dehşetten dolayı gözleri baygın hale gelecek, Allanın azabından dolayı onlan zillet ve hakirlik kaplayacaktır. Bu onların, dünyada iken böbürlenmelerinin ve gururlanmalannın karşılığıdır. Onlar dünyada sağlam iken Allaha secde etmeye davet ediliyorlar fakat secde etmiyorlardı. Âhirette secde etmek isteselerde secde edemez duruma geleceklerdir. Allahı gören müminler ona secde ederlerken kâfir ve münafıklar edilemeyecekler ve dimdik kalacaklardır.
    Said b. Cubeyr ve İbrahim et-Teymi, "Onlar dünyada secdeye davet ediliyorlardı." ifadesinden maksadın, "Ezan okunarak farz namazlannı kılmaya çağırılıyorlardı." olduğunu söylemişlerdir.
    (Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 8/396)


    Kalem suresinin 42. ayetinde "Keşfu's-sak" tabiri geçmektedir. Lügat olarak baldırın açılması manasına gelir. Görüldüğü üzere ayeti kerimeden asıl maksat lügat manası değildir, aksine bir mesaj söz konusudur. Hadis yukarıdaki rivayette baldır kelimesini "sâkehu" şeklinde zamir olarak kaydeder. İbnu Hacer bir başka tarikde zamirsiz olarak "sâke" şeklinde geldiğini ve bu şeklin -ayeti kerimeye uygunluk arzetmesi sebebiyle- daha doğru oldğunu söyler. Aksi takdirde yukarıdaki tercümede aslına muvafık olarak kaydettiğimiz üzere Cenab-ı Hakka baldır izafe ederek, insana teşbih etmek gibi te'vili tekelluflu bir durum ortaya çıkacağını belirtir.

    Öyle ise, "baldırı açmaktan" maksat nedir?
    Alimler bunu, "bütün hakikatkerin çırıl çıplak ortaya çıkması (sebebiyle) hesap ve cezanın bütün şiddet ve dehşetiyle hüküm sürmesi" şeklinde anlamışlardır. Nitekim hadiste, Rasulullah (aleyhisselatu vesselam) Cenab-ı Hakkın bütün gerçekleri ortaya koyarak hesap verme hadisesinin dehşetini yaşattığı hengamda, dünyada iken kulluğunu samimiyetle yapanlarla, riyakar hareket edenleri ayırıp mu'minleri dehşetten kurtaracağını, riyakarları da sırtları eğilmez bir hale sokarak cürümlerini yüzlerine vurmak suretiyle, dehşetlerine dehşet katacağını belirtmektedir.


    Hadisin tahrif edildiği verdiğim orijinal metinde ayan beyan ortaya çıkmıştır. özel olarak 'Peygambere kanıtlamak için (baldır açma)' diye bir ifade yoktur. Asıl orijinal Buhari metni şöyledir :

    Ebu Said el-Hudri diyor ki:
    "Ben, Rasulullahın şöyle dediğini işittim: Rabbimiz baldırını açacak (yekşifu rabbuneâ an sâkihi) , her mumin erkek ve kadın ona secde edecektir. Ancak, dünyada iken gösteriş olsun ve desinler diye secde edenler o gün secde edemeyeceklerdir. Secde etmeye çalışacaklar fakat sırtları tek bir parça haline gelecek ve secdeye eğilemeyeceklerdir.
    (Buhari, K. Tefsir el-Kur'an, Sure: 68, bab: 2 K. et-Tevhid, bab: 24 / Muslim, K. el-İman, bab: 302, Hadis No: 183; Fethul Bari C. 10 , S. 116 - 117)


    Ayrıca hem Kur'an-ı Kerim'deki ayette , hem bahsi geçen hadis-i şerifte baldır ( sâk ) ifasesi sabittir.

    O gün Baldırın açılacağı! (Yevme yukşefu an sâk) - (bütün çıplaklığı ile gerçeğin ortaya çıkacağı) ve secdeye davet edilecekleri gün, (secde) edemezler. (Kalem 42)

    Allahu teala istemedikçe (Tanıyabilecekleri surette gelmedikçe) Muminlerde Allahu tealayı tanıyamazlar!


    DELİL 1 :

    "O gün sâk açılarak ve secdeye davet edilecekler, fakat (namazı kılmayanlar, munafıklar ve riyakârlar buna) güç yetiremeyecekler." (Kalem, 42)
    Bu âyeti kerime, kıyamet gününde Allah Teâlâ'nın yaratıkları secdeye çağıracağını ve kâfirlerle secde arasına engel alınacağını açık bir şekilde göstermektedir ki, bu onlar hakkında, ceza olsun diye güç yetirilemeyen bir şeyle mukellef tutmak olur. Çünkü onlar, dünyada güç yetirdikleri bir haldeyken bununla mukellef tutulmuşlardı; fakat onlar, güç yetirdikleri halde bunu dünyada yapmayınca; kendileri için ceza ve hasret olsun diye güç yetirmeyecekleri bir zamanda onunla mükellef tutuldular.
    Bundan dolayı da Allah Teâlâ şöyle buyurdu:
    "... Halbuki onlar (dünyada) sağ salim iken de (Allah'a) secdeye çağrılırlar (fakat kendilerini daha akıllı sanarak yan çizerler) di." (Kalem, 43)

    Nitekim sahih bir hadiste Zeyd b. Eslem'den, o da Atâ'dan, o da Ebû Saîd el-Hudrî'den şöyle rivayet edilir:
    Bâzı insanlar: "Ya Rasûlallah! Biz Rabb'imizi görecek miyiz?" diye sordular....
    Rasûlullah şöyle devam etti: "Allah Teâlâ (kıyamet günü mu'minlere) diyecek ki: "Her ummet ibâdet ettiği şeye tâbi oldu / onun peşinden gitti siz burada niye duruyorsunuz?."
    Mu'minler diyecekler ki: "Biz dünyada, insanlara en çok muhtaç olduğumuz bir anda onlardan ayrıldık, onlarla beraber olmadık."
    Bunun üzerine Allah Teâlâ: "Ben sizin Rabb'inizim" diyecek:
    Mu'minlerse iki veya üç defa şöyle diyecekler: "Biz senden Allah'a sığınırız. Biz Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayız."
    Hatta onlardan bâzıları neredeyse dönecek olurlar.
    Allah Teâlâ der ki: "Sizinle Rabb'iniz arasında, kendisiyle O'nu tanıyacağınız bir alâmet var mı?"
    Onlar: "Evet, var" derler.
    İşte bu esnada sâk açılır ve onlardan (dünyada iken) gönül rahatlığıyla Allah'a secde eden her birine, secdeye varması için Allah izin verir. Riyakârlık ve korunmak için secde etmiş olan her birinin sırtını, Allah tek bir tabak haline getirecek ve onlar her secde etmek istediklerinde sırtüstü düşeceklerdir. Daha sonra başlarını (secdeden) kaldırırlar..."
    İşte bu şekilde mukellef tutmak, berzah alemindeki sorgu suâl ile mukellef tutmak gibidir. Her kim dünyada istek ve tercihiyle icabet ederse, berzahta da güzel bir şekilde cevap verir; her kim de dünyada icabet etmekten imtina' edecek olursa, berzahta da cevap vermekten menedilir.
    Halbuki bu durumda, güç yetirmediği halde kulun mukellef tutulması kötü ve çirkin bir şey addedilmez, bilakis bu mukellef tutma, ilâhi hikmete muvafıktır. Çünkü kul, güç yetirdiği bir zamanda mükellef tutulmuşken sorumluluktan kaçınmış ve teklifi reddetmiştir. Böyle olunca onun âciz olduğu ve kendisiyle yapılması emredilen fiil arasına engel olunduğu bir vakitte mükellef tutulması, onun için bir ceza ve hasret vesilesi olur.
    (İbnu'l Kayyim el Cevziyye (691 - 751 H); Tariku'l Hicrateyn ve Babu's Saadetyn , 14. Tabaka)


    DELİL 2 :

    İbnu'l-Museyyib, Atâ İbnu Zeyd el-Leysi, Ebu Hureyre (radıyallahu anh)'tan naklen anlatıyorlar:
    "İnsanlar, Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a: "Ey Allah'ın Rasûlu! Kıyamet günü Rabbimizi görecek miyiz?" diye sordular.
    O da: "Siz bulutsuz dolunay gecesinde ayı görmekten şüpheye düşer misiniz?" diye cevap verdi.
    Onlar: "Hayır! Ey Allah'ın Rasûlu!" diye cevap verdiler.
    Aleyhissalâtu vesselâm: "Bulutsuz bir günde güneşi görmekten şüphe eder misiniz?" diye tekrar sordu.
    Ashab yine: "Hayır!" cevabını verdiler.
    Bunun üzerine: "Şunu bilin ki, siz Rabbinizi de böyle göreceksiniz. Kıyamet günü, insanlar haşrolunurlar. (Rab Teâla): "Kim (Benden başka) bir şeye tapıyor idiyse ona tâbi olsun!" buyurur. Onlardan bir kısmı güneşe, bir kısmı aya, bir kısmı da putlara tabi olurlar. Orada, munafıklarıyla birlikte bu ummet kalır. Allah onlara (tanımadıkları bir surette) yaklaşır.
    "Ben sizin Rabbinizim!" buyurur.
    Oradakiler:
    "(Senden Allah'a sığınırız). Biz, Rabbimiz bize gelinceye kadar bu yerdeyiz! Rabbimiz gelince biz onu tanırız!" derler.
    Derken Rableri (onların tanıyacağı surette) gelir
    .
    "Ben Rabbinizim!" der.
    Onlar da:
    "Sen Rabbimizsin!" derler.
    Rabb Teâla onları (cennete) davet eder. Cehennemin üzerine Sırat kurulur. Peygamberler arasında, ummetiyle Sırat'tan ilk geçen ben olurum. O gün peygamberler dışında kimse konuşmaz. Peygamberlerin o günkü kelamı da
    :
    "Allahumme sellim, Allahumme sellim (Ey Rabbimiz selamet ver, ey Rabbimiz selamet ver!)" olacak. Cehennemde, deve dikeninin dikenleri gibi kancalar var. Deve dikeninin dikenlerini gördünüz mü?" diye sordu.
    Ashab
    : "Evet!" deyince Aleyhissalatu vesselam devam etti:
    "İşte o kancalar, tıpkı deve dikeninin dikenleri gibidir. Ancak, onların büyüklüğü ne kadardır, Allah'tan başka kimse bilmez. İnsanları (kötü) amelleri sebebiyle kapar. İnsanların bir kısmı (kötü) ameli sebebiyle helak olur. Bir kısmı da ateşin içine yıkılır, sonra kurtulur. Allah, ateş ehlinden kurtarmak istediklerine rahmet etmeyi irade edince, ateş ehlinden Allah'a ibadet etmiş olanları, ateşten çıkarmaları için meleklere emreder. Melekler bu kimseleri, secde izleriyle tanırlar. Çünkü Allah Teâla Hazretleri secde mahallinin yakılmasını ateşe haram etmiştir.
    Onlar böylece ateşten çıkarlar. Hepsi de ateşten kavrulmuş vaziyettedir. Üzerlerine hayat suyu dökülür. Selin getirdiği milli topraktan habbelerin (filiz açıp) bitmesi gibi, suyun değdiği yerler yeniden bitecek.
    Rabb Teâla, sonra, kullar arasındaki hükmünü tamamlayacak. Derken cennetle cehennem arasında bir kul kalacak. Bu, cennete girmede cehennemliklerin sonuncusudur. Yüzü cehenneme doğru ilerlerken:

    "Ey Rabbim! Yüzümü ateş tarafından çevir! Kokusu beni perişan etti, alevi de beni kavurdu" diye yalvaracak. Allah Teâla'ya, kendisine dua etmesini dilediği kadar duada bulunacak.
    Sonra Allah Teâla Hazretleri:
    "Ben bu istediğini versem, bundan başkasını da ister misin?" diye soracak.
    Adam:
    "İzzet ve celâline yemin olsun! Hayır! Bundan başkasını istemem!" diyecek ve istemeyeceği hususunda Allah'a ahd u misakta bulunacak. (Allah), bunnun üzerine yüzünü ateşten çevirecek. Adam yüzüyle cennete yönelince ve onun güzelliğini görünce, Allah'ın dilediği bir müddet susacak.
    Sonra (dayanamayıp):
    "Ey rabbim! Beni cennetin kapısına yaklaştır!" diyecek.
    Allah Teâla Hazretleri:
    "Sen bana istemiş olduğundan başka bir talepte bulunmayacağına dair ahd u misakta bulunmadın mı? Ey âdemoğlu yazık sana! Sen ne dönekmişsin!" diyecek.
    Adam:
    "Ey Rabbim! Mahlukatın en bedbahtı ben olmayayım!" diyecek.
    Rab Teâla
    : "Sana bu istediğin verilse, acaba başka bir şey istemeyecek misin?" der.
    Adam
    : "Hayır! İzzetine ve celaline yemin olsun hayır! Başka birşey istemeyeceğim!" diyecek. Rabbi de onu mazur addedecek. Çünkü o, sabredilemeyecek bir şeyler görmüştür. Adam, Rabbine, istediği ahd u misakta bulunur. (Rabbi de) onu cennetin kapısına yaklaştırır. Kapıya yaklaşıp onun güzelliğini ve içindeki tarâvet ve sürûru görünce, Allah'ın dilediği kadar sesini keser.
    (Fakat daha fazla dayanamayıp atılır):
    "Ey Rabbim! Beni cennete koy!" der.
    Rab Teâla
    : "Ey âdemoğlu yazık sana! Sen ne dönekmişsin! Sana verilenlerin dışında bir şey istemeyeceğine dair bana ahd u misâk vermedin mi?" diyecek.
    Adam
    : "Ey Rabbim! Beni mahlukatın en bedbahtı yapma!" diyecek.
    Allah onun bu haline gülecek.
    Sonra ona cennete girmesi için izin verecek ve:
    "Dile (ne dilersen)!" diyecek.
    Adam dileyecek. Öyle ki, hiçbir arzusu kalmayacak.
    Allah yine de:
    "Şunları şunları da iste!" deyip, istemesi gereken şeyleri zikredecek.
    Böylece istenecek şeyler bitince Allah Teâla Hazretleri:
    "Bütün bunlar, bir misliyle sana verilmiştir!" buyuracak."
    Ebu Sa'id der ki: "Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın: "Bütün bunlar, on misliyle birlikte sana verilmiştir!" dediğini işittim."

    (Buhari, Rikak 52, Ezan 129, Tevhid 24; Muslim, İman 299, (182); Tirmizi, Cennet 20, (2560)

    ************



    2-

    حدثنا سلمة بن شبيب وعبد بن حميد قالا حدثنا عبد الرزاق عن معمر عن أيوب عن أبي قلابة عن بن عباس قال قال رسول الله صلى الله عليه وسلم : أتاني الليلة ربي تبارك وتعالى في أحسن صورة قال أحسبه في المنام فقال يا محمد هل تدري فيم يختصم الملأ الأعلى قال قلت لا قال فوضع يده بين كتفي حتى وجدت بردها بين ثديي أو قال في نحري فعلمت ما في السماوات وما في الأرض قال يا محمد هل تدري فيم يختصم الملأ الأعلى قلت نعم قال في الكفارات والكفارات المكث في المساجد بعد الصلوات والمشي على الأقدام إلى الجماعات وإسباغ الوضوء في المكاره ومن فعل ذلك عاش بخير ومات بخير وكان من خطيئته كيوم ولدته أمه وقال يا محمد إذا صليت فقل اللهم إني أسألك فعل الخيرات وترك المنكرات وحب المساكين وإذا أردت بعبادك فتنة فاقبضني إليك غير مفتون قال والدرجات إفشاء السلام وإطعام الطعام والصلاة بالليل والناس نيام قال أبو عيسى وقد ذكروا بين أبي قلابة وبين بن عباس في هذا الحديث رجلا وقد رواه قتادة عن أبي قلابة عن خالد بن اللجلاج عن بن عباس
    صحيح



    İbn Abbâs (r.anhuma)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
    Ulu ve yüce Rabbim bu gece en güzel surette (İbn Abbâs dedi ki: Uyku aleminde) bana göründü ve Ey Muhammed büyük ve ileri gelen melekler topluluğu hangi konuda munakaşa ediyorlar biliyor musun? Ben de hayır dedim.
    Bunun üzerine elini iki omuzumun arasına koydu -veya göğsüme- ve ben o iki elin soğukluğunu iki kürek kemiği arasında veya göğsümde hissettim. Sonra göklerde ve yerde ne varsa hepsini bildim.
    Tekrar, Ey Muhammed! Büyük ve ileri gelen melekler topluluğu hangi konuda münakaşa ediyorlar biliyor musun?
    Ben de evet dedim. Keffaretler hakkında
    Keffâretler namazdan sonra mescidde kalmak, mescidlerdeki cemaate yaya olarak yürümek her türlü zorluk ve soğuklarda bile abdest organlarını kapsamlı yıkamaktır. Kim böyle yaparsa hayırla yaşar hayırla ölür ve her türlü hata ve günahlarından sıyrılarak annesinden doğduğu gün gibi tertemiz olur.
    Sonra şöyle buyurdu: Ey Muhammed! Namaz kıldığında şöyle duâ et: Allah’ım iyilikler yapmayı kötülüklerden el çekmeyi yoksulları sevmeyi senden dilerim. Kullarına bir kötülük göndereceğin vakit beni o kötülüklerden uzak tut yanına al…
    Rasûlullah (s.a.v.), sözüne şöyle devam etti: Dereceler ise selamı yaymak, yemek yedirmek, insanlar uykudayken geceleyin namaz kılmaktır. (Tirmizî rivâyet etmiştir.) (Şeyh Elbani dedi ki : Sahihtir)

    Tirmizî: Bu hadiste Ebû Kılabe ile İbn Abbâs arasında bir şahıs daha ilave edilmektedir. Katâde bu hadisi Ebû Kılâbe’den, Hâlid b. Leclac’tan ve İbn Abbâs’tan rivâyet etmiştir.

    محمد بن بشار حدثنا معاذ بن هشام حدثني أبي عن قتادة عن أبي قلابة عن خالد بن اللجلاج عن بن عباس عن النبي صلى الله عليه وسلم قال : أتاني ربي في أحسن صورة فقال يا محمد قلت لبيك ربي وسعديك قال فيم يختصم الملأ الأعلى قلت ربي لا أدري فوضع يده بين كتفي فوجدت بردها بين ثديي فعلمت ما بين المشرق والمغرب قال يا محمد فقلت لبيك رب وسعديك قال فيم يختصم الملأ الأعلى قلت في الدرجات والكفارات وفي نقل الأقدام إلى الجماعات وإسباغ الوضوء في المكروهات وانتظار الصلاة بعد الصلاة ومن يحافظ عليهن عاش بخير ومات بخير وكان من ذنوبه كيوم ولدته أمه قال هذا حديث حسن غريب من هذا الوجه قال وفي الباب عن معاذ بن جبل وعبد الرحمن بن عائش عن النبي صلى الله عليه وسلم وقد روي هذا الحديث عن معاذ بن جبل عن النبي صلى الله عليه وسلم بطوله وقال إني نعست فاستثقلت نوما فرأيت ربي في أحسن صورة فقال فيم يختصم الملأ الأعلى

    قال الترميذ حسن غريب
    قال الشيخ الألباني : صحيح



    3234- İbn Abbâs (r.anhuma)’dan rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
    Rabbim bana en güzel şekilde göründü ve: “Ey Muhammed!” dedi.
    Ben de “Ey Rabbim, buyur emrine amadeyim” dedim.
    Şöyle buyurdu: “Büyük ve ileri gelen melekler topluluğu hangi konuda tartışıyorlar?
    Ben de: “Bilmiyorum Ya Rabbi” dedim.
    “Elini iki küreğimin arasına koydu ben iki elin soğukluğunu iki memem arasında hissettim sonra doğu ile batı arasında her şeyi bildim sonra, "Ya Muhammed!" buyurdu.
    Ben de “Buyur Rabbim emrine amadeyim” dedim.
    Şöyle buyurdu: “Büyük ve ileri gelen melekler topluluğu hangi konuda tartışıyorlar?
    Dereceler ve keffaretler konusunda” dedim;
    Mescidlere cemaate katılmak için adım atmalar, her türlü zorluk ve sıkıntılı anlarda bile abdest organlarını kapsamlı yıkamak bir namazdan sonra diğer namazı beklemek. Kim bunlara devam ederse hayırla yaşar hayırla ölür ve günahlarından temizlenip annesinden doğduğu gün gibi olur. (Tirmizî rivâyet etmiştir.)
    Tirmizî: Bu hadis bu şekliyle hasen garibtir. (Elbani dedi ki Sahihtir)

    Tirmizî: Bu konuda Muâz b. Cebel’den, Abdurrahman b. Âişe’den de hadis rivâyet edilmiştir.

    Bu hadis Muâz b. Cebel tarafından uzun olarak aktarılmış olup Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
    Uyuklamaya başlamıştım bir ağırlık çöktü uyuya kalmışım Rabbimi en güzel şekilde gördüm. Büyük ve ileri gelen melekler topluluğu hangi konuda tartışıyorlar? Buyurdu.

    حدثنا محمد بن بشار حدثنا معاذ بن هانئ حدثنا أبو هانئ اليشكري حدثنا جهضم بن عبد الله عن يحيى بن أبي كثير عن زيد بن سلام عن أبي سلام عن عبد الرحمن بن عائش الحضرمي أنه حدثه عن مالك بن يخامر السكسكي عن معاذ بن جبل رضي الله عنه قال : احتبس عنا رسول الله صلى الله عليه وسلم ذات غداة عن صلاة الصبح حتى كدنا نتراءى عين الشمس فخرج سريعا فثوب بالصلاة فصلى رسول الله صلى الله عليه وسلم وتجوز في صلاته فلما سلم دعا بصوته قال لنا على مصافكم كما أنتم ثم انفتل إلينا ثم قال أما إني سأحدثكم ما حبسني عنكم الغداة إني قمت من الليل فتوضأت وصليت ما قدر لي فنعست في صلاتي حتى استثقلت فإذا أنا بربي تبارك وتعالى في أحسن صورة فقال يا محمد قلت لبيك رب قال فيم يختصم الملأ الأعلى قلت لا أدري قالها ثلاثا قال فرأيته وضع كفه بين كتفي حتى وجدت برد أنامله بين ثديي فتجلى لي كل شيء وعرفت فقال يا محمد قلت لبيك رب قال فيم يختصم الملأ الأعلى قلت في الكفارات قال ما هن قلت مشي الأقدام إلى الحسنات والجلوس في المساجد بعد الصلوات وإسباغ الوضوء حين الكريهات قال فيم قلت إطعام الطعام ولين الكلام والصلاة بالليل والناس نيام قال سل قل اللهم إني أسألك فعل الخيرات وترك المنكرات وحب المساكين وأن تغفر لي وترحمني وإذا أردت فتنة قوم فتوفني غير مفتون أسألك حبك وحب من يحبك وحب عمل يقرب إلى حبك قال رسول الله صلى الله عليه وسلم إنها حق فادرسوها ثم تعلموها قال أبو عيسى هذا حديث حسن صحيح سألت محمد بن إسماعيل عن هذا الحديث فقال هذا حديث حسن صحيح وقال هذا أصح من حديث الوليد بن مسلم عن عبد الرحمن بن يزيد بن جابر قال حدثنا خالد بن اللجلاج حدثني عبد الرحمن بن عائش الحضرمي قال سمعت رسول الله صلى الله عليه وسلم فذكر الحديث وهذا غير محفوظ هكذا ذكر الوليد في حديثه عن عبد الرحمن بن عائش قال سمعت رسول الله صلى الله عليه وسلم وروى بشر بن بكر عن عبد الرحمن بن يزيد بن جابر هذا الحديث بهذا الإسناد عن عبد الرحمن بن عائش عن النبي صلى الله عليه وسلم وهذا أصح وعبد الرحمن بن عائش لم يسمع من النبي صلى الله عليه وسلم
    قال الترميذ حسن صحيح
    قال الشيخ الألباني : صحيح


    Muâz b. Cebel (r.anh)’den rivâyete göre, şöyle demiştir:
    Rasûlullah (s.a.v.), bir sabah namazına o kadar geç kalmıştı ki neredeyse güneş doğacaktı. Derken çabucak çıktı namazı için kamet getirildi.
    Rasûlullah (s.a.v.), namazı biraz hafifçe kıldırdı.
    Selam verince olanca sesiyle saflarda bulunduğunuz şekilde kalınız buyurdu ve bize dönerek şöyle dedi: “Beni bu sabah namazına geciktiren sebebin ne olduğunu söyleyeceğim, geceleyin kalkıp abdest alıp gereği kadar namaz kıldım, derken namazda uyuklamaya başladım sonra uykum ağırlaştı ve ben bu sırada Rabbimi en güzel surette gördüm.
    Ya Muhammed buyurdu.
    Ben de: Ey Rabbim buyur emrine amadeyim dedim.
    Şöyle buyurdu: Büyük ve ileri gelen melekler topluluğu hangi konuda tartışıyorlar?
    Ben de: “Bilmiyorum Ya Rabbi” dedim.
    Bunu üç kere tekrarladı. Sonra el ayasını iki küreğimin arasına koydu ben iki elin serinliğini iki memem arasında hissettim. Her şey bana göründü ve her şeyi bildim.
    Ya Muhammed! buyurdu.
    Ben de “Buyur Rabbim emrine amadeyim” dedim.
    Şöyle buyurdu: “Büyük ve ileri gelen melekler topluluğu hangi konuda tartışıyorlar?
    Ben de: “Keffaretler konusunda” dedim.
    Nedir onlar?” buyurdu.
    Ben de dedim ki: “İyiliklere adımları çoğaltmak, namazlardan sonra mescidlerde oturmak, her türlü zorluklar karşısında abdest organlarını kapsamlı yıkamak.”
    Sonra hangi konularda” buyurdu.
    Yemek yedirmek yumuşak söz söylemek, insanlar uyurken geceleyin namaz kılmak.
    Bunun üzerine: “Dile benden ne dilersen” buyurdu.
    Ben de şöyle duâ ettim: “Allah’ım iyilikler yapmayı kötülüklerden el çekmeyi, yoksulları sevmeyi beni beni bağışlayıp esirgemeni senden dilerim. Bir topluma bir fitne göndereceksen beni o fitneye düşürmeksizin vefat ettir. Bana seni sevmeyi seni sevenleri sevmeyi ve senin sevgine yaklaştıran her ameli sevmeyi nasib eyle.”
    Rasûlullah (s.a.v.): “Bu söylenenler haktır ve gerçektir bunları kendinize ders edininiz ve öğreniniz” buyurdu.
    (Ahmed b. Hanbel, Musned: 21093)

    Tirmizî: Bu hadis hasen sahihtir. Muhammed b. İsmail’e bu hadis hakkında sordum; Dedi ki: Bu hadis hasen sahihtir. Bu hadis Velid b. Muslim’in, Abdurrahman b. Yezîd b. Câbir’den rivâyetinden daha sahihtir.

    Tirmizî: Hâlid b. Leclac, Abdurrahman b. Aiş el Hadramî’den rivâyete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v.)’den işittim dedi ve bu hadisi aynen aktardı bu rivâyet mahfuz değildir.

    Aynı şekilde Velid hadisinde Abdurrahman b. Âiş’den rivâyet ederek şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v.)’den işittim…

    Bişr b. Bekr, Abdurrahman b. Yezîd b. Câbir’den bu hadisi bu senedle Abdurrahman b. Âiş’den rivâyet etmiştir. Bu rivâyet daha sahihtir. Abdurrahman b. Âiş, Peygamber (s.a.v)’den hadis işitmemiştir.


    (Tirmizi ; C: 3, Hadis no: 3233, 3234, 3235, S: 150 - 151)
  4. ABDULHAK

    ABDULHAK Üye

    3-
    Şubhesiz Rasulullah (s.a.v.) kendi çocukları için dahi ağlamıştır. Fakat bu ağlama 'kalb huzunlenir, göz yaşarır" türünden , bedenden kendiliğinden /fıtraten çıkan bir yaş ve ağlamadır. İsyana varan, Cibrile, Allah (c.c.) ye söven, kadere sitem eden bir dövünme, yüze vurma, başa toprak saçma tarzından isyan hareketi değildir.

    Hadisin geçtiği yere baktığımızda, yasaklanan, men edilen ağlama şeklinden hemen sonra gelmesi manidardır.


