EFENDİMİZİN DÜNYAYA TEŞRİFLERİ SIRASINDA MEYDANA GELEN HÂRİKÂ HÂDİSELER

Konu, 'Hz. Muhammed Sav'in Hayatı' kısmında Pulcet tarafından paylaşıldı.

  1. Pulcet
    Forumun Bekçisi


    [size=x-large]EFENDİMİZİN DÜNYAYA TEŞRİFLERİ SIRASINDA MEYDANA GELEN HÂRİKÂ HÂDİSELER [/size]

    [​IMG]

    [size=large]Kâinatta en büyük hâdise hiç şüphe yok ki, Kâinatın Efendisi Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (a.s.m.) dünyaya teşrifleri hâdisesidir.
    Çünkü, hilkat ağacının çekirdeği odur. Kâdir-i Zülcelâl, onun gelişini takdir etmemiş olsaydı, kâinat da, insan da olmayacaktı. Dolayısıyla imtihan dünyasının kapısı da açılmayacaktı. "Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitap nazarıyla bakılırsa, Nûr-u Muhammedî (a.s.m.) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir: Eğer o âlem-i kebir, bir şecere tahayyül edilirse, Nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi [meyvesi] olur. Eğer dünya mücessem bir zîhayat farzedilirse, o nur onun ruhu olur. Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur."
    İşte, "Sen olmasaydın, ey Habîbim, felekleri [kâinatı] yaratmazdım" kudsî hadisi , bu sırra işaret etmektedir.
    Ayrıca, Efendimizin risâleti diğer peygamberler gibi hususî değil, umumi ve cihanşümûldür. Buna binâen elbette dünyaya teşrifleri esnasında birtakım hârikâ hâdiseler vücuda gelecekti. Ve bu hâdiseler akıl ve basîret sahiplerini düşünceye sevkedecekti.
    Nebiyy-i Ekrem Efendimizin dünyaya teşrifleri esnasında belli başlı şu hârikâ hâdiseler meydana geldi :


    1) Teşrif Ettikleri Gece Bir Yıldız Doğdu.

    Yahudîler arasında birçok âlim vardı. Bunlar, kitaplarında Allah Resûlünün geleceğini görüp, öğrenmişlerdi. Yıldızlardan hüküm çıkarmada da usta sayılırlardı. Efendimizin doğumu gecesinde bir yıldız parlamış ve Yahudî âlimler bu yıldızdan Ahirzaman Peygamberinin dünyaya teşrif ettiklerini anlamışlardı.
    Resûl-i Zîşanın meşhur şâiri Hassan bin Sâbit (r.a.) bu hususu şöyle anlatmıştır:
    "Ben sekiz yaşlarında var yoktum. Biliyorum, bir sabah vakti, Yahudînin biri 'Hey Yahudîler!' diye çığlık atarak koşuyordu. Yahudîler, 'Ne var, ne yırtınıyorsun?' diyerek adamın başına üşüştüler. Yahudî şöyle haykırıyordu:
    "'Haberiniz olsun, Ahmed'in yıldızı bu gece doğdu. Ahmed bu gece dünyaya geldi."' (1)
    İbni Sa'd'ın naklettiği konu ile ilgili bir rivâyette ise şöyle denilmektedir:
    "Mekke'de oturan bir Yahudî vardı. Allah Resûlünün doğdukları gecenin sabahı Kureyşlilerin karşısına çıktı ve sordu:
    "'Bu gece kabilenizden bir oğlan çocuk doğdu mu?'
    Kureyşliler, 'Bilmiyoruz' cevabını verince, adam sözlerine devam etti:
    "'Varın, gidin, soruşturun, arayın; bu ümmetin peygamberi bu gece doğdu. Sırtında alâmeti var.'"
    Kureyşliler varıp soruşturdular ve gelip Yahudîye haber verdiler:
    'Bu gece Abdullah'ın bir oğlu dünyaya geldi, sırtında bir nişan var.'"
    Yahudî gidip peygamberlik alâmetini gördü. Ve aklını kaybetmişçesine şöyle haykırdı:
    "'Peygamberlik artık İsrâiloğullarından gitti. Kureyşlilere öyle bir devlet gelecek ki, haberi doğudan batıya kadar ulaşacaktır.'" (2)
    Demek gökkubbe pırıl pırıl yıldız kandilleriyle Resûl-i Kibriya Efendimizin gelişini alkışlıyordu.

