Çözüldü Cemel Vakâsı

Konu, 'İslam Tarihi ve Vakıalar' kısmında Abu Jafar tarafından paylaşıldı.

  1. Abu Jafar

    Abu Jafar Üyeliği İptal Edildi

      
    Harb Al-Jamal'in (Ali'nin ve Aise'nin arasinda olusan savas) olusunun bastan sona kadari ariyorum. Nasil olustu, neden, vs.

    Savasin ismi "Harb Al-Siffin" de olabilir.

    Türkcesi Cemel Savasi veya Siffin.

    Lütfen kaynakli.
  2. Abdulmuizz Fida

    Abdulmuizz Fida أَلَيْسَ اللَّهُ بِأَحْكَمِ الْحَاكِمِينَ Yetkili Kişi Site Admin

    CEMEL VAK'ASI

    Hz. Ali ile Hz. Aişe arasında cereyan eden savaş (36/656).
    Üçüncü halife Hz. Osman'ın isyancılar tarafından şehid edilmesi üzerine (18 Zilhicce 35/17 Haziran 656) Medine'de bulunan ashab Ali b. Ebû Tâlib'i halifeliğe getirdi. (18 veya 23 Zilhicce 35/ 17 veya 22 Haziran 656) Hz. Ali'yi bekleyen en önemli mesele Hz. Osman'ın katillerini bulup cezalandırmaktı. Ancak ortada belirli bir katil yerine, "Osman'ı hepimiz öldürdük" diyen bir isyancı topluluk mevcuttu ve şehre hâkim olan bu âsilerle hemen başa çıkılamayacağı açıktı. Öte yandan yeni halifeye yalnız Medine'de biat edilmiş, diğer vilâyetlerin durumu henüz aydınlanmamıştı. Halife, biata yanaşmadıkları için Hz. Osman tarafından tayin edilen valilerin bir kısmını değiştirme kararı almış, bunu Öğrenen Talha b. Ubeydullah Basra, Zubeyr b. Avvâm da Kufe valiliğini istemiş, ancak onlann bu isteği kabul edilmemişti. (Taberî, I, 3069, 3082) Bunun üzerine Talha ile Zubeyr halifeden umre için Medine'den ayrılma izni istemişler, bu izin de dört ay sonra verilmişti.

    Hz. Âişe, hilâfetinin son dönemlerinde Hz. Osman'ı çeşitli vesilelerle tenkit etmiş ve halifenin şehri terketmemesi ricasına rağmen isyan başladıktan sonra hac için Mekke'ye gitmişti. Haccını tamamlayarak Medine'ye dönmek üzere yola çıkan, fakat Osman'ın şehid edilip yerine Ali'nin halife seçildiğini öğrenen Âişe geri döndü ve Mekke'de halka hitaben Hz. Osman'ın mazlum olarak öldürüldüğü yolundaki meşhur konuşmasını yaptı. Bu arada Hz. Osman'ın ölümünden Hz. Âişe'yi sorumlu tutanlar olmuşsa da Âişe ileri sürülen iddiaları reddederek bu hususta herhangi bir kusurunun bulunmadığını ısrarla belirtmiştir.
    Hz. Osman'ın şehid edilmesinden sonra Medine'den uzaklaşan Emevî ailesi mensupları ile Osman'ın Basra ve Yemen valileri, vilâyetlerinin beytülmâlinde bulunan para ve savaş malzemesiyle birlikte Mekke'ye gelerek Âişe'ye katıldılar. (Taberî, I, 3099) Umre için yola çıkan Talha ile Zubeyr de Mekke'ye gidip Hz. Âişe'nin safında yer aldılar. Mekke'de "Osman'ın kanını talep için" Hz. Âişe'nin önderliğinde oluşan topluluk, uzun muzakerelerden sonra Medine'ye giderek isyancılara karşı çıkmak yerine Hz. Osman'ın Basra valisi Abdullah b. Âmir'in ısrarı üzerine Basra'ya gitmeye karar vermişlerdi. O sırada Mekke'de bulunan Hz. Peygamber'in diğer zevcelerinden Hafsa bint Ömer de Âişe ile birlikte Basra'ya gitmek istediyse de kardeşi Abdullah buna engel oldu. Rasûl-u Ekram'in Mekke'de bulunan diğer zevceleri ise Zâtuırk mevkiine kadar gittiler ve Hz. Âişe'yi ağlayarak uğurladılar. Daha sonraları bugün "ağlama günü" (yevmu'n-nahîb) diye anılmıştır.
    Hz. Âişe "Asker" adlı meşhur devesinin üzerinde Mekke'den yola çıktığı zaman yanında 3000 dolayında kuvveti vardı. Ancak önce Zâtuırk, sonra da Merruz zahrân'da, zaferin kazanılması durumunda halifenin kim olacağı tartışılmaya başlandı. Talha, Zubeyr veya Osman'ın oğullarından birinin halife olması gerektiği yolundaki tartışmalar sürerken Hz. Osman'ın Kufe valisi Saîd b. As hilâfetin Abdumenâf (Umeyye) oğullarından alınamayacağını, dolayısıyla Hz. Osman'ın oğullarından birinin halife olması gerektiğini ileri sürerek taraftarlarıyla birlikte topluluktan ayrıldı. Mugîre b. Şu'be de ona katıldı.
    Böylece Hz. Aişe. Talha ve Zubeyr yaklaşık 1000 kişilik bir kuvvetle Basra önlerine ulaşabildiler.

    Yolda köpek havlamaları duyan Âişe nerede olduklarını sormuş, Hav'eb suyu civarında bulunduklarını öğrenince Hz. Peygamber'in zevcelerine hitaben, "Acaba hanginize Hav'eb köpekleri havlayacak?" dediğini (Musned, VI, 52, 97) hatırlamış ve onun bu hareketi tasvib etmediğine kani olarak yola devam etmekten vazgeçtiğini söylemişti. Bunun üzerine Abdullah b. Zubeyr ile birlikte bir grup sahâbî, bulundukları yerin adını belirleyen rehberin yanıldığını ısrarla söylemişler, Zubeyr b. Avvâm da, "Belki Allah Teâlâ senin sayende mu'minlerin arasını düzeltecektir" diyerek onu yola devama ikna etmişlerdi.

    (Musned, 6/52, 97; Beyhaki, Dela'i-li'n-Nubuvve, C. 6, 410; İbn Ebi Şeybe, C. 15, 260; İbn-i Hibban, S. 258; Hakim, 3/120; Îbn-i Kesir, El-Bidaye Ve'n- Nihaye, Çağrı Yayınları: C. 6, S: 286-295 - C. 7, s. 373; İbni Âdiy, 4/1627; İmam Zehebi, Tarihu’l- İslam, C. 2, 94-95)

    Hz. Âişe ve beraberindekiler Basra önlerine gelince Abdullah b. Âmir'i, Basra’lılar'ı kendi taraflarına çekmek üzere şehre gönderdiler; ayrıca Aişe, Ahnef b. Kays gibi Basra'nın ileri gelenlerine mektuplar yazdı.
    Diğer taraftan Hz. Ali'nin Basra valisi Osman b. Huneyf. Hz. Âişe'nin kuvvetleriyle birlikte Basra akınlarına geldiğini haber alınca maksatlarını öğrenmek üzere kendilerine İmrân b. Husayn ile Ebu'l-Esved ed-Duelfyi gönderdi. Hz. Âişe, gayelerinin isyancı takımın bozduğu barış ve düzeni geri getirmek, mazlum olarak öldürülen Osman'ın katillerini cezalandırmak ve müslümanların arasını düzeltmek olduğunu bildirmiş, Talha ile Zubeyr de aynı görüşlere katıldıklarını, ayrıca kendilerinin Ali b. Ebu Tâlib'e zorla biat ettirildiklerini söylemişlerdi. Bu gelişmeler üzerine Basralılar ikiye ayrılmış ve sert munakaşalara başlamışlardı.
    Öte yandan Hz. Ali, Hz. Âişe ile beraberindekilere Medine'nin kuzeydoğusunda Rebeze'de yetişebilme ümidiyle 3000 dolayındaki bir kuvvetle Medine'den ayrılmıştı. (Ekim sonu, 656 ) Basra'da olup bitenler hakkında yolda bilgi alınca hemen Osman b. Huneyf e bir mektup göndererek Talha ile Zubeyr'in kendisine biatları sırasında hiçbir şekilde zor kullanılmadığını bildirmişti. Bunun üzerine Osman, Ali b. Ebû Tâlib'in haklılığını ileri sürerek diğerlerinin Basra'yı terketmelerini istedi; onlar da kendilerinin haklı olduğunu söyleyerek Osman'ın şehri ter-ketmesini istediler. Neticede bir akşam namazı sırasında bir baskınla Vali Osman b. Huneyf ve adamları esir alındı. Hz. Âişe onun öldürülmesine engel olduğu gibi serbest bırakılmasını da sağladı ; fakat valinin saçı sakalı kökünden kazınmış, kaşları ve kirpikleri yolunmuştu. Osman b. Huneyf ve adamları bu durumda Zûkâr'da konaklamış bulunan Hz. Ali'nin yanına gidip Basra'daki durumu anlattılar. Bu arada beytulmâl ele geçirildi ve idaresine Hz. Âişe'nin kardeşi Abdurrahman getirildi. Basralı taraftarlarından muşterek biat alan Talha ile Zubeyr kumandayı birlikte yürütecekler, namaz daha önce olduğu gibi Zubeyr'in oğlu Abdullah ve Talha'nın oğlu Muhammed tarafından kıldırılacaktı.