    1825- Ömer (r.anh)’den rivâyete göre, Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu: “Ölen kimse yakınlarının kendisi için ağlamalarından dolayı azâb görür.” (Buhârî, Cenaiz: 45; Ebû Davud, Cenaiz: 29)

    1826- Muhammed b. Sirin (r.a) şöyle diyordu: İmran b. Husayn yanında, “Ölü, dirilerin kendisi için ağlamasıyla azâb çeker” hadisi söylenince O, bu sözü Rasûlullah (s.a.v) söyledi” dedi. (Buhârî, Cenaiz: 45; Ebû Davud, Cenaiz: 29)

    1827- Ömer (r.a)’den rivâyete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Ölen kimse yakınlarının ağlamasından dolayı azâb görür.” (Buhârî, Cenaiz: 45; Ebû Davud, Cenaiz: 29)

    15- ÖLÜ ARKASINDAN BAĞIRIP ÇAĞIRARAK AĞLAMAMAK

    1828- Kays b. Asım (r.a), şöyle demiştir: “Ben ölürsem arkamdan feryâd ederek ağlamayınız. Çünkü Rasûlullah (s.a.v):Ölünün arkasından çığlıklarla ağlanmaz” buyurdu. (Buhârî, Cenaiz: 45; Ebû Davud, Cenaiz: 29)

    1829- Enes (r.a)’den rivâyet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a.v), kadınlardan biat aldığında ölünün arkasından feryâdla ağlamamak üzere söz almıştı. Bunun üzerine kadınlar: “Ey Allah’ın Rasûlü! Cahiliyye döneminde kadınlar ağlarken bize katılmışlardı. Şimdi de biz onlara katılarak topluca ağlıyabilir miyiz?” diye sordular. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v): “İslâm’da toplu halde bir araya gelip ağlamak yoktur” buyurdu. (Buhârî, Cenaiz: 45; Ebû Davud, Cenaiz: 29)

    1830- Ömer (r.a)’den rivâyet edildiğine göre, şöyle demiştir: “Rasûlullah (s.a.v)’den işittim şöyle diyordu: “Ölen kimse, kabrinde feryâd ederek ağlayanlar yüzünden azâb görür.” (Buhârî, Cenaiz: 45; Ebû Davud, Cenaiz: 29)


    1831- İmran b. Husayn (r.a), “Ölen kimse yakınlarının kendisine feryâd ederek ağlamalarından dolayı azâb görür” deyince; bir adam: “Bir kimse, Horasan’da ölse yakınları da burada onun için ağlasalar yine o kimse azâb görür mü?” diye sordu. İmran b. Husayn’da: “Rasûlullah (s.a.v), doğru söyler, sen ise; yalan söylüyorsun” dedi. (Musned: 19071)

    1832- İbn Ömer (r.a)’den rivâyete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Ölen kimse, yakınlarının kendisi için ağlamalarından dolayı azâb görür.” Bu hadis, Aişe’ye söylenince: “Ravi eksik söylemiş” dedi ve şöyle devam etti: “Rasûlullah (s.a.v), bir kabrin yanından geçiyordu şöyle buyurdu:Şu kabirde yatan azâb görüyor, çünkü yakınları onun için ağlıyor.” Daha sonra Aişe, Fatır sûresi’nin 18. ayeti olan: “Kimse kimsenin günah yükünü çekecek değildir” ayetini okudu. (Ebû Davud, Cenaiz: 29; Muvatta', Cenaiz: 12)

    1833- Abdullah b. Ömer (r.anh) şöyle diyor: “Ölen kimse dirilerin ağlamasıyla azâb görür.” Bunun üzerine Aişe şöyle demiştir: Allah, Ebu Abdurrahman’ı bağışlasın, yalan söylememiş fakat unutmuş veya hata etmiştir.” Olay şöyledir: “Rasûlullah (s.a.v), bir Yahudi topluluğuna uğramış, onlar ölen bir kimse için ağlıyorlarmış. Rasûlullah (s.a.v) onlar için “Onlar şu ölüye ağlıyorlar halbuki o azâb görüyor.” buyurmuştur.
    (Ebû Davud, Cenaiz: 29; Muvatta', Cenaiz: 12)

    1834- Aişe (r.anha)’dan rivâyete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Allah, ailesi ve yakınlarının ağlaması yüzünden bir kafirin azabını artırır. (Buhârî, Cenaiz: 32; Tirmizî, Cenaiz: 24)

    1835- İbn ebi Müuleyke (r.a)’den rivâyete göre, şöyle demiştir: “Osman’ın kızı Ummu Eban vefat ettiğinde, diğer insanlarla beraber ben de bulundum. Abdullah b. Ömer’le, İbn Abbas’ın yanına oturdum. Bu arada kadınlar feryâd ederek ağlamaya başladılar. İbn Ömer: “Şu kadınları ağlamaktan sakındırır mısın? Çünkü ben Rasûlullah (s.a.v)’in şöyle buyurduğunu işittim: “Şubhesiz ki ölü ailesinin kendisine ağlamasından dolayı azâb görür” dedi.
    Bunun üzerine İbn Abbas: “Ömer, ölü kendisine ailesinin her ağlaması yüzünden değil bir kısım ağlamaktan dolayı azâb olunur, derdi.” Ömer ile beraber Mekke’den çıkmıştım, Beyda denilen yerde beklerken bir ağaç altında binitli bir gurup gördü. Bak bakalım şu kafilede kim var dedi. Gittim, bir de ne göreyim Suheyb ve ailesi oradalar. Ömer’in yanına döndüm ve: “Ey Mu’minlerin emiri Suheyb ve ailesi var” dedim. “Suheyb’i bana çağır” dedi. Suheyb’i çağırdım, beraberce Medine’ye geldik. Ömer yaralandı. Bunun üzerine Suheyb oturup yanında ağlamaya başladı ve şöyle haykırıyordu: “Ah Kardeşim! Vah Kardeşim!” Ömer’de dedi ki: Ey Suheyb! Ağlama, çünkü ben, Rasûlullah (s.a.v)’den işittim şöyle diyordu: “Ölü, aile ve yakınlarının bazı şekilde ağlamaları yüzünden azâb görür.
    İbn Abbas devamla: Bu hadiseyi Aişe’ye anlattım, o dedi ki:Dikkat edin, vallahi siz bu hadisi yalancılardan ve yalanla itham edilenlerden aktarmıyorsunuz fakat kulak yanılabilir, Kur’an’da size şifa verecek pek çok şeyler vardır. Kimse kimsenin günah yükünü çekecek değildir.” (Fatır 18. Ayet) “Allah, kafir kimseye ailesinin ağlamasından dolayı azâb eder” buyurmuştu.
    (Buhârî, Cenaiz: 32; Müslim, Cenaiz: 9)

    16- ÖLÜYE HANGİ ÇEŞİT AĞLAMAK SERBESTTİR

    1836- Ebu Hurayra (r.anh)’den rivâyete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v)’in ailesinden biri vefat etmişti. Kadınlar bir araya toplanıp ağlamaya başladılar. Ömer’de onları bu işten yasaklayıp azarlamaya kalkmıştı. Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Ey Ömer, bırak onları hâdise yakın olup; kalbler üzüntülü ve gözlerin yaş dökeceği zamandır.”
    (İbn Mâce, Cenaiz: 52; Müsned: 8050)


    *******



    4-
    İbn Kesir Hadis değil tefsir kitabıdır. Tefsirini yaparken Kitabına aldığı bu tür haberleri naklettikten sonra uydurma- israiliyat da demektedir.

    Görüldüğü gibi hadis sünnet düşmanları, insanların akıllarına şüphe atmak, insanları sahih hadislerden soğutmak için böyle yalan yanlış uydurma sözleri hadis diye aralara sokuşturarak bilgisiz insanları kandırmaktadırlar.
    Bu tarz kalpleri hastalıklı şeytanın maskaralarına kapılıp aldanmamak lazım:

    îbnu Kesîr habere öz olarak değindikten sonra bunun "isrâîliyyat' tan olduğu ihtimalini tasrîh eder (tefsir, V. 385).


    Eserlerine isrâîliyyatı almamak için titizlik gösteren bazı îslâm bilginleri ise bu tür haberlere —(ilgili âyetleri tefsîr ederken)— katiyyen ehemmiyet vermemişlerdir
    [En-Nesefî, et-Teysîr, varak 17Ob; Îbnu 'Atiyye, el-Muharrav,varak 49b; Mekkî îbn Hammûg, tefsîr,302a]

    Tıbkı Îbnu Kesîr gibi İbnu 'Atıyye de rivayetleri eserine aldıktan sonra; bunların zayıf haberler olduğunu, mevcut senedlerle bunları isbata imkân olmadığını tenbîh eder
    [El-Muharrar, IV. varak 49b.]

    Bu meselenin benzerini hadis diye risale-i nurlara alan said Nursi'ye bu konuda reddiye yazılmış , gerekli açıklamaları izah edilmiştir.

    1 _ MUHAKEMAT kitabında HADİS DEĞİLDİR dediği bir sözü , LEMALAR kitabında " SAHİH HADİSTİR " diyerek anlatmıştır
    http://www.islam-tr.com/forum/konu/risale-i-nurlarda-tezat-ve-yanlisliklar-kitap.7125/


    ************


    5-


    UĞURSUZLUK

    Herhangi bir şeyde bulunduğu zannedilen ve işlerin ters gitmesine sebep olarak ileri sürülen hal.

    Değişik çağlarda pek çok kişi ve toplumlar çevrelerinde gördükleri bir takım eşyalarda, hayvanlarda ve tabiat olaylarında uğursuzluk bulunduğuna inanmıştır. Çağımızda bu uğursuzluk anlayışını üzerinden atamamış pek çok insan görülür. Bu tipteki insanlar, uğursuz olarak niteledikleri şeylerden, kendilerine bir kötülük ve zarar geleceği inancındadır. Daima bu tür şeylerden uzak durmağa çalışırlar. Hiç bir dinî ve ilmî kaynağı olmayan "uğursuzluk" anlayışına sahip olsalar, hayatların her safhasında korku ve endişe içinde bulunurlar.

    Aslında hiç bir şeyde uğursuzluk yoktur. Hiç bir şey doğuştan uğurlu değildir. Uğursuzluk olsa olsa herkesin kendisinde, kendi yorumunda ve anlayışındadır. Halk arasında sık sık kullanılan "Uğurlu geldi" veya "Uğursuz geldi" gibi sözler birer zan ve kuruntudan ibarettir.


    Peygamber (s.a.v) bir hadis-i şerifinde, "İslâm'da taşe'um (uğursuz sayma, kötüye yorma) yoktur; en iyisi tefe'uldur (iyiye yorma)" (Buharî, Tıb, 54) buyurarak, bu zararlı anlayışın İslam'da bulunmadığını ifade etmiştir.

    Diğer bir hadiste ise: "Eşya da uğursuzluk yoktur, safer ayında uğursuzluk yoktur, baykuşun ötmesinde bir uğursuzluk yoktur" (Muslim, Selâm, 102) buyurulmuştur.


    Uğursuz Saymak


    5754 - Ebu Hurayra'dan, dedi ki : Rasulullah (s.a.v.)'i "Uğursuzluk yoktur. Bunun hayırlısı tefe'uldur" diye buyururken dinledim.
    Ashab: "Tefe'ul nedir diye sorunca, Allahrasulu (s.a.v.) : "sizden birinizin işiteceği güzel bir sözdür" buyurdu.

    (İbn Hacer el Askalani; Fethul Bari (Sahih-i Buhari şerhi); Bab Tıb, C. 11 s. 489)

    2859- Sehl ibn Sa'd es Saidi'den nakledildiğine göre Rasul-u Ekram (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
    "Eğer uğursuzluk bir varlıkta olacaksa kadında , atta ve evde olur".


    Abdurrazzak'ın Musannef'inde Ma'mer'den naklettiğine göre hadiste işaret edilen uğursuzluk şöyle açıklanmıştır: "Kadının uğursuzluğu kısır olması , atın uğursuzluğu sırtına binip cihad etmemek ve evin uğursuzluğu ise kötü komşularla olmaktır".
    Ebu Davud'un İbnu'l Kasım'dan naklettiğine göre İmam Malik'e bu konu sorulmuş o da : "Öyle evler var ki , insanlar orada otururlar ve helak olup giderler" diye cevap vermiştir.
    Maziri, İmam Malik'in bu sözünü şöyle yorumlamıştır : "İmam Malik de hadisi açık ifadesine göre kabul etmiştir. Bunun anlamı şudur: Bazen kul Allahın takdiri ile hoşlanmadığı bir evde ve bölgede yaşamak zorunda kalabilir. Bu durumda ev adeta bu kötü durumun bir sebebi gibi olur ve uğursuzluk eve izafe edilir".


    İbnu'l Arabi ise İmam Malik'in bu sözüyle ilgili olarak şunları söylemiştir:
    "İmam Malik uğursuzluğu eve izafe etmek istememiştir. Burada sadece bir dil özelliği söz konusudur; halkın kullanımına uygun olarak böyle bir ifade kullanılmıştır. O bu sözüyle şuna işaret eder: Böyle kötü bir çevrede bulunan kimseler kendi inançlarını korumak ve batıla düşmemek için orayı terk etmelidirler."


    Bana göre İbnu'l Arabi'nin açıklaması daha doğrudur. Bu yönüyle hadis -bulaşıcı olmadığı halde- cüzzamlı bir hastadan kaçmaya benzer. Çünkü bir kimse cüzzamlı hastaya yaklaşıp aynı hastalığa yakalanacak olsa bunu ondan kaptığına ve o hastanın uğursuzluğuna inanabilir. İşte böylesi durumlardan kaçınmak için onlardan uzak durulması emredilmiştir. Dolayısıyla oturduğu evde böylesine rahatsız edici bir durumla karşı karşıya olan kimse de oradan taşınarak bu sorununu çözebilir. Zira bu evde oturduğu sürece oranın gerçekten uğursuz bir mekan olduğuna inanmaya başlayabilir.
    (İbn Hacer el Askalani; Fethul Bari (Sahih-i Buhari şerhi) ; Bab Cihad ve Siyer, C. 6, s. 190 - 191)



    5094 - İbn Ömer'den , dedi ki : Peygamber (s.a.v.)'in huzurunda uğursuzluktan söz ettiler. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu. "Eğer uğursuzluk herhangi bir şeyde varsa bu, evde , kadında ve atta söz konusu olur."

    5095- Sehl ibn Sa'd'dan rivayete göre Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
    "Eğer (uğursuzluk) bir şeyde varsa atta, kadında ve meskendedir".


    5096- Usame ibn Zeyd (r.anh)dan rivayete göre: Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu:
    "Ben, benden sonra erkekler için kadınlardan daha zararlı bir fitne bırakmış değilim"


    İZAHAT :

    "Kadının uğursuzluğundan sakınılması"
    Burada (uğursuzluk anlamı verilen) : "eş-Şu'm" uğur anlamına gelen "el-yumn"un zıttıdır.


    "Ve yüce Allah'ın : "Muhakkak ki Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır" (Teğabun 14) buyruğu ." Bununla (Buhari) uğursuzluğun yalnızca bazı kadınlar hakkında söz konusu olduğu, diğer bazıları hakkında da söz konusu olmadığını işaret etmek istemiş gibidir. Buna da ayet-i kerime'deki kısmilik bildiren (....dan anlamındaki) "min"in delaletininden hareket ederek işarette bulunmaktadır.


    Ahmed b. Hanbel'in rivayet ettiği gibi İbn Hibban ve Hakim de sahih olduğunu belirttiği aynı zamanda Sa'd' ın merfu olarak rivayet ettiği hadis şöyledir :
    "Şu üç husus Ademoğlunun mutluluğundandır: Saliha bir kadın , uygun bir mesken ve uygun bir binek. Şu üç husus da Ademoğlunun bedbahtlığındandır : Kötü kadın, kötü mesken ve kötü binek".



    "Ben, benden sonra erkekler için kadınlardan daha zararlı bir fitne bırakmış değilim"
    Şeyh Takıyyuddin es Subki der ki : Buhari'nin bu hadisi (5096) , ayet-i kerimeyi bab başlığında zikrettikten sonra İbn Ömer ve Sehl yolu ile gelen iki hadisin akabinde zikretmesi, uğursuzluğun, kendisinden düşmanlık ve fitne görülen kadınlara tahsis edildiğine bir işarettir. Bazı kimselerin anladığı gibi kadının topuğundan bile uğursuzluğun söz konusu olduğu yahut kadının bunda bir etkisinin olduğu şeklindeki anlam doğru değildir. Zaten bu , ilim adamlarından hiçbir kimsenin belirtmediği bir görüştür. Kadının bunda bir sebep olduğunu söyleyen kimse de cahildir. Çünkü şeriat koyucu, yağmuru yıldızların doğuşlarına bağlayan kimse hakkında mutlak olarak kafir ifadesini kullanmıştır. O halde kadının herhangibir dahlinin bulunmadığı bir husus dolayısı ile şerri kaddına nispet eden kimsenin durumu ne olabilir? Olsa da görülen bir kaza ve kadere uygun bir halin ortaya çıkmasından ibarettir.


    Hadisten Çıkarılan Sonuçlar :

    1- Kadınlar dolayısıyla fitneye maruz kalmak, başkaları dolayısıyla fitneye maruz kalmaktan daha ağırdır. Bunu yüce Allah'ın "Kadınlar .... gibi arzulanan şeylere sevgi, insanlara süslü gösterildi" (Al-i İmran 14) buyruğu da buna tanıklık etmektedir. Yüce Allah onları arzulanıp , sevilen şeyler arasında saymış ve direk türler arasında önce onları zikrederek başlamıştır. Yine muşahede ile görülen şu ki : Erkeğin , yanında bulunan hanımından olma çocuğuna karşı olan sevgisi, bu durumda olmayan başka bir kadından doğma çocuğuna olan sevgisinden daha fazladır.

    2- Hukemadan birisi şöyle demiştir: kadınlar tamamıyla bir şerdir. Onlardaki en şer olan husus ise onlardan mustağni kalamayıştır.
    Kadınlar "akli" ve dini bakımdan eksiklik" ile nitelendirilmiş olmakla birlikte erkeği akli ve dini bakımdan eksiklik gerektiren hususları işlemeye de iterler. Erkeğin dini hususlardan uzaklaşarak dünyaya talip olmak üzere hırs göstermesi gibi .... Bu ise fesadın en ağır halidir.


    Muslim , Ebu Said yoluyla gelen "ve kadınlardan sakınınız" diye bilinen hadisin bir kısmında şunları da zikretmiş bulunmaktadır: "Çünkü İsrailoğullarının fitneye ilk maruz kalması, kadınlar hususunda olmuştu."

    (İbn Hacer el Askalani; Fethul Bari (Sahih-i Buhari şerhi) ; Bab Nikah, C. 10 s. 381 - 383)
  5. ABDULHAK

    ABDULHAK Üye

    6-

    İslam dini savaş esnasında savaşla alakası olmayan (Başka bir yerde iken) kadın , çocuk , aşırı yaşlı ve hastalardan el çekmeyi , onları öldürmemeyi emretmiştir.

    Normal şartlarda İslamın savaş prensibini Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

    Enes’in bildirdiğine göre Rasulullah (s.a.v.) -savaşa giden askerlerine hitaben- şöyle buyurdu:

    Allah’ın adıyla, Allah’ın inayetiyle ve Rasulullah’ın dini üzere (cihad etmek üzere) yürüyün. Sakın piri fani yaşlıları, çocukları, kadınları öldürmeyin. Ganimetten bir şey çalmayın, ganimetlerinizi toplayıp uygun bir şekilde muhafaza edin. İyi davranış sergileyin, şüphesiz Allah iyi, güzel davrananları sever.”

    (Ebu Davud, Cihad, 90; Neylu’l-Evtar,7/246).

    Fakat bu sınıflardan savaşa katkısı olan , yardım edenlerin öldürülmesini de emretmiştir. Aynı zamanda mecburiyet durumlarında yani gece baskınlarında bunların ehilleri istemeden de öldürülmesi sonucunda bir sakınca olmadığı bildirilmiştir.
    Yahudi gibi maddiyat düşkünü kafirlerin kaleye sığınıp savaşmamak için kapıları kitlemesi üzerine Rasulullah Allahın izniyle onların ağaçlarını dahi kesitrmiştir.
    Tüm bunlar savaş stratejisi gereğidir. Normal şartlarda olacak işlerden değildir.

    Şimdi konuyla ilgili hadisi şerifleri aktaralım:


    Kadınlarla Çocukların Gece Baskınlarında Kasıdsız Olarak Öldürülmelerinin Cevazı Babı

    26- (1745) Bize Yahya b. Yahya ile Saîd b. Mansur ve Amru'n-Nâkıd, toptan İbni Uyeyne'den rivayet ettiler.
    Yahya (Dedi ki) : Bize Sufyân b. Uyeyne, Zuhrî'den, o da Ubeydullah'dan, o da İbni Abbas'dan, o da Sa'b b. Cessâme'den naklen haber verdi. Sa'b şöyle demiş:
    Peygamber (s.a.v.)'e muşriklerden gece baskınına uğrayan zürriyetlerin hükmü soruldu. Bu suretle müslümanlar onların kadınlarına ve çocuklarına isabet ediyorlardı.
    Peygamber (s.a.v):
    «Onlar onlardandır. buyurdular.
    ( Muslim ; Cihad 26 )


    27- (...) Bize Abd b. Humeyd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdurrazzâk haber verdi. (Dedi ki) : Bize Ma'mer, Zuhrî'den, o da Ubeydullah b. Abdillâh b. Utbe'den, o da Ibni Abbâs'dan, o da Sa'b b. Cessâme'den naklen haber verdi. (Şöyle demiş) :
    Yâ Rasûlâllah! Biz gece baskınında müşriklerin zürriyetlerine isabet ediyoruz! dedim,
    «Onlar onlardandır.» buyurdular.

    ( Muslim ; Cihad 27 )

    Kafirlerin Ağaçlarını Kesme ve Yakmanın Cevazı Babı

    29- (1746) Bize Yahya b. Yahya ile Muhammed b. Rumh rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize Leys haber verdi. Bize Kuteybetu'bnu Saîd de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Leys, Nâ-fi'den, o da Abdullah'dan naklen rivayet etti ki,
    Rasûlullah (SahALLAHu Aleyhi ve Sellem) Benî Nadîr'in hurmalarını yakmış ve kesmiş. Bu yer Buveyre'dir.
    Kuteybe ile İbni Rumi kendi hadîslerinde şunu ziyade ettiler: «Bunun üzerine ALLAH (Azze ve Celie): Yaş ağaç nâmına her neyi keser veya kökleri üstünde ayakta bırakırsanız (bu) ALLAH'ın izniyledir: Hem de yoldan çıkanları rezîl etsin diye! [Haşr : 5.] âyet-i kerîmesini indirdi.»




    Gece muşriklere yapılan baskınlarda kadın ve çocuklar da ölüyor, bunun hükmü nedir?” şeklindeki soruya karşı Peygamberimiz (s.a.v.)onlar da onlardan (müşrik olanlardan)dır” şeklinde cevap vermiştir.
    (Buharî, Cihad, 146; Muslim, Cihad, 26/h.no: 1745).


    İmam Nevevî ve İbn Hacer’e göre, bu hadiste “kadın ve çocukların kasten öldürülmesi olayından” değil, “muşrik erkeklere atılan (ok-mızrak gibi) silahların yanlışlıkla/bir kasıt olmaksızın onlara isabet etmesi” veya “onlara dokunmadan düşman erkeklere ulaşma imkânı olmadığı durumlardan” söz edilmektedir.
    (Nevevî, İbn Hacer, ilgili hadisin şerhi).

    Aynı meselede İbn-i Kudame (rahimehullah) eserinde şöyle demektedir :
    “Kafirlere geceleyin baskın yapmak ve haber vermeden öldürmek caizdir. Ahmed, geceleyin baskın yapmakta bir sakınca olmadığını söyler. Zaten Rumlara geceleyin baskın yapılmadı mı? Düşmana geceleyin saldırmanın mekruh olduğunu söyleyen kimse bilmiyoruz. Sufyan, Zuhri, Abdullah bin Abbas ve Sab bin Cessame sened zinciri ile Rasulullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle aktarılır: “Muşriklerin evlerine gece baskın düzenliyoruz, onların kadın ve çocuklarını esir alıyoruz, bunda bir sakınca var mıdır?” diye soruldu. Bunun üzerine Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Onlar da onlardandır” diye cevap verdi.
    Bu hadisin senedi hasendir. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) kadın ve çocukların öldürülmesini yasaklamaktadır, diye itiraz edilirse, bunun kasten onları öldürmenin yasaklığıyla ilgili olduğunu söyleriz.
    Ahmed, onların kasten öldürülmesine karşı çıkmaktadır. Sab’ın (radıyallahu anh) rivayet ettiği hadis kadınların öldürülmesinin nehyinden sonrasına denk gelmektedir. Çünkü kadınların öldürülmelerinin nehyi İbn-i Ebi Hukayk’ın öldürülmesi için adam gönderilmesi esnasında olmuştur. Her iki rivayeti uzlaştırmak da mümkündür. Yasaklanan öldürme, kasıtlı öldürmedir; mubah olan öldürme ise, kasıtsız yapılandır.”

    (El-Muğni ve’ş-Şerhu’l-Kebir, 10/503)

    Sab’ın hadisini şerhederken İbn-i Hacer (rahimehullah), bunun mensuh olabileceğini belirtir. Çünkü Ebu Davud’un rivayetinde Zuhri’nin sözünden bu hadise ilave olunmuş bir fazlalık bulunmaktadır. Rivayetin sonunda “Sufyan der ki: Zuhri dedi ki: Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) kadın ve çocukların öldürülmesini yasakladı.”
    İbn-i Hacer şöyle der: “Zuhri bu sözü ile sanki Sa’b hadisinin mensuh olduğuna işaret etmektedir.”
    Ne var ki bu yasaklamanın tarihi ile ilgili rivayet konusunda da ihtilaf bulunmaktadır. Ebu Davud’un rivayetinde Ebu’l-Hukayk’ın öldürülmesi için adam gönderildiği dönemde olduğu söylenirken, İbn-i Hibban’ın rivayetinde ise Huneyn günü olduğu belirtilmektedir.

    (Fethu’l-Bari, 6/147)

    Ebu Bekr el-Hazımi, bu iki hadisi nakletmiş ve bir grubun, ikinci hadisin birinci hadisi neshettiğini, başka bir grubun birinci hadisin ikinci hadisi neshettiğini ve yine üçüncü bir grubun ise bu iki hadisi uzlaştırmaya çalıştığını aktarır. Daha sonra ise bu iki hadisin uzlaştırıldığı Şafii’nin görüşünü nakletmiştir.
    Şafii (rahimehullah) şöyle der: “Sab hadisi, Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) son umresi sırasında olmuştur. Şayet birinci umresi sırasında olmuşsa, bu dönemde veya daha öncesinde İbnu Ebi’l-Hukayk öldürülmüştü. Son umresi sırasında olmuşsa, bunun İbnu Ebi’l-Hukayk’ın öldürülmesi olayından sonra olduğu kesindir.”
    Şafii (rahimehullah), Rasulullah’ın (s.a.v.) kadın ve çocukları öldürmeyi yasakladığını biliyoruz, ancak daha sonradan bunu serbest bıraktığını bilmiyoruz, demektedir. Bize göre kadın ve çocukların öldürülmesinin yasaklığı, bu kadın ve çocukların, öldürülmeleri emredilen düşman kişilerden ayırt edilebilmelerinin mümkün olduğu yerlerdedir. “Onlar da onlardandır” sözü, bu kadın ve çocukların da hem can ve hem de yurt bakımından dokunulmazlığa sahip olmadıkları manasındadır. Bu nedenle Rasulullah (s.a.v.) geceleyin düşmana baskın yapmayı mubah kılmıştır. Mustalıkoğullarına iki defa gece baskını yapmıştır.
    Rasulullah (s.a.v.) gece baskını yapmayı helal kılmışsa, bu durumda baskın sırasında düşmandan kadın ve çocukların ele geçirilmesinin helal olmasını da hiç kimse haram kılamaz. Bu nedenle bu kadın ve çocukların öldürülmelerinden dolayı günah kazanma, kefaret, diyet veya kısas gibi şeyler yoktur. Çünkü gece baskını yapmak mubah kılınmıştır. Onlar için İslam dokunulmazlığı da yoktur. Ancak onlar erkeklerden ayrı ve seçilebilir durumda iseler, onları öldürmek doğru olmaz. Çocukların öldürülmesinin yasaklanması, öldürmeyi gerektirecek küfür işleri henüz yapmamaları sebebiyledir. Kadınların öldürülmesinin yasaklanması ise, onların savaşçı olmamalarından dolayıdır. Hem çocuklar ve hem de kadınlar ele geçirildikleri taktirde Allah’ın dinine destek olmaya adaydırlar.”
    (El-Hazımi, el-İtibar fi’n-Nasihi ve’l-Mensuhi, 215, Matbaatu’l-Endülüs, Hıms, 1386)

    Şafii'nin ve daha önce Nevevi’nin söylediğinin özeti şudur: Öldürülmesi istenen kafirler ile içiçe olmaları halinde kadın ve çocukların öldürülmesinde bir sakınca yoktur. Ancak kasten, onları hedef edinmek ve öldürmek doğru değildir. Allahu Teala en doğrusunu bilir.


    *************


    7-

    Ebû Zerr (r.anh)’den rivâyete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
    Bir kimse önüne hayvan semerinin önündeki veya arkasındaki tahta kadar da olsa bir şeyi koymaksızın namaz kılarsa önünden geçen siyah köpek, kadın ve eşek onun namazını keserek bozar."
    Ebû Zerr’e sordum; "Kara köpeğin kırmızı ve beyaz köpekten farkı nedir?"
    Dedi ki: "Ey kardeşimin oğlu benim Rasûlullah (s.a.v.)’e sorduğum şeyi sende bana sordun, "siyah köpek şeytandır buyurdular.

    (Nesâî, Kıble: 7; Ebû Dâvûd, Salat: 113; Dârimi, Salat: 43; Tirmizî, Salat: 253)


    žTirmîzî: Bu konuda Ebû Saîd, Hakem b. Amr el Gıfârî, Ebû Hurayra ve Enes’den de hadis rivâyet edilmiştir.
    Tirmîzî: Ebû Zerr hadisi hasen sahihtir.
    Bazı ilim adamları bu hadisle amel ederek, eşek, kadın ve siyah köpek namazı keser demişlerdir.
    Ahmed diyor ki: Siyah köpek namazı keser, bunda şubhem yok fakat kadın ve eşek konusunda şubheliyim.
    İshâk diyor ki: Namazı kara köpekten başka hiçbir şey kesmez.


    514- Aişe (r.anha)'nın yanında namaz kılanın önünden geçen köpek, merkep ve kadının namazı bozacağından bahsedildi. Bunun üzerine o şöyle dedi :
    "Bizi merkep ve köpeğe mi benzettiniz?! Allah'a and olsun ki ben , kıble ile Peygamber (s.a.v.) arasında yatarken, onun bana doğru namaz kıldığını gördüm. Bazen bir ihtiyacım hasıl olurdu. Ona karşı oturup, Allah Rasulu (s.a.v.)i rahatsız etmek istemezdim. Bu yüzden ayak ucu tarafından yavaşça sıyrılıp çıkardım".

    AÇIKLAMA :

    (Başkası tarafından yapılan bir fiil, Namaz kılanın namazını bozmaz görüşünde olanlar) :
    Bu hadisle amel edip etmeme konusunda alimler farklı yorumlar yapmışlardır. Tahavi ve daha başka alimlere göre, Ebu Zerr'den nakledilen hadis ile buna benzer diğer rivayetler, Hz. aişe hadisi vb. ile neshedilmiştir. Ancak neshin iki olayın zamanının bilinmesi ve iki olayı uzlaştırmanın mümkün olmaması durumunda gerçekleşeceği söylenerek bu görüşe itiraz edilmiştir. Zaman bakımından meseleye baktığımız zaman, olayların tarihinin saptanması imkansızdır. İki olayı uzlaştırmak ise mümkündür.
    İmam Şafii ve diğer alimler, Ebu Zerr hadisinde geçen namazı kat' etme ifadesini, namazı bozmak olarak değil de namazdaki huşuu azaltmak olarak tevil etmiştir. Nitekim bu rivayetin ravisinin köpeğin siyah ile takyid edilmesini sorması ve ona siyah köpeğin şeytan olduğu şeklinde cevap verilmesi de bunu destekler. Malum olduğu üzere şeytanın namaz kılanın önünden geçmesi namazı bozmaz.
    Nitekim bu konuda Sahih-i Buhari'de "Namaz için kamet getirildiği zaman şeytan döner gider, kamet bitince kişi ile nefsi arasına girer". hadisi gelecektir.

    Ahmed bin Hanbel şöyle demiştir :

    "Namaz kılanın önünden siyah köpeğin geçmesi namazı bozar. Merkebin veya kadının geçmesi ise tartışmalıdır."
    İbn Dakiku'l İyd onun bu sözünü şu şekilde izah etmiştir:
    "Ahmed bin Hanbel siyah köpeğin namazı bozduğunu gösteren hadislere aykırı bir hadis bulamamıştır. Ancak Mina'da merkebin üzerinde namaz kılanların önünden geçen İbn Abbas'tan nakledilen hadis , merkebin namazı bozacağına dair hadisle çelişir. Aynı şekilde bu konuda zikredilen Aişe hadisi de kadının namaz kılanın önünden geçmesinin namazı bozacağı hükmü ile çelişir".
    (İbn Hacer el Askalani; Fethul Bari (Sahih-i Buhari şerhi) ; Bab Namaz, C. 2 s. 147 - 148)

    Cabir İbnu Abdillah (radıyallahu anh) anlatıyor:
    "Rasulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bize köpekleri öldürmeyi emrettiler. (Bunun üzerine biz) çölden gelen kadına refakat eden köpeğe varıncaya kadar (bütün köpekleri) öldürdük. Sonra (aleyhissalâtu vesselâm) köpekleri öldürmeyi yasakladı ve:
    "Halis siyahını (ve gözlerinin üstünde iki nokta gibi beyazı olan) iki noktalısını öldürün, zîra o şeytandır!" buyurdular.