    2) Medâyin'deki Kisrâ Sarayından On Dört Burç Çatırdayarak Yıkıldı.

    Kâinatın Efendisinin doğduğu geceydi... Saatler, doğum anlarını gösteriyordu. Derin bir uykuya dalan Medâyin şehri korkunç bir çatırdı ve gürültü sesiyle uyandı. Hükümdarla birlikte halk da heyecan içinde yataklarından fırladı. Manzara korkunçtu ve telaş verici idi. Hükümdar Sarayının o sapa sağlam burçlarından on dördü çatırdayarak yıkılıvermişti.
    Geceyi korkular içinde geçiren Kisrâ sabaha çıkar çıkmaz memleketinin dinî reislerini derhal bir toplantıya çağırdı. Toplantıda, cereyan eden hâdisenin neyin nesi olduğunu görüşeceklerdi.
    Kisrâ tacını giymiş tahtına oturmuştu. Henüz müzakereye başlamamışlardı ki, doludizgin yaklaşan bir atlı, elinde bir mektup getirdi. Mektupta, İstahrabat'ta binlerce seneden beri ışıl ışıl yanan ateşlerinin söndüğü haber veriliyordu.
    Bu haber, Kisrâ'nın korku ve heyecanını daha da arttırdı.
    Bu sırada toplantıda bulunan İran başkadısı Mûbezan söz alarak gördüğü bir rüyâyı anlattı:
    "Gördüm ki yüzlerce kükremiş deve, önlerine şaha kalkmış Arap atları olduğu halde Dicle suyunu geçti ve İran topraklarına yayıldılar."
    Kisrâ, doğru sözlü, bilgili ve adaletli Mûbezan'ın bu rüyâsını da mânâlı buldu. Sinirleri fazlasıyla gerilmişti. Bu muammayı çözmek istiyordu. Bilgisine ve irfânına güvendiği Mûbezan'a sordu:
    "Peki, bu neye işâret olabilir?"
    Başkadının cevabı kısa ve öz oldu:
    "Araplar tarafından çok önemli birşeyler olacağına işâret olabilir."
    Kisrâ, bunun üzerine derhal Hîre Valisi Numan bin Münzir'e bir mektup yazdı. Mektupta,
    "Bana orada bulunan âlimlerden, suallerime cevap verebilecek kudrette biri varsa gönder!" diyordu.
    Mektubu alan Numan, işin ciddiyetini anladı ve derhal Abdü'l-Mesîh bin Amr adında bir bilgini Medayin'e gönderdi.
    Gelen âlimi hükümdar derhal huzura kabul etti.
    Cereyan eden hâdiseleri anlattıktan sonra, kendisinden bu hususta bilgi istedi. Abdü'l-Mesih, Kisrâ'ya hâdiseler hakkında bir bilgi veremeyeceğini söyledi ve ilâve etti:
    "Şam yakınında Câbiye'de oturan dayım Satîh'de bunlara cevap verecek bilgi vardır."
    Bunun üzerine Kisrâ, Abdü'l-Mesîh'i gidip Satîh'ten hâdiseler hakkında bilgi almak üzere vazifelendirdi.
    Meşhur Şam kâhini Satîh kemiksiz, âdetâ âzâsız bir vücud, yüzü göğsü içinde bir acûbe-i hilkat ve çok yaşlı bir kâhindi. Dâimâ sırt üstü yatardı. Bir yere götürülmek istendiği zaman bohça gibi katlanırdı. Gaipten verdiği doğru haberler, o zamanın insanları arasında meşhurdu.
    Abdü'l-Mesîh, dağ taş demeden yol alarak dayısı Satîh'in yanına vardı. O sırada Satîh, hayatının son anlarını yaşıyordu. Şiddetli hastalık içinde kıvranıyordu. Hastalığın şiddeti dudaklarından konuşma kudretini de alıp götürmüştü ki, gelen adamın ne selâmın alabildi ve ne de konuşabildi.
    Fakat, Abdü'l-Mesîh olup bitenleri anlatınca iş birden değişiverdi. Ölüm döşeğinde ecelle pençeleşen Satîh gözlerini birden açtı ve sanki kabir kapısına değil, dünya evinin kapısına yeni ayak basacakmış gibi canlanarak heyecan içinde haykırdı:
    "Ey Abdü'l-Mesîh! İlâhi vahyin okunması çoğalacak.
    Asâ'nın sahibi peygamber olarak gönderildi. Semâve Vadisini su bastı, Farsların ateşi söndü. Artık Şam da Şam değil, Satîh için."
    Şunu iyi bil ki, zaman üzerinde hükmü geçerli olan mutlak Hâkim, böyle istedi ve gelen peygamberle nebîlik ipinin iki ucunu düğümledi."
    Derin bir nefes çektikten sonra da ilâve etti:
    "Sasanîlerden, yıkılan burç sayısınca hükümdar gelecek ve sonra hüküm yerini bulacaktır." (3)
    Bu cümleler, Satîh'in dudaklarından dökülen son sözler oldu. Sanki bu gerçeği dile getirmek için bekleyip durmuştu. Sözlerini bitirir bitirmez gözlerini kapadı ve ruhunu Yüce Allah'a teslim etti.
    Meşhur kâhin Satîh, bu sözleriyle açıkça Âhirzaman Peygamberinin dünyaya gelmiş olduğunu haber veriyordu. O âna kadar bir benzeri görülmemiş bu hâdise, dünyaya o gece şeref veren zâtın beraberinde getirdiği sönmez nûr ile Mazdeizmin 4 karanlık inancı içinde kıvranan İran saltanatını ortadan kaldıracağına işaretti. Nitekim, tarih buna şahid oldu ve hâdiseler Satîh'in haber verdiği gibi cereyan etti: İran Devleti, 67 yıl süren on dört hükümdarın idaresinden sonra, Kadisiyye'de Hâtemü'l-Enbiyânın ord
    usu tarafından İslâm topraklarına katıldı.

