Çözüldü Feriduddin Aydın : Tekfir (türkiye'de)

Konu, 'iLMi Munazaralar' kısmında ABDULHAK tarafından paylaşıldı.

  1. ABDULHAK

    ABDULHAK Üye

      
    TEKFİR

    Tekfîr sözcüğü, sıkça kullanılmıyor ve toplum tarafından bilinmiyor olmasına rağmen, «İslâm Dünyası»‘nın birçok yerinde olduğu gibi, Türkiye’de de bazı kişi ve gruplar, başka kişi ve gruplar tarafından kâfirlikle suçlanmaktadırlar. Yani –kitâbî tabirle- tekfîr edilmektedirler. Her ne kadar bu ülkede milyonlarca insan, tekfîrin kitâbî olarak ne demek olduğunu bilmiyor ise de, bu sözcüğün, en azından şu anlama geldiğini bilmek zorundadırlar:
    Söylediği bir söz, ya da sergilediği bir davranış nedeniyle, birinin İslâm Dini’nden çıktığını söylemeğe ve bunu bir hüküm olarak kabul etmeğe TEKFÎR denir.


    İslâm hukukunda tekfîr ne demektir ve hükmü nedir? Bu kakarı kim verebilir, böyle bir suçu kim cezalandırabilir, tekfîr edilen kişiye karşı ne yapılabilir? Bu konudaki bilgiler, ileride «Tekfîrin Fıkhî Boyutu» başlığı altında sunulacaktır.

    Böyle bir hüküm, bilimsel dayanaktan yoksun olduğu zaman sürprizler kimseyi şaşırtmamalıdır. Evet, meselenin bu kadarını herkes hiç değilse kendi onuru, geleceği ve güvenliği açısından bilmek zorundadır. Fakat şu ince noktayı bilmek de etik bakımdan yine zorunludur; Tekfîr konusunda (yetkili merciin değil), herhangi bir kimsenin -İslâmî yandaşlık adına tekfîre yüklediği anlam bakımından- verdiği hüküm tartışma konusu olabilir. Çünkü tekfîr, iki ağzı keskin bir kılıç gibidir, kullanıldığı olayda suçu hangi ağıza yüklemek gerektiği konusunda yanlış yapanlar en az tekfîrci kadar sorumlu olurlar! Aynı şekilde tekfîr edilen kişi eğer gerçekten bu suçu hak etmemişse tekfîr eden kimse yine büyük bir sorumluluk yüklenmiş olur. Onun için bu konuda şu önemli noktaya çok dikkat etmek lâzımdır;

    İslâm’a asla değil, tekfîr suçlamasına sırf bilgisizlikten dolayı hedef olan kişi de değil, bilakis (ehliyetsiz ve yetkisiz olarak) genelleme yapmak suretiyle isabetsiz tekfîr suçlamasında bulunan kişi veya kişilere sorumluluk yüklemek, ahlâkî bir davranış olarak şarttır. Bu konudaki görev ise kaos ve anarşi dönemlerinde alimlere düşmektedir.

    Tekfîr aracını kullanan kişinin bilgi, yetki ve ehliyetine göre bu konuda her şeyin değişebileceğini ise hiç hatırdan çıkarmamak gerekir!

    Bu meselede her iki tarafın da bilgili olma zorunluluğu vardır. Çünkü tekfîr gibi ağır bir suçlamaya hedef olan kişi, suçunu reddedip sırf Mu’min ve Muslim olduğunu savunması yeterli değildir. Keza onun tekfirciyi önemsememesi de yanlıştır. Bilakis en azından uğrayabileceği bir saldırıya karşı tedbirli olması bakımından bilgi büyük önem taşır. Sebebine gelince; bu ülkede birçok kimse, şu veya bu gerekçe ile başkalarını İslâm’dan çıkmış olarak suçlayabilmekte, bunu bazen açıkça yaparken, bazen de gizlemektedirler. Üstelik böyle bir hükme varma yetkisini de kendilerinde aramamaktadırlar. Bu ise çok büyük sosyolojik ve siyasal sorunlara, din ve düşünce karmaşasına, teröre ve anarşiye yol açabilir. Bu bir yana, insanların kutsal değerlerini çiğneyerek onların hem kişilik haklarına tecavüz eden, hem aynı zamanda inançlı insanları tahrik ederek ortalığı karıştırmak isteyenlerin sayısı, günümüzde tekfircilerden yüzlerce kat fazladır. Üstelik bunlar devlete ve topluma da egemendirler. Dolayısıyla tekfir suçu, bu kitleden bir kişiye veya zümreye –isabetsiz bir şekilde- yöneltildiği zaman, bunun beklenmedik olumsuz gelişmelere yol açacağı ihtimali daima vardır.

    Bilgisizlik ve sorumsuzluk arenasına dönüşmüş olan Türkiye’de İnsanlar, kurumlar ve örgütler sırf İslâm’ı küçümsemek, onun değerlerini aşağılamak, ya da onu büsbütün yok saymak niyetiyle birçok gerçeği görmezlikten geldikleri sürece tekfîr mekanizması -başka yerlerde olduğu gibi- bu ülkede de çoğu zaman isabetsizce ve acımasızca işleyecektir. Özellikle fanatik bazı şahıs ve gruplar bunu bir fırsat olarak kullanacaklardır. Nitekim, İslam dünyasının, özellikle bugün içinde bulunduğu şartlar, tekfir ve benzeri suçlama araçlarını istismar etmeye oldukça müsaittir.

    Doğrusunu söylemek gerekirse tekfîrin en tehlikeli türü, -aslında başka argümanlarla- bizzat karşıt laikçi gruplar tarafından zaten kullanılmaktadır. Birçok laikçi kişi ve gruplar, günümüzde birbirini döneklikle suçlamaktadırlar. Bu da aslında bir tekfîr türüdür. Bir laikçi, farklı görüşlerinden, tutum ve davranışlarından dolayı, başka bir laikçiye göre kâfir sayılmaktadır. Ancak laikçiler bu tabiri kullanmazlar. Çünkü «tekfîr» İslâmî bir terimdir. Onlar, daha çok «devrimlere ihanet», «döneklik», «bölücülük» ve «ayırımcılık» gibi tabirlerle birbirlerini suçlarlar; Kulaklar İslâmî terimlere alışır diye tekfîr kelimesini kullanmaktan özellikle kaçınırlar!

    Örneğin yıllardır PKK ile kapışan Egemen Türk lâikçileri, bu örgütün bağlılarını açıkça «kâfir» diye suçlamamışlardır. Bu örgütün mensupları da düşmanlarına açıkça «kâfir» diyerek saldırmamışlardır. Oysa her iki kesim de kendi vicdanına göre karşısındaki cepheyi daima «kâfir» olarak görmüştür. Bunun çok güçlü kanıtları vardır. her iki taraf da fırsat buldukça (laikliğe rağmen) ajanlarını Kürt halkı arasına salarak düşmanını kafirlikle suçlamıştır. Ama bunu hep gizli yapmışlardır!

    Bu lâikçi grupların neden olduğu tehlikeler, akıttıkları kanlar ve söndürdükleri ocaklar, en bilgisiz ve en fanatik bir mu’minin tekfîr yoluyla girişebileceği bir saldırıdan çok daha yıkıcı sonuçlar doğurmuştur. Çünkü devletin gücü, bunlardan bir grubun elindedir. «Milli Türk Dini»’nin temsilcileri, uygulayıcıları ve misyonerleri bunlardır. Devlet törenleri olarak topluma dayatılan bu dinin farzlarını hiç kimse terk edemez. Örneğin İstiklâl marşı okunurken hiç kimse oturamaz ve kımıldayamaz. Keza iktidarlar belli günlerde «Milli Türk Dini»’nin tapınağına giderek orada ibadet etmek ve Türk Tanrısına dilekçe yazıp dua etmek zorundadırlar. Aksi halde bir darbe ile yönetimden hemen uzaklaştırılabilirler! Bu dinin en ufak ibadetlerinden birini terk etmeyi göze alanlar hemen yaka paça mahkemelere celp edilir ve acımasızca cezalandırılırlar. Bu dinin fanatiklerine göre, başta mü’minler olmak üzere onlarla işbirliği içinde olmayan tarikatçılar da kâfirdir. Onun için, (İslâmî açıdan değil) siyasal açıdan tekfîrin en tehlikeli türü budur.

    Tabiatıyla bu yüzden birçok sosyal ve siyasi proplemin temel faktörü olarak TEKFÎR, başka argümanlarla da olsa bundan sonra yıkıcı etkilerini daha da artıracaktır. Özellikle iş eğer inada binecek olursa bu etkiler daha derin ve silinmez izler bırakabilecektir. Örneğin bir kimse, -İslâmî anlamda- tekfîr ettiği kişiye karşı en azından şu çekincelere sahip olacaktır:

    Evlenme teklifini ret edecektir.
    Arkasında namaz kılmayacaktır,
    Kestiğini ve pişirdiğini yemeyecektir,
    Onunla alışverişte bulunmayacak, hatta mümkünse onunla yüz yüze gelmeği bile istemeyecektir,
    Ona oy vermeyecektir,
    Ona borç vermeyecek, ona en hayati anlarda bile hiçbir yardımda bulunmayacak, onunla hiçbir zaman herhangi bir işbirliğinde bulunmayacaktır.


    Bir toplumun çözülmesi ve erimesi için bunlardan daha tehlikeli sebepler bulunamaz. Bugünün Türkiyesi’nde tekfîr ya da bu anlamdaki bir tutum nedeniyle sözü edilen çekinceler yaygınlaşma eğilimindedir. Nitekim egemen laikçi azınlık, yıllardır «yeşil sermaye» olarak tekfîr ettiği tarikatçılara ait kuruluşları boykot etmiş, bu yüzden birçok sektör Türkiye dışına taşınmış, bu olay Türkiye’ye milyarlarca dolara mal olmuştur!

    Mistik cemaatler ve çeşitli örgütler arasında da eskiden beri (vicdanî meseleler dolayısıyla) çekişmeler devam etmektedir. Bu kavgalarda, cephelerden biri ötekisini kâfirlikle suçlamaktan çekinmemektedir. Örneğin bir Nakşibendi cemaatinin şeyhi olan Ömer Öngüt, yine bir Nakşibendi cemaati olan, Süleymancılar aleyhinde yazdığı bir kitaba şu adı vermiştir: «Dinleri Süleymancılık, İmanları Para, Has Huyları Gasp, Meslekleri de Dilencilik olan Süleymancıların İçyüzü».
    Evet yanlış okumuyorsunuz. Bu sözler bir kitabın adıdır. Yazarı bir Nakşibendi şeyhidir ve aleyhinde yazdığı cemaat de yeni Nakşibendi’dir. Bu kitabın içeriğini okursanız hayretten diliniz damağınıza yapışır. Çünkü bir Nakşibendi grubunun şeyhi, başka bir Nakşibendi grubunun şeyhi için bakınız ne sözler sarf ediyor. Ömer Öngüt, bu kitapta Süleymancıların şeyhi olan Kemal Kaçar için şu ağır hakaretleri kullanmaktadır:


    «(...) İsim isim bu sözlerden anlaşılıyor ki, Süleymancılar bu kıpkızıl kâfiri putlaştırmışlar ve hâşâ Allahlaştırmışlar»[ Adı geçen kitap, s. 42 Hakikat Neşriyat, 5. Baskı, İstanbul-Tarihsiz].

    Ömer Öngüt, meslektaşı Kemal Kaçar için yine şunları söylüyor:

    «Ve fakat Süleymancılar Onu putlaştırdılar. Sevdiklerinden değil, Onun ismini alet ederek kurdukları dini sağlamlaştırmak için putlaştırdılar, imanları da para oldu. Allah-u Teâlâ onları İslâm dininden çıkardı ve attı»[ Aynı kitap, s. 24].

    Bu şahıs, yukarıda adı geçen kitabın başka sayfalarında da şu sözleri kullanmaktadır:

    «Süleymancıları Allah-u Teâlâ’nın dinden çıkardığını, İslâm dini ile hiçbir ilgileri olmadığını, Âyet-i kerime ve Hadis-i şeriflerle ispat ediyorum»[ Aynı kitap, s. 7].

    «Bunlara karşı savaş açtığımız için bu sahte dini çökertmeye gayret ediyoruz»[ Aynı kitap, s. 28].

    «Bu kâfirler, bu münafık güruh, karşılarında bir İslâm topluluğu olduğunu bilemediler. Yoldukları kazlar gibi zannettiler»[ Aynı kitap, s. 44].

    Ömer Öngüt’ün sözleri bu minval üzere devam edip gidiyor. Buna benzer birçok örnekler daha vardır. Türkiye’de birbirini kâfirlikle suçlayan şahıs ve gruplar o kadar çoğalmıştır ki bunların sayısını bile tespit etmek güçtür.

    Öte yandan tekfîr edilmeyi, (yani İslâm dışı sayılmayı) hiç önemsemeyen, hatta bunu bir nimet gibi karşılayarak sırf mü’minleri çatlatmak için elinden geleni geri bırakmayan küçük sürüler de vardır. İşte esas ortalığı kızıştıracak olan sebep, ipini koparmış bu azınlığın, çeşitli kışkırtıcı tutum ve davranışları yüzünden ortaya çıkabilir! Onun için insan ilişkileri, bundan böyle, çok daha belirgin bir tırmanışla gerginleşebilecektir. İhtimaller, bunu belirgin bir şekilde hissettirmektedir. Eğer tekfîr suçlamaları ve bu nedenle doğacak tepkiler gelişerek yaygınlaşacak olursa başta mu’min azınlık olmak üzere toplumun birçok kesimi, patlak verecek olaylarda meçhul güçler tarafından aktör olarak seçilebileceklerdir.

    Şimdiye kadar sağcı ile solcu, Sünni ile Alevî, lâikçi ile tarikatçı kesimler arasında sahnelenen kavgalar gösteriyor ki, bu senaryoları hazırlayan güçlerin ilk hedefleri gerçekleşmiştir. Yani Türkiye’yi daha büyük hadiselere sahne olacak hale getirmiştir. Çünkü yıllardır kışkırtılan terör, yaygınlaştırılan kavram kargaşası, düşünce kaosu ve din anarşisiyle toplumun ideolojik kesimlere ayrışması tam anlamıyla sağlanmıştır. Bu sonuç emperyalizmin ve Siyonizm’in önemli bir kazanımıdır. Bundan sonra, özellikle «Büyük Ortadoğu Projesi» hesabına yeni bir süreç başlatılacaktır. Durum öyle gösteriyor ki bu süreç, «Tekfîr senaryolarıyla» işletilecektir. Çünkü bir önceki süreçte, lâikçi kesim o derece azmanlaşmış, o derece saldırganlaşmıştır ki, bu cepheyi oluşturan azınlık, mü’min kişiyi tiksindirecek, onu kışkırtacak, hatta onu çileden çıkaracak her yola baş vurmaktan, her fırsatı kullanmaktan çekinmeyecektir. Örneğin, son yıllarda heykelli, marşlı ve çelenkli cami açılışları yapılmakta, bu suretle toplumun nabzı yoklanmaktadır! Eğer yakın gelecekte, camilerin mihraplarına birer heykel koyup mu’minleri bu heykeller karşısında secdeye kapanmaya zorlarlarsa buna hiç şaşmamak gerekir. Bundan daha beterini bile yapabilirler. İşte tekfîr mekanizmasını aşamalarla bu şekilde işletmeyi deneyeceklerdir. Türbancıları kışkırtmakla bunu başaramadılar. Şimdi daha başka provokasyonlara başvurarak Tekfîr senaryolarını sahnelemeye kalkışacaklardır.

    ***

    Tekfîr Kavramı, Neden Türkiye’de Algılanamamaktadır?

    Tekfîr sözcüğü İslâm’da Fıkıh Ana Bilim dalına ait önemli bir terimdir. Ancak tartışmalara konu olduğu zaman bazen sadece birkaç kişiyi, bazen geniş bir çevreyi, bazen de tüm ülkeyi ilgilendireceği için İslâm’a mensup her insanın, bu kavram hakkında –çok geniş olmasa bile- doğru bilgilere ihtiyacı vardır. Gerek Türkiye’de, gerekse Büyük İslâm Yurdu’nun başka bölgelerinde yaşayan sıradan «Müslümanlar»’ın bu kavram hakkında lüzumu kadar bilgi sahibi olduklarını söylemek iyimserlik olur. Oysa bu kavram, özellikle günümüzde uyandırdığı etki bakımından büyük önem taşımaktadır. Dolayısıyla konuyu, Fıkhî olduğu kadar sosyolojik bir yaklaşımla da irdelemek gerekir.

    Bu münasebetle belirtmek lâzımdır ki, İslâm dünyasında zaten genel anlamda yaygın bir bilgisizlik vardır. Tekfîr konusundaki bilgisizlik de esasen bu büyük sorunun binlerce parçasından sadece biridir. Bu genel manzarayı tartışmanın, -takdir edilir ki- yeri burası değildir. Fakat şu gerçeği gözardı etmemek gerekir ki; tekfîr konusuna gerek bu geniş coğrafyada, gerekse Türkiye’de önem verilmiyor olması, günümüzde boğuştukları tehlikelerin arka plânında yatan nedenlerden genel olarak Müslümanların habersiz bulunduğunu gözler önüne sermektedir. Halbuki halk tarafından çok açık ve yaygın biçimde bilinmiyor olsa da, bugün «İslâm Dünyası»’ndaki kavgaların hemen hepsini azdıran zincirleme sorunlar, esas itibariyle tekfîr suçlamasından kaynaklanmaktadır. çünkü taraflardan biri, öbürünü kâfir diye damgalamaktadır. Karşı taraf, bu şekildeki suçlamaya önem versin ya da vermesin bu tabiri kullanarak suçlayan taraf çok ciddidir!