    İbnu Ömer (r.anh) anlatıyor: "Rasulullah (aleyhissalâtu vesselâm), köpeklerin öldürülmesini emrettiler ve onların öldürülmesi için Medine'nin etrafına haber saldılar."
    Bu rivayetleri gözönüne alan Ahmed İbnu Hanbel ile bazı Şafiî alimler, halis, siyah köpeğin avcılıkta kullanılmasını uygun görmemişler ve Cabir (radıyallahu anh) hadisinin zahirini esas alarak: "Zîra siyah köpek şeytandır; helal olan av, şeytanın değil, köpeğin avladığıdır" demişlerdir. Fakat alimlerin ekseriyeti yani cumhur, siyah köpekle diğerleri arasında fark olmayacağına hükmetmiştir.
    Hadiste ona şeytan denmesi, onların köpek olmadığını belirtmeye matuf değildir. Bundandır ki, beyaz gibi, siyah köpeğin de ağzını soktuğu kabın yıkanması gerekir. İmam Âzam, İmam Malik ve İmam Şafiî rahimehumullah'ın mezhebleri böyledir.
    Alimler, siyah köpeğin şeytan olarak ifade edilmesinde zahirin maksud olmadığına, Kur'an-ı Kerim'de -mesela Nas suresinde- kötülüğü galebe çalan insanlara şeytan denmiş olmasını delil gösterirler. Allah böylelerine şeytan demiş ama öldürülmelerini emretmemiştir.
    İbnu Abdilberr'e göre, zararlı olmadıkça hiçbir köpek öldürülmez. "Çünkü der Aleyhissalâtu vesselâm canlıları silaha hedef yapmayı nehyetmiştir. Üstelik köpeğe su vermenin faziletiyle ilgili hadis mevcuttur.
    Hadiste: "Her ciğer sahibine su vermenin ecri vardır" buyrulmuştur."

    İbnu Abdilberr, kanaatine fiilî durumu da şahid gösterir: "Her tarafta bunca alim ve dine aykırı işlere göz yummayan uyanık kimseler olduğu halde köpekleri öldürme adeti yoktur. Ben, Müslümanların hiçbir fakihinin, köpek beslemeyi adaleti cerheden, şahidliğe mani olan bir hal saydığını görmedim. Sadece Şâfiî mezhebi ihtiyaç yokken köpek beslemeyi haram saymıştır" der.

    Hangi çeşitten olursa olsun "köpek sulama"nın ecrinden bahseden hadise gelince:
    "Ebu Hurayra (radıyallahu anh) anlatıyor: "Rasulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
    "Fahişe bir kadın, bir kuyu başında susuzluktan dilini çıkarmış soluyan ve ölümle pençeleşen bir köpeğe rastladı. Hemen ayakkabısını çıkararak başörtüsüne bağlayıp hayvana su çıkardı. Bu sebeple kadının günahları affolundu."

    (Buhari, Muslim)


    İlgili Hadisin detayı :

    Köpeğe Su Veren Fahişe Kadının Affedilme Hadisinin Şerhi ve Sıhhati Nedir?
    http://www.islam-tr.net/hadis-ve-hadis-usulu/41857-kopege-su-veren-fahise-kadinin-affedilme-hadisinin-serhi-ve-sihhati-nedir.html


    3322- Ebu Talha'dan nakledildiğine göre Rasulullah(s.a.v.)şöyle buyurmuştur:
    "İçinde köpek ve resim (suret) bulunan eve melekler girmez"

    3323- Abdullah bin Ömer'den nakledildiğine göre Rasulullah (s.a.v.) köpeklerin öldürülmesini emretmiştir.


    3324- Ebu Hurayra'den nakledildiğine göre Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

    "Bekçi veya çoban köpeği dışında köpek bulunduran kimselerin amellerinden her gün bir kırat eksilir."

    3325- Sufyan İbn Ebu Zuheyr eş Şenei şöyle dmeiştir : Rasulullah (s.a.v.) : " Bağını - bahçesini ve hayvanlarını korumak dışında bir maksatla köpek barındıran kimselerin amellerinden her gün bir kırat eksilir" buyurduğunu duydum.

    Ravilerden Saib İbn Yezid, Sufyan İbn Ebu Zuheyr'e : "Bunu gerçekten Rasulullah'tan (s.a.v.) bizzat işittin mi?" diye sorunca;
    Sufyan: "Evet, işte şu kıblenin Rabbine yemin olsun ki işittim!" demiştir.
    (İbn Hacer el Askalani; Fethul Bari (Sahih-i Buhari şerhi) ; Bab Yaratılışın Başlangıcı, C. 6 s. 647 - 648)


    66- .. Mutarrif b. Abdullah'tan , onun da Abdullah b. el-Mugaffel'den rivayet ettiğine göre, Peygamber (s.a.v.)köpeklerin öldürülmesini emretti.

    Sonra da: "Köpekler ile neden ilgileniyorum ki ? dedi. Daha sonra şöyle buyurdu : "Köpek sizden birinize ait bir kabı yalayacak olursa , o kimse o kabı 7 defa yıkasın. 8.'sini ise toprağa bulayarak yıkayın "
    (Muslim , Taharet, 93 ; Ebu Davud , Tahret , 37; Nesai , Taharet,52 , Miyah, 7 ; İbn Mace , Taharet ,31 )

    Ebu Hurayra (r.anh) anlatıyor: " Rasulûllah (s.a.v.) buyurdular ki:

    "Bir kaba, köpek banmışsa, onun temizlenmesi, 7 kere su ile yıkanmasına bağlıdır, hatta bunların ilki toprakla olmalıdır."
    (Buhari, Vudu 33; Muslim, taharet 97, (279); Muvatta, Taharet 35, (1, 34); Ebu Davud, Taharet 37, (71, 72, 73); Tirmizi, Taharet 68, (91); Nesai, Miyah 7, (1, 176, 177). Kutub-i sitte : 3496)


    ***************


    8-


    2- Bir Kadın Görüp de Onda Gözü Kalan Kimseyi, Karısına veya Cariyesine Gelerek Onunla Cima Etmeye Teşvik Babı

    9- (1403) Bize Amr b. Amr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdûl'â'lâ rivâyct.ctti. (Dedi ki) : Bize Hişam b. Ebî Abdillâh, Ebu'z-Zufaeyr'den, o da Câbîr'den naklen rivayet eyledi ki: Rasûlullah (s.a.v.) bir kadın görmüş. Muteakiben zevcesi Zeyneb'e gelmiş. Zeyneb kendine ait bir deri örüyormuş.
    Rasûlullah (s.a.v.) he*men hacetini bitirmiş. Sonra Ashabının yanına çıkarak:
    «Şubhesiz ki, kadın şeytan suretinde gelir, şeytan suretinde gider. Bi*riniz bir kadın gördü mü hemen ailesine gelsin. Çünkü bu onun nefsinde olan şeyi giderir.» buyurmuşlar.

    (Sahih-i Muslim, Nikah , 9)

    (...) Bize Zuheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdussanıed Abdilvâris rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Harb b. Ebi'l-Âliye rivayet eyIedi. (Dedi ki) : Bize Ebû'z-Zubeyr, Câbir b. Abdillâh'dan naklen riva*yet etti ki, Peygamber (s.a.v.) bir kadın görmüş.
    Râvi yukarda hadîsin mislini rivayet etmiş. Yalnız: «Zevcesi Zeyneb'e gelmiş. Zeyneb bir deri örüyormuş» demiş «Şeytan suretinde gider» cümlesini söylememiştir.

    10- (...) Bana Selemetû'bnu Şebîb b. rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hasan b. Â'yen rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ma'kıl, Ebû'z-Zubeyr'den naklen rivayet eyledi. (Demiş ki) : Câbir şunu söyledi : Ben Peygamber (s.a.v.):
    «Birinizin bir kadın hoşuna gider de gönlüne girerse, hemen kendi karısına giderek onunla cima' etsin. Çünkü bu nefsindeki şeyi giderir.» buyururken işittim.

    Ulemânın beyanına göre kadının şeytan suretinde gidip gelmesin*den murâd, nefsi fitneye davet etmesine işarettir. Çünkü Teâlâ hazret*leri erkeklerin nefislerinde kadınlara karşı bir meyi halk etmiştir. On*lara bakmaktan lezzet duyarlar. Binâenaleyh kadın erkeğe vesvese ve*rerek şerre davet eden bir mahlûk olduğu için şeytana benzetilmiştir.

    Menîe': Henüz tabaklanmaya konan deridir. Daha sonra «Efîk», da*ha sonra da «Edîm» nâmını alır. Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin bir kadın görerek Hz. Zeyneb'e gelmesi ve onun cinsî munâsebette bulunması ashabına talîm ve irşad içindir. Dışarda bir ka*dın görerek onda gözü kalanların böyle yapmaları îcab eder.

    Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:

    1- Bir kadın görerek şehveti harekete gelen kimsenin derhal ka*rısı ile cimaa' etmesi ve nefsini yatıştırması mustehabdır.
    2- Zaruret yokken kadının erkekler arasına çıkmaması îcab eder.
    3- Erkek ecnebi bir kadına, kadının elbisesine ve zînetlerine mut*lak surette bakmamalıdır.

    4- Kadın öte beri işlerle meşgul olsa bile kocasının onu gece veya gündüz cimâa' davet etmesinde beis yoktur. Çünkü bazen erkeğe şehvet galebe çalar, cimâa' tehir edilirse bedenine, kalbine veya gözüne zarar gelebilir.



    ************

    9-




    Muslim, Ebu Talha’dan Rasulullah (s.a.v.) şöyle derken işittiğini rivayet etti:
    لاتَدْخُلُالْمَلائِكَةُبَيْتًافِيهِكَلْبٌوَلاصُ ورَةٌ

    İçerisindebir köpek ve suret olan bir eve Melek girmez.”
    (Muslim, K. Lilbâs ve’z Zîneh, 3929)


    - Buhari ve Muslim, Aişe hadisinden şöyle dediğini ortaya koydular:
    Rasulullah (s.a.v.) bana geldiğinde, bana ait olan kapı girişini içerisinde resim olan bir çeşit nakışlı kumaş ile örtmüştüm. Rasul (s.a.v.) onu görünce, yüz rengi kızararak onu çekip yırttı. Şöyle dedi:


    يَاعَائِشَةُأَشَدُّالنَّاسِعَذَابًا عِنْدَ اللَّهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ الَّذِينَ يُضَاهُونَ بِخَلْقِ اللَّهِ

    Ey Aişe, Kıyamet Günü azab bakımından en zor durumda olanlar, yaratmakta Allah’a benzer olmaya çalışanlardır.”
    (Buhari, Muslim, K. Lilbâs ve’z Zîneh, 3937)


    - Ahmed, Ebu Hurayra’dan, Rasulullah (s.a.v.)’in şöyle dediğini rivayet etti:
    أَتَانِي جِبْرِيلُ عَلَيْهِ السَّلام فَقَالَ إِنِّي كُنْتُ أَتَيْتُكَ اللَّيْلَةَ فَلَمْ يَمْنَعْنِي أَنْ أَدْخُلَ عَلَيْكَ الْبَيْتَ الَّذِي أَنْتَ فِيهِ إِلا أَنَّهُ كَانَ فِي الْبَيْتِ تِمْثَالُ رَجُلٍ وَكَانَ فِي الْبَيْتِ قِرَامُ سِتْرٍ فِيهِ تَمَاثِيلُ فَمُرْ بِرَأْسِ التِّمْثَالِ يُقْطَعْ فَيُصَيَّرَ كَهَيْئَةِ الشَّجَرَةِ وَمُرْ بِالسِّتْرِ يُقْطَعْ فَيُجْعَلَ مِنْهُ وِسَادَتَانِ تُوطَآَنِ وَمُرْ بِالْكَلْبِ فَيُخْرَجَ فَفَعَلَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ
    "Bana Cibril (a.s) gelip şöyle dedi:
    Ben sana gece geldim. Zira içerisinde senin olduğun evde sana gelmeme engel olan bir şey yoktu. Ancak evde bir adam heykeli olduğunda, içerisinde resimler olan nakışlı örtüler olduğunda, köpek olduğunda mustesna.”
    Sonra Rasul (s.a.v.) bir heykel ile karşılaştığında onu parçalıyor, o da ağaç şekli alıyordu.
    Resimli örtü ile karşılaştığında onu parçalıyor sonra ondan iki yastık yapıyordu.
    Köpek ile karşılaştığında onu evden dışarı çıkarıyordu. Rasulullah (s.a.v.) böyle yapıyordu
    .”

    (Ahmed b. Hanbel, B. Mus. Mukessirîn, 7701)


    *******


    10-
    1038. Ebu Hurayra radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
    Namaz için ezan okunduğu zaman, şeytan ezanı duymamak için arkasını dönüp yellenerek kaçar. Ezan bitince tekrar geri gelir. Namaz için kamet edilince yine arkasını dönüp kaçar. Kamet bittiğinde yine gelir ve kişi ile nefsi arasına sokulur ve ona: Filân şeyi hatırla, filân şeyi hatırla diyerek, namazdan önce aklında olmayan şeyleri hatırlatır da, neticede insan kaç rek’at namaz kıldığını bilemez olur.”
    (Buhârî, Ezân 4, Amel fis’–salât 18, Sehv 6, Bed’u’l–halk 11; Muslim, Salât 19, Mesâcid 83. Ayrıca bk. Ebû Dâvud, Salât 31; Nesâî, Ezân 20, 30.)

    4. Ezan Okumanın Fazileti

    608- Ebu Hurayra (r.a.), Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:
    "Ezan okunduğu zaman şeytan arkasını dönüp ezanı işitmeyeceği yere kadar kaçar. Bu esnada kapıldığı telaş yüzünden yellenir. Ezan bitince dönüp geri gelir. Namaz için kamet getirilince yine arkasını dönüp kaçar. Kamet bitince tekrar gelir ve kişi ile düşüncelerinin arasına girer. Ona hiç aklında olmayan konulara ilişkin 'şunu hatırla, bunu hatırla' diye vesvese verir. Nihayet insan, kaç rekat kıldığının farkında olmaz. (Hadisin geçtiği diğer yerler: 1222, 1231, 1223, 3285)

    Önemli Açıklama

    Öyle anlaşılıyor ki, burada bahsi geçen şeytandan maksat İblis'tir. Nitekim ileride belirtileceği gibi bir çok sarihin sözü de bunu gösterir. Ancak burada şeytan türü de kasdedÜmiş olabilir. Bir başka ifade ile, insan ve cinlerden oluşan bütün âsiler kasdedilmiş olabilir. Şu kadarı var ki, burada bunlardan maksat, sadece cin olan şeytanlardır.

    Önemli Açıklama

    (Ezanı işitmemek için) İlk etapta akla gelen manaya göre şeytan, bile bile sesli şekilde yellenmeye yönelmiştir. Ya kendi çıkardığı sesle meşgui olup ezan sesini bastırmak, ya da sefih kimselerin yaptığı gibi ezanı küçümsemek için bu şekilde yeîlenmiştir. Ancak şeytan, bile bile yellenmemiş de olabilir. Muhtemelen ezan sesini duyunca şiddetli bir korkuya kapılıp yellenmiş olabilir. Bir başka İhtimale göre ise, şeytan bile bile yeîlenmiştir. Böylece namaza uygun olan taharate, hades ile karşılık vermek İstemiştir.

    Bu hadise dayanılarak, yüksek sesle ezan okunmasının müstehap olduğu sonucuna varılmıştır. Çünkü "ezanı işitmeyeceği yere kadar" sözü, şeytanın, ezanı duyamayacağı yere kadar kaçtığını gösteren açık bir ifadedir. Şeytanın ezan okununca nereye kadar kaçtığı hususu İse, İmam Muslim'in Câbir'den naklettiği şu hadiste geçen "Ravhâ'ya varıncaya kadar" ifadesiyle belirtilmiştir. A'meş, Ebu Sufyân kanalıyla Câbir'in Medine ile Ravhâ arasında 36 mil olduğunu belirttiğini nakletmiştir.

    (kamet getirilince) Çoğunluğa göre bu hadiste geçen fiili kamet getirmek anlamına kullanılmıştır.
    Bu konuda Hattâbî şöyle demiştir: "Genel olarak insanlar, fiilinden sabah ezanında ifadesinin okunmasini anlar. Ancak onunla bu hadiste, kamet getirmek kasdedilmiştir." Doğrusunu en iyi Allah bilir.

    (kişi ile düşüncelerinin arasına girer) Yani namaz kılan ile kalbi arasına girer.
    Bu konuda el-Bâcî şöyle demiştir: "Bu ifade şu manaya gelir: Şeytan, kul ile namaza yönelme gayesi ve İhlası arasına girer."

    (Ona hiç aklında olmayan konulara ilişkin) Yani namaza girmeden önce aklında olmayan şeylerle alakalı olarak vesvese verir. Nitekim İmam Muslim'in naklettiği bir rivayette "daha önce hatırında olmayan meselelere dair" şeklinde geçmektedir.
    Bundan dolayı Ebu Hanîfe, kendisine gelip gömdüğü bir hazineyi bulamadığı için dert yanan adama, namaz kılmasını ve namazında dünyalık bir konunun kendisine musallat olmaması için hassasiyet göstermesini telkin etmiştir. Adamcağız imamın söylediklerini yerine getirmiş ve bu sayede hazjneyi gömdüğü yeri hatırlamıştır.

    Önemli Açıklama

    İbn Battal şöyle demiştir: "Ezan okunduktan sonra camiden çıkan kimsenin azarlanmasının bu konuyla ilgisi vardır. Zira bununla camiden çıkan kimsenin ezanı işitince kaçan şeytana benzememesi hedeflenmiştir." Doğrusunu en iyi Allah bilir.
    (Fethu'l Bari ; C: 2, 10. BÖLÜM EZAN, 4. Ezan Okumanın Fazileti, Hadis no : 604)
  6. ABDULHAK

    ABDULHAK Üye

    11-


    Ebu Hurayra (r.anh) şöyle demiştir :
    Ben Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den iki kab dolusu ilim aldım. Bunlardan birini size naklettim. Diğerini de nakletmiş olursam benim şu bağazım kesilir.
    (Buhari; İlim , 42)

    Burada da gördüğümüz gibi Ebu Hurayra (r.anh)'ın anlatmadığı bir ilme sahib olduklarını söyleyerek yalan söylemektedirler. Aksi taktirde tasavvufculara Ebu Hurayra'nin "boynunu vurmaktan" dolayı kendilerine kısas uygulamamız gerekecektir!


    Bu hadisi şerh eden ehli sünnet alimleri, hadisi şöyle anlayıp açıklamışlardır:


    120- Ebu Hurayra (r.anh); şöyle demiştir:

    "Rasûlullah'tan iki kap ilim ezberledim. Birincisini yaydım, diğerine gelince şayet bunu yayacak olursam benim şu boğazım kesilir".

    Açıklama

    "İki kap ilim" yani iki tür ilim.
    Âlimler, Ebû Hurayra'nin yaymadığı ilmi, içinde kötü yöneticilerin isimlerinin, durumlarının ve zamanlarının bulunduğu hadisler şeklinde yorumlamışlardır.
    Ebû Hurayra başına bir kötülük gelmesinden dolayı bunların bir kısmını üstü kapalı bir biçimde anlatıyor, açıkça söylemiyordu. Nitekim o bir sözünde "Altmışlı yılların şerrinden ve çoluk çocuğun idareci olmasından Allah'a sığınırım" diyerek Muaviye'nin oğlu Yezid'in halifeliğine işaret etmiştir. Çünkü Yezid İbn Muaviye hicretin altmışıncı yılında başa geçmişti. Allah Ebû Hurayra'nın duasını kabul etti, Ebû Hurayra bundan bir yıl önce (h.59'da) vefat etti. "Fitneler" bölümünde bununla ilgili bilgiler gelecektir.


    İbnu'l-Muneyyir şöyle demiştir: Bâtınîler kendi batıl inançlarını doğru göstermek için Ebû Hurayra'nın bu sözlerini delil olarak kullanmışlar ve şeriatın bir zahir bir de bâtını olduğuna inanmışlardır. Bu bâtın ise dinden çıkmadır.

    Ebû Hurayra "boğazım kesilir" sözü ile; zalim idareciler kendisinin onların uygulamalarını eleştirdiğini ve hareketlerini sapıklıkla nitelediğini duyduklarında başının kesileceğini kasdetmiştir.
    Şu husus da bunu destekler: Onun gizleyerek söylemediği hadisler dini hükümlerden olsaydı bunları gizlemesi caiz olmazdı. Nitekim Ebû Hurayra önceki hadiste ilmi gizleyenleri kınayan âyeti (Bakara 159 - 160)okumuştur.


    Başka hadis yorumcuları ise Ebû Hurayra'nin gizlediği ilmin; kıyamet alâmetleri, âhir zamanda durumların değişmesi ve savaşlar ile ilgili hadisler olabileceğini söylemişlerdir. Zira bu tür haberlere alışık olmayanlar bunları inkar edebilir ve bunların hakikatini anlamayanlar buna itiraz edebilirler.


    (İbn Hacer el Askalani; Fethu'l Bari, C. 1, İlim bab 42, Hadis no: 120. Sayfa 285 - 286)

    *************


    12-
    Uydurma Bir Tasavvufçu hadisi!
    Muhammed b. Ali el-Hakîm et-Tirmizî (295/888) tarafından nakledilen hadîs-i serîf :

    Bu ümmetim içinde İbrâhim tabiatı üzere kırk, Mûsâ tabiatı üzere yedi, Îsâ tabiatı üzere üç, Muhammed (a.s.) tabiatı üzere bir kişi bulunur. Bunlar derecelerine göre halkın efendisi sayılırlar.”

    (İsmâil b. Muhammed el-Aclûnî, Kesfü’l-Hafâ ve Muzîlu’l-İlbâs Ammâ İstehera mine’l-Ehâdîsi alâ Elsineti’n-Nâs, II. baskı, Dâru İhyâi’t-Turâsi’l-Arabî, Beyrut, 1351 H., c. I, s. 24; Ayrıca krs.: Ahmed b. Hanbel, Musned, c. I, s. 112; c. V, s. 322; c. VI, s. 316)


    Hatta abdal hadislerini Musned’inde nakleden Ahmed b. Hanbel, yeryüzünde muhaddislerden başka abdal tanımadığını söylemektedir.
    Ehli Tasavvufa göre Ricâlu’l-gayb olduğu söylenen bâzı kimselere, onları Allâh’a ortak gösterir gibi olağanüstü güçler ve yetkiler atfetmenin İslâm inancıyla bağdaştırılamayacağını söyleyen İbn Teymiyye, bu tür bir anlayışın daha çok hristiyanların ve aşırı Şiî fırkalarının inanış biçimlerini yansıttığını belirtmektedir.
    (Takıyyüddîn Ebu’l-Abbâs Ahmed İbn Teymiyye, Resâil ve Fetâvâ, Tahkîk: Muhammed Resîd Rızâ-Muhammed el-Enver Ahmed el-Baltacı, (5 cilt, 2 mucelled hâlinde) Nesreden: Mektebetu Vehbe, Kahire, 1992, c. I, ss. 88-92.
    İbn Teymiyye, sûfîlerin “ricâlu’l-gayb” dedikleri kisilerin cinlerden ibâret oldugunu söylemektedir. Bk.: Takıyyüddîn Ebu’l-Abbâs Ahmed İbn Teymiyye, Mecmûatu’r-Resâili’l-Kubrâ, Beyrut, 1979, c. I, s. 72)



    İbn Haldun ise, kutub ve ebdâl telakkîsinin (Tasavvufta ebdâl telakkîsi, çesitli müelliflerce az çok farklı sekillerde açıklanmış olsa da bütün tasavvuf zümreleri arasında benimsenmiş ve zamanla aynı mânâda deger kazanan ricâlü’l-gayb anlayısıyla bütünlesmistir) ilk defa Irak sûfîlerinde görüldüğünü ve bu sebeple ricâlu’l-gayb ile ilgili diğer kavramların ortaya çıkışında Şia’nın ve Râfizîliğin etkili olmuş olabileceğini ileri sürmektedir. (İbn Haldun’un bu konudaki görüsleri için bk.: İbn Haldun, Sifâu’s-Sâil (Tasavvufun Mâhiyeti), Terc.: Süleyman Uludag, II. baskı, Dergâh Yay., İstanbul, 1984, ss. 263-265 (“Mukaddime’de Tasavvuf İlmi” bölümü))

    Nitekim İranlı yazarlar, abdal terimini XII. yy.dan îtibâren daha ziyâde heterodoks (Heterodoks: Bir ilâhiyat ve sosyal târih terimi olarak; kabul edilmiş resmî din anlayısına, yâni
    ortodoksluga (sünnîlik) zıt ve aykırı olan bir tür din anlayısını ifâde eden bu kavramın siyâsî, sosyal ve teolojik yönleriyle ilgili bir degerlendirme için bk.: Ahmet Yasar Ocak, Babaîler İsyânı Alevîligin Tarihsel Altyapısı [Babaîler İsyânı], II. baskı, Dergâh Yay., İstanbul, 1996, ss. 77-78) dervişleri tanımlamak için kullanıyorlardı. (Ocak, Babaîler İsyânı, s. 67)

    Tasavvufçular, kendilerine göre velayeti mertebelere ayırmışlardır. Kimileri bunları gavs-ı azam dedikleri velilerin en büyüğü ile başlatmış, ondan sonra evtad, aktab, ebdal, nuceba, nukeba, urefa gibi kısımlara ayırmışlardır.
    Kur'an-ı Kerim'den ve Rasulullah'ın sünnetinden az da olsa nasibi bulunan bir müslüman bu konuda tasavvufçuların söylediklerinin Allah'ın Kitabı ve Rasulullah'm sünetiyle uzaktan yakından bir ilişkisi bulunmadığı, düpedüz yalan ve iftira olduğunu anlar. Ama tasavvufçular batın dünyasında gavs, aktab, evtad, ebdal, nuceba, nukeba, urefa gibi isimleri egemen olduğu bir devlet kurmak istemiş ve bu esrarengiz güçlerle insanları boyundurukları altına almaya çalışmışlardır.
    Bu alanda tasavvuf düşüncesini okurken insan, tasavvufçuların bu yollarla insanları nasıl kul köle edip sömürdüklerim ve esrarengiz hurafe dinlerine onları nasıl soktuklara görünce, hayretler içinde kalır. Zira insanlara yerde, gökte ve bütün yaratıklar üzerinde egemenliği esrarengiz devletlerinin yöneticileri olan bu isimleri elinde olduğunu, onların arzularına boyun eğmeyen insanların velilerinin dünya ve ahirette bedbaht edeceğini telkin etmişlerdir. Halbuki sözünü ettikleri bu veliler bazan hayatta olup okumayazma bilmeyen koyu cahiller, bazan ölüp gitmiş ve kemikleri çürümüş zalimler, fasıklar, bazan yol kenarlarında geceleyen meczuplar ve bunakln hatta ibadet teklifini kendilerinden kalktığını iddia eden kafirler, bazan hayat boyu su ve sabunla yıkanmayıp güya fakirler için tasarruf yapan murdar ve pis kişilerdir. Bununla beraber bu murdar ve fasık kişilerin gaybı bildikleri, yerde ve göklerde kendilerine gizli hiçbir şeyin bulunmadığı, herşeye güçlerinin yettiği ve iradelerine karşı kimsenin gelemediğini idida ederler. (eş-Şarani, el-Yevakit ve'l-Cevahir, 2/65-66)


    "Kutbu'l-Aktab'lık hizmeti cefilesi, her asırda bir zatı vâlâ-kadir'in uhdesine verilir ve o zat Allah'ın lutfu ile halifetullah olup iki cihanın tasarrufu bizzat kendisine ihsan buyurulur ve dilediği gibi tasarruf eder.
    Gavsu'l-A'zam tabir olunan zatı vala-kadir ise, Kutbu'l-Aktab'a mulazımdır, onun da tasarrufa kudreti varsa da el ve dil uzatmaz ve hiçbir şeye destursuz karışmaz. Kutbu'l-Ûtâ tabir olunan zatı şerif de bütün diğer kutupların evveli demektir.
    Kutbu'l-Aktab, Gavsu'l-A'zam ve Kutbu'l-Ulâ tabir olunan bu üç zat, halk arasında olarak anılan ve tanınan zatlardır.
    Bunlardan başka "yediler" ve "kırklar" tabir edilen zatlar da her biri birer kutup olmakla beraber Allah'ın insanıyla Kutbu'l-Aktab'a hizmetçi düşmüşlerdir. Bunlardan her birisi hallerine göre birer yere memurdurlar. Yani Kutbu'l-Ula, Bağdad, Haleb, Şam gibi beldelere mutasarrıf olurlar. Diğer kutuplar da halince birer ve ikişer yere mutasarrıftırlar. Hatta aralarında küffar beldelerine mutasarrıf olanlar da vardır. Ancak bunların tasarrufları Kutbu'l-Akîab'ın emriyledir. Zira Kutbu'l-Aktab'ın iki cihanda tasarruf edemeyeceği hiçbir şey olmaz. Bütün eşyayı ve bütün ehfullahı nefsinde toplamıştır. İki cihanda iyi veya kötü, her ne ki olursa, onun bilmesi ve dilemesi ve kalbinin onaylamasıyla olur ve memuriyetinin icrasıyla vücud bulur.

    Kutubların tasarrufları, memur bulundukları yerde bizzat bulunmaları demek değildir. Kendisi İstanbul'dabulunur ve memuriyeti Hindistan'da olur ama bir anda icrasına muktedirdir. Onlara göre uzak veya yakın müsavidir.

    Bunlardan başka yüzler , üçyüzler, yediyüzler ve binler de vardır. Allah tarafından bunlar da Kutbu'l-Aktab'ın ve diğer kutupların hizmetlerine memurdurlar.
    Ayrıca üçbinler, tedibinler, onbinler de vardır. Bunların kamil ve mükemmeli olsa bile, tasarruf işlerine karışmazlar ve bunlarla birlikte her asırda rivayet göre 124 bin veliyullah mevcut bulunur. Kıyamet gününe kadar da bu mevcut hiç eksilmez.