    3) Kâbe'nin İçini Karanlık Ve Kirlere Boğan Putların Pekçoğu Başaşağı Yıkıldı:

    Kureyş müşrikleri, yeryüzünde Allah'ın tek ma'bud oluşunun içinde ve üstünde ilk olarak abideleştiği Kâbe'yi putlarla karanlıklara boğmuşlardı. Ne var ki, henüz Tevhid temsilcisi Resûl-i Kibriyânın dünyaya gözlerini açması karşısında bile, çoğu yerlerine kurşun ile perçinlenmiş bu putlar, hâdisenin azametine dayanamayarak yerlere yıkılıverdiler.
    Bu hâdisenin ifâde ettiği mânâ büyüktü: Dünyaya teşrif eden bu Zât, kendisine verilecek vazife gereği kapkaranlık şirk inancını ortadan kaldıracaktır. Gönüllerde pâk, nezih ve saâdet dolu Tevhid inancını bayraklaştıracaktır.
    Dünya buna şâhid oldu. O Resûl-i Zîşan, kısa zamanda Kâbe'yi cansız putlardan temizlediği gibi, gönüllerdeki putları da İslâm îmânı ile yok ediverdi.

    4) İstahrabat'ta Bin Seneden Beri Yanmakta Olan Mecûsîlerin Kocaman Ateş Yığınları Bir Anda Sönüverdi.