    İşte tekfîr kavramının, nasıl algılandığı, ya da yeteri kadar algılanıp algılanmadığı meselesi burada ön plana çıkmaktadır. Özellikle şu nokta çok ilginçtir:
    Türkiye’de terör ve anarşi konusunda kalın kalın kitaplar yazan meşhur olmuş! (ya da meşhur edilmiş) nice yazarlar vardır ki, bu kelimeyi bir kez bile kullanmamışlardır. Çünkü Türkiyeli «sosyologlar», «siyasi analistler» ve «siyaset bilimciler» arasında kaç kişinin bu kavram hakkında üç beş satırlık bilgiye sahip olduğu bile meçhuldür. Bu da iki gerçeği çarpıcı biçimde ortaya çıkarmaktadır.


    Birincisi; sözde İslâm’a mensup olduğu ileri sürülen bu toplum tarafından yetiştirilmiş «aydınların», İslâm’ı ne kadar tanıdıkları gerçeğidir. Üstelik bu aydınlar içinde, daha çocukken gerçek kimliği gizlenip en az on yıl kadar Kur’ân kurslarına gönderilen ve casus olarak yetiştirilen «gazeteci-yazarlar» vardır!

    İkincisi de; bugünkü siyasi kavgaların hemen tamamını başlatan ilk temel faktör hakkında bu aydınların, ne kadar (doğru) bilgi sahibi oldukları gerçeğidir.

    Tekfîrden söz açarken, böylece Türkiye ile İslâm arasında gerçek bir bağ bulunup bulunmadığı da kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bu bağ, tabiatıyla onun bunun yorumuna göre değil, İslâm’ın temel kaynaklarındaki kriterlere göre aranmalıdır. Türkiye’nin bir İslâm ülkesi olduğunu peşin ve hamasi tutumlarla ileri sürecek olanlara şunu hatırlatmak herhalde çok yerinde olur; Bu ülkede «sosyologlar», «siyasi analistler» ve «siyaset bilimciler» şöyle dursun, bir «fıkıh profesörü» bile şimdiye kadar tekfîr konusunda kapsamlı bir bilimsel çalışma gerçekleştirememiştir. Onun için tekfîr kavramını, fıkhî boyutları içinde algılayabilen insan sayısı bu ülkede büyük ihtimalle birkaç on kişiyi geçmez.
    Ayrıca Türkiye’de eskiden günümüze dek, olup bitmiş tüm siyasi çekişmeler sırasında karşıt cephelerin birbirini suçlarken kullandıkları argümanlar çok dakik biçimde araştırılacak olursa bunlar arasında «tekfîr» sözcüğüne rastlamak olası gözükmemektedir. Oysa taraflardan biri, öbürünü daima yobaz ve gerici, karşıtı da onu kâfir ve dinsiz olarak görmüştür. Bunu çok açık söylememiş olsa bile, suçlama şekilleri, zihindeki bu niyeti genelde deşifre etmiştir. Bu sonuç ise, muhatabını vicdanında kâfir diye damgalayan cephenin, esasen doğrudan tekfîr kapsamına giren bir tutum içinde olduğunu hissettirse bile bu kavramın İslâm fıkhındaki geniş anlamı hakkında onun tam bir bilgi sahibi olduğunu kanıtlamaz.


    Bütün bu çelişkiler gösteriyor ki Türkiye’de birçok olay esasen tekfîrden kaynaklanıyor olmasına rağmen bu kavram, ne elit tabaka, ne de (onun taban olarak gördüğü) halk tarafından bilinmektedir. Bu da ayrı bir çelişkidir.

    ***

    Tekfîrin Tarihçesi

    Hayat çekişmedir. Tarih boyunca insanlar, çeşitli nedenlerle birbirlerini suçlamış, çekişmiş ve savaşmışlardır. Müslümanlar da kendi aralarında ihtilafa düşmüşlerdir. Hz. Peygamber (s)’in vefatından sonra, temel kaynakları yorumlarken Ashâb, farklı kanaatler ortaya koymuşlardır. Ancak onlar herhangi bir çıkar için değil, hevâ ve heveslerine göre de değil, bilakis Allah’ın kitabını ve Rasulullah (s)’ın Sünnetini ölçü alarak düşüncelerini öne sürmüşlerdir. Onun için Ashâbın kanaatleri birer içtihattı. İçtihat İslâm’da bir hukuk kurumudur. Yeterli bilgi, ehliyet ve yetki sahibi olanlar içtihatta bulunabilirler.

    Hz. Peygamber (s)’in, hayatı boyunca mu’min birine «Ey kâfir!» diye hitap ettiğine ilişkin hiçbir kanıt yoktur. O’nun bütün hadisleri arasında «tekfîr» kelimesi bir kez bile geçmemektedir. Bu sözcük, Kur’ân-ı Kerîm’in de hiçbir yerinde geçmemektedir. Şu halde tekfîr kelimesi söz ve kavram olarak temelde İslâm’a yabancıdır. Fıkıh ana bilim dalının terimleri arasında bu kelime bulunmamaktadır. Onun için İslâm fıkhında «Riddet» diye bir bap vardır, fakat «Tekfîr» adı altında bir bap yoktur.
    Şu var ki mürted olan kişi zaten tekfîr edilir. Yani kâfir olarak nitelenir. Öyle ise tekfîr, nedensel olarak söz konusu olabilir. Çünkü tekfîr suçlamaları Hz. Peygamber’in döneminde değil, Onun vefatından epeyce sonra Hz. Ali’nin devlet başkanlığı zamanında ortaya çıkmıştır.
    Bu suçlamalar, -bilindiği kadarıyla- hemen hemen ilk kez Hariciler tarafından bizzat Hz. Ali’ye yöneltilmiştir. Böylece tekfîrin tarihsel süreci, Haricilik hareketiyle birlikte başladı diyebiliriz.


    Bu olay, İslâm Tarihinde büyük bir önem taşır. Çünkü bu hareketten önce Hz. Peygamber (s)’in vefatıyla birlikte bazı kabileler devlete vergi (zekât) vermeyi reddettiler. Devletin vergileri almakta ısrarlı olduğunu görünce, bu kez baş kaldırdılar ve İslâm’dan çıktıklarını ilân ettiler. Buna rağmen, bu kabileler «kâfir» değil, «murted» diye suçlandılar. Bu iki sözcükten amaçlanan şey, sonuç itibariyle farklı değildir. Murted de kâfirdir, hatta İslâm’a girip çıktığı için ağır suçludur ve İslâm hukukuna göre cezası ölümdür. Oysa İslâm’a girmemiş bulunan kâfir, İslâm devlet statüsüne sahip coğrafya üzerinde, İslâm yasalarına uyduğu ve namuslu bir vatandaş olarak yaşadığı sürece, (dünyevi muamele bakımından) suçsuzdur ve özgürdür; inancı dokunulmazdır; vicdanî durumundan dolayı sorgulanamaz...

    Bu tahlilden şu iki sonucu çıkarabiliyoruz;

    Birincisi; irtedâdla (ya da reddetle) İslâm’dan ayrılmış olan kimse, tekfîr suçlamasına muhatap olan kimseden, İslâm hukukuna göre farklıdır.

    İkincisi ise; İslâm tarihinde riddet hareketi tekfîr hareketinden daha eskidir.

    Bu iki tespite üçüncü birini de şöyle ekleyebiliriz; Ne Hz. Peygamber (s), ne de ilk üç halife döneminde Ashabtan hiç biri tekfîr edilmemiştir. Örneğin Hz. Osman Hariç, genelde Umeyyeoğulları ailesi –imanlarında samimi olmadıklarına ilişkin- şüphe uyandırıcı birçok davranışlarda bulunmalarına rağmen, ne Hz. Peygamber, ne de Ashabtan biri onları tekfîr etmemiştir. Ayrıca, Hz. Peygamber döneminde, İslâm toplumu içinde üç yüz kadar münafık bir grup bulunuyordu. Bunların başı olan Abdullah bin Ubey bin Selûl’un ve yandaşlarının münafık olduklarını Bizzat Hz. Peygamber kesin olarak biliyordu. Ashâbın büyükleri de güçlü ihtimalle bu gerçekten haberdar idiler. Buna rağmen hiç kimse münafıkları tekfîr etmemiştir. Üstelik Hz. Peygamber (s), Abdullah bin Ubey’in cenaze namazını bile kıldırmıştır. O Abdullah bin Ubey ki, Hz. Peygamber’e karşı işlediği ağır suçlara tarih, belgesel boyutlarıyla çarpıcı şekilde tanıklık etmektedir!

    Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki «İslâm toplumunda» bir Müslümanı tekfîr etmek oldukça güçtür. Fakat bu noktada halkın gerçek anlamda bir «İslâm Toplumu» olup olmadığına dikkat etmek gerekir. Çağımızda, «İslâm Toplumu» olarak nitelenebilecek sosyal bir popülasyon bulunmadığına göre kapıların, haklı olarak sık sık tekfîr suçlamasına açılabileceğini de ihtimalden uzak görmemek lâzımdır.

    Tekfîrin tarihçesine baktığımızda, daha çok fanatik tiplerin bu tür suçlamalarda bulunduğunu görüyoruz. Nitekim böyle bir suçlamanın ünlü hedeflerinden biri, (belki de ilki), Hz. Ali’dir. Bu ağır suçlama o kadar talihsiz bir olaydır ki, Hz. Ali’nin canfedâ yandaşları olarak geçinen bugünün Alevileri bile bu olaydan tamamen habersizdirler. Evet, Tekfîrle belki de ilk kez suçlanmış ve bu gerekçe ile şehid edilmiş olan zat, Hz. Ali’dir. Bu kadar ünlü bir şahsiyetin başından ne gibi olaylar geçmiş, bu suçlamaya ve türlü türlü ihanetlere nasıl uğramış diye bu zat hakkında efsanelerden öte hiçbir bilgileri bulunmayan milyonlarca Alevi bugün Hz. Ali’nin adını sömürüyor, tekfîrin hukukî ve tarihi anlamını hiç mi hiç merak etmiyorlar! Bu ilgiyle vurgulamak gerekir ki, Türkiye’nin, ülke ve toplum olarak içinde yüzdüğü bilgisizlik girdabının çarpıcı kanıtlarından biri de işte budur.

    Ama Aleviler de Sünniler de bugün çok iyi bilmelidirler ki Tekfîr gibi ağır bir suçlamaya hedef olan Hz. Ali, hiç de bu iki grup gibi fanatik değildi. O, geniş bilgisiyle yüce ahlâkıyla, kahramanlığıyla, sınırsız cesaretiyle, Hz Peygamber’in gerçek varisi olarak daima adaletten ve haktan yana idi. Düşmanlarını gafil avlayabilecek ve onları tamamen ezerek, toplumu istediği gibi yönetecek dehaya, kahredici güce ve kolaylıkla baş edilemeyen türlü türlü savaş stratejilerine sahip olmasına rağmen O, karşıtları gibi kanlı bir diktatör, saltanatlı bir hükümdar olmak istemiyordu.

    Onun için, kendisi hiç kimseyi tekfîr etmedi. Bilakis, Sıffın Savaşı sırasında Emevilerden gelen bir teklifi, samimi zannederek kabul etti. Bu teklife göre, bir temsilci gönderecekti; bu zat, Emevi temsilcisi ile birlikte soruna çözüm bulacaklardı. Fakat tuzak daha önce hazırlanmış, her şey kitaba uydurulmuştu. Ayrıntıları oldukça dramatik biçimde cereyan eden ve tarihe «Tahkîm» olayı diye geçen bu hadise epeyce uzundur. Dileyen güvenilir kaynaklardan bu olayı okuyup öğrenebilir.

    Tahkîm senaryosu düşman tarafından daha önce hazırlandığı ve fiyasko ile bittiği için Hz. Ali, kendi yandaşları karşısında büyük sorunlar yaşadı. Tahkîm sırasında haklılık payı Emeviye verildiği için, Hz. Ali’nin ordusunda huzursuzluk başladı. Hz. Ali’nin diplomatlarından Şibs bin Rib'î, komutanlardan Abdullah b. Vehb er-Râsibi'yi de yanına alarak ordunun büyük bir grubunu alıp Harûrâ’ya çekildi. Böylece Hz. Ali’nin ordusunda disiplinsizlik baş gösterdi. İsyancıların sayısı 12 bin kişiyi geçiyordu. Bunlar, Emevinin teklifini kabul ettiği ve tahkîm tuzağına düştüğü için Hz. Ali’yi küfre girmekle, (yani İslâm’ın dışına çıkarak hâşâ kâfir olmakla) suçluyorlardı. Bununla yetinmiyor, Onu kâfir olarak suçlamayanın da kâfir olduğunu ileri sürüyorlardı. Hatta bununla da kalmıyor, Hz. Ali’nin yandaşlarından kimi bulurlarsa onu (ve kadın çocuk yaşlı hasta demeden) bütün aile halkını da öldürüyorlardı. İşte bunlara «Haricîler» denilmiştir. Haricilik, Serkeşlik, itaatsizlik, disiplinlerin dışına çıkma anlamlarını taşır. Bu hareket, şu veya bu isim altında günümüze kadar devam etmiştir.

    Hariciler, oldukça fanatik insanlardı. Beyinleri yıkanmıştı. Yanılgıya düşmelerindeki en önemli etken, onların aşırı tutucu olmalarından kaynaklanıyordu. Bunun bir sebebi de onlardaki bedevîlik ruhuydu. Yaşadıkları yalın hayat, kültür kıtlığı ve nasların zahirine göre hüküm vermek de bu taassubun nedenleri arasında sayılabilir.

    Haricilerdeki ahlâkî davranışları belirleyen iki önemli özellik vardı; Takva ve Cesaret. O kadar çok namaz kılarlardı ki alınları, dizleri ve dirsekleri nasır tutmuştu. Bununla birlikte ölümden asla korkmazlardı.

    Kenetlenmiş binlerce kişiden meydana gelen bu serkeş, disiplinsiz ve acımasız topluluğu itaate çağırmak üzere Hz. Ali çok çaba gösterdi. Onun girişimleri sayesinde sekiz bin kişi kadar bir topluluk, pişmanlık göstererek teslim oldular. Geriye kalan dört bin kişi ise direndi. Hz. Ali, Nehravan mevkiinde direnişe geçen bu asiler üzerine yürüyerek hemen hepsini öldürdü. Ancak ne hariciliğin, ne de tekfîrin kökü kazınamadı. Bu korkunç taklit günümüze kadar devam etmektedir.

    Harici ruhlu insanlar, birbirlerini bularak zaman zaman yeniden organize olurlar. Bunların hepsinin de psikolojik durumları ve yetiştikleri şartlar birbirine oldukça benzemektedir. Bastırılmış duygular, doyumsuzluk, belli bir yaştan sonra İslâm’ı tanımak, yarı okumuşluk bunların başlıca ortak özellikleridir. Müsait bir ortam ve beyin yıkayıcı bir öncü bulduklarında her biri, din adına kanlı birer cellada dönüşebilirler.
    Örneğin, yakın geçmişte, Awwad Melâz Cemil adında Filistinli bir diş hekiminin telkinleri altında, İstanbul’da tekfirci bir grup oluşmuştur. Bunların İlmi hiçbir malzemeleri yoktur. Buna rağmen saatlerce sert tartışmalara girerler ve hep haklı olduklarına inanırlar.


    Tarihte tekfîri bir silah olarak kullananlar sadece Hariciler değildir. Mu’tezilîler de yaygın bir tekfîrde bulunmuşlardır. Ancak bunlar, rasyonalist oldukları için tekfîrde akılcı yorumlar yapıyor, Hariciler gibi sert davranmıyorlardı. Bunlara göre (Alkol kullanmak, zina etmek, adam öldürmek, hırsızlık yapmak ve faiz alıp vermek gibi) İslâm’da ağır sayılan suçlardan birini işleyen kişi, dinden çıkmış sayılırdı. Bununla birlikte onu yine de kâfir saymazlardı. Bilakis din ile küfür arasında bir durum içinde olduğunu ileri sürerlerdi. Bu kanaat Mu’tezili diyalektiğinde (menzile beyne’l-Menzileteyn) olarak geçmektedir. Keza tarihte Hanbelîlerle Eş’arîler, Eş’arîlerle Mu’tezilîler de birbirlerini karşılıklı olarak tekfîr etmişlerdir.

    Şiiler de tarih boyunca günümüze kadar Hz. Ali’den önceki üç halifeyi (Hz. Ebubekir’i, Hz. Ömer’i ve Hz. Osman’ı), devlet başkanlığı makamını zorla ele geçirdikleri suçlamasıyla zalim saymaktadırlar. Bu üç şahsiyete samimiyetle oy vererek onları devlet başkanı seçen Ashabın hepsini kâfir saymaktadırlar. Şia’nın ılımlı ve en kalabalık gruplarından olan bu günün İmâm-î Câferîleri de aynı görüştedirler. Hatta, adları geçen üç halifeye oy veren Ashabı imansız saymayanların tümünü de yine kâfir olarak suçlamaktadırlar.

    Bu ilgiyle vurgulamak gerekir ki Şiilikte İslâm’ın birinci ilkesi, devlet başkanlığı makamına sürekli işlerlik kazındırmaktır. Çünkü İslâm’ın ve Müslümanların devamı bu makama bağlıdır. Onun için bu makamın işlerliğini sekteye uğratanlar Şiilikte kesinlikle kâfir sayılırlar. Bu nedenle Şiilik, Haricilik ve Mu’tezililik gibi sönmemiş, bilakis hayatiyetini devam ettirmiştir.