    (Geniş bilgi için Abdurrahman Abdulhalik, el-Fikru's-Sııl'i fi Dav'il Kilab ve's-Sunne, 229, 24-î, 247. Kutup inanımın bizzati Rafizilerin inancı olduğuna dair bakınız. İbn Haldun, Mukaddime, 473, Muesseselu'l-A'lemi, Hevrul. İbn Haldun, muteahbtr mutasavvıfların bu inanç ve anlayışlarını tenkid elmetle beraber selellerini savunmakla, gıayb alemini ve geleceği bilme, şatahat ve makamları' gibi durumlarını onaylamakla, fakihlerin ve başka alimlerin onları tenkid etmelerine de karşı çıkmaktadır. Hatta sibirbaz ve cincilerin yaptıklarına benzer olaylar sergileyen tasavvufçuların yaptıklarının keramet olduğunu söylemekte ve savunmaktadır. Mukaddime, 467-475. Muesseselu'l-A'lemi lîeyrul, Şüphe yok ki, iki konularda İbn (İ. Haldun'un söylediklerine katılmamak mümkün değildir)
    Ve tasavvuf ülkesinin bu meçhul ve esrarengiz hiyerarşisi böyle devam eder.
  7. ABDULHAK

    ABDULHAK Üye

    13-




    Musa (a.s.) ve Ölüm Meleği Arasında Geçen hadise

    Ebu Hurayra (r.anh) dan rivayet, Rasul-u Ekram (s.a.v.) buyurdu ki:
    Melekul Mevt, Musa (a.s.)a ruhunu kabzetmek için gönderilmişti.
    Hz. Musa'ya geldiği zaman, Ona tokat vurup, melekul mevt'in bir gözünü çıkarmıştı.
    Melekul mevt (a.s.) Rabbine dönerek: "Beni öyle bir kula gönderdin ki, ölümü istemiyor."
    Cenabı Hak tekrar ona gözünü iade etmişti.
    (Sahihi Buhari, 2/113 ve 4/191; Sahihi Muslim 4/1843)




    ------------------**************-----------------

    68. Arz-ı Mukaddes vb. Yerlerde Gömülmeyi İstemek

    1339- Ebu Hureyre (r. anh) şöyle demiştir:
    Ölüm meleği Hz. Musa'ya (a.s.) gönderildi. Melek Musa'nın yanına gelince Musa meleğe bir tokat attı (meleğin gözü çıktı). Bunun üzerine Melek Rabbi'ne dönerek: "Sen beni ölmek istemeyen bir kula gönderdin" dedi.
    Allah (c.c.) meleğe gözünü geri verdi ve ona şöyle dedi: "Ona dön ve elini bir öküzün sırtına koymasını, elinin temas ettiği her bir kıl için kendisine bir yıl ömür verileceğini söyle."
    (Ölüm meleği bunları Hz. Musa'ya iletince) Musa:
    "Ey Rabbim! Sonra ne olacak?" diye sordu.
    Allah: "Sonra öleceksin" buyurdu. Musa:
    "Öyleyse şimdi öleyim" dedi.
    Musa, Allah'tan kendisini arz-ı mukaddese bir taş atımı mesafeye kadar yaklaştırmasını istedi.
    (Ebu Hureyre, Hz. Peygamberin (s.a.v.) şöyle söylediğini belirtti): "Orada olsaydım size yolun kenarında kızıl bir kum tepesinin yanında onun kabrini gösterirdim.



    Açıklama

    Zeyn İbnu'l-Muneyyir şöyle demiştir: Başlıktaki "vb. yerler" ifadesi ile, ken*disine yolculuk yapmanın caiz olduğu Harameyn (Mekke ve Medine) kasdedlmişiir. Yine, Hz. Musa'nın yaptığına uymak suretiyle; yanlarında bulunma*nın bereketinden istifade etmek, onlara indirilen rahmetten nasipdar olabilmek amacıyla peygamberlerin, şehidlerin ve Allah dostlarının kabirlerinin yakınına gömülmeyi istemek de caizdir.
    Bu, Beytu'l-Makdis'te gömülü olan peygamberlere yakın olmayı istemekle ilgilidir.
    Kadı Iyaz'ın tercih ettiği görüş budur.
    İbn Battal'ın naklettiğine göre Hz. Musa'nın Beytu'l-Makdise girmeyi değil de oraya bir taş atımı mesafeye gömül*meyi istemesinin hikmeti, kabrinin yerinin gizli kalmasını sağlayarak milletinden cahillerin kendisine ibadet etmesini önlemektir.

    ( Sahih-i Buhari Şerhi; İbn Hacer el Askalani: Fethu'l Bari ; C. 3, S: 436 -437 ayrıca ;
    Sahih-i Buhari Şerhi; İbn Hacer el Askalani: Fethu'l Bari ; C. 7, S: 109 -115, (31- Musa'nın Vefatı ve Ondan Sonrası Başlığı))





    İZAHAT

    "Ölüm Meleği" (a.s.), Musa (a.s.)'a gönderildi. Yanına gelince gözü üzerine bir tokat attı."
    Hemmam'ın, Ebu Hureyre'den diye rivayet ettiği Ahmed ve Muslim'de yer alan rivayette şöyle denilmektedir:

    "Ölüm meleği Musa'ya geldi ve ona : 'Rabbine icabet et', dedi. Musa ölüm meleğinin yüzüne bir tokat attı ve gözünü çıkardı."

    "Ölmek istemeyen" ifadesine Hemmam şu fazlalığı da eklemektedir:
    "İşte gözümü çıkardı. bunun üzerine Allah gözünü eski haline getirdi."
    Ammar yoluyla gelen rivayette de şöyle denilmektedir:
    "Rabbim, Musa kulun gözümü çıkardı. Senin nezdindeki değeri olmasaydı ben de ona karşı gelecek ve onu zor bir duruma sokacaktım."


    "Allah'tan kendisini Arz-ı Mukaddes'e bir taş atımlığı kadar bir mesafe yaklaştırmasını niyaz etti." Buna dair şerh ve açıklamalar Cenaiz bölümünde geçmiş bulunmaktadır.

    "Kırmızı kum yığınının alt tarafında..."

    İbn Huzeyme der ki : Bazı bidatçiler bu hadisi reddederek şöyle demişlerdir:
    Şayet Musa ölüm meleğini tanımış ise o, onu hafife almış demektir. Eğer onu tanımamış idiyse neden gözünü öıkardığından ötürü Musa'ya kısas uygulanmadı?


    Buna cevap şudur :
    Allah (c.c.), Musa'ya ölüm meleğini gönderdiğinde tam o sırada ruhunu kabzetmeyi murat etmemişti. Ölüm meleği onu denemek üzere gönderilmişti. Musa'nın ölüm meleğinin gözüne tokat indirmesi ise, ona iznini almadan evine girmiş bir insan olarak gördüğünden dolayıdır. Onun ölüm meleği olduğunu bilmiyordu. Şeriat koyucu da müslümanın evine izinsiz bakan kimsenin gözünü çıkarmayı mubah kılmıştır.


    Melekler İbrahim'e ve Lut'a da insan suretinde gelmişler ve ilk anda onları tanımamışlardı. Eğer İbrahim (a.s.) onları tanımış olsaydı onlara yiyecek ikram etmezdi. Şayet Lut (a.s.) onları tanımış olsaydı, kavminin onlara zarar vereceğinden korkmazdı.

    Musa'nın ölüm meleğini tanıdığını varsayacak olursak bu bidatçi şahıs, melekler ile insanlar arasında kısasın meşru olduğunu nereden biliyor?
    Diğer taraftan ölü meleğinin Musa'dan kısas isteyip de ona kısas uygulamadığını nereden çıkartıyor?


    Hattabi, İbn Huzeyme'nin açıklamalarını özetledikten sonra şunları da eklemektedir:
    Musa'nın onu kendisinden bu şekilde uzaklaştırmak istemesi , tabiatı itibariyle hiddetli birisi oluşundandır. Diğer taraftan Allah ölüm meleğine gözünü tekrar iade etti ki Musa da o meleğin Allah tarafından geldiğini bu yolla bilsin. Bundan dolayı o vakit Musa'nın teslimiyet gösterdiğini anlıyoruz.


    Nevevi de diyor ki : Kendisine tokat atılanı sınamak amacıyla yüca Allah'ın Musa'ya böyle bir tokat atma iznini vermiş olması da olmayacak bir şey değildir.

    Başkası da şöyle demektedir: Ona tokat indirmesinin sebebi, kendisini tercih yapmakta serbest bırakmadan önce ruhunu kabzetmek üzere gelişi idi. Çünkü sabit olduğuna göre istediğini tercih etmekte serbest bırakılmadıkça hiç bir peygamberin ruhu kabzedilmemiştir. Bundan dolayı ikinci defa onu tercihte serbest bırakınca boyun eğip, itaat etmiştir.

    Görüşler arasında doğruya en yakın olanın bu olduğu söylenmiş olmakla birlikte bu görüşün doğruluğu da tartışılabilir. Çünkü sorunun esasında dönülerek tekrar şöyle denilebilir:
    Ölüm meleği ne diye Allah'ın peygamberinin ruhunu kabzetmeye kalkıştı ve bu husustaki şartı (yani peygamberlere has bir özellik olan muhayyer bırakma şartını) yerine getirmedi? O zaman buna da tekrar : Bu imtihan olmak üzere meydana gelmiştir, denilir.


    Hadisten anlaşıldığına göre melek insan suretinde görünebilir. Bu husus pek çok hadiste zikredilmiş bir konudur.

    Yine hadisten anlaşıldığına göre Arz-ı Mukaddes'te defnedilmesinin bir fazileti vardır.
    (Sahih-i Buhari Şerhi; İbn Hacer el Askalani: Fethu'l Bari ; C. 7, S: 112 -113)



    Not : İslam'da ölüm meleğinin özel bir adı yoktur. Orijini "Melek'ul Mevt"tir. Halk arasında sıkça kullanılan ' Azrail' ismi İsrailiyattan bulaşmıştır. Kullanmayalım .


    **************


    14-

    21. Birkaç Kerre Hırsızlık Yapan Hırsızın Durumu


    4410... Cabir b. Abdullah (r.anh) şöyle dedi: Rasûluıllah (s.a.v.)'e bir hırsız getirildi. Efendimiz:
    "Onu öldürün" buyurdu. Sahabîler:

    Ya Rasulullah, o sadece hırsızlık yaptı, dediler. Rasulullah:
    "Onun (elini) kesiniz" buyurdu ve kesildi.
    Sonra adam ikinci kez getirildi, Rasulullah (s.a.v.) yine:
    "Onu öldürünüz" buyurdu.

    Oradakiler:
    Ya Rasulullah o sadece hırsızlık yaptı, dediler. Bunun üzerine efendimiz:

    "Onu (n ayağını) kesiniz" buyurdu ve kesildi. Sonra üçüncü defa getirildi, Rasulullah (s.a.v.) yine: "- Onu öldürünüz" buyurdu. Sahabeler; "Ya Rasulullah, o sadece çaldı," dediler. Bu sefer efendimiz yine;
    "Onu (n sol elini) kesiniz" buyurdu.
    Aynı adam dördüncü kez getirildi, Rasulullah (s.a.v.);
    "Onu öldürünüz" buyurdu.

    Sahabîler:
    Ya Rasulullah o sadece çaldı, dediler Rasulullah (s.a.v.)

    "Onu (n sol ayağını) kesiniz," buyurdu.
    Adam beşinci kez getirildi bu sefer de Rasulullah (s.a.v.)
    Onu öldürünüz, buyurdu.

    Cabir der ki:
    Biz adamı götürdük ve öldürdük, sonra sürüyüp bir kuyuya attık ve üzerine taş attık.

    (Nesai, katu’s-sârık, 15; Ebu Davud, Hadler, 21)

    Açıklama


    Hadisi şerif metni; Rasulullah (s.a.v.)'ın kendisine defalarca getirilen hırsız için dört kez, Önce: "Onu öldürünüz" buyurduğu, sahabelerin kendisine "Ya Rasulullah o sadece hırsızlık yaptı" demeleri üzerine de: "Onu kesiniz" buyurduğu şeklindedir.
    Ancak biz terceme ederken. Darekutnî'nin Ebu Hurayra'den rivayet ettiği hadisi göz önüne alarak; "elini ayağını, sol elini, sol ayağını" şeklinde takdirlerde bulunduk. Şüphesiz Rasûlullah'ın "Onu kesiniz" buyururken maksadı, adamın kesilmesi değil, organlarının kesilmesidir. Hadisin delaleti ile o organlar da, tercemede parantez içerisinde takdir ettiğimiz şekildedir.

    Yukarıda işaret ettiğimiz; Darekutnî'nin hadisi şu şekildedir:

    Rasulullah (s.a.v.) hırsız hakkında:
    "Eğer çalarsa elini kesiniz, sonra yine çalarsa ayağını kesiniz, sonra çalarsa elini kesiniz, sonra yine çalarsa ayağını kesiniz." buyurdu.

    Nesâî, bu hadisin munker olduğunu, raviler arasında bulunan Mus'ab. b. Sabit'in hadiste kuvvetli birisi olmadığını söyler.
    İbn Kayyım'in Zadu'l-Meâd'daki ifadesine göre bazı alimler de hadisi hasen kabul etmişler ve hadisteki hükmün sadece o şahsa has olduğunu söylemişlerdir.
    Üçüncü bir grup alime göre ise hadis sahihtir ve birisi beşinci kez hırsızlık yaparsa öldürülür. Bu üçüncü görüş Malikilerden Ebu'l-Mus'ab'ın görüşüdür.


    Ulemanın büyük çoğunluğuna göre - bazı alimler bunu icma olarak ifade etmektedirler. Hırsızlıktan dolayı Ölüm cezası yoktur. Gerçi muctehidler, hırsızlık fiilini 3,4, kez tekrarlayan kişiye verilecek ceza konusunda farklı görüştedirler ama hiç birisi beşinci kezde Öldürüleceğini söylememişlerdir. Oysa bu hadisin zahiri beşinci kez hırsızlık yapanın öldürülmesi gereğine delâlet etmektedir.

    Alimler bu hadisi nasıl anlamışlar da, zahirde muhalif görünen bir görüşe sahip olmuşlardır ve görüşlerinde neye dayanmışladır. Şimdi kısaca bu konuya göz atalım:

    Ulema bu hadisteki hükmü değerlendirirken şu görüşleri öne sürmüşlerdir:

    1- Hırsızlık yapan şahsın irtidat etmiş olup, Peygamber (s.a.v.)'in buna vakıf olmuş olması muhtemeldir. Adamın öldürüldükten sonra, sürünerek bir kuyuya atılması ve üzerinin taşlarla örtülmesi bunu te'yid etmektedir. Çünkü müslüman birisi büyük günah işlemiş de olsa cezası verilir ve öldüğünde cenazesi kılınır. Özellikle, kendisine had uygulanıp da temizlendikten sonra namazı kılınır.

    2- Bu hadis-i şerif, bir müslümanın kanının ancak üç şeyden dolayı helâl olduğunu bildiren hadisle neshedilmiştir. (Hadis no: 4352, 4353)
    Ancak bu iddia pek uygun görülmemektedir. Çünkü neshin subutu için hadislerin vurud tarihlerinin bilinmesi gerekir. Oysa bu hadislerden birisinin ötekinden sonra varid olduğuna dair bir bilgi mevcut değildir.

    3- Suç işleyen kişi yeryüzünde fesad çıkaranlardan sayılırsa bazı fakihlere göre had olarak değil de tâzir olarak öldürülebilir. Devlet başkanı maslahatın gerektirdiğine göre kişiye hadden daha fazla da ceza verebilir. Hatta gerekirse öldürülebilir. İşte hadisin zahiri bu görüş çerçevesinde değerlendirilebilir.
    Hattabi'bu görüşün Malik b. Enes'e nisbet edildiğini söyler ve rasulullah'ın hırsız daha ilk getirildiğinde, önce öldürülmesini emretmesinin bu görüşün haklı yanını güçlendirdiğine işaret eder.


    4- Rasûlullah (s.a.v.) vahiyle adamın ilerde yapacaklarına muttali olmuş ve onun için öldürülmesini emretmiştir. Bu hüküm sadece bu şahsa aittir.

    5- Adam fesadı meşhur biridir. Onun hırsızlığı tekrarlaması herkesçe malumdu. Bu huyuna son vermesi mümkün görülmez. Onun için öldürülmüştür.

    6- Bu hadis munkerdir, istidlale elverişli değildir.
    Bu görüşler içerisinde en uygunu kanaatimizce birinci maddedekidir.
    İbn Kayyım, hırsızın öldürülmeyeceğine dair icma olduğu iddiasının yerinde olmadığını, çünkü Abdullah b. Ömer'in: "Bana dördüncü kez hırsızlık yapanı getirin, onu öldürmem gerekir" dediğini ve bunun seleften bazılarının mezhebi olduğunu söyler.

    Yine İbnu'l-Kayyim, nesh iddiasını reddederek, nasih olduğu söylenen hadisin âm, bu hadisin ise hâs olduğunu ifade eder. İbn Kayyım'ın bildirdiğine göre bu hadisteki "öldürün" emri kesinlik ifadesi için değil, maslahatın gerektirdiği bir tazir cezasıdır. Nitekim bir yerde içki içenler çoğalır, hadlerden ibret alıp içkiyi terketmek mümkün olmaz ve imam gerekli görürse içki içeni öldürebilir. Bu yüzden Hz. Ömer içki içeni bir seferinde hapsedip, bir seferinde saçını tıraş edip seksen sopa vururdu. Halbuki Rasûlullah (s.a.v.) ve Ebu Bekir içki içene kırk sopa vururlardı.

    İbn Kayyım'ın bu sözleri gözardı edilecek cinsten değildir.
    Birden fazla hırsızlık yapana verilecek ceza konusundaki görüşler:


    1- Dört mezheb imamları, birinci defa hırsızlık yapanın sağ elinin ikinci kez hırsızlık yapanın sol ayağının kesileceğinde muttefiktirler. Ancak daha fazla hırsızlık yapana verilecek cezada ihtilâf halindedirler.

    2- Şafii ve Malikilere göre, üçüncü hırsızlıkta sol eli, dördüncü hırsızlıkta da sağ ayağı kesilir. Beşinci kez çalarsa hapsedilir ve tazir edilir. İshak b. Râhûye ve Katade de aynı görüştedirler. Delilleri Darakutnî'nin Ebû Hurayra (r.anh)'den rivayet ettikleri şu hadistir: "Rasûlullah (s.a.v.) hırsız hakkında şöyle buyurdu:
    "Eğer hırsızlık yaparsa elini kesin, sonra çalarsa ayağını kesin, sonra yine çalarsa elini, sonra yine çalarsa ayağını kesiniz." Önce sağ elinin kesileceği "hırsızlık yapan erkeğin ve hırsızlık yapan kadının ellerini kesiniz" mealindeki ayetin İbn Mes'ud'un kıraatında "Sağ ellerini kesiniz" şeklinde okunması delildir. Çünkü bu, haber-i meşhur hükmündedir.

    3- Ahmed b. Hanbel, Şa'bi, Nehai, Hammad b. Ebi Suleyman ve Evzaî'ye göre birinci çalışında sağ eli, ikinci çalışında da sol eli kesilir. Üçüncü kez çaldığında artık el ve ayak kesme yoktur, hapsedilir.

    4- Hanefilere göre de üçüncü kez çalanın bir tarafı kesilmez. Ancak çaldığı ödettirilir. Tevbe edinceye kadar hapselir ve ta'zir edilir.

    Üçüncü ve daha sonraki hırsızlıktan dolayı el ve ayak kesilmeyeceğini söyleyenlerin delilleri şudur:
    Beyhakî'nin Ali (r.anh)'den rivayet ettiği bir habere göre; Ali'den, sağ eli ve sol ayağı kesikken hırsızlık eden birisinin sol elini kesmesi istenildiğinde: "Onu da kesersem bu adam ne ile taharetlenir, ne ile yer?" demiştir.

    Ayağını kesmesi istenildiğinde de: "Ayağını nasıl keserim? O zaman neyin üzerinde yürür? Ben Allah'tan utanırım" demiş ve onu dövmüş muebbeden hapse atmıştır.
    Görüldüğü gibi bu görüşün delili sahabe tatbikatı ve maslahattır.
    (Ebu Davud, Hadler, 15. cilt)


  8. ABDULHAK

    ABDULHAK Üye

    15-

    36. (Had Vurulduktan Sonra) İçki İçmeye Devam Edene Ait Hükümler


    4482... Muaviye b. Ebi Sufyan (r.anh) demiştir ki:
    Rasûlullah (s.av.): "İçki içtikleri zaman onlara dayak atınız. Sonra yine içerlerse dövünüz, sonra tekrar içerlerse, yine dövünüz, sonra yine içerlerse öldürünüz." buyurdu.

    (Tirmizi, Hudud 15; îbn Mace, Hudud 17; Nesai, Eşribe 42; Ebu Davud, Hadler, 36)

    4483... Nafi, İbn Ömer radıyallahumâ vasıtasıyla Rasûlullah (s.a.v.) 'dan bu (önceki) hadisi manası ile rivayet etmiştir. Ravi (bu rivayette) şöyle demiştir:
    Zannediyorum, (şeyhim) beşincisinde: "Eğer (yine) içerse onu öldürünüz" buyurdu.

    Ebu Dayud der ki:
    "Ebu Gutayfın hadisinde de; "beşincisinde" şeklindedir." (Ebu Davud, Hadler, 36)



    4484... Ebu Hurayra (r.anh)'den, Rasûlullah (s.a.v.) 'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
    "(Bir kimse) sarhoş olduğu zaman ona dayak atınız, sonra (yine) sarhoş olursa (yine) dayak atınız, sonra sarhoş olursa yine dövünüz, dördüncü defa tekrarlarsa onu öldürünüz."

    (Ebu Davud, Hadler, 36; İbn Mace, Hudud 17; Nesai. Eşribe 42)

    Ebu Davud şöyle demiştir:
    "Ömer b. Ehi Seleme nin babasından, onun da Ebu Hurayra (r.anh) vasıtasıyla Rasûlullah (s.a.v.)'den rivayet ettiği hadiste aynıdır. (Bu rivayette) Rasûlullah söyle buyurmuştur: "Şarap içtiği zaman ona dayak atınız.

    Dördüncü kez tekrarlarsa öldürünüz"
    Yine Ebu Davud şöyle der:
    Suheyl'in Ebu Salih'ten onun da Ebu Hurayra vasıtasıyla Rasûlullah (s.a.v.)'den rivayeti aynı şekilde şöyledir:
    "Dördüncü defa içerlerse onları öldürünüz"

    ibn Ebi Num'un ibn Ömer vasıtasıyla Rasûlullah'tan, Abdullah b, Amr'ın Rasûlullah (s.a.v.)'den ve Şeıid'in Rasulullah'tan rivayet ettikleri hadisler de aynıdır.
    el-Cedelî (Abd b. Abdi'nin Muaviye vasıtasıyla Rasûlullah (s.a.v.)'den rivayet ettiği hadiste ise Efendimiz:
    "Üçüncü veya dördüncüde tekrarlarsa onu öldürünüz" buyurdu.

    (Ebu Davud, Hadler, 36)


    4485... Kabîsa b. Zueyb (r.anh)dan rivayet edildi ki: Rasûlullah (s.a.v.):
    "Bir kimse şarap içerse ona dayak atınız, tekrarlarsa yine dayak atınız. Yine tekrarlarsa üçüncüsünde veya dördüncüsünde onu öldürünüz" buyurdu.

    Rasûlullah'a içki içmiş olan bir adam getirildi, ona dayak attı, sonra (yine) getirildi, yine dayak attı. Sonra (tekrar) getirildi, (tekrar) dayak attı. Sonra (tekrar) getirildi, yine dayak attı öldürmedi, (bu) bir ruhsattı.
    Sufyan şöyle dedi:
    "Zuhri bu hadisi, yanında Mahsur b. el-Mu'temir ve Muhavvel b. Raşid varken rivayet etti ve onlara: "Bu hadis ile Iraklıların elçileri olunuz' dedi.
    Ebu Dantel şöyle demiştir: Bu hadisi Şenel b. Suveyd, Şiirahbil b. Evs, Abdullah b. Amr, Abdullah b. Ömer, Ebu Gutayf el Kindi ve Ebu Seleme b. Ahdurrahman, Ebu Hurayra (r.anh)'den rivayet etmişlerdir.
    (Ebu Davud, Hadler, 36)


    Açıklama

    Bu hadislerin isnadlan tenkide tabi tutulmamıştır. Yani isnadlan sağlamdır. Ancak son hadisin sahabe ravisi Kabîsa b. Zueyb'in Mekke fethi yılında dünyaya geldiği, dolayısıyla Rasûlullah'dan hadis rivayet edecek bir yaşta olmadığını söyleyenler olmuştur. Öbür taraftan bu zatın hicret yılında dünyaya geldiği, binaenaleyh Rasûlullah vefat ettiği zaman on yaşında olduğu için, ondan hadis rivayet etmesinin tabii olduğunu söyleyenler de vardır.
    Yukarıda geçen hadislerden ilk üçü bir kimsenin içki içmeyi tekrarlaması halinde ilk üç seferde dayak atılacağını, dördüncü veya beşinci kez içmesi halinde öldürüleceğini ifade etmektedirler.
    Dördüncü hadiste ise (4485) Hz. Peygamber (s.a.v.)'in öldürmeyi kaldırdığı yani kendisine içki içtiği için dördüncü kez getirilen şahsı öldürmediği bildirilmektedir.
    Zahirilere göre İçki içmeye devam eden kişi dördüncü kerresinden sonra öldürülür. Bunlar yukarıda geçen hadislere istinad etmektedirler. Şafii alimlerinden Celaleddin es-Suyutî de bu görüşü benimsemiş ve bu hükmün mensuh olduğunu söyleyenlere itiraz etmiştir.


    Cumhuru ulemâya göre ise içki içmekte ısrar eden kişinin dördüncü kerreden sonra öldürüleceğini bildiren hadisler mensuhtur. Hz. Peygamber (s.a.v.)in kendisine dördüncü kez içki içtiği için getirilen şahsı öldürmediğini bildiren hadis öbürlerini neshetmişiir. Bazı alimlere göre ise bu, içkiyi helal görenler için veya Rasûlullah'ın maksadı tehdiddir, ya da öldürülme siyaseten tazir cezasıdır. Şimdi bu görüşleri serdeden bazı alimlerin dediklerini nakledelim:

    Tirmizi, Kitabu'l-Ilcl'inde şöyle diyor:
    "insanlar onun (öldürmenin) terkedildiğinde, yani, mensuh olduğu üzerinde icma etmişlerdir. Yahut da bu öldürme şiddetli dövme ile tevil edilir."
    Munziri'nin nakline göre Tirmizi, Buhari'nin bu hükmün ilk dönemlere ait olup bilahare neshedildiğini söylediğini ifade etmiştir.
    Yine Munziri. İmam Şafii'den şu sözleri nakletmektedir:
    "Kati (öldürme) bu ve başka hadislerle neshedilmiştir."
    Tıybî: "Ravinin (Kabisa b. Zueyb'in): "onu öldürmedi" sözü, RasûlulIah'ın; "onu öldürünüz" sözünün şiddetli dayaktan mecaz olduğuna delildir" der.

    Hattabi de şöyle der:
    "Bazan emir. cezayı vaad (ceza ile tehdit) şeklinde olur. Onunla bir fiilin vukuu kastedilmez. Onunla ancak bir işten sakındırmak kastedilir. Rasûlullah (s.a.v.)'in şu sözleri buna örnektir:
    "Bir kimse kölesini öldürürse biz de onu öldürürüz. Kölesinin bir organını kesenin biz de organını keseriz."

    Halbuki tüm alimlerin görüşüne göre, kölesini öldüren kişi öldürülmez.
    Beşinci kez içmesi halinde öldürmenin vacib olup, sonradan neshedilmiş olması da muhtemeldir. Çünkü içki içen kişinin öldürülmeyeceği konusunda ümmet icma etmiştir. Kabîsa b. Zueyb'ten, buna delâlet eden sözler zikredilmiştir."
    Bu istikametteki sözlere İbn Kayyım'ın Zadu'l-Meâd'deki şu sözleri ile son verelim:
    "Alimlerden bir grup dördüncü defa içmesi halinde öldürülmesi emrinin icma ile terkedildiğini söylemişlerdir. Bu, Tirmizi ve başka alimlerin sözüdür. O hükmün Abdullah Hammar'ın hadisi ile neshedilmiş olduğunu söyleyenler de vardır. Rasûlullah (s.a.v.); "dördüncüsünde öldürülür" dememiştir. Onu (öldürmeyi) niçin terkettin? diyenlere Ahmed b. Hanbel, Osman'ın, "bir müslümanın kanı ancak üç şeyden birisi için helal olur" hadisinden dolayı cevabını vermiştir.

    Bunların hepsi tenkide açıktır. Öldürmenin hilafında icma olduğu iddiası geçersizdir. Çünkü icma yoktur. Abdullah b. Ömer onu (içki içeni) dördüncüde bana getirin öldüreyim, demiştir. Bu bazı Selef ulemanın görüşüdür. Abdullah Hammar'ın hadisi ile neshedildiği iddiası da ancak onun sonradan varid olduğunun ve dördüncü kerreden sonra getirildiğinin sübutu ile sözkonusudur. (Bu da sabit değildir).
    "Bîr müslümanın kanı ancak üç şeyden biri ile helal olur," hadisi ile neshedildiği görüşü de yerinde değildir. Çünkü o hadis âmdır, beşinci kez içki içeni öldürmeyi ifade eden hadis ise hastır.

    Delilin gereği olarak söylenecek söz şudur: İçki içeni dördüncüden sonra öldürmeyi ifade eden emir, vucub için değildir. Aksine bu, maslahat gereği tâ'zirdir. İnsanlar içki içmekte aşın giderler, cezalar da onları
    engellemeye kafi gelmezse ve İmam öldürmeyi yararlı görürse öldürebilir. Bundan dolayı Ömer (r.anh) bir seferinde onu hapseder. Bir seferinde başım tıraş eder ve seksen değnek vurulurdu. Halbuki Rasulullah (s.a.v.) ve Ebu Bekir (r.anh) kırkar değnek vurmuşlardı. Öyleyse onu dördüncüsünde öldürmek had değil, maslahat gereği tazirdir."


    Muhtelif alimlerden yukarıya naklettiğimiz sözlerden elde ettiğimiz sonuç şudur:

    Bir kimse içki içtiği zaman kaç kere içerse içsin öldürülmez. Cezası dayaktır. Dördüncü veya beşinci seferinde öldürüldüğünü bildiren hadislerden maksat şunlardan birisi olabilir:

    1- Önceleri öldürme vardı, bu, ümmetin icmacı ile terkedildi.
    2- Önceleri öldürme hükmü vardı, bilahare bu hüküm neshedildi.
    3- Rasûlullah'in maksadı, içki içmekten sakındırmak için tehdid idi. Öldürülmesi emri değildi.
    4- Rasûlullah'ın "Onu öldürünüz" emri şiddetli dayaktan kinayedir.
    5- Öldürme emri had değil, siyasettir. Devlet başkanı öldürmeyi maslahata uygun görürse öldürebilir.
    Hanefi ulemasına göre, içki haddinde tedahül caridir. Yani bir kimse muteaddit defalar içki içmiş olsa ve bunlardan dolayı had vurulmamişsa hepsi için sadece bir defa had vurulur. Ama had vurulduktan sonra, tekrar içerse yine had vurulur, Bu hal her içki içişte tekrarlanır. Çünkü ceza fayda vermemiş dernektir. Onun için tekrar cezalandırılır.