    Mecûsiler bu ateş yığınını kendilerine ilâh kabul etmişlerdi. Efendimizin dünyaya teşrifleri ile birlikte bu kocaman ateş, sanki okyanusların istilâsına uğramış basit bir ateşmiş gibi sönüverdi.
    Demek ki, gelen zât, putperestlik gibi, ateşperestliği de bir çırpıda ortadan kaldıracak ve yeryüzünü Tevhid meş'alesiyle aydınlatacaktı.


    5) Takdis Edilen Meşhur Sâve (Taberiyye) Gölü Bir Anda Kuruyuverdi.

    Bu da, gelen zâtın, Allah'ın izni ile olmayan şeylerin takdis edilmesini yasaklayacağının ifâdesi idi.

    6) Dünyaya Teşrifleri Ânında, Şark Ve Garbı Küçük Bir Oda Gibi Aydınlatan Bir Nur Görüldü.

    Demek ki, dünyaya gelen zâtın tebliğ edeceği din, şark ve garbı bütün ihtişamıyla kucaklayacak, insanlığın beşte birini şefkadi sînesinde terbiye edip okşayacaktı.

    7) Semâve Vadisi Taşan Seller Altında Kalıp, Suya Gark Oldu.

    Resûl-i Kibriya Efendimizin dünyaya gözlerini açtıkları geceydi. Taşan seller Semâve Vadisi ve Semâve şehrini sular altında bıraktı. Şehir halkı, dehşet içinde kalarak, çareyi dağlara ve tepelere sığınmakta buldu. Sonra da bir mektup yazarak durumu Kisrâ'ya bildirdiler ve kendisinden yiyecek ve içecek yardımı istediler.

    8) Gök Kubbeden Salkım Salkım Yıldızlar Döküldü:

    Nebiyy-i Ekrem Efendimizin dünyaya teşrifleri gecesinde hazan yaprağı gibi gök kubbeden yıldızlar döküldü. (5) Bu hâdise de şuna işâret ediyordu: Bundan böyle şeytan ve cinlerin gökten haber almaları son bulmuştur. "Madem Resûl-i Ekrem Aleyhisselâtü Vesselâm vahiy ile dünyaya çıktı, elbette yarım yamalak ve yalanlar ile karışık, kâhinlerin ve gâipten haber verenlerin ve cinlerin ihbarâtına (haberlerine) set çekmek lâzımdır ki, vahye bir şüphe irâs etmesinler ve vahye benzemesin. Evet, bi'setten evvel kâhinlik çoktu. Kur'ân, nazil olduktan sonra onlara hâtime çekti. Hattâ çok kâhinler îmâna geldiler. Çünkü, daha cinler tâifesinden olan muhbirlerini bulamadılar." (6)
    O âna kadar görülmemiş bu hâdiselerin Resûl-i Ekremin doğumu sırasında meydana gelmeleri elbette tesadüfı değildi. Ezelî kudretin kader kaleminin tayin ve tesbitiyle vücuda geliyorlardı. Ve dünyaya Âhirzaman Peygamberi Hazret-i Muhammed'in (a.s.m.) zuhurunu haber veriyorlardı.
    [/size]

    [​IMG]

    ====================================================


    KAYNAKLAR:
    1. Kastalanî, Mevâbibü'l-Ledünniye: 1/122
    2. Tabakât, 1/162-163
    3. Taberî, 2/131-132
    4. Mezdek (Mazdek) adında birinin kurduğu eski İran'da bir dinî mezheptir. Zerdüşt tarafından vaz'edilen Maniheizmin ıslah edilmiş bir şekli olarak gören ve kabul edenler de vardır. Bu mezhebin bilinen belli başlı hususiyeti, mülkte ve kadınlarda iştirakı kabul etmesidir. Bunun yanında, zühdle ilgili olarak, hayvanları öldürmek ve etini yemek de bu mezhebin yasakladığı şeyler arasındadır. (İslâm Ansiklopedisi: 8/201-205.)
    5. Taberî, 2/131; Kaâdı İyaz, Şifâ, 1/726-733; Bediüzzaman Said Nursî, Mektubât, s.161-163
    6. Bediüzzaman Said Nursî, Mektubât, s.163
  2. Haksancaktar
    Islam-TR Üyesi