    Ancak Hariciler de zaman zaman yeni isimler altında varlık göstermiş ve tekfîr mekanizmasını işletmeye çalışmışlardır.
    ***


    Tekfîrin Nedenleri

    Tekfîr; -başka bir ifadeyle-, aynı inancı paylaşan kişi ya da gruplardan birinin öbürü üzerinde giriştiği vicdan baskısına karşı bir savunma sistemidir. Her insan, inandığı ve kutsal saydığı şeyleri küçümseyen ve aşağılayan kimselere karşı tepki gösterir. Çoğu kez bu tepkisinde de haklıdır. Onun için İslâm bu tür davranışları yasaklamıştır. Bir insanın inandığı ve taptığı şeyler ne kadar akıldışı, ne kadar batıl ve pespaye olursa olsun, mü’min kişinin bu gibi şeylere sövmesi, yasaklanmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de bu yasağı koyan âyetin meâli şöyledir;

    وَلاَتَسُبُّواْالَّذِينَيَدْعُونَمِندُونِاللَّهِفَيَسُبُّواْاللَّهَعَدْواًبِغَيْرِعِلْمٍكَذَلِكَزَيَّنَّالِكُلِّأُمَّةٍعَمَلَهُمْثُمَّإِلَىرَبِّهِمْمَّرْجِعُهُمْفَيُنَبِّئُهُمْبِمَاكَانُواْيَعْمَلُونَ
    «Allah’tan başka taptıkları şeylere sövmeyiniz. Onlar da gerçeği bilmedikleri için, misilleme yaparak Allah’a söverler»[ En’âm 108].

    Tekfîr suçlaması, genelde tahrik ve provokasyonların sonucu olarak ortaya çıktığı için, çoğu kez haklı gerekçelere dayanabilir. Buna ileride örnek verilecektir. Böyle durumlarda tepkinin haklılığını inkâr etmek, tepkiyi gösteren kişi ve grupları suçlamaya, cezalandırmaya, bastırmaya ve ezmeye kalkışmak, bazen toplu itirazlara, protestolara ve hatta sosyal patlamalara bile neden olabilir.

    Örneğin yıllar önce bir anayasa mahkemesi başkanı, «Allah’ı insanlar yarattı» diyerek, sadece «Müslümanların» değil, dünyada Allah’a inanan milyarlarca insanın da inancını açıkça aşağılama cüretini gösterdi. Türkiye’de bir grup mü’min, bu adamı tekfîr ettiler. «ölünce namazını kılmayız!» diye karar aldılar. Buna rağmen o günün siyasal yönetimi, bu adamın cenazesini Ankara’da camiin musalla’sına koydurarak, kasıtlı şekilde cemaati kışkırttı. Oysa bilindiği üzere «TC» yasalarına göre hiç kimse cenaze namazını kılmak zorunda değildir. İslâm yasalarına göre de bir mu’min, imanından şüphelendiği veya söz ve davranışlarından kâfir olduğuna kanaat getirdiği kimsenin cenaze namazını zaten kılamaz. Eğer kılmaya kalkışırsa kendisi de kâfir olur. Hal böyle iken, hayatında hiç namaz kılmamış olan dönemin Başbakanı, bir generali cemaatin üzerine saldırtarak silah zoru ile bu adamın sözde cenaze namazını birilerine kıldırttı![ Bu olayı belgeleyen tarihi fotoğraf, Cogito Dergisi’nin 1994 yılında çıkan birinci sayısının onuncu sayfasında yayınlanmıştır. Dileyen bu ibret levhasına bakarak Cenaze namazı sırasında Dönemin Başbakanını ve onun cemaat üzerine saldırttığı generali bir kez daha dikkatle seyrederek önemli dersler çıkarabilir. Özellikle, devleti ele geçirmiş birkaç kişinin, bir cami avlusunda ölü bir bedeni alet ederek ne yapmak istediklerini bir kez daha akıl ve mantık terazisinde tartabilir! Silahsız, suçsuz ve savunmasız bir cami cemaatine karşı bizzat cami avlusunda silahına davranan Generalin yüz ifadesi, bu ülkenin nasıl ve kimler tarafından yönetildiğini de ayrıca çok açık biçimde göstermektedir!]

    Hiç kuşkusuz bu ilginç hadise, Türkiye’de tekfîr eğilimini tetiklemiştir. Çünkü bu olayın senaryosu önceden büyük bir ustalıkla hazırlanmıştır. Bundan amaç, iktidara karşı olan zümreyi ayağa kaldırmak, sonra da onları cezalandırmaktı. Bu örnekte tekfîre neden oluşturan hadise, tamamen bir provokasyondur. Çünkü milyonlarca insanın duyabileceği şekilde Allah’ı yok saydığını pervasızca söyleyen bir adamın cenazesi, (hiçbir şey olmamış gibi) bir mü’minin cenazesi gibi camiye taşınmış, bununla da yetinilmemiş, ondan sonra da bu adamın sözde namazı, silah zoruyla bir grup insana kıldırtılmıştır!

    Bu örnekte, inançlı kesime karşı zincirleme olarak birkaç ağır suç birden işlenmiştir. Birincisinde hiçbir neden, hiçbir mecburiyet ve hiçbir ilgi yokken adam, Allah’ı inkâr ederek toplumun, hatta milyarlarca insanın inancına hakaret etmiştir. Hız ve iletişim o dönemde sınırlı olduğu için, bu olayı sadece bir grup insan haber alabilmiş ve inkarcıyı tekfîr etmekle yetinmiştir. Sadece sözden ibaret olan ve hiçbir şiddet içermeyen bu tepkiye karşı iktidar ise devlet gücünü kanunsuz şekilde kullanarak masum insanları ezmek istemiş, onları silah zoru ile camiden çıkartarak, Allah’ı yok sayan ölmüş adamın sözde cenaze namazını, kendilerine tehdit altında kıldırtmıştır. Bu tehdidi, dönemin bizzat Başbakanı savurmuş, bununla da yetinmeyerek bir generali görevlendirmiştir. Bu şahıs da hiçbir yasal yetkisi bulunmamasına rağmen, sırf rütbesine ve silahına güvenerek tabancasını çekmiş, cemaati musallanın önünde aynen kışlada yaptığı gibi, bizzat ite kaka safa dizmiş ve sözde namazı kılmalarını zorla sağlamıştır. Evet her münasebette lâik olduğu söylenen Türkiye’de işte böyle bir olay belgesel şekilde cereyan etmiştir.

    Tekfîre neden olmuş çok çarpıcı bir hadise olarak bu meseleye ilişkin şu gerçekleri ortaya koymak birçok soru işaretini ortadan kaldıracaktır. Bunlardan birincisi cenaze namazının bir duadan ibaret olduğudur. Bu dua İslâm’da farz-ı kifâye’dir. Öncelikle cenazenin sahipleri bundan sorumludur. Yani cenazeyi yıkamak, kefenlemek, namazını kılmak ve defnetmek, cenazenin yakınlarına ait bir görevdir. Bu kimselerden biri veya bir kaçı bu görevi yapar veya yapmaz, bundan başkaları sorumlu tutulamaz. Eğer hiç kimsesi yoksa «İslâm devlet mekanizması» bundan sorumludur. Yine halk sorumlu tutulamaz. Bugün İslâm devleti bulunmadığına göre hiçbir cenazeden (İslâm’a göre) hiçbir mü’min sorumlu değildir. Bu mesele tamamen cenazenin ailesini ilgilendirir, ya da laik düzen (İslâm’ı işe bulaştırmadan) kendi yöntemiyle ölüyü istediği gibi kaldırır.

    Biraz önceki olaya bu açıdan baktığımızda, meselenin önemli yanlarının tamamen örtbas edildiğini görüyoruz. Her şeyden önce ölen adamın yakınlarından kimsenin bu cenaze ile ilgilendiği bilinmemektedir. Bu da gösteriyor ki cenazenin sahipleri senaryo gereği bir kenara çekilmişlerdir. Öyleyse onun sözde cenaze namazına yakınlarından biri bile katılmamıştır! Şu halde bu adam, Allah’ı açıkça inkâr etmek suretiyle üstlendiği ilk rolden itibaren cenazesi kaldırılıncaya kadar senaryoda yer alan bütün olaylar özel olarak tekfîr için hazırlanmıştır. İşte bu, hiçbir zaman yalanlanamayacak kesin bir sonuçtur.

    Tekfîrin haklılığını inkâr etmek ve tepkiyi gösteren kişiyi ve grupları susturmak, bazen çok zor olur. Biraz önce sözü edilen örnekte insanlar susturulabilmişlerdir. Ne var ki bu olayın yankıları ve etkileri daha çok sürecek ve birçok şey, bu yüzden hep sorgulanacak ve hep tartışılacaktır. Kaldı ki bazen devletler, hükümetler ve ordular bile vicdan baskısına uğrayanların isyanlarını bastırmaktan aciz kalırlar. Unutmamak gerekir ki, putperest Roma İmparatorluğu’nun güçlü orduları bile küçük gruplar halindeki Hıristiyanlarla baş edememiştir. Hıristiyanlığın ilk bağlıları, heykellere tapmaya zorlandıkça, canavarların pençelerine atıldıkça Hıristiyanlık daha çok yayıldı. Bu işkencelerden vazgeçildikten sonra, aralarına Yahudi şarlatanlar sokularak bu dinin kendi kendine putperestliğe dönüşmesi kolayca sağlanabilmiştir.

    Tekfîr suçlamasına neden oluşturan davranış, her ne kadar vicdan baskısı ise de, önemle belirtmek gerekir ki tarafların ikisi de (yani suçlayan da suçlanan da) formalitede aynı din ve inancın mensuplarıdırlar. Onun için yukarıdaki örnek, tekfîrin nedeni olarak değil, vicdanlara yapılan baskının doğurduğu sonuçlardan birini betimlemek bakımından değerlendirilmelidir. Çünkü tekfîr de sonuç itibariyle vicdan baskısına karşı doğan bir tepki türüdür, bir protestodur...

    Tekfîrde bulunan taraf, ortak dine (ya da ortak inanca) o kadar şiddetle bağlı olduğunu sanır ki aynı din ve inancın mensuplarından, kutsal değerlere karşı birinin suç işlediğini gördüğü zaman ona karşı gösterebileceği en uygun tepkiyi bazen göstermez. Bunun yerine tekfîrcilerin, zaman zaman şiddete başvurdukları da görülmüştür. Türkiye’de Turan Dursun’un, Mısırda da Vakıflar Bakanı Hasan Zehebî’nin öldürülmesi gibi...

    Tekfîrcinin, muhatabına karşı girişebileceği en hafif yaptırım ise ondan ilişiğini tamamen kesmektir. Onun zihnindeki çözüm budur. fetvasını da çoğu kez kendisi verir, kendisi uygular. Bazen de beyin yıkayıcı bir «Abi»’nin talimatıyla infazı gerçekleştirir! Oysa bu davranış genel olarak hem çözüm olmaktan uzaktır, hem de adına İşlendiği İslâm’ın hükmünden uzaktır. Fakat tekfîrci, (bilerek veya bilmeyerek, ortak kutsal değerleri pervasızca çiğneyen bir çoğunluğun içinde) vicdani bakımdan linç edilmiştir. Maddeten olmasa da manen ezilmiştir, vicdanı korkunç bir bombardımana uğramıştır. Bu yüzden bazen yalnızlığa mahkûm edilir ya da bizzat kendisi çevreden soyutlanmak zorunda kalır. Çünkü tekfîrin nedenleri böyle bir çevrede sürekli olarak vardır. Böyle bir çevre içinde ne kadar sabırlı olursa olsun, samimi bir mu’minin yaşaması gerçekten imkânsız gibidir. Ortam onun için tam anlamıyla bir cehennemdir. Böyle hallerde fanatik tipler değil, en sabırlı mü’minler bile çılgına dönebilirler.

    Örneğin bir komşu düşünün ki, her gün şu veya bu bahane ile Allah, peygamber, kitap, din iman demeden kutsal değerlere söver durur. Hangi ılımlı ve sabırlı dindar bile böyle birinin komşuluğuna dayanabilir; hiç bir madddî zarara sebep olmasa bile, onunla komşuluğunu sürdürebilir? Bir mü’min şöyle dursun dindar bir Hıristiyan veya Yahudi bile böyle birinin komşuluğunu ne kadar çekebilir? Kaldı ki tekfîre neden olan tek şey, kutsal değerlere sövmekten ibaret de değildir. Tekfîrin sayılamayacak kadar çeşitli nedenleri vardır.

    ***

    Tekfîr Kelimesinin Etimolojik Analizi ve Anlamı

    Tekfîr Arapça bir kelimedir. «fa’aale» babından, «Kaffara» filinin mastarıdır. Çekimi: Kaffara, Yukaffiru Takfîran’dır.

    Tekfîr kelimesi, Arap sözlüğünde birçok farklı anlamlara gelmektedir. Bunları şöyle sıralayabiliriz;

    Birincisi; Takfîru’l-Yemîn’dir. Yani yapılmış gayrimeşru yemini keffaretlendirmek[ وتَكْفِـيرُالـيمين: فعلمايجببالـحنثفـيها،والاسمالكَفَّارةُ. والتَّكْفِـيرُفـيالـمعاصي: كالإِحْباطِفـيالثواب. التهذيب: وسميتالكَفَّاراتُكفَّاراتٍلأَنهاتُكَفِّرُالذنوبَأَيتسترهامثلكَفَّارةالأَيْمانوكَفَّارةالظِّهارِوالقَتْلالـخطإ،وقدبـينهااللهتعالـىفـيكتابهوأَمربهاعباده.] demektir. Yalan yere, ya da geçersiz şekilde yapılmış yeminler nedeniyle kişi, Allah’a karşı yüklendiği sorumluluktan dolayı, (şeriatın dünya ahkâmına göre) zimmetini ibra ettirmek için muhtaç olan kimselere belli ödemeler yapar. Bu ödemelerin miktarları İslâm fıkhında belirtilmiştir. İşte bu ödeme işine Takfîru’l-Yemîn denir. [ Bu konuda fazla bilgi için fıkıh kitaplarında (Bâbu’l-Keffarât) bölümleri incelenmelidir]


    İkincisi; Gayrimüslim vatandaşın, başı ile işaret ederek selam vermesi anlamına gelir.[ التَّكْفِـير: إِيماءُالذميبرأْسه،لايقال: سجدفلانلفلانولكنكَفَّرَلهتَكْفِـيراً. والكُفْرُ: تعظيمالفارسيلِـمَلكه. والتَّكْفِـيرُلأَهلالكتاب: أَنيُطَأْطىءَأَحدُهمرأْسَهلصاحبهكالتسلـيمعندنا،وقدكَفَّرله. والتكفـير: أَنيضعيدهأَويديهعلـىصدره]


    Üçüncüsü; Gönül alçaklığı göstermek veya muhatap karşısında küçülmek anlamına gelir.

    Dördüncüsü; Müslim kişiyi kâfir diye suçlamak anlamına gelir.

    Tekfîr sözcüğünün ifade ettiği bu dört çeşit anlamdan, konumuzu ilgilendiren dördüncüsüdür. Onun için incelememizin özünü bu şık oluşturacaktır.

    İslâm’a mensup birini –herhangi bir sebeple- kâfir diye nitelemek, oldukça önemli bir meseledir. Çünkü bu, ağır bir suçlamadır. Günümüzde yaygınlaşma eğiliminde olan bu sorun, siyasi bir içerik de taşımakta, dolayısıyla herhangi bir bahane ile, İslâm karşıtı –pusudaki- egemen çevrelerin örtülü düşmanlığını tetikleyerek onun açığa çıkması sonucunu doğurabilir! Taşıdığı önem bakımından bu konuyu bilimsel kriterlere uygun bir üslup içerisinde işlemek gerekmektedir. Bu meseleyi ele almak, -öncelikle ifade etmek gerekir ki- ilmi ehliyet istemektedir. Bununla birlikte, incelemenin ilmi bir metot çerçevesinde gerçekleştirilmesi lâzımdır. Bu nedenle konunun hem üslubu hem de özel terminolojisi, gerek okuyucuların gerekse dinleyicilerin İslâmî kültüre sahip bulunmalarını gerektirmektedir.

    Kendini müslim sanan, -ancak İslâm’a bağlılık derecesi, bu konuya karşı herhangi bir ilgi uyandıramayacak kadar zayıflamış ya da tamamen yok olmuş- kimselere gelince, bunlar müslim bir çoğunluk içinde yaşadıkları sürece, -örf adet ve inançları heaba katmadan- istedikleri tutumu sergileme hakkına sahip değildirler. Özellikle «Müslümanlar» arasında İslâm’ın sınırlarını zorlayamazlar. Aksi halde, İslâm’ı çağrıştıran her konu gibi tekfîr suçu onları da kapsayabilir. Bu nedenle «Müslümanların» çoğunluk olarak yaşadıkları coğrafyalarda, formalite gereği de olsa İslâm’a mensubiyeti olan herkesin –bütün İslâmî meseleler hakkında olduğu kadar- tekfîr sorunu hakkında da bilgi sahibi olmaları lüzumludur. Bu nokta, toplum sosyolojisinin ve genel ahlâkın da bir bakıma zorunlu kıldığı bir durumdur. Çünkü kişi, içinde yaşadığı topluluğun geleneklerine ve kutsallarına –saygı duymuyor olsa bile- onlara dokunmadan ancak yaşayabilir. Aklın onayladığı yol budur. Şu var ki bu önemli mesele hakkında ilmi ehliyete sahip kimseler ancak gerekli açıklamaları yapabilirler. Aslında doğru olan şey, İslâm alimlerinden oluşan milletlerarası bir komisyon tarafından bu sorunun tartışılarak sonuca bağlanmasıdır.