    (Ebu Davud, Hadler, Cilt 15, s. 36)


    ***************


    16-

    174) (Abdullah) İbn-i Ömer (Radiyallahu anhumâ)'den Rasulullah (Sallallakü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, dediği rivayet olunmuştur :
    «Öyle genç bir cemâat türeyecek ki Kur'an okuyacaklar. Fakat okudukları Kur'an onların boğazlarının çemberlerinden öteye geçmiyecektir. Onlardan bir grup çıktıkça hemen kökleri kazılmalıdir
    İbn-i Ömer dedi ki: Ben Rasûlulah (Sallallahu Aleyhi veSellem) 'den
    «Onlardan bîr grup çıktıkça hemen kökleri kazılmalıdır» fıkrasını 20 defadan fazla işittim. (Râvî İbn-i Ömer bundan -sonra Rasulullah'ın buyurduğu hadisin son parçasını şöyle nakletti.) :
    «Nihayet bu cemâatin sürdürdüğü hile ve aldatma esnasında veya onların askerleri arasında Deccal çıkıverecektir.»
    (Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedi sahihtir. Buharı bunun bütün râvilerini huccet saymıştır.
    İbn Mace, Mukaddime, 174)




    175) Enes bin Malik (Radıyallahu anh)'den Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, dediği rivayet olunmuştur :
    -Son zamanlarda veya bu ummet arasında öyle bir kavim çıkacaktır ki Kur'an okuyacaklar. Fakat (okudukları) Kuran onların boğazlarının çemberlerini veya boğazlarını geçmiyecektir. Onların alâmeti (başlarını) kazımak suretiyle tıraş olmalarıdır. Siz onları gördüğünüz veya onlara rastladığınız zaman hemen onları öldürünüz

    Hadisin metninde bulunan «veya...» tabiri râvî'nin tereddüdünü ifade ediyor. Rasul-u Ekrem'in ifade buyurduğu söz ya budur ve ya sudur, demek oluyor. Tabiî bu değişiklik mânayı etkilemez.

    Bâzı kimseler ustura ve benzeri şeylerle başın saçını kazımanın mekruh olduğunu söyleyerek bu hadîsi delil göstermişlerdir. Fakat Muslim'in şârihi Nevevi:
    «Hadis bu tip tıraşın kerahatine delâlet etmez.Çünkü bu tıraş şeklinin onların alâmeti olabilmesi için mubah olmaması gerekmez. Zira, alâmet haram bir şeyle olabildiği gibi helâl bir şeyle de olabilir. Nitekim bir hadiste Rasul-u Ekrem «Onların alâmeti siyah ve iki kolundan birisi kadın memesine benziyen bir adamdır», buyurmuştur. Halbuki bu eşkâlin helâl veya haram olmadığı malûmdur.
    Diğer tarafta sahîh bir isnad ile «Sünen-i Ebî Davud'da rivayet edilmiştir ki: Rasu-i Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), başının bir kısmı kökünden tıraş edilmiş olan bir çocuğu görüyor ve : «Yâ tamamını böyle tıraş ediniz veya tamamını bırakınız» diye emir buyuruyor.
    Bu hadis, başın saçlarının kökünden tıraş edilmesinin mubah olduğunu sarahaten bildiriyor. Her hangi bir tevile muhtemel değildir», diyor.
    «Miftahu'l-Hâce» muellifi diyor ki Şafii âlimleri, her türlü saç tıraşını mubah görmüşler. Ancak saçlarını temiz tutanlar için kökünden traş etmemeleri ve temiz tutmakta güçlük çekenler için kökünden traş etmeleri mustehabtır, demişlerdir. Ama saçın bir kısmını kökünden traş etmek ve diğer kısmını bırakmak mekruhtur.

    176) Ebû Gâlîb (Radıyallahu anh)'den rivayet edildiğine göre Ebû Umame (Radıyallahu anh) şöyle buyurmuştur :

    «Öldürülen Haricîler, gök cildi (görülen tabakası) altında öldürülenlerin en kötüleridir. Öldürülen insanların en hayırlısı da Haricîlerin öldürdüğü kimselerdir. (Çünkü şehid olurlar.) Hâriciler Cehennem ehlinin köpekleridir. Bunlar müslüman idiler sonra kâfir oldular.
    (Râvi Ebû Galib diyor ki) : Ben Ebu Umâme'ye :
    Bu söz, senin söylediğin bir şeydir! dedim. Ebû Umame : Hayır! Ben bu sözü Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'den işittim, dedi.
    İbn Mace, Mukaddime, 176)

    İzahı

    Sindi: Hadîsin «Haricîler Cehennem ehlinin köpekleridir» fıkrası onların kâfir olduğunu açıkça belirtiyor, «Onlar dinden çıkarlar» ve benzeri hadis fıkraları da bu hususu teyid ediyor, fakat cumhur onları tekfir etmiyor. Cumhur'un görüşüne göre onların kâfir olduğuna dair tabir kufran-ı nimet (nankörlük) mânasına yorumlanır. Keza «Dinden çıkarlar» cümlesi de, «Dinin kemâlinden çıkarlar» şeklinde tevil edilir, demiştir.


    ***************


    17-
    Ebu Saib, Ebu Said el-Hudri (r.anh)'ın yanına evinde bulunduğu bir sırada girdi. Dedi ki: Onun namaz kılmakta olduğunu gördüm. Namazını bitirsin diye oturup bekledim. Bu sırada evin bir tarafındaki (çatıda bulunan) kuru hurma dalları arasında bir hareket duydum. Dönüp baktığımda bir yılan olduğunu gördüm. Onu öldürmek üzere üzerine atıldım.
    Bana: “Otur” diye işaret etti, ben de oturdum. Namazı bitirince evdeki bir odaya işaret etti ve şöyle dedi:
    Şu odayı görüyor musun?
    Ben: “
    Evet” dedim. Şöyle dedi:
    Burada bizden yeni evlenmiş bir genç vardı. Rasulullah (s.a.v.) ile birlikte Hendek'e çıktık. Günün ortalarında bu genç Rasulullah (s.a.v.) 'den izin alır ve hanımının yanına giderdi. Bir gün ondan izin istedi. Rasulullah (s.a.v.) ona:
    "
    Üzerine silahını al. Çünkü ben Kureyzalıların sana zarar vereceğinden korkarım." diye buyurdu. Adam silahını aldı, sonra (evine) döndü. Hanımının iki kapı arasında ayakta dikilmekte olduğunu gördü. Hemen hanımına saplamak üzere mızrağı ile üzerine yürüdü. Çünkü bundan dolayı hanımını kıskanmıştı. Hanımı ona:
    Mızrağını tut ve benim dışarıya çıkmama neyin sebeb olduğunu görmek için evin içerisine gir”, dedi.

    Genç içeri girdiğinde yatak üzerinde katlanıp durmuş büyükçe bir yılan ile karşılaştı. Elindeki mızrakla üzerine atılıp mızrağını ona sapladı, sonra çıktı. Mızrağını evin ortasına sapladı ve yılan onun üzerinde bir süre hareket etti. Önce yılan mı öldü yoksa genç delikanlı mı daha çabuk öldü, bilinmiyor.
    (Ebu Said) dedi ki: Rasulullah (s.a.v.)'in yanına gelip ona durumu anlattık; dedik ki:
    Onu bize diriltsin diye Allah'a dua et.”
    Peygamber şöyle buyurdu: "Arkadaşınız için mağfiret dileyiniz." Sonra şöyle buyurdu:
    "Şüphesiz Medine'de müslüman olmuş cinler vardır. Onlardan herhangi birilerini görecek olursanız üç gün süreyle ona izin veriniz (uyarınız). Eğer bundan sonra bir daha size görünürse onu öldürünüz. Şüphesiz ki o, bir şeytandır." (Sahih-i Muslim ; Selam bahsi)

    Bu hadis-i şerif bu gencin, cinlerden birisi olan o yılan sebebiyle öldürüldüğüne delildir.
  9. Abdulmuizz Fida

    Abdulmuizz Fida أَلَيْسَ اللَّهُ بِأَحْكَمِ الْحَاكِمِينَ Yetkili Kişi Site Admin

    18-
    Türklerle savaşma ilgili hadis sahihtir.
    Bazı alimler bu hadisin gerçekleştiğini ve Müslümanların Moğol hun imparatoru Cengiz Han ile savaşmalarını delil göstermişlerdir.


    Kutub-i sitte
    TÜRKLERLE SAVAŞ
    7203 - Ebu Sa'id radıyallahu anh anlatıyor:
    "Rasulullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
    "Sizler, gözleri küçük, yüzleri geniş-yuvarlak bir kavimle savaşmadıkça Kıyamet kopmayacaktır. Onların gözleri çekirge gözleri gibi olup yüzleri de kat kat deri ile kaplanmış kalkanlar gibidir. Kıl ayakkabılar giyerler, deriden mamul kalkanlar edinirler ve atlarını hurma ağaçlarına bağlarlar."





    Bu tarzda daha pek çok hadis mevcuttur.
    "Sizler;Türklerle çarpışmadıkca kıyamet kopmayacaktır"
    (Buhari, 4, s: 34, 35, 156, Sahih-i Muslim,17, s: 37, 38)


    "Türkler size dokunmadığı, harb etmediği sürece sakın siz de Türklere dokunmayınız!"
    (Nesei, Sunen 4, s:44)


    Ebu Hurayra (radıyallahu anh) anlatıyor:
    "Rasulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:


    "Ayakkabıları kıldan bir kavimle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Siz, yüzleri kılıflı kalkanlar gibi, gözleri küçük, burunları yassı olan bir kavmle savaşmadıkça kıyamet kopmaz."
    [Buharî, Cihad 95, 96, Menâkıb 25; Muslim, Fiten 62, (2912); Ebu Davud, Melahim 9, (4303, 4304); Tirmizî, Fiten 40, (2216); Nesâî, Cihad 42, (6, 45).}



    Muhaddisler, bu kavmin Türkler olduğunda müttefiktirler. Buharî' nin bu hadisi verdiği bablardan birinin adı; بَابُ قِتَالِ التُّرْكِ "Türklerle Savaş Babı"dır.
    Hadisin burada kaydedilen vechinde Türk kelimesi geçmezse de, Buharî'nin aynı babta kaydettiği muteakib hadiste Türk kelimesi de geçer: "Küçük gözlü, kırmızı yüzlü, yassı burunlu, yüzleri kılıflı kalkanlar gibi olan, (kıldan ma'mul elbise giyen ve kıl içerisinde yürüyen) Türk(ler)le savaşmadığınız müddetçe kıyamet kopmaz.."


    Hadiste, yüzün kalkana benzetilmesi Beyzavî'ye göre yüzün geniş ve yuvarlak olmasındandır, kılıflı denmesi de sertliği ve etinin çokluğundandır.

    Ayakkabılarının kıldan olmasından maksad, bazı şarihlerce, saçlarının ayakkabılarına değecek kadar uzun olmasıdır. Bazıları da: "Bundan maksad onların, ayakkabılarını örülmüş (keçeleşmiş) kıl ve yünden yapmalarıdır" demiştir.
    Bugün çobanların ve hatta köylülerin hâlâ kullandıkları ve keçeden yapılan "kepenk"in kastedilmiş olması da muhtemeldir. Ayakkabılarının da kıldan olması, geçmiş devirlerde giyilen ve kılı yolunmamış deriden yapılan çarığa işaret de olabilir. Çarığın iç kısmı, yerin sertliğini hafifletmek maksadıyla keçe ile beslenip takviye edilmesi de hadisi te'yid eden bir durumdur.


    İbnu Hacer bu hadisin şerhi sadedinde Türklerle ilgili olarak şu açıklamayı sunar: "Sahabe zamanında şu hadis meşhur idi: اُتْرُكُوا التُّرْكَ مَا تَرَكُوكُمْ "Türkler sizi bıraktıkça, siz de onları bırakın (onlarla savaşmayın)."
    Taberâni bunu Muaviye rivayeti olarak kaydeder.
    Muaviye: "Ben Rasulullah (s.a.v.)'ın böyle söylediğini işittim!" demiştir. Ebu Ya'la aynı hadisi bir başka vecihten olmak üzere Muaviye İbnu Hudeyc'ten rivayet eder.
    İbnu Hudeyc der ki: "Ben Muaviye'nin yanında idim. Ona amilinden Türklerle karşılaştıklarına ve onları hezimete uğrattıklarına dair bir mektup gelmişti. Hz. Muaviye bu habere öfkelendi. Sonra amiline: "Benden emir gelmedikçe onlarla savaşmayın, çünkü ben Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın
    إنَّ التُّرْكَ تَجْلِي الْعَرَبَ حَتّى تَلْحَقَهَا بِمَنابَتِ الشّيح "Türkler, Arabları sürecek ve yavşan otunun bittiği yerlerde onlara yetişecek" dediğini işittim. Bu sebeble onlarla savaşmaktan hoşlanmıyorum."

    Müslümanlar Emevîler zamanında Türklerle savaştılar. Müslümanlarla onlar arasında büyük mesafe vardı, burası yavaş yavaş fethedilerek açıklık kapandı. Türklerden çok sayıda esir alındı. Türklerde büyük bir güç ve şiddet bulunduğu için melikler onlara sahip olma hususunda aralarında adeta yarış yaptılar. Öyle ki, Mu'tasım zamanına gelindiğinde askerlerin çoğunluğunu onlar teşkil etti. Zamanla Türkler Melik'e galebe çaldılar, oğlu Mutevekkil'i öldürdüler, sonra birer birer onun çocuklarını öldürdüler. Keza Samanîlerin melikleri de Türklerdendi. Böylece acem diyarlarına da galebe çaldılar. Bu diyarlara sonraları, Sebüktekin hanedanı bunların peşine de Selçukîler hakim oldu. Hakimiyetleri Irak, Şam ve Rum diyarlarına kadar uzandı. Bunların etbaları Zengîler, onların etbaları da Eyyubîler olarak devam ettiler. Türk olan bunlar çoğalarak Mısır, Şam ve Hicaz diyarlarına hakim oldular. Bunlar hicrî beşinci yüzyılda Selçukîlere karşı hücuma geçip memleketi harap, insanları perişan ettiler. Derken Büyük Musibet (et-Tammetu'l-Kubra) Tatarlardan geldi: Hicrî altıncı yüzyıldan sonra Cengiz Han çıktı ve dünyayı ateşe verdi. Bilhassa Meşrık tarafları büyük ekseriyeti ile bu felakete maruz kaldı. Onların şerrinden nasibini almayan belde hemen hemen yoktu. Altı yüz elli altıda, Bağdat'ın harab edilip son Abbasî halifesi Mu'tasım'ın onların eliyle öldürülmesi vukua geldi. Bunların bekayası, topal manasına gelen Leng lakabıyla meşhur Timur adındaki kişi gelinceye kadar tahribata devam ettiler. Timur, Şam diyarına geçti, oraları talan etti. Şam nehrini yakıp harabeye çevirdi. Batı'da Rum, doğuda Hind diyarlarıyla bunlar arasındaki yerlere hakim oldu. Allah onu alıp, çocukları arasına tefrika sokuncaya kadar hakimiyeti uzadı.
    Rasulullah (s.a.v.)'ın şu sözünde haber verdiği hususların hepsi böyle zuhur etti.

    اِنَّ بَنِي قَنْطُورَةَ اَوَّلُ مَنْ سَلبَ اُمَّتِى مُلْكَهُمْ
    "Ummetimin hakimiyetini ilk defa ortadan kaldıracak olan Benû Kantûra'dır."
    Bu hadisi Taberâni, Hz. Muaviye rivayeti olarak kaydetmiştir. Benî Kantûra'dan murad Türklerdir.

    http://www.islam-tr.net/soru-cevap-...isi-sahih-mi-sahih-ise-nasil-anlamaliyiz.html


    ************

    19-

    UĞURSUZLUK

    Herhangi bir şeyde bulunduğu zannedilen ve işlerin ters gitmesine sebep olarak ileri sürülen hal.

    Değişik çağlarda pek çok kişi ve toplumlar çevrelerinde gördükleri bir takım eşyalarda, hayvanlarda ve tabiat olaylarında uğursuzluk bulunduğuna inanmıştır. Çağımızda bu uğursuzluk anlayışını üzerinden atamamış pek çok insan görülür. Bu tipteki insanlar, uğursuz olarak niteledikleri şeylerden, kendilerine bir kötülük ve zarar geleceği inancındadır. Daima bu tür şeylerden uzak durmağa çalışırlar. Hiç bir dinî ve ilmî kaynağı olmayan "uğursuzluk" anlayışına sahip olsalar, hayatların her safhasında korku ve endişe içinde bulunurlar.

    Aslında hiç bir şeyde uğursuzluk yoktur. Hiç bir şey doğuştan uğurlu değildir. Uğursuzluk olsa olsa herkesin kendisinde, kendi yorumunda ve anlayışındadır. Halk arasında sık sık kullanılan "Uğurlu geldi" veya "Uğursuz geldi" gibi sözler birer zan ve kuruntudan ibarettir.


    Peygamber (s.a.v) bir hadis-i şerifinde, "İslâm'da taşe'um (uğursuz sayma, kötüye yorma) yoktur; en iyisi tefe'uldur (iyiye yorma)" (Buharî, Tıb, 54) buyurarak, bu zararlı anlayışın İslam'da bulunmadığını ifade etmiştir.

    Diğer bir hadiste ise: "Eşya da uğursuzluk yoktur, safer ayında uğursuzluk yoktur, baykuşun ötmesinde bir uğursuzluk yoktur" (Muslim, Selâm, 102) buyurulmuştur.


    Uğursuz Saymak


    5754 - Ebu Hurayra'den, dedi ki : Rasulullah (s.a.v.)'i "Uğursuzluk yoktur. Bunun hayırlısı tefe'uldur" diye buyururken dinledim. Ashab: "Tefe'ul nedir diye sorunca, Allahrasulu : "sizden birinizin işiteceği güzel bir sözdür" buyurdu.
    (İbn Hacer el Askalani; Fethul Bari (Sahih-i Buhari şerhi); Bab Tıb, C. 11 s. 489)

    2859- Sehl ibn Sa'd es Saidi'den nakledildiğine göre Rasul-u Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
    "Eğer uğursuzluk bir varlıkta olacaksa kadında , atta ve evde olur".


    Abdurrazzak'ın Musannef'inde Ma'mer'den naklettiğine göre hadiste işaret edilen uğursuzluk şöyle açıklanmıştır: "Kadının uğursuzluğu kısır olması , atın uğursuzluğu sırtına binip cihad etmemek ve evin uğursuzluğu ise kötü komşularla olmaktır".
    Ebu Davud'un İbnu'l Kasım'dan naklettiğine göre İmam Malik'e bu konu sorulmuş o da : "Öyle evler var ki , insanlar orada otururlar ve helak olup giderler" diye cevap vermiştir.
    Maziri, İmam Malik'in bu sözünü şöyle yorumlamıştır : "İmam Malik de hadisi açık ifadesine göre kabul etmiştir. Bunun anlamı şudur: Bazen kul Allahın takdiri ile hoşlanmadığı bir evde ve bölgede yaşamak zorunda kalabilir. Bu durumda ev adeta bu kötü durumun bir sebebi gibi olur ve uğursuzluk eve izafe edilir".


    İbnu'l Arabi ise İmam Malik'in bu sözüyle ilgili olarak şunları söylemiştir:
    "İmam Malik uğursuzluğu eve izafe etmek istememiştir. Burada sadece bir dil özelliği söz konusudur; halkın kullanımına uygun olarak böyle bir ifade kullanılmıştır. O bu sözüyle şuna işaret eder: Böyle kötü bir çevrede bulunan kimseler kendi inançlarını korumak ve batıla düşmemek için orayı terk etmelidirler."


    Bana göre İbnu'l Arabi'nin açıklaması daha doğrudur. Bu yönüyle hadis -bulaşıcı olmadığı halde- cüzzamlı bir hastadan kaçmaya benzer. Çünkü bir kimse cüzzamlı hastaya yaklaşıp aynı hastalığa yakalanacak olsa bunu ondan kaptığına ve o hastanın uğursuzluğuna inanabilir. İşte böylesi durumlardan kaçınmak için onlardan uzak durulması emredilmiştir. Dolayısıyla oturduğu evde böylesine rahatsız edici bir durumla karşı karşıya olan kimse de oradan taşınarak bu sorununu çözebilir. Zira bu evde oturduğu sürece oranın gerçekten uğursuz bir mekan olduğuna inanmaya başlayabilir.
    (İbn Hacer el Askalani; Fethul Bari (Sahih-i Buhari şerhi) ; Bab Cihad ve Siyer, C. 6, s. 190 - 191)



    5094 - İbn Ömer'den , dedi ki : Peygamber (s.a.v.)'in huzurunda uğursuzluktan söz ettiler. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu. "Eğer uğursuzluk herhangi bir şeyde varsa bu, evde , kadında ve atta söz konusu olur."

    5095- Sehl ibn Sa'd'dan rivayete göre Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
    "Eğer (uğursuzluk) bir şeyde varsa atta, kadında ve meskendedir".


    5096- Usame ibn Zeyd (r.anh)dan rivayete göre: Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu:
    "Ben, benden sonra erkekler için kadınlardan daha zararlı bir fitne bırakmış değilim"


    İZAHAT :

    "Kadının uğursuzluğundan sakınılması"
    Burada (uğursuzluk anlamı verilen) : "eş-Şu'm" uğur anlamına gelen "el-yumn"un zıttıdır.


    "Ve yüce Allah'ın : "Muhakkak ki Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır" (Teğabun 14) buyruğu ." Bununla (Buhari) uğursuzluğun yalnızca bazı kadınlar hakkında söz konusu olduğu, diğer bazıları hakkında da söz konusu olmadığını işaret etmek istemiş gibidir. Buna da ayet-i kerime'deki kısmilik bildiren (....dan anlamındaki) "min"in delaletininden hareket ederek işarette bulunmaktadır.


    Ahmed b. Hanbel'in rivayet ettiği gibi İbn Hibban ve Hakim de sahih olduğunu belirttiği aynı zamanda Sa'd' ın merfu olarak rivayet ettiği hadis şöyledir :
    "Şu üç husus Ademoğlunun mutluluğundandır: Saliha bir kadın , uygun bir mesken ve uygun bir binek. Şu üç husus da Ademoğlunun bedbahtlığındandır : Kötü kadın, kötü mesken ve kötü binek".



    "Ben, benden sonra erkekler için kadınlardan daha zararlı bir fitne bırakmış değilim"
    Şeyh Takıyyuddin es Subki der ki : Buhari'nin bu hadisi (5096) , ayet-i kerimeyi bab başlığında zikrettikten sonra İbn Ömer ve Sehl yolu ile gelen iki hadisin akabinde zikretmesi, uğursuzluğun, kendisinden düşmanlık ve fitne görülen kadınlara tahsis edildiğine bir işarettir. Bazı kimselerin anladığı gibi kadının topuğundan bile uğursuzluğun söz konusu olduğu yahut kadının bunda bir etkisinin olduğu şeklindeki anlam doğru değildir. Zaten bu , ilim adamlarından hiçbir kimsenin belirtmediği bir görüştür. Kadının bunda bir sebep olduğunu söyleyen kimse de cahildir. Çünkü şeriat koyucu, yağmuru yıldızların doğuşlarına bağlayan kimse hakkında mutlak olarak kafir ifadesini kullanmıştır. O halde kadının herhangibir dahlinin bulunmadığı bir husus dolayısı ile şerri kaddına nispet eden kimsenin durumu ne olabilir? Olsa da görülen bir kaza ve kadere uygun bir halin ortaya çıkmasından ibarettir.


    Hadisten Çıkarılan Sonuçlar :

    1- Kadınlar dolayısıyla fitneye maruz kalmak, başkaları dolayısıyla fitneye maruz kalmaktan daha ağırdır. Bunu yüce Allah'ın "Kadınlar .... gibi arzulanan şeylere sevgi, insanlara süslü gösterildi" (Al-i İmran 14) buyruğu da buna tanıklık etmektedir. Yüce Allah onları arzulanıp , sevilen şeyler arasında saymış ve direk türler arasında önce onları zikrederek başlamıştır. Yine muşahede ile görülen şu ki : Erkeğin , yanında bulunan hanımından olma çocuğuna karşı olan sevgisi, bu durumda olmayan başka bir kadından doğma çocuğuna olan sevgisinden daha fazladır.

    2- Hukemadan birisi şöyle demiştir: kadınlar tamamıyla bir şerdir. Onlardaki en şer olan husus ise onlardan mustağni kalamayıştır.
    Kadınlar "akli" ve dini bakımdan eksiklik" ile nitelendirilmiş olmakla birlikte erkeği akli ve dini bakımdan eksiklik gerektiren hususları işlemeye de iterler. Erkeğin dini hususlardan uzaklaşarak dünyaya talip olmak üzere hırs göstermesi gibi .... Bu ise fesadın en ağır halidir.

    Muslim , Ebu Said yoluyla gelen "ve kadınlardan sakınınız" diye bilinen hadisin bir kısmında şunları da zikretmiş bulunmaktadır: "Çünkü İsrailoğullarının fitneye ilk maruz kalması, kadınlar hususunda olmuştu."

    (İbn Hacer el Askalani; Fethul Bari (Sahih-i Buhari şerhi) ; Bab Nikah, C. 10 s. 381 - 383)
    http://www.islam-tr.net/soru-cevap-bolumu/17454-hadis-inkarcilarinin-reddettigi-bazi-hadisler.html


    ************


    20-
    Ebû Said el-Hudri (r.anh) buyuruyor ki ; 'Bir Ramazan veya Kurban Bayramı Rasulullah (s.a.v.), bayram namazlarını kıldığımız namazgaha geldi. Bir tarafta kadınlar da bulunuyordu. Onların yanından geçti ve şu hitabta bulundu:
    "Ey kadınlar, sadaka veriniz istiğfarı çok yapınız. Çünkü bana cehennemlikler gösterildi, çoğu sizler idiniz."
    Bunun üzerine o kadınlar: "Ya Rasulallah, bizler ne yaptık da cehennemliklerin çoğu bizden olmuş" diye sordular.
    Rasulullah (s.a.v.) : "Çünkü sizler ötekine berikine çokça lanet eder, kocalarınıza karşı nankörlükte bulunursunuz. Ne garibtir ki, kendine hakim akıllı ve dinine bağlı bir kimsenin aklını, sizin kadar eksik dinli hiçbir kimsenin çelebildiğini görmedim."
    Kadınlar tekrar sordular: "Aklımızın ve dinimizin noksanlığı nedir, Ya Resulullah?"
    Rasulullah (s.a.v.): "Kadının şahidliği erkeğin şahidliğinin yarısı değil midir?" diye sordu.
    Kadınlar "Evet" cevabını verdiler.
    Rasulullah (s.a.v.): İzah etti ve tekrar sordu:
    "İşte bu aklın eksikliğinden hayız gördüğü zaman (günlerce bekler) namaz kılmaz, Ramadan`da bir muddet oruç tutmaz değil mi?"
    Kadınlar, "Evet" dediler.
    (Buhârî, Hayz, 6, Zekat 44, İman 21, Kusûf 9, Nikah 88; Muslim, Kusûf, 17, (907), İman, 132, (79); Nesâî, Kusuf ,17, (3, 147); Muvatta, Kusuf, 2, (1, 187)


    ************


    21-
    101. Namaz Kılanın Önüne Koyması Gereken Sutre


    685. ...Talha b. Ubeydillah (r.anh)'den; demiştir ki: Peygamber (s.a.v. bana hitaben) şöyle buyurdu:
    "Önüne, semerin arka kemerinin boyu kadar bir şey koyunca önünden geçen kimse sana zarar vermez."

    [Muslim, salat 241 - 244, 265, 266; Ebu Dâvud, salat 109; Nesâî, kıble 4,7; İbn Mâce, ikâme 36, 48,- Dârimî, salat 128; Ahmed b. Hanbel, I, 121, 162; II, 129; V, 149, 151, 155, 160, 161.
    Sunen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/51-52.]

    Açıklama


    Hadis-i şerifte geçen kelimesinin anlamı, "semerin arka kısmını teşkil eden tahta veya odun"dur.

    Deveye binen kimse bu tahtaya yaslanır. Bu ağacın Hz. Peygamber devrindeki yüksekliğinin miktarı üzerinde ulemâ çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. Bazıları bu yüksekliğin bir arşın olduğunu söylerken, bazıları da arşının üçte ikisine eşit olduğunu söylemişlerdir.
    Netice olarak namaz kılan bir kimse bazılarına göre, bir arşın bazılarına göre de bir arşının üçte ikisine eşit yükseklikte her hangi bir nesneyi önüne koyarsa bu kimsenin önünden geçenler, namazına herhangi bir zarar vermezler.
    Namaz kılan kimsenin önüne koyduğu bu nesneye sutre denilir.

    1. Sutrenin boyu ve eni üzerinde fakihler farklı görüşlere sahihtirler.

    Nevevî merhum diyor ki biz (Şâfiîler)e göre» sutrenin inceliği veya kalınlığı söz konusu değildir. Bu mevzuda bizim delilimiz Ebû Hurayra (r.anh)'den rivayet edilen şu hadis-i şeriftir:
    Rasûl-u Ekram (s.a.v.) buyurmuştur ki: "Sutrenin semerin arkasına konan tahta boyunda olması kâfidir. (Eni ise) isterse kıl kadar ince olsun."
    Aynı şekilde Sebre b. Ma'bed'den rivayet edilen şu merfu hadis de bizim bu görüşümüzü te'yid etmektedir: "Nebiyyi Ekram (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Namazınızı hiç değilse bir ok arkasına gizlenerek kılınız."
    [el-Muttekî, Kenzu'l-Ummâl, VII, 352.]

    2. Hanbelî âlimleri de aynı görüştedirler.

    3. Mâlikîlere göre ise, sutre en azından mızrak kalınlığında ve bir arşın boyunda olmalıdır. Bundan daha kısa olursa, sutre ile ilgili mendub yerine getirilmemiş olur.
    4. Hanefîlere göre, sutrenin boyu bir arşın, kalınlığı parmak kadar olmalıdır. [A.A. el-Bennâ, eI-Fethu'r-rabbânî, IV, 128; el-Muttakî, Kenzu'l-Ummâl, VII, 346.]
    Sutre dikmekteki hikmet, önünden herhangi bir kimsenin geçmesine engel olmakla birlikte gözün sutrenin gerisine kaymasına mani olarak namazdaki huşu ve hudu'un kaybolmasını önlemektir. Zaten namaz kılan kimseye önünden geçen bir kimsenin verebileceği zarar da huşu'u dağıtarak sevabın azalmasına sebep olmaktır. Zira ileride geleceği gibi, "namaz kılanın önünden geçmedeki günahın büyüklüğünü idrâk eden, kırk yıl bekler de yine geçmez" di.
    [el-Menhel, V, 77.]

    686. ...Atâ'dan; demiştir ki: "Semerin arka kemerinin boyu bir zira' ve daha yukarısıdır." [Sunen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/53.]


    Açıklama


    Bu görüş aynı zamanda imam Sevrî'nin ve meşhur olan rivâyete göre İmam Ahmed (r.anh)'in görüşüdür. [Sunen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/53.]


    687. ...İbn Ömer (r.a.)'den rivayet edildiğine göre, Peygamber (s.a.v.) bayram günü namaz kılmağa çıktığı zaman (önüne) bir kargı (dikilmesini) emrederdi. Kargı dikildikten sonra insanlar da arkasında oldukları halde ona doğru namaz kılardı. Seferde de böyle yapardı. Bu yüzden emirler de bunu âdet edindiler. [Sunen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/53.]


    Açıklama


    Hadis-i şerifte geçen "bu yüzden emirler de bunu âdet edindiler” sözü, îbn Mâce'nin rivayetinde yoktur.