    Hz. Âişe Basra'yı ele geçirmekle beraber buranın tam desteğini henüz sağlayamamış, Basra'nın önde gelenlerinden Ahnef b. Kays ile kabilesi Temîm'in bir kolu olan Benî Sa'd'ı bir türlü ikna edememişti. Kûfe'yi kazanmak veya bu şehrin Hz. Ali'ye fiilen destek olmasını önlemek amacıyla Kûfe'nin ileri gelenlerine mektuplar gönderdi. Hz. Ali de hemen hemen aynı günlerde Kûfe'nin desteğini sağlamak maksadıyla şehre arka arkaya üç heyet gönderdiyse de bir sonuç alamadı. Vali Ebû Mûsâ el-Eş'arî tarafsız kalmayı tercih ediyordu. Bunun üzerine Mâlik el-Ester, Hz. Ali'nin izniyle duruma el koymak için Kûfe'ye gitti ve Ebû Musa'nın konağını ele geçirdi.
    Hz. Ali kuvvetlerini Kufe dışında topladıktan sonra Basra'ya doğru hareket etti ve şehrin dışında Zaviye mevkiinde konakladı. Daha Zûkâr'dan ayrılmadan anlaşma sağlama ümidiyle Hz. Âişe'nin karargâhına sahabeden Ka'ka' b. Amr't elçi olarak göndermişti. Ka'ka' Basra'ya giderek Hz. Âişe, Talha ve Zubeyr ile görüşmüş, kendilerini, Hz. Ali'nin halifeliği etrafında toplandıkları takdirde katilleri cezalandırmanın kolaylıkla mümkün olabileceği yolunda ikna etmeye çalışmış, onlar da halifenin bu görüşte olması durumunda barışı kabul edebileceklerini bildirmişlerdi. (Taberî, I, 3156-3157)
    Hz. Ali'nin Talha ve özellikle Zubeyr ile bizzat görüşmesi de olumlu sonuç verdi. Hatta Zubeyr, Ali'nin kendisine, Hz. Peygamber'in Ali ile haksız yere mucadele edeceğine dair sözlerini hatırlatması üzerine bu işten vazgeçmek istediğini Âişe'ye bildirdi. Ancak oğlu Abdullah onu korkaklık ve döneklikle suçladı. Bu sırada kimse ne olduğunu anlamadan iki taraf da kendisini savaş içinde buldu. Halbuki taraflar adamlarına, karşıdan bir saldırı olmadan kesinlikle savaşı başlatmamalarını emretmişlerdi. (Taberî, 1, 3183)

    Bir rivayete göre, Hz. Osman'ın katline iştirak edenlerden bir grup barış sağlandığı takdirde cezalandırılacaklarını düşünerek savaşı başlatmıştır. Hz. Âişe ile Hz. Ali savaşı durdurmak için gayret sarfetmişlerse de çarpışmalar bütün şiddetiyle devam etti. Hz. Âişe feryatlarının bir işe yaramadığını görünce Kâ'b'a ön saflara koşarak barış için bağırmasını ve Kur'an'ın hakemliğini istemesini emretti. Fakat Kâ'b bu sırada öldürüldü. İyi bir kumandana sahib olmayan Hz. Âişe kendi safındakilerin kaçmasını önlemeye çalışıyor, ancak birden bire şiddetlenen savaş özellikle Hz. Âişe'nin etrafında cereyan ediyordu. Onun içinde bulunduğu hevdece oklar yağarken kendisini korumak için Abdullah b. Talha dahil yaklaşık yetmiş kişi burada can verdi. Hz. Ali, savaşın Hz. Âişe'nin bindiği devenin etrafında cereyan ettiğini görünce devenin öldürülmesini emretti; onun öldürülmesiyle bir anlamda savaş da sona ermiş oldu.
    Hz. Âişe savaşı devesinin üzerinden idare ettiği için İslâm tarihinde bu olaya "Vakatu'1-cemel" denilmiştir.
    Hz. Âişe'nin hevdecine birçok ok saplanmışsa da kendisi yara almadan kurtuldu. Talha, savaşın daha başlarında rivayete göre Mervân b. Hakem tarafından atılan bir okla öldürülmüştü. Zubeyr ise savaş meydanından uzaklaşmakta iken Vâdissibâ'da Ahnef b. Kays'ın kabilesine mensub bir kişi tarafından öldürüldü. Hz. Âişe'nin devesi düşer düşmez Ali taraftarı olan kardeşi Muhammed ve ayrıca Ammâr b. Yâsir hemen yanına koşarak onu kalabalıktan uzaklaştırdılar. Hz. Âişe yanına gelen Hz. Ali'ye, "Sen galib geldin, artık musamahalı davran" dedi. Hz. Ali de hem Âişe'ye hem de onun yanında savaşa katılanlara son derece iyi davrandı. Savaşta ölen müslümanları bizzat gömdürdü ve Basra'ya girmeden önce ordusuna yağmadan sakınmalarını ve kimseye dokunmamalarını emretti. Medine'ye dönmek üzere Basra'dan ayrılacağı sırada Hz. Âişe'yi bizzat uğurlamaya gitti. Hz. Âişe, meydana gelen olaylardan dolayı mu'minlerin birbirlerini incitmemelerini, kendisiyle Ali arasında şahsî herhangi bir kırgınlık bulunmadığını, onun iyi ve seçkin bir kişi olduğunu söyledi. Kendisine refakat edecek heyete ileri gelen Basra'lılar'dan kırk kadın, kırk kadar da erkek memur edildi. Hz. Âişe, kardeşi Muhammed ile birlikte 1 Receb 36 (24 Aralık 656) tarihinde Basra'dan ayrıldı, önce Mekke'ye gitti, hac ibadetini eda ettikten sonra Medine'ye geçti ve hayatının sonuna kadar orada kaldı.