    Günümüzde «İslâm dünyası» tam anlamıyla bir din anarşisi içinde yüzdüğünden, böyle bir komisyonun şimdilik kurulabileceğini tahmin etmek güçtür. Fakat her önüne gelenin tekfîr konusu gibi çok önemli meselelerde fetva vermeye ve ahkâm kesmeye kalkışması bu anarşiyi daha azdıracağından hiç değilse ortalık sükûnet buluncaya kadar hem radikal kişi ve çevreleri uyarmak, hem de en azından tekfîr sorunu hakkında kitleleri ansiklopedik sınırlarda aydınlatmak, ilmi sorumluluğun gereğidir. İşte bu çalışma ile sunulmuş olan bilgiler böyle bir kaygının ürünüdür.

    Bu münasebetle, kullanılacak terimlerin okuyucu tarafından amaca uygun biçimde algılanmaları büyük önem taşımaktadır. Örneğin, İslâm ve «Müslümanlık», birbirinden tam anlamıyla bağımsız birer din olmalarına rağmen, «İslâm Dünyası»’da yaşayan toplumların tümü kendilerini İslâm’a mensup milletler olarak görmektedirler. Onun için bu çalışmada sıklıkla geçecek olan «Müslüman» kelimesi, -zihinleri daha fazla bulandırmamak amacıyla-, çoğu yerde «müslim» anlamında kullanılacaktır.

    ***

    Tekfîrin Fıkhî Boyutu

    Tekfîr, klasik fıkıhta genel olarak «riddet» ya da «İrtidâd» babı kapsamında ele alınmıştır. Fakat son zamanlarda İslâm dünyasında patlak veren bazı siyasi olayların ana sebepleri arasında gösterilmesi üzerine bu kavramının yeniden ele alınması gerekmektedir.

    Tekfîr suçlamasının, birkaç yıldır sıklaşması üzerine, ilim ve siyaset çevrelerinde dikkatler bu kavram üzerinde yoğunlaşmıştır. Çünkü bu yaklaşımın şiddet olaylarına kaynaklık ettiği kanaati yaygınlık kazanmıştır. Ancak bu konuda şimdiye kadar çok kapsamlı eserlerin verildiği söylenemez. Hatta, uluslar arası bir ilmi forumda bu kavramın geniş boyutlarda işlendiği hakkında da şimdiye kadar güvenilir herhangi bir bilgiye ulaşılamamıştır.

    Kimin, hangi gerekçe ile tekfîr edilebileceği, hangi inanışın, hangi söz ve davranışın müslim bir kişiyi İslâm dairesinin dışına çıkarabileceği meselesi, «tekfîr» adı altında, tarih boyunca tartışıla gelmiştir. Bu tartışmalar, geçmişte ilmi forumlarda çok yönlü olarak ele alınmıştır. Onun için Tekfîr, İslâm’da hem akaid, hem de fıkıh ana bilim dallarının konusudur.

    Tekfîr Suçunun Oluşması (Tekfîr’in Şer’î Nedenleri)

    İslâm dinine –gerçek anlamda veya formalite gereği- mensup iken, bu dini (Allah korusun!) bilinçli olarak terk ettiğini, (ister başka bir dine girsin, ister girmesin) İslâm’dan çıktığını açıkça ifade eden kişiye «murted» denir. Böyle bir kimsenin, ayrıca tekfîrle suçlanması Şer’î usulden değildir. Çünkü bu kimse murted olmakla zaten kendi ikrarı ile kâfir olmuştur. Ona ayrıca -münferit olarak- «sen kâfirsin» ya da «sen küfre girdin» demenin bir mantığı yoktur. Dolayısıyla murted kişi ile tekfîr suçuna muhatap olan kişi hakkındaki şer’î hükümler farklıdır. İlk önce bu iki şeyi birbirinden böylece ayırmak gerekir.

    Murted kişi; (genelde din değiştirerek) küfrün herhangi bir şeklini kendi hür iradesiyle seçip İslâm’dan çıktığını açıkça ilân eden kimsedir.

    Tekfîre muhatap olan kişi ise, böyle bir tercihi ve bu yönde herhangi bir girişimi yokken, aynı zamanda İslâmî kimliği örfen devam ediyorken –herhangi bir söz veya davranışı yüzünden- kâfirlikle suçlanan kimsedir. Buradan da anlaşıldığı gibi, bu iki kişi arasında çok büyük fark vardır. Bunun içindir ki (nifak, dolaylı şirk ve zendeka) gibi yorumlanabilecek küfür şekillerinden biri ile İslâm’dan çıkan kimseye murted denmez. Bunlar, -yerine ve şartlarına göre- tekfîr edilir ve kâfir sayılırlar.

    Bilindiği üzere, başka dinlerde olduğu gibi İslâm’da «Aforoz» diye bir kurum yoktur. Yani hiçbir kimse ve hiçbir makam, müslim bir kişiyi İslâm dininden çıkarmaya yetkili değildir. Ancak, –ister gerçek anlamda olsun, ister formalite gereği olsun- İslâmî kişilik ve kimliğine sahip bulunan bir kimse, üç ana başlık altında sıralanabilecek ağır suçlardan birini eğer İslâm’a karşı açıkça işleyecek olursa İslâm devlet makamları, ya da İslâm alimleri tarafından kâfirlik suçuyla sorgulanabilir. Bu üç ana başlık şunlardır;

    Allah Teâlâ’yı (hâşâ!) inkâr etmek, Yani Allah’ı yok saymak veya O’na dil uzatmak, veya Sadece O’na gösterilebilecek bir saygı şekliyle başka bir şeye de saygı göstermek, ya da O’na doğrudan ortak koşmak; Ahiret Gününü İnkâr etmek, İslâm’ın bütünlüğünü İnkâr edici herhangi bir söz veya davranışta bulunmak...

    Bunlar ana başlıklardır. Yukarıdaki her başlığın altına giren birçok ağır suç vardır. Bunlar Kur’ân-ı Kerim ve Hz. Peygamber’in Sünneti esas alınarak özellikle bazı akaid kitaplarında ayrıntılarıyla sıralanmışlardır. İslâm hukuk kaynaklarında da bu konuda geniş açıklamalar mevcuttur. Toplumun önemli bir kesimi, yaygın bilgisizlik yüzünden bu suçlardan haberdar bulunmamaktadır. Bu ise mevcut din anarşisini azdırmaktadır. Dolayısıyla önce toplumu, inançla ilgili tehlikeler hakkında bilgilendirmek gerekir. Çünkü Müslüman bir kişi bu suçlardan birini işlediği zaman İslâm’dan çıkmakla büyük maddi ve manevi zararlara uğrayabilmekte, ortalığın karışmasına, hatta bazen büyük olayların patlamasına neden olabilmektedir.

    Ne yazık ki eğitimsiz sürüler şöyle dursun, yüksek öğrenim görmüş birçok kimse bile bu bilgilere ulaşamamış, ya da ulaşmak istememiştir. Oysa bir toplumun içinde huzurlu yaşayabilmek için bireyin, (içtenlikle inanmasa ve bağlanmasa bile) halka ait genel inanış ve kabulleri çok iyi bilmesi gerekir. Aksi halde bu inanış ve kabullere ters düşerek yıkıcı gelişmelere neden olabilir. Önemle vurgulamak gerekir ki, bu durum, ehl-i tevhid olan mü’minler için de aynı zamanda söz konusudur. Laikçiler, sosyete kesimi, tarikatçılar ve aleviler gibi çeşitli inanç grupları, yaygın din olan İslâm’ın kitabî kurallarını, nasıl ki kendi güvenlikleri ve mutlulukları açısından bilmek zorunda iseler, azınlıktaki mü’minlerin de «Popüler Türk Müslümanlığı», Alevilik ve «Milli Türk Dini» hakkında geniş bilgilere sahip olmaları gerekir. Takiyye yaparak (ya da yapmak zorunda kalarak) iki dinli yaşamak şüphesiz çok büyük sıkıntılara neden olur. Ayrıca bu üç dinin, (yani popüler Türk Müslümanlığının, Aleviliğin ve Milli Türk Dini’nin) çatışma alanlarına girmemek için, Türkiye’de yaşayan mü’minler, kısa zamanda kendilerini yetiştirerek din sosyolojisi konusunda çok geniş bilgilere sahip olmalıdırlar. Aksi halde bu üç dinin her birine göre küfür suçunu işlemek ve kâfirlikle suçlanmak gibi tehlikelerle karşılaşmaları mümkündür!

    Bu tehlike mü’minler için çok büyüktür! Çünkü Türkiye’de devlet, Milli Türk Dini’ne bağlı lâikçi fanatiklerin tekelindedir. Bunlar kendi dinlerine göre bir mü’mini en ufak bir gaflet halinde (vatan haini, devrim düşmanı, gerici, yobaz, çağ dışı, fundamentalist, köktenci, el-kaideci ve Hizbullahçı) diye suçlayabilir, onu en ağır cezaya çarptırabilirler! Onlara göre bu nitelikler birer küfürdür, dolayısıyla gerçek bir mü’min onların dinine göre kâfirdir!

    Fakat şunu da hiçbir zaman hatırdan çıkarmamak lâzımdır; gerek tarikatçılar, gerekse lâikçiler, daima İslâm’ın mensupları olarak gözükürler ve gözükmeye çalışacaklardır. Tarikatçılar zaten bunda bilinçli olarak ısrar etmektedirler. Laikçiler ise özellikle sıkıştıkları zaman kimliklerindeki İslâm kelimesine sığınırlar. Nitekim nüfus kimliğinde «İslâm» yazılı hemen hiçbir mason, hiçbir solcu, hiçbir mooncu, hiçbir laikçi, hiçbir Satanist, Hiçbir Evranosçu, hiçbir Alevî ve hiçbir mitüdist (yani Milli Türk dini bağlısı), «ben Müslüman değilim» demez. Bu gruplar her zaman takiyye yaparak yaşarlar ve Müslüman gözükürler.

    Sosyolojik manzaranın, görünürde bile bu kadar karmaşık ve tehlikelerle dolu olduğu Türkiye gibi bir ülkede küfür suçları elbette ki çok yaygın biçimde işlenmektedir. Öyle ise her şeyden önce bu suçlar hakkında halkı bilgilendirmek gerekmektedir. Bu amaçla, Müslim iken, bir kimsenin İslâm dininden çıkmasına neden olan söz ve davranışları yukarıdaki dört ana başlık altında sıralamak suretiyle bu bilgiler aşağıda verilmiştir.

    a) Allah Teâlâ’yı (hâşâ!) inkâr etmek

    Allah Teâlâ’ya karşı herhangi bir saygısızlık, kişinin İslâm dininden çıkmasına neden olur. Bu ağır suç, dört şekilde oluşabilir: Kişi ya Allah’ı tamamen inkar eder; ya O’na herhangi bir şekilde dil uzatır, (buna ilhâd, bu suçu işleyene de mulhid denir); ya Sadece O’na gösterilebilecek bir saygı şekliyle başka bir şeye de saygı gösterir veya O’na doğrudan ortak koşar; (bu suça ise şirk, bunu işleyene de müşrik denir).

    Allah’ı doğrudan ve açık şekilde inkâr etme suçu hemen hemen işlenmemektedir. Çünkü insan bu çarpıcı gerçeği yok sayarak adeta kendini inkar etmeye yeltenemez; kendi gözünde bu kadar küçülemez. Fakat Allah Teâlâ’ya çeşitli şekillerde dil uzatanlar vardır. Bunlar genelde ahlâktan yoksun insanlardır. Yüksek öğrenim görmüş olsalar bile bilgileri çok sığdır, kalitesizdir. Aşağıdaki söz ve davranışlara benzer örneklerle bu suçu işleme talihsizliğini yaşarlar.

    Bu suçlar şöyle oluşabilir;

    Allah Teâlâ’nın, «kemâl» sıfatlarından birini inkâr etmek. Meselâ Allah Teâla'nın, kâinatta cereyan eden bazı olaylardan haber­siz olduğunu, ya da olabileceğini; uyumak, unutmak, bunamak, yorulmak, yıpranmak, aşınmak, eskimek, yaşlanmak, üzülmek, bunalmak, özenmek, ve bıkmak gibi Zât-ı ilâhiyesi'ne yakışmayan ve asla kendisi için söz konusu olmayan nitelikleri O'na mal etmek veya bu yollu düşünceler ileri sürmek...

    Bu inanca birinci derecede bağlı olarak, Melekleri, Peygamberlerden en az birini, Allah’tan inen kitapları ya da aslî içeriklerinden herhangi bir şeyi inkâr etmek veya bunlara saygısızlıkta bulunmak da tekfîre muhatap olmak için suç oluşturabilir.

    «Müslüman» topluluklarda ve tabiatıyla Türkiye toplumunda da Allah Teâlâ’ya, her ne kadar doğrudan ortak koşarak, şirk suçunu açık şekilde işleyen yok gibi ise de, -yalnızca O’na gösterilmesi gereken çok özel bir saygı sekliyle- başka şeylere de saygı gösterilerek oldukça yaygın biçimde ağır şirk suçu işlenmektedir. Bu suç; -bir heykel karşısında veya birinin anısı niyetiyle- «Esas duruş» diye adlandırılan ayakta, kımıldamadan durum almak ve susarak bir süre öylece dikilmek suretiyle gerçekleşmektedir. Yeri gelmişken vurgulamak gerekir ki bu duruş, İslâm’daki namaz ibadetinde yer alan çok özel üç figürden biridir. Bunlar kıyâm, rükû ve sücuttur. Buradaki kıyâm, büyüklere saygı amacıyla ayağa kalkmaktan çok farklıdır. Keza askerlikte astın üste karşı gösterdiği duruş da yine ibadet amaçlı değildir. Fakat kıyâm olarak bilinen ve heykel, anıt, türbe, tabut, mezar, sanduka, katafalk ve mozole gibi –bilhassa ölü ile ilgili- şeyler karşısında gösterilen «Esas duruş» temelde ibadet amaçlıdır. İslâm’dan derhal çıkmak için yeterli bir ağır suçtur. Şirk kategorisine giren bu suç, küfrün dört ana şeklinden biridir.[ Küfür; Müslüman iken, (kişiyi) dinden çıkaran ağır suçun İslâm literatüründeki adıdır. Beş ana başlık altında incelenir. 1) İrtidâd, 2) Şirk 3) Nifak, 4) Zendeka. Bu başlıklar altına giren çeşitli küfür suçları Akaid ve İslâm Hukuku kaynaklarında ayrıntılı olarak açıklanmışlardır.]
    Bütün tevhid dinlerinde, sırf Allah'a saygı için bu duruş bizzat Allah tarafından belirlenmiştir. Daha sonra, eski putperest dinlere bu ibadet biçimi, hak dinlerden adapte ve taklit yoluyla geçmiştir. Dolayısıyla, spekülatif amaçlarla böyle bir figürün, Milli Türk Dini için seçilmiş olduğu açıktır. Özellikle bir fanînin anısına veya bir heykel karşısında insanları bu duruşa zorlamak, lâikçi mitüdistlerin niyet ve amaçlarını deşifre etmektedir.


    Gayet iyi bilinmektedir ki, en bilgisiz bir Müslüman bile Allah’tan başkası karşısında kıyâm’a durarak çok açık şekilde şirk koşmayı kolayca göze almak istemez; böyle bir duruşla Allah’tan başka hiç kimseye saygı gösterisinde bulunulamayacağını kestirir. Bu duruş, 1939 yılında tasarımlanan «Milli Türk Dini»’nin temel âyin şekli olarak kasıtla seçilmiştir. Ne var ki Müslüman kişiyi bir heykel veya bir anıt mezar karşısında böyle bir duruş içindeyken huylandırmamak ve onun şirke karşı refleksini tetiklememek için özellikle devlet törenleri süsü verilerek bu ibadet biçimi Müslümanlara dayatılmaktadır. Bu suretle hiçbir «TC» vatandaşının, Allah’a ortak koşmaktan kaçınmasına fırsat bırakılmamıştır!

    Bu suç, tekfîr için kesin olarak konu oluşturur

    b) Ahiret Gününü İnkâr etmek,

    Öldükten sonra dirilmeyi, hesap vermeyi, Cenneti ve Cehennemi (ya da bunlardan birini) inkâr etmek de İslâm dininden çıkmak için yeterli bir suçtur ve tekfîre konu oluşturur.

    c) İslâm’ın bütünlüğünü İnkâr edici herhangi bir söz veya davranışta bulunmak...

    İslâm’ın bütünlüğünü yok sayma anlamına gelen ve İslâm dininden çıkmaya neden olan suçlar zor sayılacak kadar çoktur. Toplumda en fazla işlenen suçlar bunlardır. Bu kategoriye giren bütün suçları kapsayıcı tanım ise kısaca şudur; Kur’ân ve Sünnetle sabit bulunan gerçek, bâtıl, emir, yasak, helâl ve haramlardan en az birini yok saymak... Ancak burada çok dikkat edilmesi gereken ince bir nokta vardır; Suç olduğuna inanarak suçu işlemek ayrı, suç olmadığına inanarak suçu işlemek de tamamen ayrı bir sonuç doğurur.