    Ali b. Mushir bu hadisle ilgili açıklamasında, bu sözün aslında Nâfi'e ait olduğunu ifâde etmiştir.
    Bu sözle ifade edilmek istenen şudur:
    Rasûl-u Ekrem (s.a.v.) bayram namazında musallada önüne bir harbe (kargı) dikildiği için müslüman devlet adamları, bayram namazlarında yanlarında harbe taşımayı âdet edinmişlerdir. Harbe kısa mızrak tarzında bir silahtır. [Mutercim Asım Efendi, Kamus Tercemesi, I, 106; Pakalın, M.Z., Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, I, 737.]

    Rasûl-u Ekrem'in önüne dikilen bu harbenin Peygamber'e nereden ve kimden geldiği söz konusu olmuş ve bu mevzuda çeşitli rivayetler ortaya atılmıştır. Bazılarına göre bu harbeyi Habeş Kralı Necaşî hediye etmiştir. Ömer b. Şeybe'nin Ahbâru'l-Medine'de rivayet ettiği bir habere göre Necâşî, Rasulullah'a bir harbe hediye etmiş, Efendimiz de bunu bir hatıra olarak saklamıştı. İşte sözü geçen harbe bu harbedir.


    Bazıları da "Bu harbe, Zubeyr b. el-Avvâm'ın Uhud'da öldürdüğü bir müşrikten kalmıştır. Rasûl-u Ekram bunu yanında taşır ve namaz kılarken önüne dikerdi" demişlerdir.
    Bütün bu rivayetlerin çeşitliliğine bakarak şunu söylemek mümkündür. Necâşî'nin gönderdiği harbe gelmezden önce Efendimiz (s.a.v.) Uhud Harbinde ele geçen harbeyi sutre olarak kullanmış, Necâşî'nin gönderdiği harbe eline geçtikten sonra sütre olarak onu kullanmıştır. Sutrenin eni ve boyu hakkındaki görüşleri bir önceki hadisin şerhinde açıkladığımızdan burada tekrara lüzum görmüyoruz.

    Sutrenin hükmü hakkında Merhum Ahmed Naim Efendi şöyle diyor:

    "Aslında duvarsız yerde namaz kılan kimsenin önünden geçilmesinden korkulması halinde, orada namaz kıldığına alâmet olmak üzere bir sutre dikmesinin mendûb olduğunda ittifak vardır. Kimsenin geçmeyeceğinden emin olunan yerde namaz kılan kimse de imam Mâlik ile Şafiî'ye göre -bu mevzudaki hadislerin çokluğundan dolayı- yine sutre dikmekle mükelleftir.
    Bununla beraber Atâ, Salim b. Abdullah, Kasım b. Muhammed, Şa'bî, Hasan el-Basrî gibi tâbiûnun ileri gelenlerinin kırda sutresiz namaz kıldıkları rivayet olunuyor. İmamın sutresi cemaat için de geçerlidir.
    [Ahmed Naîm, Tecrid Tercemesi, II, 439.
    Sunen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/54]

    Bazı Hükümler


    1. Namaz için bir sutre kullanmak mendubtur.

    2. İnsanın karşılaşacağı tehlikelere karşı koymak için yanında mızrak ve benzeri bir âlet taşıması caizdir. Bu çeşit aletleri taşımanın önemi yolculukta daha da artar.
    3. Hizmetçi edinmek caizdir.
    [Sunen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/54-55]


    688. ...Avn b. Ebî Cuhayfe (r.anh), babası Ebû Cuhayfe'den rivayet ettiğine göre; Nebî (s.a.v.) onlara Bathâ'da, önünde bir kargı dikilmiş olduğu halde öğle ile ikindi namazlarını ikişer rekat kıldırmıştır. (Namaz esnasında) kargının arkasından kadın da geçti eşek de.

    [Buhârî, vudu 40; salat 90, 93; menâkıb 23; Muslim, salat 252; Nesâî, salat 12; Dârimî, salat 124; Ahmed b. Hanbel, IV, 307, 309.
    Sunen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/55]

    Açıklama


    Ulemânın büyük çoğunluğu namaz kılan kimse ile sutresi arasından geçmenin haram olduğunu söylemişlerdir. Ancak bundan dolayı o kimsenin namazı bozulmaz. Nitekim ileride gelecek olan "Namazı hiç bir şey bozamaz. Bununla beraber elinizden geldiği kadar (önünüzden) geçeni men'etmeye çalışınız. Çünkü o şeytandan başka bir şey değildir" anlamındaki 697 no'lu hadis-i şerif de bu görüşü desteklemektedir. Fakat anılan hadis zayıftır. .

    Her ne kadar Muslim'deki; "Önünde deve semerinin arka kaşı boyunda bir sutresi olmayan kimsenin namazını, kadın, eşek bir de kara köpek bozar" [bk. Muslim, salât. 260] hadis-i şerifi bu görüşe ters düşmekte ise de, bu hadisin hükmü; îbn Abbâs'ın rivayet ettiği; "Rasûlullah (s.a.v.) Mina'da sutresiz olarak namaz kıldırdığı sırada dişi bir merkebe binerek karşıdan geldim. O zaman bulûğ çağına yaklaşmıştım. Saflardan birinin önünden geçtim. Merkebi otlasın diye salıverdim. Ondan sonra safa girdim. Bu yaptığıma kimse ses çıkarmadı" mealindeki 715 numaralı hadis-i şerifle neshedilmiştir.
    Çünkü bu hâdise Veda haccında, Rasûl-u Ekrem'in irtihâlinden seksen gün önce olmuştur.
    Muslim'in bu hadisinin nesh edildiğini kabul etmesek bile, namazın bozulacağına dâir olan ifâdelerim "Namazdaki huşu'un kaybolacağı" manasına almak ve namaz kılan kimsenin önünden geçmenin haramlığını beyan için söylendiğini kabul etmek yerinde ve isabetli olur. [Sunen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/55]

    Bazı Hükümler


    1. Namaz kılan kimse yolculuk esnasında, kırda, önünden geçilme tehlikesi olmadığı zaman bile önüne sutre koymalıdır.

    2. Sutrenin kargı kalınlığında olması yeterlidir.
    3. Yolculukta dört rekâtli namazları ikişer rekât kılmak gereklidir.

    102. (Sutre İçin) Sopa Bulunamadığı Zaman Çizgi Çizilir


    689. ...Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

    "Sizden biriniz namaz kıldığı zaman önüne bir şey koysun, hiç bir şey bulamazsa bir sopa diksin, sopa da yoksa, önüne bir çizgi çizsin, bundan sonra önünden ne geçerse geçsin ona-zarar vermez."
    [İbn Mâce, ikâme 36; Ahmed b. Hanbel, II, 249, 255, 266.
    Sunen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/56]

    Açıklama


    Bu hadis-i şerife göre namaz kılmak isteyen bir kimse önüne ya ağaç ve duvar gibi bir engel olarak onun arkasına gizlenip, önünden başkalarının geçmesine mâni olmalı veya bunları bulamadığı takdirde önüne bir sopa dikmelidir. Ancak sopanın da bulunmaması halinde kıble tarafına çizeceği bir çizgi ile yetinebilir.

    Hadisin zahirine bakılırsa sutrenin yüksek olup olmaması, kalın veya ince olması söz konusu değildir. Nitekim Hâkim'in Sebre İbn Ma'bed'den rivayet ettiği "Namazınızı hiç değilse bir ok arkasında gizlenerek kılınız.” [ el-Muttekî, Kenzu'l-Ummâl, VII, 351] anlamındaki hadis-i şerifle, Ebû Hurayra (r.anh)'in rivayet ettiği; "sutre için deve semerinin arka kayışı boyunda bir yükseklik yeter. Eni isterse kıl kadar olsun" [el-Muttekî, Kenzu'l-Ummâl, VII, 352] mealindeki hadis-i şerifte sutrenin eninin kalın veya ince olması arasında bir fark gözetilmemiştir. Ancak sutrenin eni ve boyu mealini sunduğumuz Kenzu'l-Ummal hadisi ile ileride mealini sunacağımız 691 numaralı hadis gibi bazı hadis-i şeriflerle tayin ve tesbit edilmiştir.
    Biz bu mevzudaki mezheb imamlarının görüşlerini 685 no'lu hadisin izahında açıkladığımızdan burada tekrara lüzum görmüyoruz.
    Yine bu hadis-i şerifteki "sopası da yoksa önüne bîr çizgi çizsin" cümlesinden, sopa bulamayan kimsenin önüne çizeceği bir çizgi ile yetinebileceği anlaşılmaktadır. Ancak bu mevzuda da fıkıh âlimleri farklı görüştedirler.
    Çizgi çizmeyi caiz görenler de bu çizginin hilâl şeklinde mi yoksa kıbleye doğru önüne veya sağından soluna doğru mu çizileceğinde de ihtilâf etmişlerdir.

    1. Çizginin sutre yerini tutacağı görüşünde olan âlimler şunlardır: imam Ahmed, eski görüşüne göre Şafiî, Ebû îshâk eş-Şîrâzî, Ebû Hâmid, Şâfiîlerin çoğunluğu ve bazı Hanefî âlimleri (rahimehullah.).


    2. Çizginin sutre yerini tutmayacağı görüşünde olan âlimler de şunlar*dır:

    Mâlikîler, yeni görüşüne göre İmam-ı Şafiî ve Hanefîlerin çoğunluğu (r.a.).
    Çizginin sutre yerini tutmayacağını savunan bu ikinci gruptaki âlimlere göre mevzumuzu teşkil eden Ebû Dâvûd hadisi muzdaribtir. Yani zayıftır. Nitekim Ibn Uyeyne, Begavî, Şafiî gibi daha başka âlimler de bu hadisin za*yıf olduğunu söylemişlerdir. Çizginin yeterli olmadığına, diğer bir sebeb olarak da çizginin sütrenin gayesini gerçekleştirememesim" gösterirler ve "sutreden gaye orada namaz kılınmakta olduğunu başkalarına bildirmektir. Çizgi ise, orada namaz kılındığım gösterecek bir alâmet olmaktan uzaktır" derler.
    Sopa bulunmadığı zaman ne yapılacağı konusunda birinci görüşe sahib olan kimselerin düşüncelerine tercüman olarak imam Nevevî şunları söylemektedir:
    "Gerçekte tercihe lâyık olan görüş şudur ki; sutre yerine çizgi çizmek müstehabdır. Sutre olarak kullanmak için sopa bulunamadığı zaman kıble cihetine bir çizgi çizilmesini emreden bu hadisin zayıflığı kabul edilse bile, amellerin faziletiyle ilgili mevzularda zayıf hadisle amel edilebileceğine dâir âlimler arasında tam bir görüş birliği vardır."
    [Kenzu'l-Ummâl, VII, 352]

    Bazı Hükümler


    1. Kırda namaz kılanın sütre edinmesine teşvik vardır.

    2. Sutre için belli bir nesne tayın edilmiş değildir. Sutre özelliğini taşıyan her şey sutre olarak kullanılabilir.
    3. Sutre için hadis-i şerifte belirtilen sırayı takibetmek gerekir. Önce duvar, ağaç ve benzeri tabii sutreler tercih edilir. Bunlardan biri bulunanmazsa o zaman sütre olarak baston dikilir. Baston da bulunamazsa, o zaman kıbleye doğru uzanan bir çizgi veya soldan sağa doğru mihrab gibi kavisli bir çizgi çizilir.

    690. ...Bize Muhammed b. Yahya b. Fâris haber vermiştir.(Demiştir ki: Bize Ali, yani İbn el-Medînî Sufyan'dan, (o da) İsmail b. Umeyye'den, (o da) Ebû Muhammed b. Amr b. Hureys'den, (o da) Benî Uzre'den bir kimse olan dedesinden o da Ebû Hureyre'den, (o da) Ebu'l-Kasım (s.a.v.)'dan rivayet etti. (Ali Medinî) dedi ki; (bir önceki sopa bulunmadığı zaman çizgi çizilmesini ifade eden) çizgi hadisini (sufyan b. Uyeyne) rivayet etti.

    Sufyan (şöyle) dedi: "(Ancak) bu hadisi takviye edecek bir şey bulamadık. Bize şu senedden başka (herhangi bir senedde) ulaşmadı." (Ali b. el-Medînî) dedi ki: (Ben Sufyan'a; "Muhaddisler onda (yani Muhammed b. Amr'm İsminde) ihtilâf içindedirler" dedim de, bir sutre düşündükten sonra şöyle dedi: "Ben (onun ismini) ancak Muhammed b. Amr (diye) hatırlıyorum."
    Sufyan dedi ki: "Buraya İsmail b. Umeyye vefat ettikten sonra-bir adam çıkageldi. Bu adam Ebû Muhammed (adındaki) şeyhi arıyordu. Nihayet onu buldu ve ondan bu hadisi (rivayet etmesini) istedi. (Fakat Ebû Muhammed) hadisi karıştırdı.
    Ebû Dâvûd dedi ki; ben bir çok defalar Ahmed b. Hanbel'e (bu) çizginin şeklinden sorulduğunu ve onun da; "enine hilâl gibi (kavisli)" diye cevab verdiğini işittim. (Yine) Ebû Dâvûd, Musedded'den; "İbn Davud'un (bu) çizgi uzunlamasına (çizilir) dediğininakletmiştir. [Yine dedi ki: defalarca bu çizginin vasıflarını Ahmed b. HanbeVden duydum. Dedi ki: "Şöylece yani enlemesine hilâl gibi kavistir.]
    [Sadece Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.
    Sunen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/58-59]

    Açıklama


    Râvi Sufyan b. Uyeyne'nin "Bu hadisi takviye edecek, elimizdeki şu senedden başka bir sened bulamadık." anlamındaki sözleri bu hadisin zayıf olduğunu ifâde etmektedir.

    İsminin ihtilaflı olduğu söylenen kimse, İsmail b. Umeyye veya Ebû Muhammed b. Amr'dir. Bazılarına göre ise, Amr b. Muhammed b. Hureys'dir.
    Çizginin şekliyle ilgili ifâdelere bakarak fıkıh âlimleri çizginin hilâl şeklinde mi, kıbleye doğru öne mi, yoksa sağdan sola doğru mu çizileceğinde ihtilâf etmişlerdir. Çünkü, rivayetlerin birinde bu çizginin hilâl gibi kavisli ve soldan sağa doğru olabileceği ifade edilirken, diğerinde kıbleye doğru uzanacağı ifade edilmektedir.

    691. ...Sufyân b. Uyeyne demiştir ki: "Ben Şerîk'î cenaze (için geldiğimiz bir toplumda) bize ikindi namazı kıldırırken gördüm, başlığını (vakti) giren farz namazda, önüne (sutre olarak) koymuştu."

    [Sunen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/59-60]

    Açıklama


    Bu başlığın yüksekliğinin 685. hadis-i şerifte açıklandığı gibi deve semerinin arka kemeri kadar olduğu söylenebilir. Çünkü hadis-i şerifler bundan daha kısa bir nesnenin sütre olamayacağını ifâde ederken Şerîk'in küçük bir fesi sutre olarak önüne koyacağı düşünülemez. Sözü geçen hadis-i şerifte de açıkladığımız gibi semerin arka kemerinin boyu bazılarına göre bir arşın, bazılarına göre de arşının üçte ikisi kadardır. [Sunen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/60]



    103. Bînek Hayvanına Doğru (Onu Sutre Vaparak) Namaz Kılmak


    692. ...îbn Ömer (r.abhuma)'den rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.v.) deveye doğru namaz kılarmış. [Buhârî, salat 50, 98; Ebû Dâvûd, cihâd 149; Muslim, salat 248; Tirmizi, salaî 144; Ah-med b. Hanbel, II, 26, 106, 316, 326, 329, 330.

    Sunen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/60. ]

    Açıklama


    Bu hadis-i şerif deveyi ve benzeri hayvanları sutre yaparak namaz kılmanın câiz olduğuna delildir. Ancak bu hadis deve yataklarında namaz kılmayı nehyeden 493. numaralı hadis-i şerife zıt değildir. Çünkü bu hadis-i şerifte söz konusu edilen deveye karşı Efendimiz (s.a.v.)'in namaz kılması yolculuk esnasında vuku bulmuştur. Yolculuk esnasında ise, deve hem bağlıdır, hem de sahibine karşı daha çok itaatlidir. Deve yataklarında ise, develer bağsız olduğundan içlerinde bulunan azgın develerin insana her an için saldırması mümkündür. Bu bakımdan deve yataklarında namaz kılmak tehlikelidir, huzur ve huşu'u bozucudur.

    Ayrıca araplar arasında deve yataklarına insanların da abdest bozdukları düşünülebilir ki,. Efendimizin yolculukta deveyi sutre edinerek namaz kıldığı halde deve yataklarında bulunan develere karşı namaz kılmaktan niçin nehyettiği daha iyi anlaşılmış olur.

    1. Hanbelî ve Hanefi âlimleri, bu hadis-i şerifi delil getirerek yerinde sabit olan hayvana ve arkası dönük olan insana doğru namaz kılmanın caiz olduğunu söylemişlerdir.


    2. Şâfiîlere göre ise, hayvana ve kadına doğru namaz kılınamaz, Şafiî âlimlerinden merhum İmam Nevevî hazretleri bu mevzuda şunları söylemiştir:

    "Kadını sutre edinerek ona doğru namaz kılmanın neden caiz olmadığı açıktır. Çünkü kadın o anda erkeğin zihnini meşgul eder. Fakat Rasûl-u Ekram (s.a.v.) deveyi sutre edinerek namaz kılmıştır. Buhârî ve Muslim'de İbn Ömer'den gelen hadis-i şerif bunu açıkça beyân etmektedir. Durum böyleyken İmam Şafiî (rahimehullah)nin deveye doğru namaz kılınamaz demesi, ancak bu hadis-i şerifin onun eline geçmemesiyle izah edilebilir.
    Şurasını da hatırdan çıkarmamak lâzımdır ki, İmam Şafiî (rahimehullah) sağlam hadis ele geçtiği zaman, kendi içtihadının bırakılarak o hadisle amel edilmesini vasiyyet etmiştir.
    Anılan Buhârî ve Muslim'deki İbn Ömer hadisi sağlam olduğuna göre, deveyi sutre kabul ederek ona doğru namaz kılmanın caiz olduğunu kabul etmek İmam Şafiî'nin vasiyyetini yerine getirmek demektir.

    3. Mâlikîlere göre ise,eti yenmeyen hayvanları sutre edinerek onlara doğru namaz kılmak mekruhtur. Eti yenenlerin ise, bağlı olanlarını sütre edinmekte bir sakınca yoksa da bağsız olanlarını sütre edinmek mekruhtur.

    Yabancı bir kadını sütre edinmek de aynı şekilde mekruhtur.
    Kendisine nikâhı düşmeyen bir kadının sutre edilip edilemeyeceği mevzuunda ise, Mâlikî imamları arasında iki görüş vardır.
    Yüzünü namaz kılan kimseye dönmediği müddetçe bir erkek sutre edinilerek kendisine doğru namaz kılınabilir.

    104. Kişi Direğe Veya Benzeri Şeylere Doğru Namaz Kıldığında Onu Hangi Tarafına Almalıdır?


    693. ...Mikdâd b. el-Esved (r.anh) şöyle demiştir:

    "Peygamber (s.a.v.)'i kaç kere bir ağaç parçası, bir direk veya bir ağaca (doğru) namaz kılarken gördümse onu tam karşısına değil de ancak sağ kaşının (sağının) veya sol kaşının (solunun) hizasına almış olduğunu gördüm."
    [Kutub-ı sıtte müelliflerinden sadece Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.
    Sunen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/61-62.]

    Açıklama


    Bu hadis-i şerif, sutre olarak kullanılacak ağaç ve benzeri şeylerin iki kaşın arasına gelecek şekilde tam karşıya konularak onlara karşı namaz kılmaktan nehyetmektedir. Namaz, kılan kişi sütreyi tam karşısına koymakla görünüşü bakımından puta tapan kimselere benzeyeceği için bundan nehyedilmiştir.

    Şurasını unutmamak lâzımdır ki, sutreyi tam karşıya almanın sakıncası, sutre ağaç ve benzeri bir nesne olduğu zaman ortaya çıkar. Sutre bir duvar veya bir bina ise, o zaman herhangi bir sakınca sözkonusu değildir.
    Bu mevzuda M. Zihni Efendi Ni'meti'l-İslâm isimli kıymetli eserinde şunları söylemektedir:
    "Sünnet olan sutreye yakın durmaktır ve tam karşısına' durmayıp onu iki kaşlarından birinin (efdal olanı sağ kaşının) hizasına almaktır."
    [bk. Nimet-i İslâm I, 345.
    Sunen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/62]


    105. Konuşmakta Olanlara Ve Uyuyanlara Karşı Namaz Kılmak


    694. ...İbn Abbâs (r.anh)'ın rivayet ettiğine göre Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

    "Uyumakta olan ve konuşan kimseye doğru namaz kılmayınız."
    [İbn Mace, ikâme 40; Beyhaki, es-Sunenu'1-kubrâ, II, 279.
    Sunen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/62-63]

    Açıklama


    Uyumakta olan kimseye karşı namaz kılmanın sakıncası bellidir. Uyuyan kimse kendisini murakabe edemediği için ondan her an için namaz kılan kimsenin zihnini meşgul edecek haller zuhur edebilir. Bu da namaz kılan kişinin huzurunu bozar. Namaza kendini iyice vermesini engeller ve hatta onu şaşırtabilir.

    Bu bakımdan İmam Mâlik, Tâvûs ve Mücâhid uyuyan kimseye doğru namaz kılmanın mekruh olduğunu söylemişlerdir.
    Bunların dışında kalan âlimler ise, ileride gelecek olan 810, 811 ve 812 numaralı hadislerle Buhâri ile Muslim'in ittifakla rivayet ettikleri Hz. Âişe'nin naklettiği, "Rasûl-u Ekram (s.a.v.) namaz kılardı; ben de onun yatağının üzerinde önüne uzanmış halde uyurdum.[Buhârî, salât 103; vitir 3; Muslim, salât 267, 268; Nesâî, kıble 10] anlamındaki hadis-i şerifi delil getirerek uyuyan kimseye karşı namaz kılmanın herhangi bir sakıncası olmadığını söylemişler ve mevzumuzu teşkil eden hadisin de zayıf olduğunu iddia etmişlerdir.
    Şafiî âlimlerinden Nevevî ve Hattâbî de bu hadisin zayıf olduğu kanaatindedirler.
    Hattâbî bu mevzuda şunları söylemektedir:
    Bu hadisin Peygamber (s.a.v.)'e ait olduğu kesin ve sağlam değildir. Çünkü bu hadisin senedi zayıftır. Abdullah b. Ya'kub bu hadisi kendisine Muhammed b. Ka'-b'dan kimin naklettiğini açıklamamıştır. Aslında Abdullah'ın ismini açıklamadığı bu râviler, hadis âlimlerinin itimad etmediği iki adamdır. Bunlardan biri Temmam b. Bezi', öbürü de İsa b. Meymûn'dur ki Buhârî ve Yahya b. Maîn bu kimseleri tenkid etmişlerdir.
    Hadis-i şerifte ayrıca konuşmakta olan kimseye doğru namaz kılmak da yasaklanmıştır. Çünkü konuşan kimse namaz kılanın zihnini meşgul eder ve huzurunu bozar. Nitekim İbn Mes'ûd (r.anh) konuşmakta olan kimseye karşı namaz kılmanın mekruh olduğu görüşündedir. Ancak bu kimseler zikir yapıyorlarsa, o zaman onları sütre edinmekte herhangi bir sakınca yoktur.
    İmam Ahmed ile imam Şafiî de konuşan kimseyi sutre edinmenin mekruh olduğu kanaatindedirler. Nitekim mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerif de bu görüşe delâlet etmektedir.
    Fakat herhangi bir kimsenin yüzüne doğru namaz kılmak hiç bir zaman ve hiçbir kimse tarafından uygun görülmemiştir.
    [Sunen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/63-64]

    106. Namaz Kılan Kimsenin Sütreye Yakınlığı


    695. ...Sehl b. Ebi Hasme, Peygamber (sallellahualeyhi vesellem)in şöyle buyurduğunu haber vermiştir:

    "Sîzden biriniz sutreye doğru namaz kıldığı zaman ona yaklaşsın ki, şeytan namazında ona vesvese vermesin."
    [Nesaî, kıble 5; İbn Mâce, ikâme 39; Ahmed b. Hanbel IV, 2; Beyhakî, es-Sunenu'l-kubrâ, II, 272.]

    Ebû Dâvûd dedi ki: Bu hadisi(aynı zamanda) Vâkid b. Muhammed, Safvân'dan (o da) Muhammed b. Sehl'den (o da) babasından veya Muhammed b. Sehl (doğrudan doğruya) Peygamber (s.a.)'den rivayet etmiştir. Bazıları da (bu hadisin) Nâfi' ö. Cubeyr vasıtasıyla Sehl b. Sa'd'den (nakledildiğini) söylemiştir. Ve bu hadisin senedinde ihtilâf edilmiştir.


    Açıklama


    Hadis-i şeriften namaz kılmak isteyen kimsenin önüne sutre dikmekle mükellef olduğu anlaşılmaktadır. Sutre koymak kişinin istek ve arzusuna bırakılmış değildir.

    Çünkü hadis-i şerifte geçen "her ne zaman” manasına gelen edatı, kişinin her namaz kılışında önüm sutre ayması gerektiğini ifâde eder.
    Bu sayede namaza şeytanın vesvesesinin karışması önlenmiş olur. Bir başka açıdan şeytanın bazı kişileri aldatarak namaz kılan kimsenin önünden geçirtmesi engellenmiş olur.
    Bilindiği gibi namaz kılan kimsenin önünden geçilince eğer namaz kılan kişinin önünü kesen, kadın, eşek veya köpekse bazı âlimlere göre bu kimsenin namazı gerçekten bozulur. Bazılarına göre ise namazın özünü teşkil eden huzur ve huşu bozulmuş olur.
    Bazı âlimler de buradaki şeytandan maksat namaz kılan kimsenin önünden geçen her yaratıktır. Çünkü Peygamber (s.a.) namaz kılan kimsenin önünden geçen her yaratık için şeytan tâbiri kullanmıştır, nitekim 697 numaralı hadis-i şerifte gelecektir.
    Sutreye yakın durmanın hükmü mendubtur.
    Hanefi âlimlerinden M. Zihni Efendi Ni'met-î İslâm'ın da, "Sünnet olan, sutreye yakın dumaktır" sözle*riyle Hanefi ulemasının bu mevzudaki görüşlerini dile getirmiştir.
    Sutreye yakınlığın ölçüsünü Atâ, İmam Şafiî ve İmam Ahmed (r.a.) üç zira' olarakk tesbit etmişlerdir.
    İmam Mâlik hiç bir ölçü getirmemiştir.
    Bazılarına göre bir karış bazılarına göre de altı zira'dır. [el-Aynî, Umdetu'l-Kârî, IV, 280.]

    Müellif Ebû Dâvûd hadisin sonundaki mütaleasmda bu hadisin zayıf olduğunu ifâde etmiştir.

    Burada kadının eşek ve köpekle bir tutulduğu zannedilmemelidir. Çünkü eşekle köpeğin namaz kılan kimsenin huzurunu bozma sebebi ile kadının bozma sebebi tamamen ayrı şeylerdir. Eşekle köpeğin huzuru bozması yaratı Iışlanndaki fevkalâde dikkat çekici özelliklerle ilgili iken, kadının huzur bozması onun cinsî cazibesi ve erkekler için zaaf kaynağı olmasıyla ilgilidir. Namaz kılan bir erkeğin önünden geçen bir kadının, o erkeğin içinde ne gibi fırtınalar doğuracağını kimse kestiremez. Namazda gaye, İbâdet olması, Allah'a bağlılık ve Peygambere sadakatle tâbi olması hasebiyle, kadının geçmesi ile bütün bu sevgiler kadın sevgi ve ilgisi ile karışırsa namazın hikmeti ortadan kalkacağı malumdur. İşte bunda kadının zikredilmesi bundan başka bir şey ile tefsir edemez. Nitekim 702 no'lu hadiste gelecektir.

    696. ...Sehl (r.anh)den; demiştir ki:

    Peygamber (s.a.v.)'in namaz kıldığı yer ile kıble (duvarı) arasındaki (mesafe) bir dişi keçinin geçebileceği kadardı"
    [Buhârî, salat 91; Muslim, salât 263; Ahmed b. Hanbel, IV, 54]
    Ebû Dâvûd dedi ki; bu haber Nufeylî'ye aittir.

    Açıklama


    Rasul-u Ekram (s.a.v.)'in "namaz kıldığı yer'den maksat, Kirmânî'ye göre, ayaklarının bulunduğu yerdir. Ancak Aynî merhum, "ayaklarının bulunduğu yerden secde ettiği yere kadar uzanan mesafe" olduğunu söylemiştir. (el-Aynî, Umdetu'l-Kaarî, IV, 279.)


    Buna göre, namaz kılan kimse secdeye varınca secde halinde iken kıble duvarı ile arasında kalan mesafe bir keçinin geçebileceği kadar olmalıdır.
    Ancak Ahmed b. Hanbel'in Hz. Bilâl'den rivayet ettiği; "Peygamber (s.a.v.) Kabe'ye girip namaz kıldı. Kendisiyle duvar arasında üç zira' bir mesafe vardı" hadis-i şerifi ise, Rasûl-u Ekrem'in ayakta bulunduğu zaman duvarla kendisi arasındaki mesafeyi belirlemektedir.
    Davudî, mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifle Ahmed b. Hanbel hadisinin arasım şöyle uzlaştırmıştır: Namaz kılan kimse ile duvar veya kıble arasındaki mesafe en az bir keçi geçebilecek kadar olmalı, en çok ise, üç zira olmalıdır.

    107. Namaz Kılan Kimsenin Önünden Geçilmesine Mani Olma Yetkisi


    697. ...Ebu Said eI-Hudrî(r.a.)den rivayet edildiğine göre Rasûl-u Ekram (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

    "Sizden biriniz namaz kılarken hiç kimseyi önünden geçirmesin, elinden geldiği kadar ona engel olsun. Eğer o kimse diretirse, onunla doğuşsun. Çünkü o ancak şeytan(ın yapacağını yapmakta)dır."
    [Buhârî, salât 100, Muslim, salat 258; Nesâî, kasem 48; İbn Mâce, ikâme 39; muvatta', sefer 33, Ahmed b. Hanbel, III, 34, 44.
    Sunen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/66-67.]

    Açıklama


    Bu hadis-i şerifte namaz kılmakta olan bir kimsenin, önünden geçilmesine mâni olması emredilmektedir. Ancak namaz esnasında önünden geçen kimseye müdâhele etme hakkının doğması için daha önce geçen 689 ve ilerde gelecek olan 700 numaralı hadis-i şeriflerde beyân edildiği gibi sutre olma niteliği taşıyan bir nesnenin önüne konulmuş olması lâzımdır.