    HZ. ALİ'NİN HALİFELİĞİ

    Hz. Osman'ın şehid edilmesi üzerine Medine başsız kalmıştı. Bu sırada idareyi, anarşistlerin elebaşısı EI-Gafıki Bin Harb El-Ka'ki ele almıştı. Tabiki her şeye, bu adamın yandaşları el koymuş bulunuyorlardı. Medine'nin esas halkı ise -Ki çoğunu sahabiler ve onların çocukları oluşturuyorlardı- hiç bir şeye karışamıyor, dokunamıyorlardı. Bu belirsizlik beş gün kadar devam etti.
    Elbette ki durumun normale çevrilmesi ve asayişin temin edilmesi için bir Halifenin mutlak surette seçilmesi gerekiyordu. Ama bu nasıl olacaktı? Her halükarda meseleye Muhacir ve Ensar'ın ileri gelenleri bakacak, aralarından birini seçeceklerdi.
    Anarşistler, ne olursa olsun bir önceki halifeyi ortadan kaldırmayı kafalarına koymuş olmalılar ki sonunda bunu yaptılar. Ne varki yeni seçilecek halife üzerinde ihtilafa düştüler. Çünkü ayrıca her grubun çeşitli heves ve amaçları vardı. Bunlardan Mısırlılar, Hz. Ali'yi destekleme eğilimim gösteriyorlardı. Fakat Hz. Ali bunlara katiyyen yanaşmıyordu.
    Basralılar, Talha Bin Ubeydullah'ı istiyorlardı. Fakat köşe bucak arıyor O'nu bulamıyorlardı.
    Kufe’liler ise Zubeyir Bin El-Avam'ı tercih ediyorlardı. Keza Zubeyrbunlardan kaçıyor ve kendilerine yüz vermiyordu.
    Anarşinin getirdiği bu siyasi rekabet ortamında Kufeliler ve Basralılar sıkıntı içine girdiler. Çünkü Mısırlı gruba bağlı kalmak mecburiyetine düştüler. Zira bu iki hizib, desteklemek istedikleri sahabilerin hiç birinden yüz bulamıyor, onaylarını alamıyorlardı. Mısırlı grubunsa böyle bir sıkıntısı şimdilik yoktu. Çünkü en azından bu karışık ortamda Medine'nin idaresine el koymuş bulunan adam, Mısırlı sergerdelerin bizzat başındaki adamın kendisiydi.
    Yukarıda adları geçen bu üç büyük sahabi, anarşisüerin teklifleriyle halife olmayı reddedince bu kez de -Yine büyük sahabilerden- Saad Bin Ebi Vakkas'a baş vurdular. Diğer üçünden başka, şûra üyesi olarak bir o kalmıştı. Tabi o da diğer üç arkadaşı gibi bu teklifi kesinlikle reddetti. Zaten daha önceden de bir köşeye çekilmişti. Bu sefer de Hz. Ömer'in oğlu Abdullah'a gittiler. Abdullah ise diğer sahabilerden çok daha şiddetle bu tekliflerini yüzlerine çaldı.
    Anarşistler bu safhada iyice sıkıntı içine düşmüşlerdi. Çünkü İslam halifesini öldürmüşlerdi, yerine ise bir diğerini seçemiyor-lardı. Keza Medine halkı da şiddetli bir sıkıntı içindeydi. Çünkü Medine'leri, İslamın bu ilk başkenti bir anarşist sürüsünün eline geçmişti. İstediklerini yapıyorlardı. Kendileri ise çaresizlik içindeydiler, ellerinden hiç bir şey gelmiyordu. Fakat içinde bulundukları bu kötü durumdan onları kurtaracak, devletin gidişatını normal seyrine oturtacak bir halifenin seçilmesini de kaçınılmaz görüyorlardı. Aradıkları kişiliği ise Hz. Ali'de görüyorlardı. Çünkü Hz. Ali, hem şûra üyesiydi, hem Hz. Peygamber (s.a.v.)'in amcasıoğluydu. İslamı ilk kabul edenlerdendi ve İslam davası uğruna, kimsenin veremeyeceği değerli hizmetler vermiş, cephelerde cansiperane cihad etmişti. Ayrıca geniş malumatı, ilim ve irfanı, çok değerli fıkhi bilgileri de vardı ki, bu makam için O'na liyakat kazandırıyordu. Yani genel anlamda o günkü emsalleri arasında hepsinden üstün meziyetlere sahipti.
    Bu kez Medine halkı O'na muracaatta bulundu. Yönetimi üstlenmesini teklif ettiler, reddetti ve şöyle dedi:
    "İdarenizde gözüm yoktur. Hem sonra Emîr değil, vezir kalmak (Halife değil, halifeye danışmanlık yapmak) benim için daha hayırlıdır. Ben yine sizinle beraberim. Kimi seçerseniz, ben razıyım."
    Bu iş uzayınca ve anarşistler eyalet askerlerinin Medine'ye ulaşarak idareye el koymalarından, Hz. Osman'ın katillerini yakalayıp cezalandırmalarından iyice korkmaya başlayınca panik içine düştüler. Çünkü sür'atle bir sonuca varmak istiyorlardı. Maksadları tez elden bir halife seçtirmekti. Bu ise Muhacir ve Ensar'ın yetkisindeydi. Onların hakkıydı.
    Halifeyi seçtirmeye muvaffak olurlarsa ve en kötü ihtimalle Medine'deki güçlerini korudukları sürece halife onların kuklası olacak, şehir ellerinde bulunduğu müddetçe hiç birini de cezalandırmaya gücü yetmeyecekti. Ya da sayılarının çokluğu yüzünden onlarla başa çıkamayacak, aleyhlerinde hiç bir işlem yapamayacaktı. Ama ortam bu belirsizlik içindeyken eğer Medine'yi kurtarmak üzere harekete geçmiş bulunan eyalet orduları halife seçilmeden yetişecek olurlarsa onlara asla karşı koyamayacaklardı. Üstelik, kendilerine karşı nefretle dolu bulunan Medine halkı da gelen askerlerin safına geçecek ve Hz. Osman'ın katillerini mutlak surette cezalandıracaklardı. Sonra da halk onların değil, bizzat kendilerinin istediği kimseyi Halife seçecekti.
    Bu noktadan hareketle anarşistler her şeyden önce ve bir an evvel halifeyi seçmek istiyorlardı ve kolları sıvadılar. Hatta halife seçilmeyecek olursa Şûra üyelerini ve büyük saha.bileri öldüreceklerine dair Medine halkını tehdid edeceklerdi. Ayrıca Hilafeti kabul edecek bir kimse bulmadıkları takdirde bu cinayetleri işleyeceklerine ve Medine'de kimi bulurlarsa öldüreceklerine dair halkı tehdid edeceklerdi. Planları buydu.
    Nitekim halkı toplayıp:
    "Ey Medine’liler! Haydin bakalım size iki gün süre tanıyoruz, bu müddet içinde halifeyi seçerseniz ne âlâ, yok seçmezseniz başta Ali ve Zubeyr olmak üzere birçok kimseyi öldüreceğiz!" diyerek ağır tehditler savurdular.
    Başta sahabeler olmak üzere tüm Medine halkı hatta İslam devleti büyük bir fitne ile karşı karşıyaydı.
    Rasulullah (s.a.v.)'in sahabileri Hz. Ali'ye gidip baş vurdular. Halk da toplanıp O'na:
    "Seni seçiyoruz. İslamın başına gelenleri görüyorsun" diye ısrarla kendisini göreve davet ettiler. Hz. Ali onlara şöyle bir cevab verdi:
    "Benim yakamı bırakın ve başka birini arayın. Çünkü öyle dehşetli öyle korkunç bir olay yaşıyoruz ki bu olayın çeşitli cepheleri, çeşitli çehreleri ve renkleri vardır. Buna kalpler dayanamaz, akıllar direnemez."
    Ancak Medine'liler bu sefer de O'na:
    "Seni Allah aşkına göreve çağırıyoruz. Yahu bizim gördüklerimizi sen görmüyor musun? Îslamın ne hale düştüğünden haberin yok mu? Gözlerin bu fitneyi görmüyor mu? Allah'dan korkmuyor musun?" diyerek O'nu çok ağır bir sorumlulukla karşı karşıya bıraktılar.
    Bunun üzerine Hz. Ali onlara şu cevabı verdi:
    "Peki, muşahade etmekte olduğum bu durum karşısında -çaresiz- teklifinizi kabul etmiş bulunuyorum. Ancak şunu da bilmiş olunuz ki doğruluğuna inandığım her hizmet ve görevde sizi de yanımda görmek isterim. Eğer beni yalnız bırakacak olursanız ben de sadece içinizden bîri gibiyim (her biriniz ne kadar sorumlu olacaksa benim de sorumluluk payım sadece o kadar olacaktır.) Tabi ben de idarenizi kendisine emanet etmiş bir kimse olarak dertlerinizi en iyi dinleyecek biriyim."

    Hz. Ali'nin bu cevabı üzerine halk ertesi gün tekrar toplanmak üzere sözleşerek dağıldılar. Ertesi günü Talha ve Zubeyr'i de yanlarına alarak toplanıp Hz. Ali'ye bey'at ettiler. Tarih: Hicretin otuzbeşinci yılı, Zilhicce ayının bitimine beş gün kala ve Cuma günüydü.

    Muhacirlerden Saad Bin Ebi Vakkas, Hz. Ömer'in oğlu Abdullah, Usama Bin Zeyd ve Suhaym, Ensardan da Hassan Bin Sabit, Zeyd Bin Sabit, Kaab Bin Malik, Muhammed Bin Mesleme, Numan Bin Beşir, Rafı Bin Hudeyc, Seleme Bin Vakış, Ebu Said EI-Hudri, Kudama Bin Mez'un, Mesleme Bin Mahled, Abdullah Bin Selam ile Said Bin El-As,Velid Bin Ukba ve Mervan Bin Hakem gibi çoğu Umeyyeoğulları oymağına mensub olup Medine'den Mekke'ye gitmiş bulunanlar hariç halkın tümü oylarını Hz. Ali'ye verdiler.