    Örneğin hayatında hiç alkollü madde içmemiş bir kimse bile bu maddeyi içmenin eğer İslâm’da yasak olmadığını ileri sürerse derhal İslâm dininden çıkar ve tekfîrle suçlanır. Buna karşın –sürekli alkol almaktan dolayı- hayatı boyunca hiç ayık kalmamış bir kimse bile bunun suç olduğuna inanıyorsa o kimse her şeye rağmen (günahkâr da olsa) Müslümandır ve tekfîr edilemez.

    Bu genel kuraldan hareketle, örneğin; leş, kan ve domuz eti yemek, faiz alıp vermek, nikahsız olarak cinsel ilişkide bulunmak, dünya Müslümanları aleyhinde Yahudi, Hıristiyan ve başka küfür güçleriyle işbirliği yapmak, mürted bir kimseye veya Müslümanların geneli tarafından tekfîr edilmiş kişiye oy vermek gibi suçların suç olamayacağını ileri süren bir kişi, (bu suçların hiç birini işlememiş olsa bile) İslâm dininden çıkmış olur; bu nedenle -İslâm’ın bütünlüğüne saygısızlık ettiği için- de tekfîr suçlamasına muhatap olur.

    Yukarıda altı suç örneği sayılmıştır. Birer ağır suç olduklarına inanarak, bunlardan ilk beşini –ya da onlardan herhangi birini- işleyen kimse kâfir olmaz, tekfir edilemez. Fakat İslam ve dünya müslümanları (yani İslâm Ümmeti) aleyhinde düşmanla işbirliği eden kişi, bunun suç olduğuna inansın veya inanmasın İslam’dan çıkar ve tekfire muhatap olur.

    Tekfîr Konusunda Yetkili Merci, İnsan İlişkiler ve Ayrıntılar.

    Tekfîrle ilgili soruşturma, yargılama ve ilgili işlemleri yürütme mercii, kuşkusuz İslâm Devleti’nin makamlarıdır. Müslim iken, gerek irtidad gerekse başka şekillerle küfür suçu işleyen kişi hakkında işlem yapmak ve suçluyu cezalandırmak yalnızca İslâm devletinin güvenlik ve yargı makamlarının yetkisindedir. Bu yetkiyi şahıslar kullanamazlar. Günümüz dünyasında bir İslâm devleti bulunmadığına göre bu konuda fazla bir şey söylemek gereksizdir.

    Ancak irtidad veya küfrün herhangi bir şekliyle İslâm’dan çıkmış olan kimse, Kur’ân’ın ve İslâm’ın bütünlüğüne inanan her mü’min için büyük risk taşır!!! Bu nedenle Kur’ân’ın bütünlüğüne inanan (mü’min) kişinin böyle bir toplum içinde çok dikkatli yaşaması gerekmektedir. Şu var ki, mü’min insan, ne kadar dikkatli yaşamaya özen gösterirse göstersin, böyle bir ortamda, içinden çıkamayacağı sorunlarla karşılaşabilir ve fiilen karşılaşmaktadır. İşte tekfîr suçlaması, dâru’l-Harp ve Cumanın kılınıp kılınamayacağı tartışmaları bu sorunun sonuçlarındandır.

    Çünkü bu sorunlar, esasen, –Türkiye’de yaygınlaşan- üç yapay din ile İslâm arasındaki çatışmalardan kaynaklanmaktadır. Bu üç din, tekrar edelim ki, Popüler Türk Müslümanlığı, Alevilik ve İdeolojik Milli Türk Dini’dir. Mü’min kişi, İslâm ile bu üç yapay dinin çatışma ortamında adeta kilitlenmektedir. O kadar ki mü’min ile bu üç dinin bağlıları zaman zaman birbirlerini hiç anlayamayacak kadar sıkıntı çekerler. Örneğin, (helâl, haram, farz, vacip, sünnet, gayb, vahy, şirk, -şer’î anlamda- küfür, ilhâd, nifak, zendeka ve bid’at) gibi kavramlar hakkında bir laikçi, bir komünist, bir mitüdist, bir Alevi, bir tarikatçı, hatta ortodoks bir Hanefist ne bilir? Türkilye’deki sayıları bugün elli altmış milyonu aşan bu insanlar, yaşamları boyunca İslâm’a ait bu gibi terimleri bir kez bile duymamış olabilirler. Bu olasılık çok büyüktür. Üstelik bu ülkede devleti hep bunlar yönetmektedir. Halbuki mü’min kişi bunların din ve düşünceleri hakkında ister istemez epeyce bilgilere sahiptir. Çünkü bu bilgilerin çoğu zararlı olmasına rağmen okullarda zorla okutulmakta ve mü’min ailelerin çocukları bu zararlı bilgileri not ve diploma için öğrenmek mecburiyetinde bırakılmaktadırlar! Mü’minler, bu büyük riske karşı önlem alabilmek kaygısıyla da olsa sözü edilen üç din hakkında ister istemez bilgi sahibi olmaktadırlar. Dünyanın başka yerlerinde de mü’minler bu kaygı ile hareket ettikleri için o bölgelerdeki sapkın inanışlar zamanla büsbütün ayrışarak bağımsız birer din haline gelmişlerdir. Nitekim Dürzülük, Nusayrîlik, İsmailîlik, Babîlik, Kadyanîlik ve Bahaîlik bu sayede İslam’dan ayrı birer din olduklarını zamanla ilan etmek zorunda kalmışlardır.

    Bilgisiz sürüler tarafından İslâm’la karıştırılabilen bu yapay dinlerin kalabalık bağlıları arasında, mü’min kişi üç şeyden birini seçmek zorundadır.

    Ya takiyye yaparak iki veya üç dinli yaşamayı kabul edecektir ve bu suretle İslam’dan çıkacaktır;
    Ya toplumdan tamamen soyutlanacaktır,
    Veya öbür dinlerin baskısı altında kalan inançlarını ve İslâm’ın değerlerini savunmak zorunda kalacaktır. Üstelik bu üç tercihten hiç biri, mü’min kişinin sıkıntılarını ve sorumluluklarını ortadan kaldırmamakta, onu siyasal ve ideolojik tehlikelere karşı koruyamamaktadır.


    Bu nedenle şirk suçunun çok yaygın biçimde işlendiği Türkiye gibi ülkelerde mü’min kişi ne yapmalıdır, nasıl yaşamalıdır, küfre düşmemek için nasıl korunmalıdır ve tabiatıyla bu yüzden onu bunu sık sık kâfirlikle suçlamaması için nasıl bir çözüm bulmalıdır, gibi sorular oldukça büyük önem taşımaktadır. Çünkü insanlar pervasızca İslâmî değerleri çiğneyerek dinden çıkarken başkalarını da ilgilendiren hukuki birçok sorunun ortaya çıkmasına neden olmaktadırlar. Yani çok açık şekilde başkalarının haklarını çiğnemektedirler. Bu gibi durumlarda, «herkes inancında serbesttir, devlet laiktir, hiç kimse başka birine dini baskıda bulunamaz, bakın işte camiler açık herkes serbestçe ibadetini yapıyor» gibi açıklaması mümkün olmayan mazeretlere sığınarak mevcut tecavüzleri örtbas edemez. «TC» yasaları da bu konularda mü’minlerin uğradığı haksızlıkları önlemekten son derece uzaktır. Hatta bu yasalar, mü’minlere ait hakların açıkça çiğnenmesini özendiren veya en azından kolaylaştıran bir zihniyetle hazırlanmışlardır. bu gerçeği karşılaştırmalı çarpıcı örneklerle kanıtlamak mümkündür.

    Ancak bu konudaki örnekleri kavrayabilmek için öncelikle İslâm’ın gerçek ile bâtılı, yasaklı ile yasal olanı birbirinden ayırırken nasıl bir hüküm verdiğini ve mü’min kişiye nasıl bir sorumluk yüklediğini bilmek ön koşuldur. Türkiye toplumu, bu ince noktadan tamamen habersizdir denebilir. Sorunların büyük kısmı da işte buradan kaynaklanmaktadır!

    Meselâ İslâm, alkollü içki içmeyi ağır suçlardan saymış ve yasaklamıştır. Bununla birlikte bu suçu işleyen kimseyi kâfir olmakla, dinden çıkmakla suçlamamıştır. Buna karşın, (alkollü içki içmek suç değildir) diyen kimse (hayatında hiç alkol kullanmamış olsa bile) İslâm’a göre derhal kâfir olur, bu dinle hiçbir ilişkisi kalmaz. Ne var ki mesele bununla da bitmemektedir. Konunun ayrıca sosyolojik bir boyutu daha vardır ve aslında büyük sorun buradan kaynaklanmaktadır. Örneğin bir «vatandaş» mevcut kanunlardan cesaret aldığı için, bu konuda sahip bulunduğu sözde özgürlüğünü, Müslümanlara karşı, rahatça bir baskı aracı olarak kullanabilir ve herkes tarafından duyulacak şekilde hiçbir neden yokken, şu hakaretleri pervasızca savurabilir: «Ben özgürüm, burası Türkiye, Alkollü içki içmek neden yasak olsun, kim bunları söylüyor, bunlar gerici ve yobazdır, bu örümcek kafaları ezmek lâzımdır, bunlar hangi çağda yaşıyor?...»

    Görüldüğü üzere, durup dururken her gün binlerce kez söylenen bu sözlerde, İslâm’ın bütünlüğüne inanan insanlara karşı çok ağır suçlar vardır ve bu tür sözleri sarf eden insan kesinlikle mü’min değildir, İslâm’la hiçbir ilişkisi yoktur. Üstelik bu çelişki karşısında Müslüman kişinin alabileceği hemen hiçbir tedbir de yoktur, inandığı değerleri koruyabilecek hiçbir imkana sahip değildir. Çünkü Müslümana göre bu sözleri ve benzerlerini sarf eden insan mürted olmuştur. Müslümanın ise –dininin gereği olarak- mürted olmuş kimseye karşı birtakım önlemler alması gerekmektedir. Her şeyden önce bu mütecaviz insanların suç işlediklerini kanıtlayabilecek imkanı yoktur. Çünkü yasalar mürted kişiden yanadır ve zaten bu amaçla hazırlanmışlardır. Dolayısıyla bu sözleri söyleyen insanın–mevcut kanunlara göre- hiçbir cezası yoktur. Ayrıca hukuku bu şekilde çiğnenen Müslüman kişi, mürted insanla ilişkisini hemen kesmek zorundadır. Bu ise Müslüman kişinin daha büyük sorunlarla karşılaşmasını sonuçlandırmaktadır.

    Buna benzer bazı örnekler daha vermek, konuyu aydınlatmak bakımından yararlı olacaktır. Çünkü İslâm’ın bu çok önemli hükümleri hakkında toplum hemen hiçbir bilgiye sahip değildir.

    Bilindiği üzere, adam öldürmek, zina işlemek, hırsızlık yapmak, leş, kan ve domuz eti yemek, alkollü içki içmek, faizle muamelede bulunmak, israf etmek, kâfir kişi ile samimi olmak, (örneğin, kendisine oy vermek, düşünce ve kanaatinde onu desteklemek) namaz kılmamak, Ramazan orucunu mazeretsiz tutmamak, farz olmuşken zekât vermemek ve hacca gitmemek gibi daha birçok fiil, İslâm’da yasaklanmış ve ağır suçlardan sayılmıştır. Şu var ki, (küfri suçlar hariç) bunların herhangi birini veya bir kaçını işlemekle Müslüman kişi (genel kanaate göre) dininden çıkmış olmaz. Fakat Müslüman kişi bu suçlardan hiç birini bir kerecik işlemese bile bunlardan birinin İslâm’da haram ve yasak olmadığını eğer inanarak söylerse İslâm dini ile hiçbir ilişkisi kalmaz.

    Bugün, Türkiyeli insanın, sonunu ve sonucunu hiç düşünmeden sarf ettiği o kadar çok yakışıksız söz, sergilediği o kadar çok çarpık davranış vardır ki bunlar, aynı zamanda İslâm’a ve Müslümanlara karşı ağır hakaret suçları oluşturmaktadır. Bu suçlardan ise hukukî sonuçlar doğmaktadır. Üstelik yasalar bu sözleri ve davranışları suç saymamaktadır. Peki böyle bir toplumda Müslüman kişi kendini nasıl savunabilecek, nasıl koruyabilecektir. Örneğin binlerce insan tarafından hemen her gün sıkça tekrarlanan o kadar çeşitli sorgulama, eleştiri, demeç ve açıklamalar vardır ki bunlar İslâm’a ve Müslümanlara büyük hakaretler içermektedir. Meselâ aşağıdaki örnekler çok çarpıcıdır.

    1) «”İslâm hoşgörülü bir din midir?” gibi bir soruyu tartışmanın anlamı yok. Yahudilik de Hıristiyanlık da, İslâm da elbet bağnazlığa elverişli dinlerdir».[ Huseyin Batuhan, Cogito, sayı 1, 1994 3. baskı, s. 133]
    Yazar bunu hiç olmasa söyleme cesaretini bulmuştur. Bugün Türkiye’de böyle inanan fakat kanaatini açıklamak istemeyen milyonlarca insan daha yaşamaktadır. Peki, bunlara Müslüman demek mümkün müdür? Üstelik bu adamlar Türkiye’de en üst mevkileri işgal ettiklerine göre Müslümanlar bu insanların yönetimi altında güven ve huzur içinde yaşayabilirler mi? Bu soruları kim yanıtlayacak, bu sorunları kim çözebilecektir?


    2) Çok usta bir yazar olan Orhan Hançerlioğlu, Kur’ân hakkındaki kanaatini oldukça temkinli bir ifadeyle açıklamaya çalışırken bile bu kitabın Allah’tan inen bir vahiy olduğuna inanmadığını hissettirmektedir. Hançerlioğlu’nun sözleri aynen şöyledir;

    «Kur’ân Arabça’nın Mudar adı verilen Hicaz lehçesiyle yazılmıştır ve seksen altısı Mekke’de, yirmi sekizi Medine’de meydana getirilen yüz on dört sûreden ibarettir. Vaız, nasihat ve telkin sûreleri Mekke’de, Şeriat ve devlet sûreleri Medine’de meydana gelmiştir. Kur’ân’ın tamamlanışı yirmi üç yıl sürmüştür. Çeşitli zamanlarda meydana getirilen sûreler, değişen gereklere göre çelişik yargıları kapsamaktaydılar. Bunlar Halife Osman zamanında ayıklanarak Kur’ân’a kesin biçimi verilmiştir» [ O. Hançerlioğlu, Düşünce Tarihi, s. 149. Remzi Kitabevi. İstanbul-1983.]

    Yazar, bütün laikçilerden ve mitüdistlerden farklı olarak bu sözlerinde İslâm’a ve mü’minlere kasıtlı bir hakarette bulunmamış gibidir. O, sadece Kur’ân hakkındaki kanaatini ortaya koymuştur. Ancak bu suretle Orhan Hançerlioğlu’nun bir mü’min olmadığı açıktır. Türkiye’de, bu yazar gibi vahye inanmayan milyonlarca insan yaşamaktadır. Bunlar zaman zaman Hançerlioğlu’nun kullandığı ifadelere benzer sözler söyleyerek mü’min olmadıklarını ister istemez açığa vurur deşifre olurlar.

    3) Humeyni ve Erbakan’ın demeçlerinden şeyhulislâmların fetvalarına, şeyhlerin icat ettiği dinlerden Alevi inançlarına, Cahiliye geleneklerinden Tarikatlara kadar İslâm’ın özüyle uzaktan yakından hiçbir ilişkisi bulunmayan yüzlerce insanı, düşünceyi, geleneği ve bunlar arasındaki çatışmaları İslâm’ın birer parçası gibi görerek ilginç bir zihin ve zihniyet örneğini sergileyen İsmet Zeki Eyüboğlu adında bir kişi, böyle bir kafa yapısıyla Kur’ân-ı Kerimi şu sözlerle eleştirmektedir:

    «Kur’ânda böylesi aykırılıklara, ayrılıklara uygun yorum olanakları varsa onun bütüncüllüğü, evrenselliği ve kesinliği nerede kaldı?»[ İsmet Zeki Eyüboğlu, İslâm’da bölünmeler Çelişmeler, s. 27. Miletos Yayınları. İstanbul-1994]

    Bu sözler Kur’ân’a kesinlikle inanmayan, bilakis onu sorgulayan bir insanın ifadesidir. Bunda hiçbir kuşku yoktur.

    Yazılı birer belge oldukları için, bu örneklerin yüzlercesini nakletmek mümkündür. Bunlara ek olarak her gün yüz binlerce insan bu ülkede bilerek veya bilmeyerek, öyle sözler söylemekte ve öyle davranışlar göstermektedir ki bu insanların İslâm’la hiçbir bağları bulunmadığı anlaşılmaktadır.

    Bu tespit, Türkiye’nin sosyolojik bir gerçeğidir ve bundan çok önemli sonuçlar çıkmaktadır. Konumuzla ilgili olarak, bu gerçeğin doğurduğu iki sonuç üzerinde durmak büyük önem taşır.

    Birinci sonuç şudur; Türkiye toplumu, son yıllarda çeşitli dinsel ve ideolojik doğrultularda belirgin gruplara ve kamplara ayrışmıştır. Bu kamplar arasında Türkçe konuşmaktan başka hemen hemen hiçbir ortak payda bulunmamaktadır. Bu kamplar her ne kadar sayıca çok iseler de, genelde dört dinsel kesim olarak belirgin çizgilerle birbirlerinden ayrılmışlardır. Bunlar, Kur’ân’ın bütünlüğüne inanan mü’minler, Popülist Müslümanlar (Bütün tarikatçılar) Aleviler Mitüdistler (Milli Türk dininin Bağlıları)’dır.