    Buhârî, bu hadis-i şerifin sebeb-i vürûdu ile ilgili olarak şu hâdiseyi nakletmektedir:

    "Ebû Salih es-Semmân dedi ki: Ebû Said el-H-udrîbir cuma günü insanlardan korunmak için önüne koyduğu bir sütrenin arkasında namaz kılıyordu. Derken Muayt oğullarından bir genç onun önünden geçmek istedi. Ebû Said de göğsünden iterek o gence mâni oldu. Genç, başka geçilebilecek bir yer olmadığını görünce, ikinci defa geçmeyi denedi. Ancak bu defasında da Ebû Said birincisinden daha şiddetli olarak karşı koydu. Bunun üzerine delikanlı Mervân'ın yanına gidip Ebû Said'i şikâyet etti. Hemen arkasından da Ebû Said, Mervân'ın yanına geldi. Ebû Said'i karşısında gören Mervân kendisine şu soruyu yöneltti:
    Ey Ebû Said! Bu kardeşin oğluyla senin alıp veremediğin nedir? Ebû Said de şu cevabı verdi:
    Rasûl-u Ekram (s.a.v.)'i şöyle büyürken işittim:
    "Sizden biriniz kendisini insanlardan koruyacak bir sutreye doğru namaz kılarken, birisi önünden geçmek isterse, ona mâni olsun. Eğer o kimse diretirse, onunla kavga etsin. Çünkü o şeytandan başka bir şey değildir.”
    [Buhârî, salât 100.]

    Kadı lyaz silâhla veya Önden geçen kişinin ölümüne sebeb olacak bir âletle mudâhelede bulunmanın caiz olmadığına ve tehlikeli olmayan bir mudâhale sonucu ölen bir kimse için de kısas lâzım gelmediğine dâir ulemânın görüş birliğinde olduğunu söylemiştir.

    Bu kişi için diyet lâzım gelip gelmediği konusunda ise Malikîler arasında iki farklı görüş vardır. Bunlardan îbn Şa'ban'a göre bu kişi için diyet lâzım gelir. İbnu't-Tîn'e göre ise, kanı heder olur, yani karşılığında diyet ödenmez.
    Ancak hemen şunu söyleyelim ki; namaz kılanın önünü kesip geçen kimse ile nasıl mucâdele edileceğine dair serdedilen bütün bu görüşler namaz kılarken önünde sütre bulunan kimsenin önünü kesen kimse ile ilgilidir. Yoksa önünde sutre bulundurmayan kimse için mudâhele veya mucâdele hakkı yoktur.
    İbn Ebî Hamza ise, hadis-i şerifteki şeytanla kavgadan maksat, gürültüsüz, patırtısız olan ince ve mânevi bir müdâheledir. Yoksa gürültülü patırtılı, kaba kuvvete dayalı bir mücâdele değildir. Bu manada bir mucâdele de ancak istiâze (eûzu) ve besmele ile şeytandan korunmak ve sütre koymakla gerçekleşebilir.
    Çünkü kaba kuvvete bağlı olarak yapılacak bir mücadelenin namaza vereceği zarar, önden geçen kimsenin vereceği zarardan daha büyüktür, demektedir.
    Namaz kılan kimsenin önünden geçen kimse ile mücâdele etmedeki sebebin ne olduğu mevzuunda da iki görüş vardır:

    a. Musallinin önünü kesen kişiyi günahtan alıkoymak,

    b. Bu kişinin namaza zarar vermesini önlemek.
    İbn Hamza birinci görüşü benimsemiştir. Aslında ikinci görüş daha kuv*vetli ve isabetlidir.
    Nitekim İbn Ebî Şeybe'nin İbn Mes'ûd (r.anh)'den rivayet ettiği bir hadis-i şerife göre, "bir kişinin namaz esnasında önünden geçilmesi o namazın yarısını ifsâd eder".
    Yine Ebû Nuaym'in Ömer (r.anh)'den rivayet ettiği bir hadisi şerifte ise, "namaz kılan kişi eğer önünden geçilmekle namazım(n derecesini) ne kadar kaybettiğini bilseydi, sutresiz olarak asla namaz kılmazdı" buyurulmaktadır.
    İşte bu hadis-i şerifler, namaz kılmakta olan kimsenin önünden geçmek isteyen kimseye engel olmanın gerçek sebebinin namaza zarar vermesi olduğunu ortaya koymaktadır.
    Ayrıca, "musallinin önünden geçeni günahtan alıkoymak için onunla mücâdele edilir" diyenlere de, "şayet sizin görüşünüz isabetli olsaydı, o zaman çocuğun namaz kılan bir kimsenin önünden geçmesinde bir sakınca olmaması lâzımdı. Çünkü çocuk mükellef olmadığı için bu hareketiyle günahkâr olmaz" diye cevap verilebilir.

    Hanefî âlimlerine göre ise, efdal olan namaz kılanın, önünden geçene mudâhale etmemesidir.


    Buna göre namaz kılan bir kimseye mevzumuzu teşkil eden hadiste tanınan mudâhale hakkının doğması için namazdan önce önüne sutre niteliği taşıyan bir nesneyi koymuş olması gerekmektedir. İşte o zaman o kimse, önünden geçen kimseye gücünün yettiği kadar engel olmaya çalışır.


    Zâhiriyye mezhebi âlimlerine göre, hadisteki "ona engel olsun" emrinin hükmü farzdır. Bu bakımdan namaz esnasında önünden geçen kimseye engel olmak o kimse için kaçınılmaz bir görevdir.

    Şafiî âlimlerinden merhum Nevevî'ye göre ise, bu emrin hükmü kuvvetli bir mendubtur. Özellikle Şafiî âlimlerinden hiç bir kimse farz olduğunu iddia etmemiştir. [bk. el-Menhel, V, 90]
    İleride gelecek olan 700 numaralı hadis-i şerifte de temas edileceği gibi eğer önünden geçmekte olan kimse yakınsa ona eliyle mâni olur, uzaksa işaretle veya "subhânellah" diyerek sesini yükseltmekle mâni olur.

    Kadı İyaz ise, namaz kılmakta olan kimse 'önündenj geçene bulunduğu yerden müdâhalede bulunabileceğine, fakat bu maksatla yürümesinin asla caiz olmadığına dair âlimlerin görüş birliğinde olduklarım söylemektedir. Çünkü namazda yürümenin namaza vereceği zarar, önünden geçilmekle doğacak zarardan daha büyüktür. Bu bakımdan kişinin bulunduğu yerden elle müdâhalede bulunmasına izin verilmiştir. Önden geçen kimse uzakta bulunursa, o zaman da bulunduğu yeri terketmeden sadece işaretle veya "subhânellah" diyerek mudâhalede bulunabilir.

    Hadisin zahirine bakılırsa namaz kılanın önünü kesmek isteyen kimseye çocuk bile olsa engel olunur.
    Nitekim İbn Mâce'nin Ummu Seleme'den rivayet ettiği,
    "Peygamber (s.a.v.) bir gün Ummü Seleme'nin odasında namaz kılarken Abdullah yahut Ömer b. Ebi Seleme önünden geçmek istedi de, Peygamber (s.a.v.) ona eliyle (geçmemesini) söyledi, o da vazgeçti, hemen sonra Zeyneb bint Ummu Seleme gelip önünden geçmek istedi. Rasûl-u Ekram (s.a.v.) ona da aynı şekilde eliyle geçmemesini söylemişse de o (aldırış etmeden) geçip gitti. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) namazı bitirir bitirmez (şöyle) buyurdu:
    "Kadınlar (isyanda ve inatçılıkta) galibtirler."
    [İbn Mâce, ikâme 38; Ahmed b. Hanbel, VI, 294.]

    Bu hadisten anlaşılıyor ki önden geçmek isteyen çocuk da olsa izin verilmemelidir.

    Hadis-i şerifteki "Onunla döğüşsün" cümlesinin anlamı İmam Şafiî'ye ve Mâliki âlimlerinden Kurtubî'ye göre, "eğer diretirse, birinci müdâhaleden daha sert bir müdâhalede bulunulsun"-demekse de, bazı Şafiîlere göre "gerçekten doğuşsun" demektir.
    Ancak bu ikinci görüş namazın özünü teşkil eden huşu'a aykırı olduğu için ulemâ tarafından kabul edilmemiştir.

    Kıymetli âlim Kâsânî'nin el-Bedâyi' isimli meşhur eserinde bu mevzuda şu bilgiler verilmektedir:

    "Bizim için meselede delil şu hadis-i şeriftir: "Muhakkak ki namazda -ancak namazla ilgili fiillerle- meşgul olunur". Kavga ve mücâdele namazla ilgili bir hareket olmadığına göre bu fiillerle meşgul olmak doğru ve caiz değildir."
    Ancak mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifi merhum Kâsânî şöyle te'vil etmektedir: Ebû Said Hadisi ise, namazda her türlü hareketin mubah olduğu zamanlara aittir. Sonradan namazla ilgisi olmayan davranışların mübahlığı neshedilmiştir. [ bk. Bedâyiu's-sanâyi, I, 217.]

    Hanefî âlimlerinin bazıları da namaz kılanın önünden geçene engel olmak bir görev değil, bilakis bir izindir. Engel olmamak daha faziletlidir. Çünkü engel olma hareketi namazın dışında bir harekettir demişlerdir.

    Ancak gerek mâni olma işinin namazın dışında bir hareket olduğu, görüşüne, gerekse Ebû Said hadisinin neshedildiği görüşüne diğer mezheb âlimleri tarafından itiraz edilmiştir.
    "Çünkü o, şeytandan başka bîr şey değildir" cümlesindeki "şeytan” kelimesi bu kişinin yaptığı iş, şeytan işidir, anlamına gelebileceği gibi, gerçekten insan ve cin şeytanı anlamına da gelebilir.
    Nitekim İbn Battal, "Şeytan" sözünün dinde fitne çıkaran herkes için kullanılmasının caiz olduğunu söylemekte ve kelimelerde mühim olan manadır, yoksa şekil değildir,
    demektedir.
    Yine İbn Battâl'a göre, cinnilere hakikaten şeytan denebildiği gibi insanlara da mecazen şeytan demek caizdir.
    Nitekim Kur'an-ı Kerim'de de insanoğluna şeytan denildiği görülmektedir:
    "Biz (sana yaptığımız gibi) her Peygambere de insan ve cin şeytanlarını böylece düşman yaptık." [el-En'âm, (6), 112.
    Sunen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/67-70.]

    Bazı Hükümler


    1. Namaz kılmakta olan bir kimsenin, önünden geçmek isteyene mani olması caizdir. Ancak namaz kılmakta olan kimsenin bu müdâhale etme hakkını kazanabilmesi için namazdan önce önüne sütre niteliği taşıyan bir nesneyi koymuş olması şarttır.


    2. Namaz kılmakta olan kimsenin önünden geçmek isteyen kimse en uygun bir yolla engellenmeli, tehlikeli sonuçlar doğuracak müdahale yollarına gidilmemelidir.


    3. Namaz kılmakta olan kimsenin önünden geçmek isteyen kişi, önünden geçtiği kimsenin gönlünü meşgul edip namazdaki huşu'una mâni olduğu için şeytana benzer.


    4. Dinde fesat çıkaran kimselere şeytan denilmesi caizdir.


    698. ...Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.), Peygamber (s.a.)'i ; "Sîzden biriniz namaz kıldığı zaman sutreye doğru kılsın ve ona yakın dursun.” buyurduğunu söylemiş sonra da (bir önceki hadisin) mânâsını rivayet etmiştir.

    [Beyhakî, es-Sunen'il-kubrâ, II, 267.
    Sunen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/71.]

    Açıklama


    Muhammed b. Aclân, Zeyd b. Eslem'den rivayet ettiği bu hadisin sonunda, bir önceki hadisin mânâsını ifâde eden lâfızları nakletmiştir. İbn Hibbân'ın Sahîh'inde rivayet ettiğine göre, bu lâfızlar şöyledir:

    Yanı "sizlerden biri namaz kıldığında sutreye karşı kılsın ve ona yaklaşsın. Çünkü şeytan sutre ile onun arasından geçer. Önünden geçen kimseye de fırsat vermesin."

    699. ...Suleyman (b. Abdilmelik)in hacibi Ebû Ubeyd şöyle demiştir:

    Ben Atâ b. Yezîd el-Leysî'yi ayakta namaz kılarken gördüm ve önünden geçmek istedim. O da beni geri çevirdi. (Namazını bitirdikten) sonra da (şöyle) dedi:
    Ebû Said el-Hudrî bana Rasûlullah (s.a.v.)ın şöyle buyurduğunu nakletti: "Sizden bir kimse (namaz kılarken)kıblesi ile kendi arasına birinin girmesine mâni olabilirse olsun."

    Açıklama


    Bu hadis-i şerifle ilgili açıklama 697. hadis-i şerifte geçmiştir. Oraya bakılabilir.


    700. ...Ebû Said (r.anh)'den (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a.) (şöyle) buyurmuştur:

    "Sizden biriniz kendisine insanlardan sutre olacak bir şeye doğru namaz kılar da başka biri önünden geçmek isterse, ona göğsüne dokunarak engel olsun. Diretirse, onunla dövüşsün. Çünkü o ancak şeytan(dan)dır."
    Ebû Dâvûd, Sufyan-ı Sevrî'nin şöyle dediğini söylüyor:
    "Ben namaz kılarken önümden böbürlenerek geçen adama mâni olurum. Zayıfa mani olmam.” [Buhârî, salât 100; bedu'1-halk 11; Muslim, salat 258, 259,-selâm 139; Ebû Dâvûd, salat 114; Nesâî, kasâme 48; Ibn Mace, ikâme 39; Dârİmî, salat 125; Muvatta, sefer 33; İstı'zân 33; Ahmed b. Hanbel, III, 39, 49, 57, 63.
    Sunen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/72]

    Açıklama


    Bu hadisle ilgili açıkljama 697. hadis-i şerifin açıklama kısmında geçtiğinden tekrara lüzum görmüyoruz. Oraya müracaat edilmelidir.


    108. Namaz Kılanın Önünden Geçmenin Yasak Oluşu


    701. ...Ebû Cuheym (r.anh), Peygamber (s.a.v.)'ın şöyle buyurduğunu bildirmiştir:

    "Namaz kılanın Önünden geçen kimse, ne kadar günah işlediğini bilseydi kırk beklemeyi önünden geçmekten daha hayırlı bulurdu."
    Ebu'n-Nadr; "Ravînin kırk gün mü, ay mı, sene mi? dediğini bilemiyorum" dedi.
    [Buhârî, salât 101? Muslim, salât 261; Tirmizî, mevâkît 134; Nesâî, kıble 8; Dârimî, sa-lât 130; Muvatta, sefer 34, 35; Ahmed b. Hanbel, IV, 169.
    Sunen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/73]

    Açıklama


    Zeyd b. Halid el-Cuhenî, namaz kılmakta olan bir kimsenin önünden geçmenin günâhını öğrenmek üzere Busr b. Saîd'i Ebû Cuheym'e göndermiş, Ebu Cuheym (r.anh)'de bu hadis-i şerifi nakletmiştir.

    Buna göre namaz kılmakta olan kimsenin önünden geçen kimse bu hareketinin vebalini bilmiş olsa uzun muddet beklemeyi tercih edecek yine de namaz kılanın önünden geçmeyecektir.
    Ebû Davud'un bu rivayetinde "kırk beklemesi onun için daha hayırlı olurdu" şeklindeki cümle, bazı hadis kitaplarında kırk yıl, kırk ay, kırk sabah, kırk saat, gibi farklı ifâdelerle nakledilmiştir.
    Bütün bunlardan şu anlaşılıyor ki, bu cümlelerde geçen "kırk" kelimesiyle bizce bilinen kırk sayısı değil de takdiri bizce mümkün olmaycak kadar uzun bir zaman kast edilmektedir. İbn Mâce'nin. Ebû Hurayra'dan tahric ettiği rivayette ise, Peygamber (s.a.v. ):
    "Biriniz namaz kılarken din kardeşinin önünden geçmekte ne derece büyük günah olduğunu bilse, yüz sene yerinde durması onun önünden bir adım atmaktan kendisine daha hayırlı gelirdi" buyurdu denilmiştir.
    [ibn Mâce, ikâme 37; el-Muttekî, Kenzu'I-Ummal, VII, 355.]

    Taberânî'nin rivayetinde; "Namaz kılanın önünden geçen kimse ne derece günah işlediğini bilmiş olsaydı, uyluğunun kırılmasına razı olur da onun önünden geçmezdi" [el-Muttekî, Kenzu'I-Ummâl, VII, 355.]denilmiştir.


    Ka'bu'l-Ahbâr; "namaz kılanın önünden geçen kimsenin yere batması onun önünden geçmesinden daha hayırlıdır" demiştir.

    Bütün bunlar namaz kılanın önünden kasten geçmenin pek çirkin ve veballi bir hareket olduğunu göstermektedir. Sutrenin ardından geçmekte ise, herhangi bir sakınca yoktur.

    Bazı Hükümler


    1. Namaz kılmakta olan kimsenin önünden geçmek çok çirkin bir ıştır, bunu yapan günahkar olur. Nitekim bu mevzu ile ilgili olarak Ka'bu'l-Ahbâr'ın ve Taberânî'nin rivayet ettiği tehditkâr hadisler bulunmaktadır.


    2. Namaz kılmakta olan kimse namazını ister tek başına, isterse imama uyarak kılıyor olsun, önünden geçmek isteyen kişiye engel olmalıdır. Nitekim bu mevzuda muktedinin durumu ileride tekrar ele alınacaktır.


    3. Her ne kadar bu hadis-i şerifteki ve benzerlerindeki tehdid sadece namaz kılmakta olan kimsenin önünden geçene aitmiş gibi görünüyor ve namaz kılmakta olan kimsenin önünde duran veya oturan veya önünde uyuyan kimseler bu tehdidin dışında kalıyor gibiyse de, aslında bu yasağın gerçek sebebinin namaz kılan kimsenin zihnini bozmak ve huşu'unu ifsat etmek olduğu düşünülürse, bu kimselerin de bu hadis-i şerifteki tehdidin kapsamı içine girecekleri kolayca anlaşılır.

    [Sunen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/74.]


    Farz namazda, İmamın sutresi, cemaatın (arkasındakilerin) da sutresidir.


    Abdullah b. Yusuf bize anlatarak dedi ki: Mâlik bana îbni Şihâb'dan, o Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe'den, o Abdullah b. Abbas'tan naklederek dedi ki: (İbni Abbâs) şöyle dedi:
    "Bir dişi eşeğe binmiş olarak geldim. O sırada ergenlik çağına yaklaşmıştım. Allah Rasulu (s.a.v.) Mina'da duvarsız bir hâlde namaz kıldırıyordu. Safın bir bölümünün önünden geçtim ve eşeği serbestçe otlaması için salıverdim. Sonra da safa katıldım. Bu (hareketim) yadırganmadı."

    (Buhârî, salât, 463, ezân, 814, hac, 1724, megâzî, 4060; Muslim, saIât, 780, 781; Tirmizî, salât, 309; Nesâî, kıble, 744, 746; Ebû Dâvud, salât,714-715; İbn Mâce, İkâmetu's-salât, 937; İbn Hanbel, musned-i Benî Hâşim, 1793, 1991, 2256, 2667,2749, 2862, 3001, 3136, 3275; Mâlik, nidâ, 332; Dârimî, salât, 1379)

    *****************

    Konuyla ilgili benzer bir rivayet ve hakikati :

    SÖZLER yayınevi , MEKTUBAT Risalesi, 19. Mektup . Mucizat-ı Ahmediye sayfa 135

    Altıncı çocuk: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm namaz kılarken, hırçın bir çocuk namazını kat edip geçtiğinden, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm :

    اللهم اقطع اثره

    ( Elleahummeakta’eserahu) ("ALLAHım, onun yerden izini kes.") demiş. Ondan sonra çocuk daha yürümemiş, öyle kalmış, hırçınlığının cezasını bulmuş.

    İnternetteki yayınlanan kitaptan


    Altıncı çocuk: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm namaz kılarken, hırçın bir çocuk namazını kat edip geçtiğinden, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm [​IMG] ("ALLAHım, onun yerden izini kes.") demiş. Ondan sonra çocuk daha yürümemiş, öyle kalmış, hırçınlığının cezasını bulmuş.
    (Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:328; Hafâcî, Şerhu’ş-Şifâ, 3:137; Ali el-Kari, Şerhu’ş-Şifâ, 1:663 )

    Risale-i Nur Enstitüsü | Risale-i Nur Külliyatı

    Hadisi Ebu Davud rivayet etmiştir . (Ebû Dâvud, Salât, 109 / 705-706).

    Bu rivayette, Peygamberin önünden çocuğun eşek üzerindeyken geçtiği belirtilmektedir. Said Nursî bunu zikretmemiştir.

    Ebu Davud’un aynı bapta rivayet ettiği bir hadis daha vardır ki, Said Nursî’nin naklettiği hadis bu olsa gerektir.
    Rivayet şöyledir:


    Peygamber (s.a.v.) bir gün Tebük’te bir hurma ağacının yanında konaklamış ve "Bu (hurma ağacı), bizim kıble (cihetindeki sutre)mizdir" buyurmuş, sonra da namaza durmuştu.
    Ben de çocuk hâlimle koşarak geldim ve Peygamberle hurma ağacının arasından geçtim.
    Bunun üzerine Peygamber de: "O, bizim namazımızı kesti, ALLAH da onun izini kessin!" buyurdu.
    Ben de bugüne kadar bir daha ayağa kalkamadım.

    (Ebû Dâvud, Salât, 109 / 707)

    Bu metni kitabına alan ebu Davud şöyle not düşmüştür : Her iki hadiste de meçhul raviler vardır. Birinci hadiste bir meçhul ravi varken, ikincisinde iki ravi meçhuldur. Bu yüzden her iki hadis de zayıftır”.
    (Necati Yeniel – Hüseyin Kayapınar, Sünen-i Ebî Dâvud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi, İstanbul 1987)
    (hadisin senedindeki meçhul raviler :” Mevla li yezid bin nimran” -“Said bin ğazban”)


    ibn Şihab ez-Zuhrî şöyle demiştir: "Namazı hiçbir şey kesmez." (Buhārî, Salât, 105/150.)

    Said Nursî, bu hadisi Mucizat-ı Ahmediye Risalesi’nde nakletmiş, dolayısıyla olayı Peygamberimizin mucizelerinden biri olarak takdim etmiştir. Oysa, Peygamberin (s.a.v.) mucizeleri böyle zayıf rivayetlerle ispatlanmaktan müstağnidir.
    Ayrıca, bu zayıf hadis, bu konudaki sahih rivayetlere de muarızdır:
    Ebu Said el-Hudrî’den (r.anh) demiştir ki:
    Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
    "Namazı hiçbir şey bozamaz. (Bununla beraber, siz yine de) gücünüz yettiğince (önünüzden geçene) engel olmaya çalışınız. Çünkü o, şeytandan başka bir şey değildir."

    (Ebû Dâvud, Salât, 114/719.)

    "Namaz kılan kimsenin önünden geçen hiçbir şey, namazını kesmez."
    (Muvatta', Sefer, 11/40)

    http://www.islam-tr.com/forum/tevhid/10458-risale-i-nurlarda-tezat-ve-yanlisliklar-kitap.html
  10. Abdulmuizz Fida

    Abdulmuizz Fida أَلَيْسَ اللَّهُ بِأَحْكَمِ الْحَاكِمِينَ Yetkili Kişi Site Admin

    81- Bab: Hayızlı Kadın Hacc ve Umrede Ka'be'yi Tavaf Etmesi Hariç, Diğer Menseklerin Hepsini Yerine Getirir :
    Âişe (r.anha) şöyle demiştir: Ben Mekke'ye hayızlı olarak geldim. Ka'be'yi de, Safa ile Merve arasını da tavaf etmedim.
    Âişe dedi ki: Ben bu hâlimi Rasûlullah'a şikâyet ettim. Rasûlullah (s.a.v.): "Hacının yapacağı işleri sen de yap, şu kadar ki, sen ancak temiz oluncaya kadar Beyt'i tavaf etme!" buyurdu.
    (Hadîsin başlığa huccetliği "Beyt'i tavaf hâric, hacının yapacağı işler gibi yap" kavimdedir. Bu hadîs, Hayz Kitâbı'nda "Hayızlı Beyt'i tavaf hâric, bütün hacc fiillerini yerine getirir bâbı"nda da geçmişti.)

    128- Bize Muhammed ibnu'l-Musennâ tahdîs edip şöyle dedi: Bize Abdulvahhâb tahdîs edib şöyle dedi:
    Muellif Buhârî dedi ki: Ve yine bana Halîfe ibn Hayyât söyledi. Bize Abdulvahhâb tahdîs edip şöyle dedi: Bize Habîbun el-Muallimu, Atâ'dan tahdîm etti ki, Câbir ibn Abdillah şöyle demiştir:
    Peygamber (s.a.v.) ve sahâbîleri hacc için ihrama girdiklerinde, Peygamber ile Talha'dan, bir de Yemen'den gelen Alî'den başka sahâbîlerden hiçkimsenin beraberinde kurbanlığı yoktu. Alî, Yemen'den kurbânı beraberinde olarak Mekke'ye geldi ve: Ben Peygamber'in ihrama girdiği gibi ihrâmlandım, dedi. (Biz Mekke'ye geldiğimizde) Peygamber, sahâbîlerine, ihrama girerken niyet ettikleri hacci umreye çevirmelerini, tavaf ve sa'y yapmalarını, sonra saçlarını kısaltmalarını ve ihramdan çıkıp halâl olmalarını; yalnız yanında kurbanlığı bulunanların ihramlarından çıkmamalarını emretti. (Haccı feshedib, umreye çevirmeye me'mûr olan sahâbîler, bu hâle taaccub ederek)
    Bizler herbirimizin cinsiyet âletleri menî damlatır hâlde mi Minâ'ya gideceğiz? dediler.
    Sahâbîler arasında söylenen bu söz Peygamber'e ulaşınca, cevaben:
    — "İşimden şimdi bildiğimi(yânı hacc aylarında umrenin caiz olduğunu şimdi bildiğim gibi) ihrama girerken de bilmiş olaydım, kurbân sevketmezdim. Ve yanımda kurbânım olmasaydı, şimdi ben de sizin gibi ihramdan çıkardım" buyurdu.
    Ve Âişe hayz oldu da bütün hacc fiillerini yerine getirdi, yalnız Beyt'i tavaf etmedi. Nihayet temizlenince Beyt'i tavaf etti.
    Âişe: — Yâ Rasûlallah, sizler bir hacc ve bir umre ile gidiyorsunuz, ben ise yalnız bir hacc ile gidiyorum, dedi.
    Bunun üzerine Rasûlullah, Ebû Bekr'in oğlu Abdurrahmân'a, Âişe'nin beraberinde Ten'îm'e kadar çıkmasını emretti. Âişe de haccdan sonra oradan bir umre yaptı.

    -.......Hafsa bintu Şîrîn (r.anha) şöyle demiştir:
    Biz taze kızlarımızı (ihtiyâçlar veya diğer işler hususunda) dışarı çıkmalarından men' ederdik. Nihayet Basra'ya bir kadın gelip Halef oğulları kasrına indi. O kadın, kızkardeşinin Rasûlullah'ın sahâbîlerinden birinin nikâhında olduğunu, kocasının Rasûlullah'ın beraberinde oniki gazvede bulunduğunu, kızkardeşinin de bizzat kocasının beraberinde altı gazaya iştirak ettiğini, kızkardeşinin: 'Biz yaralılara ilâç yapar, hastalara bakardık', dediğini tahdîs etti.
    Ve sonra: Kızkardeşim, Rasûlullah'a:
    Birimizin cilbâbı, yânı örtünecek bir şeyi bulunmazsa, böyle işler için dışarıya çıkmamasında üzerine bir günâh var mıdır? diye sormuş.
    Rasulullah (s.a.v.) ona: — "
    Arkadaşı kendi cilbâblarından birini ona giydirsin de, hayr (işlerin) da ve mu'minlerin da'vet ve dualarında hazır bulunsun" buyurmuştur.
    (Hafsa bintu Şîrîn dedi ki ) Ummu Atiyye buraya geldiğinde kadınlar bunu ona sordular yâhud da biz ondan bu hadîsi sorduk.
    Hafsa bintu Şîrîn: Ummu Atıyye ne zaman Rasûlullah'ı ansa, muhakkak "Bi ebî = O'na anam babam feda olsun", dedi.
    Biz, Ummu Atıyye'ye: — Sen Rasulullah'tan şunu şunu, yânî yukarıki hadîsi söylerken bizzat işittin mi? diye sorduk .
    Ummu Atıyye yine: — Babam O'na feda olsun, evet işittim. Rasulullah (s.a.v.): "Kocaya gitmemiş tazeler, perde sahihleri -yâhud da: Kocaya gitmemiş taze kızlar, perde sahibesi olan kadınlar- ve hayızlı kadınlar dışarı çıksınlar da hayır -(meclislerin)- da ve müslümânların duasında hâzır bulunsunlar. Yalnız hayızlı kadınlar namaz yerinden ayrıca dururlar" buyurdu, dedi.
    Ben: — Hayızlı kadınlar da mı? diye tekrar sordum.
    Ummu Atıyye: — Bu hayızlı kadınlar Arafat'ta hazır bulunmuyorlar mı? Fulân yerde hazır bulunmuyorlar mı? Fulân yerde hazır bulunmuyorlar mı? dedi.
    (Hadîsin bâb başlığına uygunluğu "Bu hayızlı kadmlar Arafat'ta hâzır bulunmuyorlar mı?..." kavlinden alınır. Fulân ve fulân yer diye kinayeli söyledikleri Muzdelıfe de, Minâ'da, cemre atmada hâzır bulunmadılar mı, demektir Yağmur duası yapılan yerlerde de hâzır bulundukları sabittir. Hayr meclislerinden maksad, dînlerini öğrenecekleri meclisler, Kur'ân, hadîs fıkıh meclisleri, bütün öğretim kurumları, hasta bakılacak hasta evleri ve bütün sağlık kurumlan, ve benzerleri gibi hayırlı ve sevâbh olan yerler ve işlerdir. İslâm kadınları bütün bu dînî ve dünyevî işlerde erkeklerle beraber çalışır, yetişir ve faaliyet gösterirler. îşte bu hadîsler bu hususta Peygamber'in eskimez emirleri ve her asırda geçerli ta'lîmleridir.
    Bununla beraber kadınların bu gibi hayr meclislerine gidip hâzır bulunmaları, duâ etmeleri, duâ edenlerle beraber "Âmîn" demeleri müstehab ise de, genç ve güzel olanlarının böyle yere çıkmalarının daha selef zamanında, tabiîler devrinde bile -fitne korkusundan dolayı- men'i hakkında görüşler İleri sürülmüş, fetvalar verilmiştir.
    Bu hadîs, Hayz Kitâbı'nda "Hayızlılarm İki bayram namazında hâzır bulunması bâbı"nda da geçmişti.)
    (Buhari, Hacc, 81)


    HADİSLERİN AÇIKLAMASI :

    Buhari, başlıkta "adetli kadın, tavaf dışında haccın bütün menasini yerine getirir" şeklinde kesin bir hüküm cümlesi kullanmışır. Çünkü bu konudaki rivayetler çok açıktır. İkinci konuyu ise, "abdestsiz olarak safa ile merve arasında sa'y etmek" şeklinde ihtimalli bir şekilde ifede etmiştir.
    İbnu'l Munzir, Hasen-i Basri dışında, seleften hiç bir kimseden, sa'y ederken abdestli olmanın şart olduğu yönünde bir görüş nakletmemişir.