    Hz. Ali iki tercihten birini yapmak zorundaydı. Bunun üçüncüsü yoktu.

    Birincisi: Ya kendisine yöneltilen hilafet teklifini tamamen reddedecekti- ki bu durumda Medine'deki korkunç ortam sürecek, asilerin şehre ve devlete hakimiyeti devam edecekti. Yarı vahşi bedevilerle şehri işgal altında tutan anarşistler istediklerini yapacaklardı. Belki durum daha da kötüleşecek, asiler şehirde katliamlara bile girişeceklerdi.
    Çünkü bu gözüdönmüş adamlar esasen en büyük cinayeti işlemiş koskoca İslam Halifesini göz kırpmadan gelip gözler önünde ve îslamın kalbinde zulmen katletmişlerdi. Zaten insanoğlu bir kere cinayet işlemeyiversin, ondan sonra başka birçok suç işlemek onun için hiç de zor değildir. Hem sonra bu asiler şûra üyelerini ve Rasulullah'ın sahabilerini öldüreceklerine dair zaten açık açık tehditler savurmuşlardı.
    Ayrıca eğer Eyalet orduları gelir ulaşır da asilerin şehirden çıkmasını, katillerin cezalandırılmasını asayişin teminini isteyecek olursa bu durumda da asilerle İslam ordusu arasında kanlı çatışmalar kaçınılmaz olacak, böyle bir olay ise belki birçok şahabının hayatına mal olacak, üstelik müslümanlar parçalanıp birbirlerinin yakasına düşeceklerdi. Böyle bir kargaşanın çıkmasına ise hiç bir iman ve akıl sahibi taraftar olamazdı.
    Bununla birlikte bir tehlike daha söz konusu olurdu ki o da askerin sivil idareye müdahale etmesi ve Hilafet seçimi gibi halkın işlerine bulaşması ihtimaliydi. Halbuki böyle bir tehlikenin de ortaya çıkmasına engel olmak gerekirdi. İşte Hz. Ali bütün bu büyük sorunları düşünüyor ve muhtemel olan böyle bir karışıklığın daha ortaya çıkmaması için olağanüstü gayretler sarfediyordu. Keza bu sebepten dolayıdır ki halkın hilafet teklifini kabul etti.

    İkinci Tercih'e gelince:

    Kendisine yöneltilen hilafet teklifini reddetmesi halinde müslümanların böylesi kör bir fitneye kurban gidecekleri mukadder olan bir hadise karşısında, teklifi kabul etmekti.
    Bununla da Müslümanların parçalanmasını önlemek, Rasulullah'm Hicret yurdunun halkına güven ve moral kazandırmak, asayişi temin etmek, hilafet makamına eski heybet ve saygınlığını kazandırmak ve Allah'ın kanunlarına yeryüzünde yeniden işlerlik kazandırmaktı.
    Bununla birlikte Hz. Ali ikinci tercihi yapmanın, yani halkın bey'atmı kabul ederek hilafet makamını teslim almanın da çok zor, çok yorucu ve riskli olduğunu biliyordu. Çünkü halife, mevcut şartlar altında canileri derdest edip onlar hakkında gerekli soruşturmayı yapacak ve hak ettikleri cezaya onları çarptıracak otoriteye henüz sahip değildi. Bunu yapabilmesi için daha bir sürenin geçmesi, ortalığın yatışarak asayişin temin edilmesi ve hilafet makamının eski saygınlığını yeniden kazanması gerekiyordu.
    Bu ince noktayı ise halkın bir kesimi bir türlü idrak edemiyordu. Onun için, halifenin henüz gücü yetmediği halde katillere hak etmiş oldukları cezayı mutlak surette vermesi konusunda kendisine baskı yapıyor O'nu sıkıştırıyorlardı.
    Halbuki Halife buna henüz muktedir değildi. Çünkü Medine henüz işgal altında bulunuyordu. Her şeyden önce asilerin Medine'den çıkarılması, dağıtılarak memleketlerine gönderilmeleri veya serhadlere sürülmeleri gerekiyordu.
    Bu duruma ilaveten ayrıca bazı kimseler muhalefet yapacak O'na oylarını vermeyeceklerdi, ki bu tutum Halife'nin çekimser kalmasına sebep olamazdı. Çünkü O Allah'ın kanunlarını tatbik etmek konusunda kimseden çekinemezdi, kimseden korkacak hali yoktu, hakkın tatbikinde kimseye yaranmayı bilmezdi.
    Bey'at alma meselesine gelince halkın önemsediği ve meylettiği sahabilerin ileri gelenlerinden bazıları hariç, bir kısmından oy almayabilirdi (bu pek önemli olmayabilirdi.) Bu sebepledir ki Saad Bin Ebi Vakkas ve Abdullah Bin Ömer'in bey'atini bırakmış ama Talha ve Zubeyr'in bey'atleri üzerinde ısrar etmişti. Çünkü asiler de bunların üzerinde duruyorlardı.
    Hz. Ali, ortam müsait hale gelinceye kadar, cezaları ertelemenin, halk tarafından anlayışla karşılanacağını sanıyordu. Esasen meselenin bu şartlar altında askıya alınması gerekiyordu. Çünkü her şeyden önce asayişin temin edilmesi ve Hilafet muessesininin işler hale getirilmesi çok önemli ve şer'i bir görevdi. Dolayısıyladır ki Hz. Ali ancak halkın ısrarı üzerine ve elinden geldiğince direndikten sonra Hilafet makamını teslim aldı. Aslında O, gerek bu makama gerekse tüm dünya menfaatlerine karşı son derece gözü tok ve çekimserdi.
    Hz. Ali, hilafet makamını teslim alır almaz her şeyden önce asayişi temin etmeyi düşünüyordu. Bu da asilerin Medine'den uzaklaştırılmasıyla ancak mümkün olabilirdi.
    Asiler ise isteklerinin yerine gelmiş bulunduğuna inandıktan sonra dönmeyi göze alabilirlerdi. Yani onlara göre devlet nizamı eğer eski Halifenin ortadan kaldırılmasıyla istikrara kavuşmuş, eski halifenin tayin ettiği eyalet valilerinden de ayrıca kurtulmuş iseler ancak bu takdirde belki dağılmayı kabul edebilirlerdi.
    Esasen Hz. Ali'nin de eyalet valilerini değiştirmek konusunda bazı düşünceleri vardı. Nitekim onları değiştirme kararını verdi. Bu arada sahabilerden ve ileri gelenlerden bazı kimseler ona, ortalık yatışıncaya kadar bu kararı ertelemesini öğütledi iseler de kabul etmedi. Çünkü halifenin, istediği yöneticiyi azledip istediğini tayin etmeye gücü yetmedi mi devlet otoritesini temin edemeyeceğine inanıyordu. Öyle ya valinin Halifeye tabi olduğu nereden anlaşılacaktı. Bunun manası nerede kalacaktı. İmam (yani devlet başkanı) eğer bir valiyi azledemiyorsa bu, o valinin kendini Halife seviyesinde gördüğü, Halifenin emirlerini reddettiği ve hatta kendini halife ilan ettiği anlamına gelecekti. Bu durumda birden çok Halife (birden çok devlet başkanının varlığı) gibi bir şey ortaya çıkacaktı. Bu ise asla caiz değildi ve İslamda bunun yeri yoktu.
    Bu bir taraftan ayrı bir problem oluştururken diğer taraftan asiler de valiler değişmedikçe ortalığın yatıştığına inanmayacak Medine'de kalmakta direneceklerdi.
    Halife ise bu durumda hiç bir şey yapamayacak, eli kolu bağlı kalacak, Allah'ın kanunlarım tatbik etme imkanını bulamayacaktır. Halbuki Hz. Ali Allah'ın emirlerini harfiyyen yerine getirmek ve adaleti tatbik etmekte hiç kimseden çekinecek biri değildi. O halde ne olursa olsun mevcut valilerin azledilmesi ve yerlerine yenilerinin tayini şarttı.
    Bu konudaki kararını kesinleştirdikten sonra Hz. Ali, yeni valileri tayin ederek şehirlere gönderdi. Basra Valiliğine Osman Bin Huneyf i tayin etti. Bu zat Ensar'ın büyüklerindendi. Görevini teslim almak üzere Basra'ya girince eski vali Abdullah Bin Amir, hiç bir itirazda bulunmadan şehri terketti. Ancak oradan Mekke'ye hareket etti. Hz. Ali, Kufe Valisi bulunan Ebu Musa El-Eşari'yi yerinde bıraktı. Ebu Musa, Hz. Ali'ye önceden kendisinin ve idaresindeki halkın bey'atini yollamıştı.
    Halife, Sehl Bin Huneyf'i de Şam'a vali tayin etti. Fakat yeni görevini teslim almak üzere giden bu zat Şam eyalet sınırlarından geri çevrildi. Kesin bilinmediği için O'nu, ya Şam Valisi Muaviye'nin sınır muhafızları bizzat valinin emriyle veya Muaviye adına kendi içtihad ve tahminleriyle geri çevirdiler.
    Mısır'a da Kays Bin Saad Bin Ubade'yi vali tayin ederek gönderdi. Mısır'ın bir önceki valisi Muhammed Bin Ebi Huzeyfe öldürülmüştü. Yeni vali görevini teslim alıp, küçük bir grup hariç halife lehinde halkdan bey'at temin etti.
    Halife'ye oylarını vermeyen azınlık ise Harbeta denilen semte çekildiler. Bunlar baş kaldırmadılar, kimseyle çatışmadılar. Sadece kendilerini halktan soyutlamakla kaldılar. Hz. Ali bu suretle yeni halife olarak Ensar'dan üç zatı üç önemli eyalete vali tayin etmeye muvaffak oldu.
    Bu üç eyalet, cihad bakımından ve serhad olarak büyük önem taşıyordu.
    Mekke'ye gelince Hz. Ali buraya da Halid Bin El-As Bin Hişam Bin El-Muğira El-Mahzumî'yi tayin etti. Fakat yeni vali Mekke'ye girince, ortamın karışıklığından dolayı fitneden çekinip Medine'den uzaklaşmış bir kitlenin, Umeyyeoğullarma mensup bir grubun ve görevlerini bırakmış eski valilerin buraya sökün etmiş olduğunu gördü. Dolayısıyla şehir, yeni valiyi kabul etmedi. Böylece de Mekke valisiz kaldı. Şehirdeki her cemaatin başında o topluluğun ileri gelenlerinden biri bulunuyordu. Binaenaleyh aralarında bir mesele çıktığı zaman başlarındaki lidere müracaat ederek sorunlarını halletmeye çalışıyorlardı.
    Hz. Ali Yemen'e amcasıoğlu Ubeydullah Bin Abbas'ı vali tayin etti. Ubeydullah Yemen'e varınca eski vali Ya'la Bin Umeyye görevini bırakarak diğer azledilmiş valiler gibi o da Mekke'ye gitti. Böylece Şam hariç Yemenle birlikte İslam devletinin tüm eyaletleri Yeni Halife Hz. Ali'nin hilafetini tanıyarak otoritesine baş eğmiş oldu.
    Şam vilayetinin başında ise Muaviye Bin Ebi Sufyan bulunuyordu. Muaviye Hz. Ali'ye bey'at etmedi. Her şeye rağmen Hz. Ali'nin hilafeti toplum tarafından onaylanmış ve meşruluk kazanmış oldu. Bunun üzerine Muaviye'ye de haber yollayarak kendisinden bey'at ve devlet otoritesine bağlılık istedi. Ancak Muaviye işin nereye varacağını ve Medine'deki asi kuvvetlerin durumunun ne olacağı hakkındaki sonuçlan bekleyerek elini ağır tutu. Bey'at konusunda bir görüş bildirmedi.