    Akxim Allah Sana Rahmet etsin Çok Güzel Bir Çalışma ancak ayıklanmamış bir Konu olduğu için bir kardeşin olarak bu güzel günde Uydurma bir hadisi size yazacağım..

    YAZINIZDA Kİ ŞU KISIMDAN DOLAYI; (altı Çizilen kısım)

    Kâinatta en büyük hâdise hiç şüphe yok ki, Kâinatın Efendisi Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (a.s.m.) dünyaya teşrifleri hâdisesidir.
    Çünkü, hilkat ağacının çekirdeği odur. Kâdir-i Zülcelâl, onun gelişini takdir etmemiş olsaydı, kâinat da, insan da olmayacaktı. Dolayısıyla imtihan dünyasının kapısı da açılmayacaktı. "Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitap nazarıyla bakılırsa, Nûr-u Muhammedî (a.s.m.) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir: Eğer o âlem-i kebir, bir şecere tahayyül edilirse, Nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi [meyvesi] olur. Eğer dünya mücessem bir zîhayat farzedilirse, o nur onun ruhu olur. Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur."
    İşte, "Sen olmasaydın, ey Habîbim, felekleri [kâinatı] yaratmazdım" kudsî hadisi , bu sırra işaret etmektedir.
    Ayrıca, Efendimizin risâleti diğer peygamberler gibi hususî değil, umumi ve cihanşümûldür. Buna binâen elbette dünyaya teşrifleri esnasında birtakım hârikâ hâdiseler vücuda gelecekti. Ve bu hâdiseler akıl ve basîret sahiplerini düşünceye sevkedecekti.

    "Sen olmasaydın, ey Habîbim, felekleri [kâinatı] yaratmazdım"

    Kudsî hadis değil ''UYDURMA'' ve Mevzudur..
    .


    Bu Mevzu Hadis hakkında bir çok sahih Nakiller vardır Öneminize sunuyorum İnşallah..


    El-Sagani “uydurulmuş” dedi( El-Sagani El-Hadis El-Mevzuat sy7) Elbanide aynı şeyi söylemiştir( Silsile el-Zayif 1/450 no 282)

    El Acluni Uydurma olduğunu söylemiştir ( el-Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ, II, 214)

    Şeyh Molla Aliyyul Kari ’Zayıftır ama anlamı doğrudur…” (Aliyyul Kari El-Esrar El-Merfuat sy 67-68) der ve şu iki hadisi bu görüşüne delil getirir:

    a İbn Esakir tarafından nakledilen hadis ”sen olmasaydın dünya yaratılmazdı” İbni Cevzi bunu nakletti ve şöyle dedi ”uydurulmuştur” (İbni Cevzi El-Mevzuat 1/288) ve Suyuti’de aynı şeyi söylemiştir (Suyuti El-Laai 1/272)

    b Deylemi’den nakledilen bir hadis ”Ya Muhammed! Sen olmasaydın Bahce (cennet) yaratılmış olmazdı ve Sen olmasaydın ateş (cehennem) yaratılmış olmazdı” ElBani derki ”Deylemi’den hadisin sahih olduğunu ortaya koymadan gerçekliğini onaylamak doğru olmaz ki Hiç bir alimin bu konu üzerinde durmuş olmasına rastlamış değilim… Deylemi’nin bunu aktaran tek kişi olması benim için bu hadisin zayıf olduğuna inanmak için yeterlidir, dahası Musned’inde (Deylemi Müsned 1/41/2) rastladığımda zayıf olduğuna inandım (El Elbani Silsile El-Zayıf 1/451 no282)