    İbn Ebu Şeybe, İbn Ömer'den sahih bir senetle şöyle bir rivayette bulunmuştur:

    "Bir kadın, tavaf ettikten sonra , Safa ile Merve arasında sa'y etmeden önce adet görür ise sa'y etsin" Abdu'l A'la da, Hişam yoluyla Hasen'den benzer bir rivayet nakletmiştir. Bu rivayet Hasen'den sahih bir senetle gelmiştir. belki de o, adetli ile abdestsiz bir halde olan kadını farklı değerlendirmiştir ki bu konuya ileride yer verilecektir.

    İbn Battal şöyle der :
    "Buhari, Peygamber'in, Aişe'ye söylediği "Hacıların yaptığı fiilleri sende yap, sadece temizleninceye kadar Kabe'yi tavaf etme" sözünden yola çıkarak adetli kadının sa'y edebileceğini anlamıştır. Bundan dolayı da, "Abdestsiz olarak sa'y etmek" ifadesini kullanılmıştır."

    Bu güzel bir yorumdur. Alimler çoğunluğunyorumuna da ters düşmemektedir.

    Buhari, burada üç hadise yer vermiştir:
    Birinci hadiste yer alan, "Hacıların yaptığı fiilleri sen de yap, sadece temizleninceye kadar Kabe'yi tavaf etme" ifadesi, âdetli kadının kanının kesilip gusul abdesti alana kadar tavaf edemeyeceğini açıkça beyan etmektedir. Çünkü ibadetlerde söz konusu olan yasaklamalar, fesadı gerektirir. Bu da, eğer yapılır ise, tavafın batıl olmasını gerektirir. Alimler çoğunluğuna göre, cunub ve abdestsiz kimseler de bu kapsamdadır. Kûfe'li bir gurup alim ise abdestin şart olmadığı görüşündedir.

    (Fethu'l Bâri, Sahih-i Buhari Şerhi, Hacc, 81, C.4, S. 158 - 161)

    *************

    23-
    68 - Zekat Olarak Verilen Develerin ve Sütlerin Yolda Kalmış Olanlar için Kullanılması

    Enes (r.anh) şöyle anlatır :
    "Urayne kabilesinden bir grub Medine'de, vebadan kaynaklanan bir hastalığa yakalandı. Rasulullah (s.a.v.), onların zekat develerinin bulunduğu yere gitmelerine izin verdi. Oraya gidip zekat develerinin sütünü ve idrarını içtiler. Daha sonra çobanı öldürüp develeri götürdüler.
    Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) bir gurp gönderdi. Onları yakalayıp getirdiler. Onların ellerini, ayaklarını kestirdi. Gözlerini oydurdu. Onları Harre adlı bölgeye terk etti. Orada taşları kemirip durdular."

    (Buhari, Zekat , 68)
    (Bu hadîsi Enes ibn Mâlik'ten rivayet etmekte Ebû Kılâbe, Humeyd et-Tavîl ve Sabit el-Bunânî, Katâde'ye mutâbaat etmişlerdir.)

    AÇIKLAMA :

    Buhârî bu hadîsi Sahîh'inin yedi yerinde ayrı ayrı mes'elelere huccet olmak üzere bâzı sened ve lâfız farklılıklarıyla getirmiştir. Burada zekâtın, sekiz sınıf harcama yerlerinden sâdece bir sınıfa verilmesinin cevazını isbât için sevketmiştîr. Hakîkaten bu hadîste Rasûlullah, zekât develerinin sütlerinden faydalanmayı bîr sınıfa; yalnız yol oğlu sınıfına tahsîs etmiştir. Bu bakımdan hadîsin bâb başlığına huccetliği gayet sarihtir.
    Buhârî buradaki mutâbaalardan Ebû Kırâbe'ninkini Kitâbu't-Tahâre'de; Sabit el-Bunânî'ninkini Kitâbu't-Tıbb'da senedleriyle mevsûlen rivayet etmiştir. Humeyd et-TavîPin mutâbaasını ise Müslim, en-Nesâî, Ebû Dâvûd, İbn Mâce ve İbn Huzeyme senediyle mevsûlen rivayet etmişlerdir.

    Ebû Kılâbe'nin rivayetinin sonunda: "Bu nankör, Uraynîler hırsızlık yaptılar, adam öldürdüler, îmândan sonra kâfirliğe dönüp irtidâd eylediler ve bu suretle Allah ve Rasûlu'ne harb açtılar" buyurdu ziyâdesi vardır ki, bu şiddetli cezanın Allah ve Rasûlu'ne fiilen harbe kalkışma gibi en şenî' bir cinayete karşı ta'yîn edildiğine işaret edilmiş oluyor.
    Hakîkaten bu ağır cinayet ve suçların cezası Kur'ân-i Kerîm'de de böylece tesbît ve tahrîr edilmiştir: "Allah'a ve Rasûlu'ne harb açanların, yeryüzünde fesatçılığa koşanların cezası, ancak öldürülmeleri, ya asılmaları yâhud elleriyle ayaklarının çaprasvârî kesilmesi yâhud da (bulundukları) yerden sürülmeleridir. Bu, onların dünyâdaki rusvâylığıdır. Âhirette ise onlara pek büyük bir azâb da vardır" (el-Mâide: 33).
    "Âyetteki ölüm cezası yalnız öldürene, asma cezası öldürmekle beraber yol kesen ve mal alan kimseye, kesme cezası yalnız mal alana, sürgün cezası da bunlardan başka suretlerde fesâd yapanlaradır. İbn Abbâs ile Şafiî'nin kavli budur (Celâleyn).
    Ebû Hanîfe'ye göre sürgünden maksad habsdir.
    Hadîsteki uranîlere tatbîk edilen cezaların Kur'ân'daki delili işte bu âyette zikredilenlerdir. Gözlerinin oyulup diri diri Harre taşlığına atılma ve kendi kendilerine ölünceye kadar taşları ısırmaları, Peygamber'in çobanını aynı şekilde işkence ile öldürmelerinin karşılığı ye benzeri bir ceza ile cezalandırılmalarından ibarettir.
    (Sahih-i Buhari, Zekat, 68)

    İbn Battal şöyle demiştir : "Buhari'nin buradaki amacı, zekatın, bilinen sekiz sınıfın tamamına verilmesinin gerekli olduğu yönündeki görüşün aksine, sadece bir sınıfa verilebileceğini ortaya koymaktadır."
    Fakat bu görüş tartışmaya açıktır. Çünkü Rasulullah (s.a.v.) belki onlara, sadece onların payına düşecek miktar için izin verilmiştir. Üstelik bu malların mulkiyetini onlara verdiğine dair bir bilgi de mevcut değildir. Sadece, tedavi olmaları için deve sütünden içmelerine izin vermiştir.

    Buhari, buradan yola çıkarak deveden diğer yönlerden de istifade edilmesinin caiz olduğu hükmünü çıkarmıştır. deve sütünü içmenin caiz olduğunu, bu zaten apaçık bir durum olduğu için söylemiştir.
    (Fethu'l Bâri, (Sahih Buhari şerhi, Zekat, 68)
    **************

    24-


    23- (...) Bana Ahmed b. Saîd ed-Dârimî rivayet etti, (Dedi ki) : Bize Habbâri rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hemmâm rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Katâde, Ebû'l-Halil'den, o da Abdullah b. Hâris'deo, o da Ummu'l-Fadl'dan naklen rivayet etti. Bir adam Peygamber (s.a.v.)'den "Bir defa emmek hürmet isbât eder mi?" diye sormuş da,
    Rasûlullah (s.a.v.) : «
    Hayır!» cevâbını vermiş.
    Massa, imlâce ve rad'a : Emmek mânâsına gelen muteradif kelimelerdir. Bâzıları massa ile imlâce arasında fark görmüş: «massa» emmek; «imlâce» ise emzirmek mânâsına gelir.» demişlerdir.

    Bu babın bütün rivayetleri çocuğun bir veya iki defa emmesiyle radâ' hükmünün sabit olmayacağına delâlet ediyor. Maamâfih mesele ulemâ arasında ihtilaflıdır. Âişe (Radiyailahu anha) ile Şafiî1er'e göre beş defa emmeden süt hükmü subût bulmaz. Delilleri bu bâbtan sonra gelecek Âişe hadîsidir. Cumhûr-u ulemâya göre bir defa emmekle hükmü sabit olur. Bu kavli İbni'l-Munzir, Alî, İbni Mes'ud, İbni Ömer, İbni Abbâs (Radiyallahu anh) ile Atâ , Tâvûs, Saîd b. el Museyyeb, Hasan-ı Basri, Mekhûl, Zuhrî, Katâde, Hakem, Hammâd, İmam Mâlik, Evzâî, Sevrî ve Ebû Hanîfe'den rivayet etmiştir.
    Ebû Sevr, Ebû Ubeyd, İbni'l-Munzir ve Dâvûd-u Zahirî: «Süt hükmü üç defa emmekle sabit olur; bundan azı hiç bir hüküm ifâde etmez.» demişlerdir.

    Nevevî'nin beyanına göre İmam Mâlik:
    «Sizi emziren anneleriniz de(size haramdır) âyet-i kerîmesiyle istidlal etmiştir. Mezkûr âyette sayı zikredilmemiştir.
    Dâvûd-u Zahirî babımız hadîsinin mefhumu muhalifi iîe istidlal etmiş; bu hadîsin âyet-i kerîme'yi beyân ettiğini söylemiştir.
    Bu bâbda Mâlikî'ler'le Şafiî'ler arasında bir hayli i'tiraz ve cevablar cereyan etmiştir.
    Kaadî İyâz bâzılarının şâzz olarak «on defadan az emmekle radâ' hükmü sabit olmaz» dediklerini söylemişse de bu kavi bâtıl ve merduddur.
    Hanefîler'e göre müddeti içinde emzirilmek şartı ile sütün azı da çoğu da hürmet isbat eder. Delilleri İmam Mâ1ik'in istidlal ettiği âyet-i kerîmesiyle :
    «Neseben haram olan her şey radâan da haramdır.» hadîs-i şerifidir. Mezkûr âyet ve hadiste sütün mikdârı hakkında tafsilât verilmemiştir. Binaenaleyh bu bâbta onun azı çoğu musavidir.
    İmam Ahmed 'den, biri Hanefiler'in, diğeri Şafii'ler'in gibi olmak üzere iki kavi rivayet olunmuştur.
    Süt meselesi cidden dikkat edilmesi lâzım gelen bir meseledir. Kadınların zaruret yokken rastgele bir çocuğu emzirmemeleri îcâbeder. Emzirdikleri vakit dahî bunu iyice bellemeli, ihtiyaten yazmalı ve komşulara ilân etmelidirler. Aksi takdirde mesele unutulur; ve günün birinde iki süt kardeşin evlenmesi hatâsına düşülebilir.

    6- Tahrimin Beş Defa Emmekle Sûbut Bulması Babı

    Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Mâlik'e, Abdullah b. Ebî Bekr'den dinlediğim, onun da Arara'dan, onun da Âişe'den naklen rivayet ettiği şu hadîsi okudum :
    Âişe: (Bilinen on defa emzirme hürmet isbât eder) âyeti, indirilen Kur'ân meyânın da idi; sonra bu adet beş ma'lum emme ile neshedildi; hattâ Rasûlullah (s.a.v.) bu on sayısı Kur'ân meyânında okunurken vefat etti; demiş.

    25- (...) Bize Abdullah b. Meslemete'l-Ka'nebî rivayet etti. (Dedi ki) ; Bize Suleyman b. Bilâl, Yahya yâni İbni Saîd'den, o da Amra'dan naklen rivayet etti. Amra Âişe'yi, haram kılan sütü anlatırken dinlemiş. (Demiş ki) : Âişe şunu söyledi:
    «Ma'lûm on defa emme.» âyeti Kur'ân'da nazil olmuştur. Sonra «Beş ma'lûm emme.» âyeti de nazil oldu.

    (...) Bize bu hadîsi Muhammed b. El Musennâ da rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdulvehhâb rivayet etti. (Dedi ki) : Ben Yahya b. Saîd'den dinledim. (Dedi ki) : Bana Amra : Bu hadîsin mislini söylerken Aişe'den dinledim, diye haber verdi.
    Âişe'nin bu rivayetlerinden anlaşılan mânâ şudur :
    Süt hakkında indirilen ilk âyette süt hükmünün on defa emmekle sabit olacağı bildirilmiştir. Sonra bu âyet süt hükmünün beş defa emmekle subut bulacağını bildiren âyetle neshedilmiştir. Bilâhare beş defa âyetinin tilâveti de neshedilmiş, fakat hükmü kalmıştır. Ancak son nesih o kadar gecikmiş ki. Rasûlullah (s.a.v.)'in vefatında sahabeden bazıları bunu duymadıkları için âyeti hâlâ Kuran diye okurlarmış. Tilâvetin neshedildiğini duyunca artık onu okumaz olmuşlar.
    İşte Şâfii'ler bu hadisle istidlal ederek : «radâ» hükmü çocuğu ayrı ayrı zamanlarda doyuncaya kadar beş defa emzirmekle sabit olur.» demişlerdir. Yâni onlara göre beş defa emmenin radâ' hükmünü isbât ettiğini bildiren âyetin tilâveti neshedilmişse de hükmü bâkîdir. Bu mesele :
    «İhtiyar erkekle ihtiyar kadın zinâ ederlerse onları hemen recmedin!» âyetine benzer. Mezkûr âyetin dahî tilâveti neshedilmiş; fakat hükmü bâkidir. Hattâ Âişe (Radiyallahu anh)'ın :
    «Bu hüküm benim yatağımın altında bulunan bir sahîfede vazıh idi. Rasûlullah (s.a.v.) dünyadan gidince biz onu techiz-u yekfîm ile meşgul olurken, tavuklar girerek bu sahîfeyi yemişler.» dediği rivayet olunur.
    Hanefîler'den Kemâl b. Humam (788-861), «Fethû'l-Kadîr adlı eserinde Şafiî1er'in bu istidlaline cevap vermiş; âyetin yalnız tilâveti değil, hükmü de nesh edildiğini bildirmiştir.
    (Sahih Muslim, Süt Emme, 6)

    İlgili Konular :

    İSLAM'DA RECM SABİTTİR

    http://www.islam-tr.com/forum/konu/islamda-recm-sabittir.10976/

    HADİS - SÜNNET
    http://www.islam-tr.com/forum/konu/hadis-sunnet.11790/
    **************

    25-


    Ömer (r.anh)'in Okunması Nesh olunan Recm ayeti hakkındaki sözü

    İkinci misal: Muslim’in İbn Abbas’tan yaptığı rivayete göre İbnu Abbâs (r.ah) anlatıyor:


    "Ömer (r.anh)'i hutbe verirken dinledim. Şöyle demişti:
    "Allah Teâla hazretleri Muhammed (s.a.v.)'i hak (din ile) gönderdi ve O'na Kitab'ı indirdi. Bu indirilenler arasında recm âyeti de vardı! Biz bu âyeti okuduk ve ezberledik. Ayrıca, Rasûlullah (s.a.v.) zinâ yapana recm cezasını tatbik etti, ondan sonra da biz tatbik ettik. Ben şu endişeyi taşıyorum: Aradan uzun zaman geçince, bazıları çıkıp: "Biz Kitabullah'da recm cezasını görmüyoruz (deyip inkâra sapabilecek ve) Allah'ın kitabında indirdiği bir farzı terkederek dalâlete düşebilecektir.

    Bilesiniz, recm, kadın ve erkekten muhsan olanların zinâları, -delil veya hamilelik veya itiraf yoluyla- subût bulduğu takdirde, onlara tatbik edilmesi gereken Kitabullah'da mevcut bir haktır. Allah'a kasemle söylüyorum, eğer insanlar: "Ömer Allah Teâla' nın kitabına ilâvede bulundu" demeyecek olsalar, recm âyetini (Kitabullah'a) yazardım."
    (Buhârî, Hudud 31, 30, Mezâlim 19, Menâkibu'l-Ensar 46, Megâzi 21, İ'tisâm 16; Muslim, Hudud 15, (1691); Muvatta, Hudud 8, 10, (, 823, 824); Tirmizî, Hudud 7, (1431); Ebu Dâvud, Hudud 23, (4418)

    İzahı

    1- Bu hadis, hadis kaynaklarında farklı vecihlerle rivayet edilmiştir. Muvatta'nın bir rivayeti daha açıktır:

    "Ömer (r.anh) haccdan çıkınca Medine'ye geldi. Orada halka hitaben şunları söyledi: "Ey insanlar! Sizlere bir kısım sünnetler ve farzlar teşrî edildi. Size çok açık bir din bırakıldı. Recm âyeti hususunda kendinizi sakın tehlikeye atmayın. İçinizden biri: "Biz Allah'ın kitabında iki haddi (1) bulamıyoruz" diyebilir. Şurası muhakkak ki Resûlullah da, biz de (zinâ edenlere) recm uyguladık. Nefsimi elinde tutan Zât-ı Zulcelâl'e yemin ederim, insanlar "Ömer Kitabullah'a (onda olmayan şeyi) ilavede bulundu"demiyecek olsalar, (Kur'ân'ın sonuna) şu âyeti elimle yazardım:
    اَلشَّيخُوَالشَّيْخَةُإِذَازَنَيَافَارْجُمُوهُمَااَلْبَتَّةَ
    "Yaşlı bir erkek ve yaşlı bir kadın zinâ edecek olurlarsa onları mutlaka recmedin."
    İmam Mâlik, burada geçen yaşlı erkek ve yaşlı kadın tâbirlerini "dul erkek", "dul kadın" diye açıklar.
    Parantez içindeki ziyadeler başka rivayetlerden alınarak dercedilmiştir.


    Nesâî'de Ubey İbnu Ka'b'dan kaydedilen rivayette recm âyetinin Ahzâb sûresinde gelmiş olduğu belirtilir.
    2- Neshle ilgili konulardan biri de, tilâveti mensuh, hükmü bâki âyetlerin varlığıdır. İşte Recm ayeti bunlardandır.
    3- İbnu Hacer: "Ömer (r.anh)'in korktuğu husus vukua gelmiştir. Zîra Haricîlerin büyük çoğunluğu ile bir kısım Mu'tezile, recmi inkar ettiler" der.
    4- Recm cezası Peygamber tarafından erkek olan Maiz b. Malik el-Eslemî (r.anh), Peygamber'e gelerek "Beni temizle" dedi.
    Peygamber "Yazık sana, çık git, Allah'a tevbe ve istiğfar et" buyurdu.
    Maiz, pek uzaklaşmadan geri döndü ve "Ey Allah'ın Rasulu! Beni temizle" dedi.
    Peygamber aynı sözlerle üç defa daha geri gönderdi. Dördüncü ikrarında "Seni hangi konuda temizleyeyim?" diye sordu.
    Mâiz; "Zinadan" dedi.
    Peygamber "Bunda akıl hastalığı var mıdır?" diye sordu.
    Böyle bir rahatsızlığı olmadığını söylediler. "Şarap içmiş olabilir mi?" diye sordu.
    Bir adam kalkıp içki kontrolü yaptı. Onda şarap kokusu tesbit edemedi.
    Peygamber tekrar "sen zina ettin mi?" diye sordu.
    Mâiz "Evet" cevabını verdi.
    Artık emir buyurdular ve Mâiz recmedildi.

    Recimden sonra onun hakkında sahabiler iki kısma ayrıldılar. Bir bölümü Mâiz'in helâk olduğunu, başka bir grup ise onun en faziletli tövbeyi yaptığını söylediler. Bu farklı yaklaşım üç gün sürdü. Daha sonra yanlarına gelen Rasulullah (s.a.v) "Mâiz b. Mâlik için dua edin" buyurdu.
    "Allah Mâiz'e mağfiret eylesin" dediler.
    Peygamber şöyle buyurdu: "Mâiz öyle bir tövbe etti ki, bu tövbe bir ümmet arasında paylaştırılırsa onlara yeterdi"
    (Muslim, Hudud, 22; eş-Şevkânî, Neylul-Evtâr, VII, 95,109; ez-Zeylaî, Nasbu'r-Râye, III, 314 vd.)

    Kadın olarak da Mâiz'in recmedilmesinden kısa bir süre sonra Ezd kabilesinin Gâmid kolundan bir kadın geldi ve "Ey Allah'ın elçisi! Beni temizle" dedi.
    Peygamber "Yazıklar olsun sana. Çık git, Allah'a tövbe ve istiğfar et" buyurdu.
    Kadın dedi: "Beni, Mâiz'i çevirdiğin gibi geri çevirmek istiyorsun"
    Peygamber, "Sana ne oldu?" diye sordu.
    Kadın kendisinin zinadan gebe olduğunu söyledi.
    Bunun üzerine "Sen mi?" buyurdu.
    Kadın "Evet" dedi.
    Peygamber "Doğuruncaya kadar git" buyurdu.
    Kadının bu arada geçimini Ensar'dan bir adam üstlendi.
    Daha sonra Peygamber'e gelerek; "Gâmidli kadın doğurdu" dedi.
    Çocuğun bakımını da Ensar'dan birisi üzerine aldı ve kadın recmedildi" (Muslim, Hudud, 22, 23, 24; Ibn Mâc'e, Diyât, 36; Mâlik, Muvatta', Hudud, II)

    Başka bir rivâyette, çocuk sütten kesilinceye kadar emzirmesine izin verildiği, recm sırasında Hâlid b. Velîd (r.anh)'ın üzerine kan sıçraması üzerine kadın hakkında kötü sözler söylediğini işiten Peygamber'in şöyle buyurduğu nakledilir:
    "Ey Halid! yavaş ol. Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim. Bu kadın öyle bir tövbe etti ki, onu bir baççı (vergi memuru) yapsaydı, şüphesiz mağfiret olunurdu"
    Sonra kadının hazırlanmasını emrederek cenazesini kılmış ve kadın defnedilmiştir (Muslim, Hudud, 23)

    Keza, Yahudilerin murâcaatı üzerine, Peygamber (s.a.v.) zinâ yapan bir Yahudi çiftine de recm tatbik eder.

    5- Şarihler, "Ömer (r.anh)'in: "İnsanlar: "Ömer Allah'ın Kitabına ilavede bulundu" demeyecek olsalar, recm âyetini Kur'ân' ın sonuna yazardım" demesini, mubalağaya ve recmi tatbik etmeye teşvike hamlederler.
    "Zîra, derler, âyetin lafzı neshedilse de mânası bakidir. Ömer gibi, fıkhı, ilmi yüce bir şahsiyetin lafzı neshedilen bir âyeti, Kur'ân-ı Kerim'e yazmaya kalkması düşünülemez."

    Kur'ân-ı Kerim, Ashab'ın huzurunda, bugünkü haliyle ihtilafsız olarak cem'edilmiştir. Recm âyetinin Kur'ân-ı Kerim'e lafzen girmeyeceği hususunda icma vardır. Rasûlullah'a gelen vahiylerden bir kısmının lafzen, bir kısmının hükmen, bir kısmının hem lafzen ve hem de hükmen neshedildiği Ashab'ca bilinen bir husustur. Bu durumu açıklayan rivayetler gelmiş, ulema bunların değerlendirmesini yapmıştır. Daha önceki bahislerde, Rasûlullah'ın her Ramazan ayında, o zamana kadar inmiş olan âyetleri önce Cebrâil (aleyhisselam)'e, sonra da halka okuyarak "arza" yaptığını, Cebrâil'e okuyarak hatası, yanlışı varsa tashih ettirdiğini, halka okumakla da onların hatalarını düzelttiğini, işte bu arzalarda, lafzı neshedilen vahiylerin de Kur'ân-ı Kerim'den çıkarıldığını belirtmiştik. Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ömrünün son Ramadan'ında arzayı iki sefer yapmıştır. Buna arza-i âhire denir.

    6- Zinâ eden kadın ve erkek muhsan olduğu takdirde recm edilirler. Zinâ, itiraf veya beyyine ile sâbit olur.
    İtiraf : Kişinin zinâ yaptığını kadıya gelip beyan etmesidir.
    Beyyine: Şehâdeti makbul dört erkeğin veya sekiz kadının zinâya şahidlik yapmasıdır. Şahidlerin sayısı bu rakamdan aşağı düşerse zinâ suçu sûbût bulmaz. Âlimler bu hususlarda ittifak ederler. Ancak itirafın sayısı ve şahidlerin sıfatları gibi bazı teferruatta ihtilâf vaki olmuştur. Sözgelimi Hanefîlerle Hanbelîler itirafın dört ayrı mecliste vaki olmasını şart koşarlar. İmam Mâlik ve Şâfiî'ye göre, kişinin zinâ yaptığını bir kere ikrar etmesi kâfidir, suç sûbuût bulur.

    7- Gebelik zinâya delil olur mu?

    Bu husus ihtilaflıdır.
    Ömer (r.anh)'e göre, gebelik zinâya delildir, recme sebep olur. İmam Mâlik ve ashâbı da aynı kanaattedirler: "Kocası veya efendisi bilinmeyen bir kadın gebe olur ve zinâya icbar edildiği de bilinmezse, recmi gerekir. Ancak yabancı ise ve çocuğun kocasından veya efendisinden olduğunu söylerse beyanına itibar edilir" demişlerdir.

    İmam Âzam, Şâfiî ve ulemânın cumhuruna göre, gebelik mutlak surette zinâya delil olmaz. Bu hususta, kadının kocası veya efendisi olmuş olmamış, kadın yerli veya yabancı olmuş, zinâya mecbur edildiğini söylemiş, söylememiş hüküm aynıdır. Beyyine olmadıkça veya itirafta bulunmadıkça recm edilemez. Zîra şer'î hadler şubhe ile ortadan kalkar ve sâkıt olur.

    KONUNUN DETAYI :
    İSLAM'DA RECM SABİTTİR

    http://www.islam-tr.com/forum/konu/islamda-recm-sabittir.10976/


    ************

    26-


    2- Bir Kadın Görüp de Onda Gözü Kalan Kimseyi, Karısına veya Cariyesine Gelerek Onunla Cima Etmeye Teşvik Babı

    Bize Amr b. Amr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdûl'â'lâ rivâyet etti. (Dedi ki) : Bize Hişam b. Ebî Abdillâh, Ebu'z-Zufaeyr'den, o da Câbîr'den naklen rivayet eyledi ki: Rasûlullah (s.a.v.) bir kadın görmüş. Muteakiben zevcesi Zeyneb'e gelmiş. Zeyneb kendine ait bir deri örüyormuş.
    Rasûlullah (s.a.v.) hemen hacetini bitirmiş. Sonra Ashabının yanına çıkarak:
    «Şubhesiz ki, kadın şeytan suretinde gelir, şeytan suretinde gider. Biriniz bir kadın gördü mü hemen ailesine gelsin. Çünkü bu onun nefsinde olan şeyi giderir.» buyurmuşlar.

    (Sahih-i Muslim, Nikah , 9; Ahmed b. Hanbel, Musned, Mısır trs., III / 330; Krş; Ebû Dâvûd, Nikâh, Bab 43, Hadis no: 2151; Tirmizî, Radâ’ - süt emzirme -, Bab 9, Hadis no: 1158)

    (...) Bize Zuheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdu's Samed Abdilvâris rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Harb b. Ebi'l-Âliye rivayet eyIedi. (Dedi ki) : Bize Ebû'z-Zubeyr, Câbir b. Abdillâh'dan naklen rivayet etti ki, Peygamber (s.a.v.) bir kadın görmüş.
    Râvi yukarda hadîsin mislini rivayet etmiş. Yalnız: «Zevcesi Zeyneb'e gelmiş. Zeyneb bir deri örüyormuş» demiş «Şeytan suretinde gider» cümlesini söylememiştir.

    10- (...) Bana Selemetû'bnu Şebîb b. rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hasan b. Â'yen rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ma'kıl, Ebû'z-Zubeyr'den naklen rivayet eyledi. (Demiş ki) : Câbir şunu söyledi :
    Ben, Peygamber (s.a.v.)'i : «
    Birinizin bir kadın hoşuna gider de gönlüne girerse, hemen kendi karısına giderek onunla cima' etsin. Çünkü bu nefsindeki şeyi giderir.» buyururken işittim.

    Ulemânın beyanına göre kadının şeytan suretinde gidip gelmesinden murâd, nefsi fitneye davet etmesine işarettir. Çünkü Teâlâ hazretleri erkeklerin nefislerinde kadınlara karşı bir meyi halk etmiştir. Onlara bakmaktan lezzet duyarlar. Binâenaleyh kadın, erkeğe vesvese vererek şerre davet eden bir mahlûk olduğu için şeytana benzetilmiştir.
    Metinde bazı kadınların şeytana benzetilmesi, söz konusu kadınların erkeğin gönlüne vesveseler vererek onu şerre ve fesada yöneltip yoldan çıkarması itibariyledir. Bu vasıflardan uzak olan kadınlar ise, Allah ve Rasûlu tarafından övülmüşlerdir.

    Hadîs-i şerifte, fettan kadınlarla karşılaşıp da fitneye düşme tehlikesine maruz kalan kimselerin hemen o anda oradan uzaklaşarak evine gitmesi ve nefsinin arzusunu helal yollarla tatmin etmesi emredilmektedir.

    Hadisin ravisi Ebu Zubeyr, birçok alim tarafından sika olarak kabul edilmiştir.

    Ancak onun zayıf bir ravi olduğunu söyleyenler de vardır. Bunları şöyle sırlayabiliriz: Eyyub es-Sahtiyanî, İbn Uyeyne, Ebu Hatim, Ebu Zur’a, İmam Şafii, Buhari, Şu’be (İbn Hacer, Tehzib,9/440-443).

    Rasul-u Ekram (s.a.v.) de "Kadın avrettir (süslenerek sokağa) çıktığı zaman şeytan onu (erkeklerin nazarında) câzib ve süslü hâle getirir."
    (Tirmizî, radâ 18)

    Menîe': Henüz tabaklanmaya konan deridir. Daha sonra «Efîk», daha sonra da «Edîm» nâmını alır. Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin bir kadın görerek Zeyneb'e gelmesi ve onun cinsî munâsebette bulunması ashabına talîm ve irşad içindir. Dışarda bir kadın görerek onda gözü kalanların böyle yapmaları îcab eder.


    Tirmîzî: Câbir hadisi hasen sahih garibtir. Hişâm ed Destevaî; Hişâm b. Senber’dir. (Tirmizî, Radâ’ - süt emzirme -, Bab 9, Hadis no: 1158)


    Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:

    1- Bir kadın görerek şehveti harekete gelen kimsenin derhal karısı ile cimaa' etmesi ve nefsini yatıştırması mustehabdır.
    2- Zaruret yokken kadının erkekler arasına çıkmaması îcab eder.
    3- Erkek ecnebi bir kadına, kadının elbisesine ve zînetlerine mutlak surette bakmamalıdır.
    4- Kadın öte beri işlerle meşgul olsa bile kocasının onu gece veya gündüz cimâa' davet etmesinde beis yoktur. Çünkü bazen erkeğe şehvet galebe çalar, cimâa' tehir edilirse bedenine, kalbine veya gözüne zarar gelebilir.
Yüklüyor...

Sayfamızı paylaşarak bize destek verebilirsiniz.