    (İbn-il Esir, El Kamil terc, c. 3, s. 195-203, 205-208; Îbn-i Kesir, El-Bidaye ve'n Nihâye, c. 7, s. 360-371; Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: C. 3, s. 187-195)

    Hz. Ali'nin Döneminde İslam Toplumunun Durumu

    Hz. Ali döneminde İslam toplumunun durumu, önceki dönemlerden pek farklı değildi. Tatbik edilen nizam, Allah'ın şeriatıydı, uygulanan ve uyulan kanunlar Allah'ın hükümleriydi.
    Değişen tek şey şuydu: Vaktiyle toplum daha çok serhadlerde ve cephelerde cereyan eden fetih olaylarıyla meşgulken şimdi içeride olup bitenlerle uğraşıyordu. Genel bakımdan halkın tutumu böyle idi.
    Valiler ve yöneticilerle ilgili tutumlarına gelince halk bu hususlara daha fazla önem verir olmaya başladı. Çünkü mahalli yöneticiler doğrudan doğruya onlarla ve şehirleriyle ilgiliydiler.
    Ayrıca, gözardı edilemeyecek bir nokta daha vardı: O da müs-lümanların, Hz. Ali'nin hilafetini, Hz. Osman'ın hilafeti gibi karşılamamaları olayıdır. Çünkü Hz. Osman, büyük sahabilerin bile Medine'den çıkmalarını yasaklayan ve halka sıkı bir disiplin uygulayan Hz. Ömer'den sonra idareyi teslim almış ve -tam tersine- halka yumuşak bir muamele göstermiş, adet ve alışkanlığı üzere onları para, servet ve zenginliğe boğmuştu. Bu sebeple halk da O'nu sevmiş, Özellikle ilk günlerinde O'nun karşısında yumuşamışlardı. Hatta bazı kimseler O'nu bu yüzden Hz. Ömer'e üstün bile tutmuşlardı.
    Hz. Ali yönetime gelince o da bir çeşit Hz. Ömer gibi davranmaya başladı. O kadar bol dağıtmadı. Özellikle Kurayşliler'in -Mekke ve Medine'den- çıkmalarına devletin diğer bölgelerine gidip yerleşmelerine engel olmaya çalıştı. Halkının dağılmasından çekiniyordu. Çünkü bu sıralarda Umeyyeoğullari'ndan bir kitle Mekke'ye sökün etmiş yerli halkın bir kısmı ise devletin yeni merkezlerine dağılıp yerleşmeye başlamışlardı.
    Böylece Hz. Ali Hz. Ömer'in disiplinini yeniden yaşatmaya çalıştı. Bu ise kolay değildi. Çünkü insanoğlunun tabiatı, yumuşak bir muameleden sonra sertliğe ve disipline karşı dayanmaya müsait değildir. Onun için halk, Hz. Ali'nin yönetime geçmesiyle psikolojik bir tedirginlik içine girdi.
    Buna ilaveten Hz. Osman'ı şehid eden fitnecilerin Medine üzerindeki hakimiyetleri devam ediyordu. Hak ettikleri ceza da henüz kendilerine uygulanmamıştı.
    Şimdi de vilayetlerin o sırada içinde bulundukları durumlara ayrı ayrı bir göz atalım:
    Yemen'e Hz. Ali tarafından vali olarak tayin edilen Ubeydullah Bin Abbas, görevini teslim almak üzere gidince, kabul gördü. Eski vali Ya'la Bin Umeyye O'na hemen görevi teslim etti. Bölgede hayat normal seyrini sürdürdü, cezalar uygulandı ve şeriat hükümleri mükemmel şekilde tatbik edildi.
    Mekke-i Mukerreme'de ise durum şöyleydi:
    Hac ibadetlerini yaptıktan sonra memleketleri olan Medine'ye dönmekte bulunan birçok kimse Hz. Osman'ın şehid edildiğini yolculuk sırasında duydular. Dehşete düşerek fitneden uzak durmak için tekrar Mekke'ye döndüler. Çünkü Mekke güvenli bir mekandı. Bu mukaddes şehir baskına uğramaz, buraya sığman hiç bir kimse tecavüze maruz kalmazdı.
    Medine'li hacılardan başka ayrıca Umeyye oğulları gibi olup biten hadiselerden dolayı öfkelenmiş birçok kimse de Mekke'ye akın edip gelmişlerdi. Bunlardan biri de Hz. Ömer'in oğlu Abdullah'dı. Sonra Hz. Ali tarafından Mekke'ye tayin edilen vali Halid Bin El-As Bin El-Muğira geri çevrildi. Dolayısıyla Mekke valisiz kaldı.
    Kısa bir süre sonra (sahabilerin ileri gelenlerinden ve Şura üyelerinden olan) Talha ve Zubeyrde Umre ziyareti için Mekke'ye gitmek üzere Hz. Ali'den izin aldılar. O da izin verdi. Onlar da Mekke'ye geldikten sonra bir daha Medine'ye dönmek istemediler. Çünkü buradaki atmosfer, Hz. Osman'ın katillerinin sebeb oldukları Medine'deki karışık ve gergin havadan daha elverişliydi.
    Bir müddet sonra da Hz. Abbas'ın oğlu Kussem, vali tayin edilerek gelip Mekke'ye yerleşti. Otoriteyi sağladı. Bu sefer de fitneden kaçarak vaktiyle gelip Mekke'de yerleşmiş bulunanlar, buradaki atmosferi kendileri için uygun bulmadılar. Burada, geçinmenin zor olduğunu, alışmış bulundukları ticaret hayatı için eski şartların artık mevcut olmadığını, o günlerin gelip geçmiş bulunduğunu, böyle bir hayat için şimdilik Basra'nın daha müsait bir şehir haline geldiğim gördüler ve Basra'ya göçmeye karar verdiler. Bu fikri ortaya atanlar, Hz. Ayşe'yi de kendilerine refakatta bulunması konusunda ikna ettiler.