    Bu ilginç tablo ne yazık ki Türkiye’de ciddiye alınmamaktadır. Çünkü Türkiye halkı bir bilgi toplumu değildir. Hiçbir Türk sosyologu şu dakikaya kadar din sosyolojisi adına herhangi bir eser vermemiştir. Onun için yukarıda sunulan tablonun topluma ve devlete hangi mesajları verdiği de şimdilik kesin çizgileriyle bilinmemektedir. Ünlü Türk sosyologu Prof Dr. Baykan Sezen, bu tabloyu, yıllar önce adeta görmüşçesine şunları söylemektedir;

    «Cumhuriyetin kuruluş yıllarında, o günkü ortam içinde genel olarak dine, özel olarak İslâmiyet’e karşı takınılmış tutumun etkileri bugün de duyulmaktadır. Konumuz üzerinde en basit araştırmalar bile henüz yurdumuzda yapılmamıştır. Din sosyolojisinde terminoloji bile Türkiye’de henüz saptanmış değildir. Yine İslâmiyet’te çeşitli kavramların hangi anlamda oldukları üzerinde bir oybirliği ve açıklık yoktur».[ Baykan Sezer, Toplum Farklılaşmaları ve Din Olayı, s. 19, 19. İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Yayınları No. 2797. İstanbul-1981]

    Ünlü bir Türk ilim adamının tespiti bu olduğuna göre, Türkiye’de din sosyolojisinin yansıttığı yukarıdaki birinci sonuç üzerinde herhangi bir şey söylemeğe artık ne gerek vardır, ne de zaten ortam buna elvermektedir. Çünkü eğer ortam ve koşullar müsait olsaydı mutlaka ilim çevreleri bu konuyu geniş boyutlarıyla ele alacaklardı.

    Bu ilginç sosyolojik gerçeğin, doğurduğu ikinci sonuç ise, Türkiye’deki mü’min azınlığı çok yakından ilgilendiren insan ilişkileridir. Konumuzun ana temasını oluşturan tekfîr sorunu da bu ilişkilerin bir parçasıdır. Fakat bu sorunu, bilimsel dille anlatmanın bugünkü ortamda hemen hemen imkânsız olduğunu öncelikle belirtmek gerekir. Bunun gibi daha birçok sorunun çözümsüz kalmış bulunmasındaki en büyük neden ise Türkçe’dir. Evet, değme kimsenin aklına bile gelmeyen bu mesele, Türkiye’deki hemen bütün yıkıcı faktörlerin temelinde bulunmaktadır. Çünkü halk artık üç yüz beş yüz kelime ile birbirini zor anlamaya çalışmaktadır. Onun için ilmî boyutu olan bir konuyu topluma anlatabilmek artık çok güçtür.

    Tekfîr sorunu da, işte böyle bir konudur; İslâm hukuku, Sosyoloji, Din, Felsefe, Toplum psikolojisi, Akaid ve aynı zamanda bu bilim dallarına ait kronolojik gelişmeleri, diyalektiği ve terminolojiyi çok iyi bilmeyi gerektirmektedir. Türkiye’de bu dalların tümünden haberdar bir uzman bulmak adeta mucizeyken toplumu bu sorun hakkında çok basit düzeylerde bile aydınlatmanın mümkün olmadığı açıktır. Onun içindir ki karşıt kamplar birbirinin kutsal değerlerini çiğnemekten ve birbirine saldırmaktan başka bir şey yapamamaktadırlar. Çünkü birbirinin dilinden anlamamaktadırlar. Kuşku yok ki bu gibi durumlarda çözüm daima şiddette aranır.

    Örneğin laikçiler ve tarikatçılar, Kur’ân’ın bütünlüğüne inanan mü’minlerin sayıca azlığını ve tabiatıyla siyasal ve ekonomik açıdan güçsüzlüklerini fırsat bilerek onlara her münasebette saldırmaktan çekinmemektedirler. Hatta, saldıracak hiçbir neden bulamadıkları zaman, onları çatlatmak ve olay çıkarmak için provokasyona başvurmaktadırlar. Bu da mü’minlerin, tekfîr suçlamasını genelleyerek bütün toplumu kâfir saymalarına ve bu suretle kendilerini bir çeşit savunmaya çalışmalarına yol açmaktadır.

    Bilgi ve kültür düzeyi bakımından Türkiye’li mü’minlerin, orantısal olarak hem Alevilerden, hem tarikatçılardan, hem de laikçilerden üstün olduklarını söylemek mümkündür. Kamplar arası uzlaşmazlık uçurumunun derinleşmesinde bu bilgi dengesizliğinin de önemli bir neden olduğu tahmin edilebilir.

    Düşünün ki, kimlik kartında «İslâm» yazılı bir kişi, durup dururken şu sözleri sarf eder; «çalışmak da ibadettir, onun için Namaz kılmaya oruç tutmaya ne gerek var, eskiden insanlar tembel tembel dolaşıyorlardı, Peygamber onları tembellikten kurtarmak için namaza çağırdı. Ama şimdi zaman değişti, dolayısıyla insan namaz kılacağına çalışmalıdır»

    Bu çeşit sözlerin çok ender söylendiği sanılmamalıdır. Her gün Türkiye’de binlerce insan, bu tür sözleri hiç çekinmeden sarf ederek etrafında bulunanları adeta çileden çıkarmaya uğraşmaktadır. Bu gibi sözlerin gerek insan ilişkileri, gerekse dini bakımdan ne gibi sonuçlar doğurabileceğini bilenlerin sayısı ise oldukça azdır. Oysa Kur’ân’ın bütünlüğüne inanan bir kimsenin, İslâm’ın ölçülerine göre bu sözleri kullanan kişiye ilişkin değerlendirmeleri ve davranışları bakınız nasıl olmalıdır;

    Kur’ân’ın bütünlüğüne inanan MÜ’MİN BİR KİŞİ; -bu gibi sözleri sarf eden, veya Allah’a, Peygambere, Kur’ân’a dil uzatan, veya Kur’ân’ın içeriği üzerinde spekülasyon yapan, ya da helâl şeyi haram, haramı da helal diye niteleyen- BİR KİMSEYİ asla Müslüman sayamaz. Çünkü İslâm dini adına onun böyle bir yetkisi yoktur. Dolayısıyla (İslâm devlet mekanizması bulunmadığına göre) kişisel olarak elverdiği kadar (kendi özgürlüğü ve güvenliği açısından) mü’min kişi, şu önlemleri almak durumundadır;

    Eşi ise, bu olaydan sonra nikahının çözüldüğüne inanmak zorundadır. Onunla artık karı-koca ilişkisini sürdüremez. (Eşi yeniden İslâm’a dönerse, nikahını yenilemelidir)

    Velisi ise, üzerindeki velâyet hakkı düşmüş olur.
    Mü’min kişi, -böyle bir kimse ile herhangi bir bağı bulunsun veya bulunmasın-, onun boğazladığı hayvanın etini yiyemez, Onunla herhangi bir ortaklık kuramaz, Şahidliğini kabul edemez. Vasiyetini yerine getirilemez. Günahlarının bağışlanması için Allah’a dua edemez. Cenazesini İslâmî usullere göre teşyi edemez. Onun mal varlığına varis olup olmayacağı ise oldukça ihtilaflıdır. Bu konuda uzmanlardan bilgi almak zorundadır.


    Bir insanın, görüldüğü üzere, ağzından sorumsuzca savuracağı birkaç söz, ya da sergileyeceği bir davranış biçimi, inançlar açısından başkalarına bu derece ağır yükler getirebilmektedir.

    Bu koşullar ve doğurabilecekleri sonuçlar sadece mü’min azınlığı ilgilendirmekle sınırlı değildir. Yani bir Alevi, ya da bir laikçi, örneğin şunları söylemekle bu tablonun içinden kolayca sıyrılamaz; diyemezler ki; «Bizim dine bakış açımız başkadır, bunlar bizi ilgilendirmez, zaten Türkiye laik bir ülkedir, isteyen istediği gibi inanır ve yasaların sınırı içinde inancını uygulama özgürlüğüne sahiptir».

    Bu mazeretler neden yeterli değildir? Çünkü bu mazeretlere sığınanlar örneğin Yahudiler ve Hıristiyanlar gibi bu tablonun tamamen dışında durmaya razı olmamaktadırlar. Nitekim Türkiye’de azınlıklardan bir tek kişi bile bugüne kadar bu tür dini tartışmalara girmemiştir. Çünkü kendilerini bu tablonun dışında görebilmektedirler. Tabiatıyla bir Yahudi’nin veya bir Hıristiyan’ın İslâm’la hiçbir bağı olamaz. Dolayısıyla bunların bir mü’minle dini bakımdan herhangi bir alıp veremedikleri yoktur. Fakat tam tersine bir Alevi ya da laikçi bir mitüdist, bu tabloda görünebilmek için elinden ne geliyorsa onu inatla yapmaya çalışmaktadırlar. Öyle ise çoğunluk arasında ortak bir sorun vardır.

    Bu sorun, en kısa tabirle şudur; Kendini Müslüman sanan milyonlarca insan, bu ülkede Kur’ân’ın bütünlüğüne inanan bir azınlığı mutlaka ezip yok etmek için dinsel değerleri istedikleri gibi yorumlamaya, çarpıtmaya, onlara saygısızlık etmeye çalışmaktadır. Üstelik bu insanlar bununla da yetinmemektedirler. Tarikatçıların da desteğini aldıklarından, hem sayıca ezici bir çoğunluğa sahip bulundukları için, hem siyasal, sosyal ve ekonomik bakımdan egemen ve üstün oldukları için bu azınlığı kasıtlı şekilde tahrik etmeye de çalışmaktadırlar. İşte tekfîrciliğin Türkiye’de hortlamasının temel nedeni budur. Çünkü, (popülist Türk Sünnileri, tarikatçılar, ırkçılar, Aleviler ve laikçi Mitüdistler) eğer mü’minleri kışkırtarak, suç imal ederek onları haksız çıkarmayı başarabilirlerse hem içeride, hem de dış dünyaya karşı haklı olduklarını kanıtlayabileceklerdir. İşte bu nedenle Türkiye’de, son yıllarda çok tehlikeli terör projeleri ve komplo teorileri hazırlanmış ve uygulanmıştır. Hizbullah senaryosu gibi... Öyle gözüküyor ki bundan sonra da bu denemeler devam edecektir. Bahane ve suç adları da hazırdır. «Tekfîrci, terörist, Hizbullahçı, El-Kaideci...»

    Fakat bu yöntem hiçbir zaman çözüm getirmeyecektir. Çünkü her şeyden önce şiddet çözüm değildir. Bu gerçek, bilimsel olarak kanıtlanmıştır Taraflardan biri ne kadar güçlü olursa olsun hasmını yok edinceye kadar yıpranır ve yaşlanır. Koca imparatorluklar, en güçlü devletler bile küçümsedikleri hasımları karşısında bu şekilde erimiş ve yıkılmışlardır. Kaldı ki Türkiye, çoktan beridir zaten dişleri dökülmüş, saçları ağarmış gibi ortada durmaktadır! 1924'lerden beri saptırılmış tarih kitaplarıyla beyinleri yıkanan bir avuç mitüdistin olağanüstü çabalarıyla ancak ayakta durabilmektedir.

    Türkiye’nin bu gerçekleri, hemen herkesin, aklını başına devşirmesini gerektirmektedir. Bu noktadan eğer yola çıkılırsa vicdan sorumluluğu bakımından herkese bu konuda yöneltilecek insani birtakım mesajlar bulunmaktadır.

    4 ) Tekfîrin Şartları

    Burada, önce ilgili taraflara önemli mesajlar yöneltilmiştir. Bu mesajlar, tekfîr sorununa bağlı olarak her iki karşıt kampa yöneliktir. Bunlardan biri, tekfîrci azınlıktır; ikincisi ise onların karşısında yer alan karma çoğunluktur. Bu çoğunluğu oluşturan kampları şöyle sıralamak mümkündür. (Kur’ân’ın bütünlüğüne inanan, fakat strateji ve mücadele metodu bakımından tekfîrcilerden ayrılan mü’min azınlık, bütün tarikatçılar, popülist Türk Sünnileri, Aleviler ve laikçi mitüdistler...)

    Müslim olduğunu sanan (veya ileri süren) bir insanı, şer’î bir nedenle kâfir diye suçlamak ve onun İslâm’dan çıktığına hükmedebilmek için, kişide sekiz niteliğin bulunuyor olması şarttır. Bunlar; Akıl, bulûğ, iman, ilim, basiret, ahlâk, yetki ve yöntembilimdir.

    Bu vasıflardan yoksun bulunan insanın, çeşitli nedenlerle onu bunu rasgele kâfirlikle suçlaması çok yanlıştır ve büyük sorunlar doğurabilir. Bu nedenle kendisi de dahil olmak üzere, birçok masum insan, sebepsiz yere zarar görebilir. Böyle bir karanlık yolu seçmeye ve zaten karışık olan ortamı daha çok karıştırmaya ise hiç kimsenin hakkı yoktur. Çünkü aslında birilerinin çıkıp din adına ahkâm keserek ortaya bir kıvılcım atmasını altın bir fırsat olarak bekleyen milyonlarca insan bu ülkede yaşamaktadır. Üstelik çoğunluktaki bu kalabalıktan her kişi, mistik ya da ideolojik başka bir kampa bağlı olmasına rağmen bu amacı öbür insanlarla paylaşmaktadır. Bütün tarikatçılar, ırkçı Hanefist Sünnîler, Aleviler ve lâikçi mitüdistler bu amaçta ortaktırlar.

    Tekfîrcilerin, her şeyden önce bu dev cephe karşısında hangi bilgi, hangi yetki ve hangi güçle herkese kâfirlik suçunu yapıştırabileceklerini çok iyi düşünmelidirler!

    Görüldüğü üzere bu noktada, tekfîrciler tamamen haklı bile olsalar, yapabilecekleri hemen hiçbir şey yoktur. Dolayısıyla bu küçük azınlık, önce haklı olup olmadığını aşağıdaki şartları inceleyerek sabırla kendine bir test uygulamalıdır.
    Bu şartları özet olarak şöyle sıralamak mümkündür;


    1) AKIL:

    Sorumluluk almak ve sorumluluk yüklemek için başta İslâm Hukuku olmak üzere bütün dünya hukuk sistemleri aklın kemalini şart koşmaktadırlar. Tekfir gibi çok önemli bir meselede de kişinin elbette ki akıllı olması kesin şartlardandır. Hatta bu konuda aranan akıl standardı da büyük önem taşımaktadır. Psikolojik sorunlar dolayısıyla, ya da kötü alışkanlıkların bir sonucu olarak veya başka nedenlerle aşırı duygusallaşmış, muhakeme gücünü yitirmiş, temyiz yeteneğinden yoksun insanların reşit sayılamayacağı açıktır. Dolayısıyla bu konudaki akıl standardının bilimsel kriterlere uyması da şarttır.

    2) BULÛĞ:

    Tekfîr için bulûğun şart olmadığını söyleyen âlimler de vardır. Ancak çoğunluk buluğun şart olduğundan yanadır.

    3) İMAN:

    Hiç kuşku yok ki, başkasını imansızlıkla suçlamak durumunda olan birinin, öncelikle ve mutlaka kendisinin imanlı olması şarttır. Bunun aksi zaten büyük bir mantıksızlıktır. İmansız olmasına rağmen sırf bir realiteyi ifade etmek bakımından bilgili ve birikimli bir kâfir de, İslam’dan çıkmış birinin işlediği suçu dile getirebilir. Ancak bu, bir tekfir kararı sayılamaz.

    4) İLİM:

    Başkasını tekfîr edebilmek için, önemli şartlardan biri de ilimdir. Bir mü’min, imanında ne kadar samimi olursa olsun, eğer yeterli uzmanlık bilgilerinden yoksun ise, insanları söz ve davranışlarından dolayı isabetle teşhis edemez. Bu nedenle tekfîr suçlamasını yöneltecek kişinin en azından aşağıdaki ihtisas alanlarında çok iyi bir öğrenim görmüş ve kendini kanıtlamış olması gerekir.

    Arap dili ve Edebiyatı
    Tefsir ve Kur’ân ilimleri,
    Akaid ve kelâm,
    Felsefe ve diyalektik, (!)
    Tasavvuf ve tarikatlar
    Sünnet, hadis ve senet
    Mukayeseli fıkıh,
    Usul ve Mantık,
    Sosyoloji,
    Tarih, Siyer ve Megazî
    Psikoloji ve davranış bilimi.


    Bütün bunlara ek olarak, geniş kültür, insan ilişkilerinde deneyim ve İslâm hukukunda ihtisas da şarttır.

    5) BASİRET:

    Ne kadar örtbas edilirse edilsin, Türkiye’de yaygın bir bilgi ve kültür yoksulluğu vardır. Bu durum, başta Türkçe olmak üzere birçok nedenlerden kaynaklanmaktadır. Örneğin toplum, zor sayılabilecek kadar mistik ve ideolojik kamplara bölünmüştür; eski dinlerin birer devamı olan türlü türlü tarikatlar, dış güçlerin birer karakolu haline gelmiş bulunan dernekler, vakıflar, yer altı terör örgütleri, ve mafya şebekeleri, Amerikancılar, Avrupa hayranları, sabetaistler, Aleviler, Sünniler, Yezidiler, Nusayriler, Bahailer, Nurcular, Satanistler, Uyuşturucu ve silah şebekeleri, misyonerlik teşkilatları, etnik kitleler, azınlıklar, İsrail’in kurduğu çeşitli istihbarat örgütleri ve adı duyulmadık daha nice topluluklar...

    Basiret sahibi her insan, önce bu ürkütücü manzarayı dikkatle ve ibretle seyretmelidir. Ondan sonra da insafa gelerek kendine şu soruları yöneltmelidir?