    ''Hz Adem günah işlediğinde şöyle dua etti:

    Ya Rabb! Muhammed'in hakkı için benim günahımı bağışlamanı diliyorum

    Allahu Teala dediki: Ey Adem! Sen Muhammed'i nereden biliyorsun, ben onu daha yaratmadım

    Adem: Ey Rabbim, Sen beni yarattığında ve ruhundan bana üflediğinde başımı kaldırdım ve arşın sütunları üzerinde 'Lailahe İllallah Muhammedun Rasulullah' yazılı olduğunu gördüm Ve bildim ki, Sen kendi adının yanına ancak en çok sevdiğin kişinin ismini ilave edersin Allahu Teala dediki: Doğru söylüyorsun ey Adem, o (Hz Muhammed sav) benim en sevdiğim kulumdur Sen Benden onun (Hz Muhammed sav) hakkı için istedin, Ben seni bağışladım Muhammed olmasaydı Ben seni yaratmazdım'' (Hakim Müstedrek 2/615 Hz Ömer (ra)'dan merfu olarak)

    Zehebi, bu hadis hakkında: ''Hadis uydurmadır Abdurrahman yalancıdır Ve Abdullah İbni Meslem el-Fahri'nin kim olduğunu bilmiyorum'' demektedir

    Mizan'ul-İtidal'de bu hadis için ''batıl bir haberdir'' denilmektedir

    Beyhaki Delail Nübüvve'de ''Abdurrahman İbni Zeyd İbni Eslem zayıf ravilerdendir'' der

    El-Elbani bu hadisi aktardıktan sonra '' Sonuç olarak ben derim ki: Bu hadisin Peygamber (sav)'den aslı yoktur Bu hadise iki muhterem hafız -Askalani ve Zehebi- batıl hükmü vermiştir( Zayıf Hadisler Silsilesi 1/hadis no 25) diyerek hadisi eleştirmektedir

    Şeyhul İslam İbni Teymiyye (ra): ''Hakim bu rivayeti sahihi sakimden (zayıf) ayırma babının girişinde aktarmakta ve Abdurrahman İbni Zeyd İbni Eslem'in babasından rivayet ettiği hadisler uydurmadır'' demektedir

    **************************

    "ALLAH’IN İLK YARATTIĞI ŞEY NURUMDUR"

    Allah’ın ilk olarak Peygamber Efendimizin (sav) nurunu yaratmış olduğu, sabit bir gerçek olmadığı gibi, bunu belirten hiçbir sahih rivayet de yoktur Bilâkis, Allah’ın ilk yarattığı şeyin "kalem" olduğuna dair hadisler vardır.Ebu Davud’un Sünen’inde

    Ubade b Samit’ten naklen Resulullahın şu hadisi zikredilir:
    "Allah’ın ilk yarattığı şey kalemdir Kaleme 'Yaz!' dedi
    Kalem: 'Ya Rabbi, ne yazayım?' dedi
    Allah: 'Kıyamet kopuncaya kadar olacak her şeyin kaderini yaz!' buyurdu
    " ( Ebû Dâvud, Sünnet, 17/4700)
    Hadisin son kısmı Tirmizî’de:

    "Kaderi, olanı ve ebede kadar olacak olanı yaz!" şeklindedir ( Tirmizî, Kader, 16/2244; Tefsîr, 66/3537 Tirmizî, hadis için "hasen-sahîh-garîbtir" demiştir)

    İlk yaratılan şeyin "akıl" olduğu yönünde rivayetler varsa da, bunların hepsi asılsız, yalan ve uydurmadır
    ( Aliyyu'l-Karî, Esrâru’l-Merfû‘a, 143-144; 154-155, Suyûtî, Leâli’l-Masnû‘a, 1/129-130)