    Eğer biraderi Abdullah kendisine engel olmasaydı (Hz. Peygamber'in bir diğer hanımı olan) mu’minlerin anası Hz. Hafsa da onlara katılacaktı. Nihayet Mekke'den Basra'ya doğru göç başladı, kafile hareket etti. Kafileye Abdurrahman Bin Attab Bin Useyyid namaz kıldırıyordu.
    Bu zatın babası Attab, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in, Hz. Ebu Bekir'in ve Hz. Ömer'in yönetimleri sırasında Mekke Valiliği görevini uzun süre yapmıştı.
    Mekke'yi terkeden, bu kafilede bulunanların sayısı 700 kişiydi. Çoğunluğu Mekke ve Medine halkı oluşturuyordu. Aralarında Talha, Abdullah Bin Amir, Ya'la Bin Umeyye, Abdurrahman Bin Attab ve Hz. Ayşe de vardı. Yolda Said Bin El As, El-Muğira Bin Şu'be ve Abdullah Bin Halîd Bin Useyyid döndüler. Ancak yol boyunca kafileye sayıları üçbini bulan göçebe bedevilerden de katılanlar oldu.
    Bunların Mekke'yi terketmesinden sonra şehirde ortalık yatıştı. Kafile Hav'ab Suyu civarına varınca yakın bir yerden köpek sesleri geldi.
    Bu sırada Hz. Ayşe bir miktar mola vererek şöyle dedi:
    "Allah'a yemin ederim gece vakti Hav'ab köpeklerinin sesini duyacak olan meğer benmişim! Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.)'den duydum, (bir ara) hanımlarının yanında şöyle demişti:
    'İçinizden, (bir gün) Hav'ab köpeklerinin sesini duyacak olanın hanginiz olduğunu keşke bilseydim."
    Bunun üzerine O'na Hav'ab'da neler olduğunu kendisine anlattılar. O da hemen hareket etti. (îbn-i Kesir, El-Bidaye terc, c. 7, s. 373)