    Bu karanlık tablo içinde, İslâm gibi yüce, aydınlık ve evrensel bir yaşam düzenini tam manasıyla anlayabilecek bin kişi bile acaba var mıdır?

    Dıştan gayet sakin gibi gözüken, fakat hakikatte bu karanlık tablo içinde birbiriyle kıyasıya boğuşan kamplardan, örgütlerden, partilerden, mezheplerden tarikatlardan herhangi birine, Kur’ân’daki aydınlık İslâm’ı acaba anlatmak mümkün müdür?

    Böyle bir ülkede kişinin işgal ettiği mevkie, sahibi bulunduğu servetlere ve elde ettiği kariyerlere bakarak ona bilgili, bilinçli, ahlâklı ve sağlıklı bir insanmış gibi sorumluluk yüklemek sadece insafsızlık değil, aynı zamanda basiretsizlik de sayılır. Kaldı ki bir toplumu tümüyle sorumlu tutarak hepsine birden kâfir diyebilmek için o toplumun her şeyden önce reşit olup olmadığını çok iyi tespit etmiş olmak gerekir.

    Tekfîr konusunda basiretli olmanın özeti işte budur.

    6) AHLÂK:

    Çok küçük tekfîrci grupları istisna ederek, dünya Müslümanlarının tümünü veya Türkiye halkının hepsini birden kâfir ya da müşrik olarak görmek, büyük bir cehaletin, karanlık bir görüşün ya da psikolojik bir rahatsızlığın sonucu olabilir. Bu, eğer kasıtla ve inatla yapılırsa bir ahlâk kusurudur.

    Genellemeler, çoğu kez bir kaçışın, bir korku ve paniğin habercisidirler. İlginçtir ki lâikçiler ve tarikatçılar da aynen çağdaş Hariciler gibi genellemecidirler. Bu fanatik grupların hepsi de dışlayıcı, bölücü, ve ayırımcıdırlar. Bu tutum elbette ki etik değildir. Farklı argümanlar kullansalar bile bu grupların hepsi de bir tür tekfîrcidirler. Diyalog kurmayı, soğukkanlılıkla ve önyargısız tartışmayı beceremeyenler, kurtuluşu inatlaşmada ve acımasızca suçlamada ararlar. Bu ise ahlâka aykırıdır.

    Şu halde İslâm’ı tebliğ eden, İslâm’a çağrı görevini üstlenen insan, bilgi ve basiretle birlikte, aynı zamanda ahlâklı olmalıdır. Toplumdan koparak (hicret adı altında) çöllere çekilen, büyük şehirlerde ise gruplaşarak belli sitelerde yuvalanan insanlar, daima Haricilere benzetileceklerdir. Hariciler ise ahlâklı değillerdi. Hatta Hz. Aliy'e «kâfir» diyebilecek ve onu şehid edebilecek kadar ahlâksız idiler.

    Hakkı ve haklıyı savunurken inat ve suçlamaya baş vurmak kendinden emin olmamak anlamına gelir. Bu da bir kişilik kusurudur. Bir yanlışı düzeltmeye çalışırken yanlış yapmak ve kötü örnek vermek hedefe giden yolu kapatır. Nitekim yıllar önce laikçiler, bazı zavallı meczup kimseleri para ile kiralayarak onlara heykel kırdırıp ardından büyük olaylar çıkarır ve ortalığı karıştırırlardı. Laikçi medyası bütün yayın ve propaganda araçlarıyla günlerce «irtica hortladı, memleket elden gidiyor, iktidar gaflet içinde, devrimler tehlikede» gibi feryatlarla topluma gözdağı verirlerdi. Bu bir moda idi. Laikçilerdeki kişilik bozukluğunu ortaya koyan bu ahlâksız denemeler, PKK’cılar gibi birçok laikçi karşıt gruplara cesaret verdi. Bu kez Türk kökenli laikçilerle karşılıklı olarak birbirlerine düştüler. On beş yıldır ırkçı laikler arasında süren bu kan davasında yüz bin kişiden fazla insan öldü. Bu cinayetler, hiç kuşkusuz ırkçılık şeklinde ortaya çıkan ve bizzat laikçileri birbirine düşüren bir ahlâksızlığın sonucudur. Dolayısıyla tekfirciler böyle bir ahlâksızlığa tevessül etmemelidirler.

    Hz. Peygamberin savaşım metodunda, (hâşâ) böyle bir kusur yoktur. O, büyük hedefin gerçekleşmesi için önce bütün barışçıl yolları kullanmış, müşriklerle yüz yüze gelmiş, büyük bir soğukkanlılıkla dâvâsını her münasebette ve her platformda anlatmaya çalışmış, buna rağmen çok kere saygısızlığa ve komplolara hedef olmuştur. Bu durumlarda bile «Allah’ım, halkımın kusurunu bağışla, onlar gerçeği bilmiyorlar!»[ حَدَّثَنَاعُمَرُبْنُحَفْصٍحَدَّثَنَاأَبِيحَدَّثَنَاالْأَعْمَشُقَالَحَدَّثَنِيشَقِيقٌقَالَعَبْدُاللَّهِكَأَنِّيأَنْظُرُإِلَىالنَّبِيِّصَلَّىاللَّهُعَلَيْهِوَسَلَّمَيَحْكِينَبِيًّامِنْالْأَنْبِيَاءِضَرَبَهُقَوْمُهُفَأَدْمَوْهُوَهُوَيَمْسَحُالدَّمَعَنْوَجْهِهِوَيَقُولُاللَّهُمَّاغْفِرْلِقَوْمِيفَإِنَّهُمْلَايَعْلَمُونَ] diye Rabb’ine yakararak, büyük bir âlicenaplık örneği vermiştir. Müşriklerin ahlâksız muamelelerine karşı aynı davranışlarla misillemede bulunmamıştır. Şu halde tekfîre başvurmak zorunda kalabilecek olan mü’min kişi, karşısındaki kâfir ve müşrik cepheye (barış günlerinde) şantaj yapamaz. Dâru’l-harp’de, Dâru’r-ridde de ve Dâru’ş-şirk’te yaşıyorsa, bu alanlara özgü, İslâm Hukuku çerçevesinde hayat mücadelesini sürdürür. İslâm’da çareler tükenmez!

    7) YETKİ:

    İslâm ilâhî bir disiplin rejimidir. Onun için her önüne gelen, istediği konuda ahkâm kesemez, fetvâ veremez, içtihatta bulunamaz, hüküm infaz edemez. Yetkiler İslâm Hukukunda belirlenmiştir. Ancak bu yetkiler, günümüz koşullarında kullanılamamaktadır. Hiç kimse İslâm ve ümmet adına bu boşluktan yararlanamaz! Dünya mü’minlerinin büyük bir kaos içinde dağınık ve korkunç tehlikelerle karşı karşıya bulunduğu günümüzün ortamında hiç kimse (yığınlarla kitap okuduğu gerekçesiyle!) hele tekfîr gibi çok duyarlı bir konuda fetvâ vermeye kalkışmamalıdır. Zaten münferit fetvâların umuma dönük hiçbir hükmü yoktur. Selef döneminden günümüze kadar içtihatlarda, daima cumhurun görüşü aranmıştır. Saltanat dönemlerinde şeyhülislâmların çok acil durumlarda, ani ve genel olarak siyasi amaçlarla verdikleri fetvâlar, tüm ümmeti bağlayıcı değildir. Bunlar günlük ihtiyaçlar için, birer karar onayı niteliğinde düzenlenmişlerdir.

    Günümüzde dünya mü’minlerinin hepsini bağlayacak İslâmî kararlar, mutlaka ümmetin yetkilendirdiği «Şûrâ» tarafından düzenlenmeli ve onaylanmalıdır.[ وَالَّذِينَاسْتَجَابُوالِرَبِّهِمْوَأَقَامُواالصَّلاةَوَأَمْرُهُمْشُورَىبَيْنَهُمْوَمِمَّارَزَقْنَاهُمْيُنْفِقُونَ (Şûrâ/38)]

    Bugünkü İslâm Konferansı Teşkilâtı, Ümmetin seçtiği bir heyet olmadığına göre bu tür örgütlerin kararları herhalde bağlayıcı olamaz. Çünkü günümüzde Yüksek Ümmet Şurası mevcut değildir. Yüksek Ümmet Şûrâsı ve onun yetkilendirdiği heyetler dışında hiç kimse, geneli bağlayacak bir tekfîr kararı çıkaramaz.

    Münferit olaylarda ise, çevresinde ve ailesi içinde küfür zulmüne uğramış bulunan mü’min kişi âlim bir şahsiyetin onayını almak suretiyle (eşi, çocuğu, anası, babası, kardeşi ve yakınları hakkında) tekfîrde bulunarak (hiç kimseye maddi ve manevi bir zarar vermeden) imanını, canı ve malını kurtarmaya çalışabilir.

    8) YÖNTEM

    Burada yöntemden amaç; -İslâm’a saldırarak, ya da onun bütünlüğüne inanamadığı yolunda kanaatlerini açıklayarak- kâfir durumuna düşmüş kişi, grup ve toplumların tehlikelerine karşı inançlarını, özgürlüklerini, mal ve canlarını koruyabilmek için mü’minlerin izleyeceği güvenli yoldur. Yöntemden amaç budur. Aslî ya da sonradan küfre girmiş şahıs ve gruplara İslâm’ın mesajlarını vermek ve onları İslâm’a çağırmak için izlenecek yollar ve uygulanacak yöntem, konumuzun tamamen dışında kalmaktadır. Onun için davet ve tebliğ konusunda bilgi arayanlar, ilgili kaynaklardan yararlanmalıdırlar.

    Tekfîrde izlenecek yöntemin, her yönüyle İslâm hukukuna uyması şarttır. Hukuka aykırı tekfîr hem geçersiz, hem de tehlikelidir. Ayrıca tekfîr yöntemi, tekfîr hak ve yetkisine bağlı olarak değişir. Her hâlükârda, bilgi, yetki, tespit ve kanıtlama şartlarına bağlı olarak tekfîr hakkı doğar. Tekfîr yönteminin kuralları da bu dört şartın ayrıntıları olarak uygulanırlar. Onun için bu dört şarttan herhangi birinin eksikliği tekfîr davasını geçersiz kılar.

    Ayrıca usul yönünden, kişi adına ve kamu adına olmak üzere, tekfîr suçlaması iki farklı davaya konu olabilir. Gerek kamu, gerekse kişi adına açılacak hukuki mahiyetteki tekfîr davasına bakmaya, (inceleme yapmaya, soruşturma açmaya, karar vermeye ve hükmü infaz etmeye) yalnızca İslâm Devlet organları yetkilidir. İrtidad veya benzeri küfür suçlarından birini işleyerek yakınlarına, muhatap ve komşularına karşı zararlı bir unsur haline gelmiş olan kâfir kişiye karşı ise (sadece tek taraflı pasif savunma yöntemiyle) mü’minin kendisi, belli şartlar çerçevesinde tekfîre yetkili olabilir. Muhatabının İslâm’dan çıkmış ve küfre girmiş olduğuna ilişkin kesin kararını verinceye dek mü’min kişinin izleyeceği kurallar, bu ikinci şık için yöntemin birinci aşamasını oluşturur. İkinci aşama ise; -muhatabından her türlü ilişkisini kesmek üzere (taşınmak, alacaklarını tahsil etmek, İşten ayrılmak, işçisini çıkarmak, borçlarını tasfiye etmek ve ortaklığını feshetmek) gibi- işlemlerin, tekfîr eden şahısça yapılmasından ve sonuçlandırılmasından ibarettir.

    Tekfîr konusunda, yöntem bakımından dikkat edilmesi gereken önemli noktaları da şöyle sıralamak mümkündür:

    1) Gerçek anlamda bir İslâm Ümmeti ve İslâm devleti bulunmadığına göre çağımızda tekfîr konusunda verilecek bütün kararlar kişiseldir. Bir kişinin ya da grubun tekfîr kararı (tamamen doğru ve isabetli olsa bile), o kişi ve gruptan başka hiç kimseyi bağlayıcı değildir.

    2) Bir mü’min, (kararında isabetli bile olsa), tekfîr ettiği kişi hakkında (ne kendi adına, ne de ümmet adına) hüküm infaz edemez, sadece tek taraflı pasif savunmada bulunabilir.

    3) İslâm Ümmeti fiilen yapılanıp kendini dünyaya resmen ilân etmeden önce, -ilmî derecesi ve sosyal konumu ne olursa olsun- hiçbir şahıs veya grup ne tekfîr konusunda, ne de hiçbir fıkhî konuda kendini müçtehit olarak sunamaz. Alimlerin fetvaları sadece kendilerini ve onlardan fetva isteyenleri bağlar.

    4) Yer yüzünde Dâru’l-İslâm olarak kesin şekilde tanımlanabilecek belli bir coğrafyanın bulunup bulunmadığı konusunda dünyadaki bütün ehl-i tevhid ve onların güvenini kazanmış âlimler, az çok ihtilâf içindedirler. Bu da, dünya İslâm birliğinin ve Ümmetin, gerçek anlamda mevcut bulunmadığını kanıtlamaktadır. Söz konusu belirsizliğin doğurduğu bu kesin sonuç, ikinci derecede birtakım sonuçlar daha doğurmuş ve doğurmaktadır. Bunlar da yöntem bakımından özet olarak şöyle açıklanabilir;

    a) Ümmet (fiilen) yoktur diye bütün dünya müslümanları tekfîr edilemez. Buna rağmen, kuşku yoktur ki, bütün müslümanlar Ümmetin yeniden yapılandırılmasından sorumludurlar ve (bir çeşit “gebermek” anlamına gelen) câhiliye ölümüyle ölebilecekleri tehdidi altındadırlar .[ Muslim, Hadis No. 3441, Konu İmara”Seçim

    فقدأخرجمسلمفيصحيحه،والبيهقيفيالسننالكبرى،والهيثميفيمجمعالزوائد،وغيرهمعنالنبي ( ص ) أنهقال: مَنْماتوليسفيعنقهبيعةماتميتةجاهلية]
    Ancak bu tehdit, onların tümünün kâfir olduğu anlamına gelmez.

    b) Bir mu’minin, ailesi ve yakın çevresi içindeki kimselerden birini tekfîr etme sorumluluğu, öncelikle o mü’minin kendisine aittir. Müçtehit sıfatına haiz uzmanlar dışında kalan üçüncü şahısların ona yönelik yapacakları uyarılar kesin birer tekfîr kararı sayılamaz.

    c) Tekfîr kararı, tebliğ edildikten sonra muhatap eğer küfründe ısrar edecek olursa ancak tekfîr geçerli sayılır.

    d) Şahitsiz ve belgesiz tekfîr edilen kişi eğer yanlış anlaşıldığını ileri sürerek bilinçli şekilde hiç küfre girmediği yolunda kendini savunacak olursa bunu kanıtlaması için kendisinden ayrıca delil istenemez. Aksine onu tekfîr eden kişinin pişmanlık duyması, ondan özür dilemesi ve tevbe etmesi gerekir.

    e) Mü’min iken küfre açıkça girmiş olsa bile mürteddin ve mürted hükmündeki kişinin, İslâm hukukunda ön görülen cezası, hiçbir kişi ve örgüt tarafından infaz edilemez. Bu yetki sadece ve sadece İslâm Ümmeti adına İslâm devlet organlarına aittir. Hatta bizzat devlet başkanının, (Halifenin, Cumhurbaşkanının...) ve şura meclisinin onayı şarttır.

    f) Dünya müslümanlarının günümüzde uğradığı soykırım, cinayet, işgal ve tecavüzleri içeride kolaylaştıran iktidarlara, ordulara ve örgütlere karşı savaş kapsamında verilecek tekfîr kararları, bütün dünyadaki tevhid ehlinin geçici şûrâsı tarafından onaylanmadıkça meşruluk kazanamaz. Bu gibi olağanüstü ortamlarda İslâm gerilla birlikleri ancak aralarındaki âlimlere danışarak tekfîr kararları alabilirler.

    g) Gerek İslâm devletinin organları, gerekse münferit olarak kişiler, hiç kimse hakkında Allah adına tekfîr kararı alamazlar. İslâm devleti, Ümmet adına tekfîr kararı verebilir ve infaz eder. Kişiler de sadece kendi adlarına tekfîr kararı verebilir ve sadece (pasif savunmada bulunabilirler), hiçbir surette infaza yetkileri yoktur!

    h) Tekfîr, İslâm’da bazen sırf siyasi, bazen sırf hukukî, bazen de hem siyasi, hem hukuki mahiyeti olan çok yönlü bir meseledir. Tekfîr kararı asla bir aforoz değildir.

    Tekfîr meselesini ilgilendiren önemli noktalar, usul bakımından yukarıdaki maddeler içerisinde özetlenmiş olmakla birlikte İslâm içtihat heyetleri bu başlık altında yeri ve zamanı geldiğinde elbette ki çok daha ayrıntılı bilgiler verebilirler.

    SONUÇ

    Bugünler, hiç kuşkusuz dünlerin devamıdır. Bugün yaşadıklarımız, geçmişte yaşananların birer sonucudur. Bunların nedenleri artık tarih olmuştur. Onun için bugün yaşadıklarımızın geçmişteki köklerini, nedenlerini ve olup bitiş seyirlerini bulup incelemedikçe, onları ilim, akıl, mantık ve ahlâk ölçüleri içinde analiz etmedikçe, bundan sonra ne yapacağımızı bilemeyiz. Tarih okumanın ve geçmiş hakkında bilgilenmenin yararı işte buradadır. Dolayısıyla çarpıtılmamış ve yorumlanmamış saf tarihi bilmek, günümüzdeki sorunlara çözüm bulmak için kaçınılmaz bir ihtiyaçtır.