    Allah herkesi iftiradan sakındırsın Bilmem hiç başınıza geldi mi ama hiç haberdar ve ilginizin olmadığı bir konuda iftiraya hatta kuru iftiraya maruz kaldınız mı ? İnsan ne kötü olur değil mi ? Ne diyeceğinizi şaşırır olanca güç ve sözlerinizle bu kuruiftirayı bertaraf etmeye çalışırsınız tüm deliller , görgü şahidleri , yazılar vs gerekli tüm dökümanlarla olayın aslını ispat telaşına düşersiniz
    Birde buna müdahale etmediğinizi edemediğinizi düşünün Arkanızdan böyle sırf çıkarlarına öyle geldiği için sizin adınıza öyle konuşulduğunu düşünün üstelik cevap vererek kendinizi de savunamıyorsanız ? İşiniz artık huzu-u ilahiye kalmıştır Müfterilerinizle Rabbin huzurunda hesaplaşmayı arzu edersiniz değil mi ? Ya da bu müfterilerin bir an önce bu ğaliz iftiradan vazgeçip tevbe ederek Hakk'a teslim olmalarını arzu edersiniz Aslında bu müslümanın istediği en iyi yoldur

    Şimdi biz de Rasulullahın arkasından yapılan iftiraların bir kısmını ve alimlerin bu iftiralar ( zayıf ve uydurma sözler) hakkındaki açıklamalarını burada teşhir edeceğiz

    Bu konuda sahih hadis delilleri olanların ispatlarını buraya koymalarını kendilerine kul hakkı önemiyle istiyorum
    Aksi taktirde bile bile yanlışta kalmak , buradaki delilleri gördüğü halde hala sahih hadis diye kurulara tutunmak kendi sorumluluklarındadır

    Şimdi sırayla bakıyoruz :


    ‘ben gizli bir hazineydim ve ben bilinmeyi diliyordum bundan dolayı ben yaratılmış olanı (insanoğlunu) yarattım sonra kendimi onlara bildirdim ve onlar beni tanıdı” sözüne gelince..

    Sehavi (905 , İbni Hacer El-Askalaninin öğrencisi) dedi ki “İbni Teymiyye derki ‘bu Peygamberin (SAV) hadislerinden değildir ve sahih yada zayıf oluşuna dair bilinen hiç bir isnad yoktur’Zerkaşi ve Şeyhimiz (İbni Hacer) onu (bu kararında) desteklemiştir” ( Sehavi, el-Makasıdu’l-hasene, no 838 )

    Suyuti (911) dediki “bunun aslı yoktur” (Suyuti, Durural Muntasar, no 330 )

    El-Acluni (1162) dediki “bu söylem genellikle ona itimat eden ve bazı temellerini onun üzerine kuran sufilerde vuku bulur” (El-Acluni, Keşfu’l-hafa, no 2016)

    el-Elbani derki “bu hadisin aslı yoktur” (Muhammed Nasiruddin El-Elbani, Silsile El-Zayıf, 1/166 )

    "kuntu kenzen mahfiyye" diye başlayan bu gizli hazine uyduruk hadisi de bir benzeri gibi "men arafe nefsehu fe kad arafe rabbehu" yani "kim kendini bilirse rabbini de bilir" rivayeti gibi "gizli kardeşlik" tarafından uydurulmuş bir sözdür Bu tarz sözleri uydurmanın amacı vahdeti vücüd akidesine sözde islami dayanak hazırlamaktır

    Buna göre güya allahu teala gizli bir hazineyken kendisinden bir parçayı yani kainatı yaratıp kendisini açığa vurmuştur Buna göre kainat allahtan sudur etmiştir, doğmuştur (sudur teorisi)


    Alemlerin rabbini sofilerin bu tarz iftiralarından tenzih ederiz

    zariyat 56- Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım
    Allahın mahlukatı ne için yarattığı ayetle sabittir !!!

    Not;

    Hazırlayan ''ukkaşe'' Allah bu kardeşimize Rahmet etsin.

Sayfayı Paylaş

Yüklüyor...