    Medine'deki duruma gelince, buradaki halk Hz. Ali'ye karşı saygılıydı. Bütün müslümanlar o gün için kendisine nasıl hürmet duyuyor idiyseler Medine halkının O'na karşı tutumu da öyle idi. Çünkü o gerçekten de mevcud bulunanların en üstünü, en efdaliydi. Ondan daha efdal olanlar dünyadan göçmüşlerdi.
    Bu nedenledir ki Medine halkı, her şeyden önce O'na karşı duydukları saygının bir nişanesi olarak, ayrıca devlete karşı baş kaldırmış bulunan Hz. Osman'ın katilleri yüzünden şehirde olup biten korkunç durumdan onları kurtarmak için kendisini halife seçmekte süratle davranmış ve bilhassa O'nun seçilmesi konusunda ısrar etmişlerdi.
    Hz. Ali de yapılan bu ısrar üzerine, -önceleri, tekliflerini kabul etmemekte direnmiş ise de- nihayet bu görevi üstlenmenin zaruretine inanarak kendilerine icabet etti. Çünkü bozulan düzeni yeniden rayına oturtmak için "Emir"in varlığı şarttı. Devletin bir başı bulunmalıydı. Fakat görevi teslim alır almaz sahabilerin bir kismı O'ndan hemen, bu canilere hak ettikleri cezayı vermesini istediler. O esasen bunun gerekliliğini bilmiyor değildi.
    Ne varki ortalığın yatışmasını, Halifenin, toplumun bütün kesimlerinden güven alarak güçlü hale gelmesini bekliyordu. Ve çünkü anarşist asiler Medine'ye hakim bulundukları müddetçe otoritesini kullanamayacağının pek âlâ farkındaydı. Gerçek şu ki memleketin daha bazı bölgelerinden kendisine Bey'at henüz gelmemişti.
    Bu kesimlerin biri Şam vilayeti, diğeri ise bazı sahabiler idi. Bilindiği üzere işler karıştığı zaman insan, aklına nasıl esiyorsa çareyi öylece arıyor ki esas problem de buradan kaynaklanıyordu. İşte sahabiler bu yüzden Hz. Ali'ye cezalan hemen infaz etmesi için şiddetli baskılar yapıyorlardı. Halbuki Hz. Ali'nin yapabileceği hiç bir şey yoktu. Mevcut şartlarda herhangi bir otoriteye sahih değildi.
    İşte vilayetlere valilerini gönderiyor, Şam'a tayin ettiği vali eyalet sınırlarından geri çevriliyordu. Hz. Ali ise sertliği ve disipliniyle tanınıyordu. Hakkın, yerini bulabilmesi için asla müsamahakar davranmazdı. Dolayısıyla her ne kadar bazı kimseler O'na ortalık yatışıncaya kadar Muaviye'yi Şam Valiliği'nde bırakması, Talha'yı Basra'ya, Zubeyr'i de Kûfe'ye vali tayin etmesi konusunda ikna etmeye çalıştı iseler de O, bunları dinlemedi. Nitekim danıştığı Abdullah Bin Abbas da onunla aynı görüşü paylaşıyordu.
    Öyle bir ortam yaşanıyordu ki Hz. Ali Şam idaresini devlete baş eğmeğe mecbur etmek için halkı askere çağırdığı zaman onların ne kadar isteksiz olduklarını gördü. Yine de kimseyi zorlamadı. Sadece gönüllü olarak kendisine katılanlarla birlikte çıktı.
    Sancağı, kendi oğlu Muhammed El-Ekber Bin El-Hanefiy-ye'ye verdi. Abdullah Bin Abbas'ı ordusunun sağ kanadının başına, Ömer Bin Ebi Seleme'yi sol kanadın başına Ebu Leyla Bin Amr Bin El-Cerrah'ı ise öncü kuvvetlerinin başına geçirerek Şam üzerine yürüdü. [3]
    Kussem Bin Abbas'ı Medine'de yerine naib bırakarak, tayin etmiş bulunduğu Mısır Valisi Kays Bin Saad'a, Kufe Valisi Ebu Musa el-Eş'ari'ye ve Basra Valisi Osman Bin Huneyf e mesajlar yollayarak ayrılıkçılara karşı giriştiği harekata katılmaları için emirler verdi.
    Bu durumdan da öyle anlaşılıyor ki Hz. Ali, Hz. Osman'ın katillerinden son derece uzaktı. Onları işine karıştırmamış, arzularına uyup, içlerinden hiç birini iş başına getirmemiştir. Halbuki aralarında azılı ve çok güçlü kimseler de vardı. Hz. Ali böylesi bir gailenin içindeyken büyük bir kalabalığın Mekke'den Basra'ya hareket etmiş olduğu haberini aldı. O da hemen Basra'ya doğru (kuvvetleriyle beraber) yola çıktı. Bu kalabalığın Basra'ya ulaşmasını önlemek istiyordu. Fakat geç kalınmıştı.
    Hz. Ali bu kez Şam'dan, yönünü Basra'ya çevirince Medine'ye naib olarak Sehl Bin Huneyf'i bırakarak Kussem'i de Mekke'ye gönderdi. Hz. Peygamber (s.a.v.)'in hanımlarından Ummu Seleme de Hz. Ali ile birlikte sefere katılmak istiyordu ve bu konuda O'na şöyle dedi:
    "Allah'a karşı gelmeyeceğimi ve teklifimi reddetmeyeceğini bilsem seninle birlikte çıkardım. Ama işte oğlum Ömer, Allah'a yemin ederim ki, O'nu canımdan daha çok seviyorum, seninle beraber olacak, göreceklerini o da görsün. Kaderini seninle paylaşsın."
    Nitekim Ömer Hz. Ali'yle beraber sefere çıktı. Hz. Ali O'nu ordunun sol kanadında görevlendirdi. Hep O'nunla beraber oldu. Sonra Bahreyn'e görevli olarak gönderdi. Neden sonra da O'nu vazifesinden azletti.[4]
    Bazıları Hz. Ali'ye sefere çıkmamasını, çıktığı takdirde bir daha Medine'ye dönemeyeceğini, sadece yaptığı çağrıya icabet edenleri görevlendirerek yollamakla yetinmesini öğütlediyseler de gönüllülerin başında gitmekte ısrar etti. Hz. Ali böylece Medine'den ayrılınca naib olarak yerinde Sehl Bin Huneyf kalarak idareyi yürütmeye, şeriat ahkamını Hz. Ali adına uygulamaya çalıştı. Hz. Ali ise nihayet Zîkâr denilen mevkiye ulaşarak burada, eyaletlerden ordusuna katılmak üzere gelecek askerleri beklemeye koyuldu.
    Bu sıralarda Mısır'ın durumuna gelince: Hz. Ali'nin tayin ettiği yeni vali Kays Bin Saad Bin Ubad görevini teslim almak üzere buraya herhangi bir sıkıntıyla karşılaşmadan girdi. Eski vali Abdullah bin Saad Bin Ebi Şerh daha önce idareyi bırakarak buradan ayrılmış, yerini Muhamed Bin Ebi Huzeyfe teslim almıştı. Ancak çok geçmeden öldürülmüştü. Kays Bin Saad Mısır'a girer girmez Hz. Ali lehinde halkın oyunu aldı. Sadece bey'at etmeyen bir grup kaldı. Onlar da toplumdan soyutlanarak Harbeta denilen semte çekildiler ve Hz. Osman'ın katillerinin cezalandırılması talebinde bulundular, ama ne herhangi bir kimseyle çatışmaya girdiler ne de idareye karşı baş kaldırdılar.
    Vali Kays da onlara dokunmadı. Bunların arasında: Mesîeme Bin Mahled, Muaviye Bin Hudeyc, Bişr Bin Ebi Artaa ve daha başkaları da bulunuyordu. Hz. Ali'nin taraflarından bazı kimseler, O'na bu adamları zor kullanarak idareyi onaylamalarını temin etmesi için Kays'a emir vermesini istediler, onlara göre bu suretle Mısır muhalif güçlerden temizlenmiş olacaktı. Bunun üzerine Hz. Ali validen böyle yapmasını istediyse de vali kendi görüşünün daha doğru olduğuna kanaat getirerek Mısır'ı terketti ve Hz. Ali ile görüşmek üzere Medine'ye döndü.
    Yerine Mısır Valiliğini Hz. Ebu Bekir'in oğlu Muhammed teslim aldı ve Hz. Ali'ye oylarım vermeleri için Harbeta'daki ayrılıkçılara baskı yapmaya başladı. Nihayet taraflar arasında çatışma çıktı. Vali Muhammed Bin Ebu Bekir ayrılıkçılara karşı başarılı olamayınca Hz. Ali bu kez de O'nu görevden alarak yerine El-Eşter En-Nah'i'yi tayin etti. Fakat Ester görevini teslim almak üzere Mısır'a giderken daha yolda zehirlenerek öldü.[5]
    Bu sefer de Hz. Ali hiç değilse ortalık yatışincaya kadar Mu-hammed'i yerinde tutmaya çalışarak Kufe halkını O'na yardıma koşmaları için teşvik ettiyse de hiç bir gayret göstermediler. Fakat ısrar edince küçük bir askeri birlik hareket etti. Ne var ki henüz Mısır'a varmadan Amr Bin El-As, Muaviye adına bu bölgeyi ele geçirerek Vali Muhammed Bin Ebu Bekir'i de öldürdü.
    Böylece Hicretin 38'nci yılından itibaren Mısır eyaleti Hz. Ali'nin hilafet sınırları dışında kaldı.
    Kûfe'ye gelince: Buranın valisi daha önce Ebu Musa El-Eş'ari idi. Hz. Ali halife seçilince yine O'nu yerinde bıraktı. Kufe halkının O'na karşı duydukları yakınlık ve bağlılık sebebiyle böyle yaptı.
    Nitekim Ebu Musa da önceden hem kendi adına hem de Kufe halkı adına Hz. Ali'ye bey'at etmişti. Ebu Musa daima barış taraftarıydı. Husumeti hiç sevmezdi. Özellikle müslümaniar arasında mücadele çıkmasına son derece karşıydı. Kufe halkının siyasi görüşleri de birbirini tutmuyordu.
    Nitekim bir kısmı Zubeyr'i destekliyor, diğer bir kısmı ise Hz. Ali'yi tercih ediyorlardı. Buna rağmen Ebu Musa Kufe halkının tamamına karşı idareyi onaylamaları için baskı kullanmak istemiyordu. Bazı kimseler ise böylesini daha uygun görüyorlardı.