    Tekfîr, dün olduğu gibi, günümüzün de önemli sorunlarından biridir. İslâm tarihinin her döneminde tekfîr, hem siyasal, hem sosyal, hem de ahlâkî bir sorun olarak yaşamı derinden etkilemiştir. Dolayısıyla bu da dahil, çağımızdaki bütün iç sorunların kaynaklarına ulaşabilmek için müslümanların bin yıllık çöküşünü ve bugünkü duruma düşmelerini hazırlayan tarihin öteki yüzünü okumak sadece yararlı değil, bilakis kesinlikle şarttır. Çeşitli niyetlerle tarihin öteki yüzü şimdiye kadar hep gizli tutulduğu için, özellikle günümüzde bu gizli sayfaları bulup okumak çok büyük önem taşımaktadır.

    Önce şu nokta iyi hatırlanmalıdır ki, müslümanların ilk kuşağı olan sahâbîler bile daha hayattayken tekfîr sorunu ortaya çıkmış, hatta bizzat onlar kâfirlikle suçlanmışlardır. Onlardan sonra da bu ağır suçlama, tarih boyunca günümüze dek sürüp gelmiştir. İslâm yurdunun hemen her bölgesinde insanlar kâfir, zındık, müşrik, münâfık ve bid’atçi diye birbirlerini sık sık suçlamışlardır. Mezhepler tarihi konusunda yazılmış birçok eser, bu gerçeğin birer belgesel kanıtıdır.

    Müslümanlar, bu çok ağır suçu acaba neden birbirlerine sıkça yüklemişlerdir? Kolayca göze alınamayacak bu suçlamada acaba zorlayıcı sebepler neler olmuş olabilir?

    İşte kendimize yöneltmemiz gereken en önemli soru belki de budur. bu soru, bizim için çok değerli bir anahtar olabilir. Çünkü eğer böyle bir sorunun cevabını aramaya çalışırsak, işte o zaman tarihin öteki yüzünü mutlaka okumamız gerektiği kanısına varabiliriz.

    Ve İşte Tarihin Öteki Yüzü!

    Özellikle «Ecdat tarihi» diye bize her zaman gururumuzu okşayacak şeyler okutulmuştur. Beriki tarih diye de adlandırabileceğimiz bu sayfalarda hep fetihlerin, zaferlerin, kahramanlıkların, buluşların ve başarıların parlak öyküleri yer almaktadır. Bu sayfalarda, saraylar, köşkler, hanlar, hamamlar, medreseler, köprüler, su bentleri, imaretler, güçlü donanmalar, ilim, adalet, ahlâk ve dürüstlük örnekleri alabildiğine sergilenmektedir. Kimsenin kimseye kâfir, zındık, müşrik, münafık ve bid’atçi dediği, sırf bu yüzden günümüze kadar yüz milyonlarca insanın birbirini nasıl doğradığı, bu sayfalarda hiç anlatılmamaktadır. Tarihin tespit ettiği bu gerçekleri acaba sonsuza dek gizlemeye imkân var mıdır?

    Suçlama mekanizmasının bin beş yüz yıl süre ile geniş bir dünya coğrafyasında, İslâm adına nasıl işlediğini incelemek herhalde çok ilginç olacaktır. İşte sırf bu ilgiyle, geçmiş zamana, kum tanecikleri gibi serpilmiş olan bu kara noktaların yalnızca küçük bir kısmını yan yana getirip tabloyu birlikte seyredeceğiz;

    1) Hz. Ali’yi (hâşâ!) kâfirdir diye şehit eden Abdurrahman bin Mulcem, bu korkunç cinayeti sevgilisiyle cennette buluşmak için işledi.

    2) Hz. Hasan, Maviye lehinde devlet başkanlığından istifa ettikten sonra, Cuma namazlarını, Muaviye’yi temsil eden Medine valisi Mervan bin Hakem’in arkasında kılardı. Bu adam minbere çıkıp yaptığı her konuşmada mutlaka Hz. Ali’ye defalarca ağız dolusu söver, ondan sonra minberden inerdi. Hz. Hasan, hiç karşılık vermediğinden, çok içerlenirdi. Bir gün korumalarından birini göndererek ağır sövgülerini bir kez de Onun yüzüne karşı tekrarlamasını emretti. Bu suretle çok ağır hakarete uğrayan Hz. Hasan, şu cevabı verdi; «Ben ona karşılık verip günahlarından bir şeyin silinmesini istemiyorum. Eğer söylediklerinde doğru ise Allah mükâfatını versin; yok eğer değilse onunla kıyamette hesaplaşacağım».[ İmama Suyutı, Tarihul’hulefâ, s. 208]

    3) Hz. Peygamber’in vefatı üzerinden henüz elli üç yıl gibi kısa bir süre geçmiş olmasına rağmen Yezid, Muslim bin Uqba komutasında, Medine üzerine bir ordu gönderdi. Bu ordu bütün şehir halkını Harra ovasına çıkardı. Burada binlerce insanı öldürdüler. Ayrıca her tarafı yakıp yıktılar. Suyuti’nin tarihinde; «Bine yakın kızın bekâreti bozuldu» şeklinde –dehşetin boyutlarını ortaya koyan- bir ibare vardır. [ İmama Suyutı, Tarihul’hulefâ, s. 228].
    Bu soykırım tarihe «Harra Olayı» diye geçmiştir. Aralarında kadınlar, yaşlılar, hastalar, özürlüler, çocuklar ve Hz. Peygamber’in çok yakın arkadaşları da vardı. Acaba bu ordudaki askerler ve onlara emir verenler müslüman mı idiler?


    4) Hz. Hüseyin Şehit edilince, Şimr bin Zilcevşen adında Emevi ordusundan bir asker Onun başını gövdesinden ayırdı. Sonra bir kalkan içinde Yezid’in ordu komutanı Ubeydullah bin Ziyad’ın önüne kondu. Bu adam Hz. Hüseyin’in dudaklarını ve göz kapaklarını elinde bulunan bir çubukla bir süre alaycı bir tavırla ırgalayıp durdu.

    5) Emevi Devletinin üçüncü zorbası, Abdulmelik bin Mervan’ın Irak eyalet valisi Haccac bin Yusuf’u «İslâm Dünyasında» duymayan çok az insan var. Bu adamın yaptıklarından sadece birkaçı şunlardır; Hz. Peygamber’in yakın arkadaşı (!) Said b Cübeyr’i idamla şehit etmiştir. [ İmama Suyutı, Tarihul’hulefâ, s. 245]
    Hz. Ömer’in oğlu Abdullah’ı suikastla şehit ettirmiştir. Genç sahabilerden Meşru halife Abdullah bin Zübeyr’i şehit etmiştir. Fırlattırdığı kayalarla Kâbe’yi yıkmış, Mescid’ul-Haramı yerle bir etmiştir. Hz. Peygamber’in yakın arkadaşlarından Enes bin Malik, Cabir Bin Abdillah ve Sehl bin Sa’d’ın ellerini ve boyunlarını kızgın şişle dağlamıştır. [ İmama Suyutı, Tarihul’hulefâ, s. 234] Haccac’ın, yirmi yıllık valiliği sırasında yüz otuz bin vatandaşı öldürdüğü ve bunların tamamına yakın kısmının suçsuz olduğu tarihlerde anlatılmaktadır. [ Cevat Saydavi, et-Tuğâh s. 60].
    Bu adama, ona görev veren diktatöre, onun emrinde görev yapan ve yönetiminden memnun olana müslüman demek acaba hangi gerekçelerle doğru olabilir?


    6) Emevi zorbalarının dokuzuncusu olan El-Welîd, bir gün savaş hazırlığı yaparken sefere çıkmadan önce Kur’an-ı Kerim’i açıp falına bakmak istedi. Açtığı sayfada karşısına İbrahim Suresinin on beşinci âyeti çıktı. Bu ayetin Türkçe açıklaması şöyledir; «Peygamberler, (düşmanlarına karşı Allah'tan) zafer istediler, inatçı zorbaların ise her biri perişan oldu, Peşinden de (o inatçı zorbaya) cehennem vardır; kendisine irinli su içirilecektir!». Bunun üzerine El-Welîd, önce «saçma sapan!» diyerek Kur’ân-ı Kerim’le alay etti. Sonra da büyük bir öfke ile askerlerine «asın şunu!» diye sert bir emir verdi. Ardından da onu ok yağmuruna tutarak paramparça etti.
    (كانالوليديهمّبسفرٍ،فاستفتح،فخرجتْهذهالآيةُ (وَاسْتَفْتَحُواْوَخَابَكُلُّجَبَّارٍعَنِيدٍ،مِّنوَرَآئِهِجَهَنَّمُوَيُسْقَىمِنمَّاءصَدِيدٍ). فقال: سجعًاسجعًا! ثمأخذقوسًاوجعلهغرضًايرميهبالنِّبالِحتّىتمزّق. وقال:
    أتوعِدُكلَّجبَّارٍعنـيِدٍ * فهاأناذالجبَّارٌعنيدٌ
    إذالاقَيتَرَبَّكَيومَحشرٍ
    * فقلياربِّمَزَّقَنيِالوليدُ.)

    Bu olay, kesinlikle gerçektir. Hz. Peygamber’in vefatından 115 yıl sonra İslâm dünyasının başına geçen ve bir yıl sonra da bizzat kendi aile halkı tarafından kıstırılarak başı kesilen diktatör El-Welîd, buna benzer daha nice olaylar yaşamıştır. Dileyen güvenilir kaynaklardan bunları izleyebilir.

    7) İslâm’da dört yaygın mezhebin imamları ve çoğunluktaki Sünniliğin temsilcileri olan Malik bin Enes, Ebu Hanife, Ahmed bin Hanbel ve Muhammed bin İdris, sık sık kâfirlik, sapıklık ve serkeşlikle suçlanmışlardır.

    Kur’an ilimleri, Hukuk, dil ve edebiyat, tarih, mantık sosyoloji, tıp astronomi ve matematik gibi daha bir çok bilim dallarında eşsiz birer uzman olan bu şahsiyetlerin dördü de öldürülmüştür. İlk ikisi sopayla şehit edilmiştir. Ahmed bir Hanbel uzun süre karanlık ve rutubetli bir hücrede tutulduğu için bütün eklemleri kireçlenmiş, salıverildikten kısa bir zaman sonra vefat etmiştir. Muhammed b idris’in de yemeğine zehir konarak şehit edilmiştir. Bunlara kâfir ve sapık diyenler, bunları şehit edenler, bunların ölüm emrini veren diktatörler ve onları devlet başkanı sıfatıyla kabul edenler acaba müslüman mı idiler?

    8) Abbasi kuklalarının on beşincisi olan «El-Mu’temid Alallah» unvanlı Ahmed bin Cafer, zamanında büyük bir zenci isyanı patlak verdi. Bunlar, Afrika’nın çeşitli bölgelerinden getirilmiş insanlardı. Yerliler, (İslam hukukunun asla izin vermediği yollarla) bu insanları aynen hayvanlar gibi alıp satıyor, çalıştırıyor. Üstelik onlara işkence yapıyor, onları ağır zulüm altında eziyorlardı. Sayıları yüz binleri aşan bu siyahî proto komünistler, o dönemin zalim burjuvazisine karşı birleşerek Ali bin Ebân liderliğinde ayaklandılar. Bu adam, etrafındaki canfeda insan seline ve içinde bulunduğu şartlara bakarak peygamberliğini ilân etti ve yandaşlarının hepsi bunu onayladı. Yıllarca devleti uğraştırarak korkunç yıkımlara neden olan bu kalabalıklar ve İslam’dan çıkmaları için onları adetâ özendiren o dönemin azgın ve zalim zengin halkı acaba müslüman mı idiler?

    9) Altıncı Emevî Zorbası El-Welîd bin Abdilmelik bin Marwân döneminde Mısır Eyâlet valisi olan Qurra bin Şureyk el-Absî, Kahire’deki ünlü Amr bin el-As Camiinde defalarca alenî şekilde içkili âlem düzenlemiş, buna rağmen ne görevden alınmış, ne halktan toplu bir şikayet gelmiş, ne de bu adam herhangi bir cezaya çarptırılmıştır. Hz. Peygamberin vefatından yaklaşık 80 yıl sonra böyle bir olayın cereyan etmiş olması ilginç değil mi?! Günümüzün laikçi ülkelerinden Türkiye, Tunus ve Cezayir’de bile böyle bir şey yapmaya cüret edecek bir yönetici tasavvur edilemez. Bu Vali başta olmak üzere gerek ona bu görevi veren, gerekse onu bu vaziyette görüp susan insanlar acaba hakikaten müslüman mı idiler?!

    10) Bilindiği üzere Kudüs’te bugünkü şekliyle hâlâ ayakta duran el-Aksâ Camii, Beşinci Emevî Zorbası Abdulmelik bin Marwân’ın emriyle yapılmıştır. Fakat bu camiin hangi niyet ve amaçla inşa edildiğini, günümüzdeki birbuçuk milyar müslümansı insan arasında belki ancak beş on kişi bilmektedir. Bu diktatör, Emevî Devleti’nin başı iken, Başkent Mekke olmak üzere, meşru bir İslam devleti vardı ve bu devletin başında Abdullah bin Zubeyr bulunuyordu. Hacca giden Emevi vatandaşları, hilâfet devletinin sınırları içinde Emevi yönetimine karşı kışkırtılabilecekleri kaygısıyla bu farzı yerine getirmekten yıllarca alıkonulmuşlardır. Onun için Mekke’ye gitmek yerine, Emevi vatandaşlarından İsteyenlerin Kudüs’e giderek bu farzı yerine getirebileceklerine ilişkin Emevi vatandaşlarına ayrı bir Kâbe olmak üzere bu Cami inşa edilmiştir! Meselenin içyüzü budur. Bunu yapanlar acaba müslüman mı idiler?

    11) «Selçuklu hükümdarı Tuğrul Bey müteassıp bir Hanefî idi. Hatta veziri Amîdu’l-Mülk’ün Horasan camilerinde Râfızîlerle berâber Eş’arîler’e de lânet edilmesi hakkında ondan mezuniyet aldığını ve Şafiîler aleyhinde pek müteassıp olduğunu İbnu’l’esîr yazıyor (Tarihu’l-Kâmil c. 10 s. 11). Alparslan, İmam A’zam’ın Bağdad’daki türbe ve camiinin tamiri ile bir Hanefî medresesi te’sisine Ebu Sa’id Muhammed b. Mansûr Şeref el-Mülk el-Hwarzemi’yi me’mur etmişti. (Schefer Siyâsetnâme Tercemesi s.2). Nizâmu’l-Mülk’ün Siyâsetnâmesi’nde Alparslan’ın Şafiî ve bilhassa Râfızîlere karşı ne kadar şiddetli davrandığını gösteren mühim tafsilât vardır. (21. ve 42. fasıllara bakınız). Dozy de, Türklerin Sünnilîlikteki taassuplarını i’tiraf ediyor.» (Prof. Dr. Fuad Köprülü. Kaynak: Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar s. 18. Diyanet İşleri Bşk. Yy. 8. Baskı, Ankara-1993)

    12) Dört Halifeden sonra gerek Emevîler, gerek Abbasîler, gerek beylikler, gerekse Selçuklular ve Osmanlılar zamanında girişilen bütün fetih hareketlerindeki temel amaç, tamamen siyasî ve ekonomiktir. Bu açılımlar sırasında İslâm’ın mesajını yabancı ülke ve milletlere taşımak ise –adaletin azami derecede gözetildiği dönemlerde bile- en iyimser ihtimalle ikincil, hatta üçüncül amaç olarak bir ayrıntıdan öte önem taşımamıştır.

    Demek ki bu zihniyetle yaşamış olan «müslümansı» toplumlar, tarih boyunca İslâm’ı daima çıkarları için sömürmüşlerdir. Bu toplumlar içinde her dönemde İslâm'ın bütünlüğüne inanmış, eğitimli, ahlaklı ve özverili çok küçük bir azınlık sayesinde Kur’ân-ı Kerîm ve İslâm dini sağlam olarak zamanımıza kadar intikal edebilmiştir. Dolayısıyla 1500 yıldır İslâm’ı daima çıkar için kullanmış olan milyarlarca insanı mu’min saymak gerçekle örtüşmemektedir. Şu var ki hiç kimse bu kalabalıkların müslim ve mü’min olmadıklarını kanıtlayamayacağı için onları tekfîr etme hak ve yetkisine sahip değildir. Feriduddin AYDIN ; Tekfir -
    Son düzenleme yönetici tarafından yapıldı: 20 Haziran 2014
  2. Yoldaki İşaretler

    Yoldaki İşaretler Islam-TR Üyesi

    Ferid Aydın, İslam'ın ne olduğunu bilmeyen cahil bir adam. Sözlerine itibar edilmez.
  3. IsLaM4eVeR

    IsLaM4eVeR لا اله الا الله - Lâ ilahe illallah Yetkili Kişi Site Admin

    Pardon ama siz kimsiniz?
  4. Abdulmuizz Fida

    Abdulmuizz Fida أَلَيْسَ اللَّهُ بِأَحْكَمِ الْحَاكِمِينَ Yetkili Kişi Site Admin Forum Yöneticisi

    İlk mesajında böyle saldırana mı itibar edilecek? Sende kitabını buraya ekle görelim İslamı ne kadar bildiğini.
Yüklüyor...

Sayfamızı paylaşarak bize destek verebilirsiniz.