    Nitekim Hz. Ali Ebu Musa'ya bir mesaj göndererek O'nu muhaliflere karşı sert davranmaya çağırdı. Ebu Musa ise hiç kımıldamadı. Bunun üzerine O'nu ikna etmeleri için Muhammed Bin Ebu Bekir ile Muhammed Bin Cafer'i kendisine gönderdi. Bunun da bir faydası olmadı. Ardından da Abdullah Bin Abbas'la El-Eşter'i gönderdi. Bu da bir sonuç vermeyince oğlu Hasan'ı ve Am-mar Bin Yasir'i gönderdi. Hasan, gerçekten de Kufe halkına karşı çok güzel ve yapıcı bir konuşma yaparak onları halifelerine yardımcı olmaları için davette bulundu. Bu konuşmanın halk üzerinde etkisi çok olmuştu. Nitekim Hasan Kûfe'den ayrılınca birkaç bin kişi kendisine refakat etti. Bunların bir kısmı Fırat üzerinden,diğer kısmı da karadan hareket ettiler. Toplam sayıları altibin kişiydi.
    El-Eşter de Vali Ebu Musa'yı valilik binasından çıkmaya mecbur etti. Ebu Musa ise Kûfe'den ayrılarak Mekke'ye gidip yerleşti. Halife Hz. Ali bu sıralarda Zi-Kar denilen mevkiye kuvvetleriyle beraber ulaşmış, burada Kûfe'den gelecek destek güçleri bekliyordu.
    Basra'ya ise bu sırada Halife, yeni vali olarak Osman Bin Hu-neyf i göndermişti. Osman görevini teslim almak üzere şehre girince eski vali Abdullah Bin Amir, Mekke'ye gitmek üzere burayı terketti. Şehirde görüş ayrılıkları hüküm sürüyordu. Siyasi hava hiç de iyi değildi.
    Çok geçmeden Mekke'den hareket eden göç kafilesi de buraya ulaştı. Bunun üzerine eski vali Abdullah Bin Amir gizlice şehre girdi. Bunu haber alan yeni vali Osman Bin Huneyf tedbir almak istedi. Fakat durum çok kötüydü. Basra'lıların bir kısmı korkuyor, bu sebeple de Vali'ye bağlılık gösteremiyorlardı, bir kısmı öncülük yapmaya çalışıyorlardı, bir kısmı çekimserdi, bazıları Hz. Osman'ın katillerinin cezalandırılmasını istiyordu, kimileri de Hz. Ali'yi destekliyorlardı.
    İşte bu sırada Mekke'den gelen kafile Basra'ya girdi. Şehrin Mirbed denilen semtinde taraflar karşılaştılar. Önce Mekke'den gelenler adına Talha ve Zubeyr birer konuşma yaptılar. Fakat Vali Osman Bin Huneyf'in adamları onlara sert davrandılar. Bunun üzerine ortalık gerginleşti, taraflar neredeyse birbirlerine gireceklerdi. Bunun üzerine Hz. Ayşe müdahale edince Vali Osman Bin Huneyf'in cemaati de ikiye bölündü. Bunlardan bir kısmı Hz. Ayşe'nin saflarına geçti. Yanında kalan adamlarının başında ise Ha-kîm Bin Cebele El-Abdi adında biri vardı ki bu adam anarşistin tekiydi. Vaktiyle Hz. Osman'a dil uzatmış fitneyi körüklemişti. Bu adam nihayet ortalığı kızıştırarak tarafların birbirleriyle çatışmaya girmelerine sebep oldu.
    Kavga büyüyecekti. Fakat her şeye rağmen uzlaştılar. Çünkü esasen taraflardan biri diğerine düşman gözüyle bakmıyordu. Bilakis birbirlerini kardeş olarak biliyorlardı. İhtilaf ise siyasi görüş farklarından kaynaklanıyordu.
    Ne varki kargaşa bazen taraflardan birini aşın davranmaya İtiyordu. Sonunda taraflar, Medine'ye bir elçi gönderip Talha ve Zubeyr'in zorla mı yoksa istekleriyle mi Hz. Ali'ye oylarını verdiklerini tesbit etmek için aralarmda ittifaka vardılar. Eğer Hz. Ali'ye oy vermeye mecbur edildikleri tesbit edilirse (yeni vali) Osman Bin Huneyf, Basra valiliğinden çekilecek, yok eğer istekleriyle oy verdikleri anlaşılacak olursa Mekke'den gelen işgalciler Basra'dan çekilecekti. Ancak elçi Medine'den dönünceye kadar, taraflardan her biri hakim olduğu yerleri elinde tutmaya devam edecek. Zubeyrve Talha istedikleri yere gidebilecek, namazı, halka Osman Bin Huneyf kıldıracak, devlet hazinesi de O'nun tasarrufu altında bulunacak ve Basra'yı o yönetecekti.
    Medine'ye elçi olarak Kaab Bin Sevr gitti. Talha ve Zubeyr'in
    Hz. Ali'ye hangi şartlar altında oy verdiklerini soruşturdu ise de kendisine cevab verecek birini bulamadı. Ancak Usama Bin Zeyd onların baskı altında oy verdiklerini anlattı. Tabi bu cevap Medine'de kötü bir yankı yaptı. Neredeyse çok büyük bir olay çıkacaktı. Çünkü halk çıkan bu fitne ateşini söndürmeye çalışırken böyle bir davranışı tasvip edemezdi. Kaab haberi Basra'da anlatınca yine ortalık karışmaya başladı.
    Bunun üzeine Hz. Ali, Basra'daki valisini azarlayarak:
    "Esasen, müslümanlar arasında ayrılık çıkmasından korkulduğu için Talha ve Zubeyr'e beyitte bulunmaları konusunda baskı yapıldı" ifadesini kullandı.
    Bunun üzerine Vali Osman Bin Huneyf'in taraftarları azaldı, desteğini kaybetti. Saflarına sızmış bulunan anarşistler bile, bu şekilde davranarak otoritesini kaybetmesine kızdılar ve bu kötü niyetli adamlar valinin üzerine hücum ederek O'nu hapsettiler. Sakalının ve kaşlarının bütün kıllarını söktüler. Sonra da Basra'dan çıkararak O'nu kovdular. Bu vaziyette Hz. Ali'nin bulunduğu Zİ-Kâr mevkiine geldi. Yine ucuz kurtulmuş, öldürülmemişti. Çünkü esasen Osman Bin Huneyf, taraflardan birine düşman ya da bir savaş suçlusu değildi. Müsbet bir kişiliğe sahipti. Ne varki desteğini ve otoritesini kaybetmişti. Tartıştığı hasımları karşısında zayıf görüşüyle mağlup olmuştu. Sonra da ayak takımının hakaretine maruz kalmış, O'nu şehirden çıkarmışlardı.
    Eğer bu ihtilaf bazı mu’minlerin -ne yazık ki- yanlış tasavvur ettikleri gibi olsaydı Osman Bin Huneyf muhakkak öldürülür ya da en azından esir alınırdı. Çünkü O, hasım taraflardan birinin lideriydi.
    O'nun Basra'dan çıkarılmasından sonra halka bu kez, (Eski Mekke Valisi'nin oğlu) Abdurrahman Bin Attab Bin Useyyid namaz kıldırmaya başladı. Şehir de Mekke'den gelen işgalcilerin hakimiyeti altına girdi. Vaktiyle Basra'dan Medine'ye gidip adları Hz. Osman'ın şehid edildiği olaya karışan cinayet zanlılarının, (Harkus Bin Zuheyr El-Adiy hariç) hepsi öldürüldüler. Hiç biri kurtulmadı. Öldürülenlerden biri de elebaşılardan Hakim Bin Cebel El-Abdi idi. Tabi katillerin öldürülmesi sorunun hafiflemesine hiç de yaramamış, bilakis, yaraya tuz, biber ekmişti. Çünkü katillerin mensub oldukları kabileler bu olay karşısında tepki göstermişlerdi.
    Bunlardan biri de Beni Abdilkays (Abdulkaysoğulları) kabilesi'ydi. Nitekim Hakim Bin Cebele'nin öldürülmesi olayı üzerine Hz. Ali'ye karşı baş kaldırmış, üzerine yürümüşlerdi. Halbuki Hz. Ali bu konuda hiç bir şey söylememişti. Her ne kadar öldürülmelerine tarafdar idiyse de bu amaçla herhangi bir emir ve talimat vermiş değildi. Çünkü içinden arzu etmekle beraber, meselenin getireceği sonuçları iyi hesaplamadan hemen aceleden karar vermenin doğru olmadığım biliyordu.
    Basra'yı işgal eden kuvvetler, Hz. Osman'ın geriye kalan katillerini temizlemek üzere diğer şehirlerdeki yetkililere de mesajlar gönderdiler.
    Bu olaylar cereyan ederken Hz. Ali El-Kaka Bin Amr Et-Temîmi'yi elçi olarak Basra'ya yolladı. Hz. Ali'nin bu temsilcisi Hz. Ayşe, Talha ve Zubeyr'le görüşüp konuştu. Fitnecilerin öldürülmesi sebebiyle halkın parçalanmakta olduğunu, bu intikam hareketleri eğer her şehirde tekrar edilecek olursa tehlikenin hangi boyutlara ulaşabileceğini kendilerine anlatmaya çalıştı.
    O'na, "Peki senin görüşün nedir?" diye sorunca, O şu cevabı verdi:
    "Bu öyle bir yaradır ki önce onu teskin etmek gerekir. Önce birlik ve beraberliği sağlamak lazımdır. Ortalık yatışıp halk birbirlerine karşı güven duygusuna sahip olduktan sonra, bu fitneyi başlatanların meselesine bakarız. Ben bu sözümü söylüyorum, fakat Allah bu ummetten almak istediğini alıncaya kadar bu fitnenin kolay söneceğini tahmin etmiyorum. Çünkü bu kargaşa çok korkunç bir şekilde yayılmış, ummet büyük bir belaya maruz kalmıştır."
    Ka'ka'ı dinleyenler görüşünü beğendiler ve:
    "Eğer Ali de bu görüşe katılırsa onunla uzlaşırız" dediler. Elçi Ka'ka' Hz. Ali'nin yanma dönerek yaptığı görüşmeler hakkında bilgi verip memnun bir şekilde döndüğünü anlatınca Hz. Ali çok sevindi.
    Sonra Basra'dan, karargahı Zi-Kâr'da bulunan Hz. Ali'ye heyetler geldi. Öyle bir ortam oluştu ki artık Mudaroğulları, Rabiaoğulları, Yemen’liler derken taraflara bölünmüş parçalanmış insanlar birbirlerine kavuştular. Herkes oturup artık barışı konuşuyordu. Bütün halk, işlerin artık yoluna girdiğini sanıyordu. Onlara göre barışın gelmesine ramak kalmıştı. Basra'lılar birlikte görüşüp bir çözüme varmak üzere Hz. Ali'yi davet ettiler. O da kabul edip hareket etmek istediği sırada beraberinde bulunanlara hitaben:
    "Bakın, Hz. Osman'ın şehid edilmesinde parmağı bulunanlar sakın bizimle birlikte gelmesinler!" diye uyanda bulundu.
    Hz. Osman'ın katillerinden, Hz. Ali'nin de safları arasına sızmış bulunan fitneciler, eğer barış yapılırsa elbetteki böyle bir sonucun, aleyhlerinde olacağını, hak ettikleri cezaya çarptırılacaklarını anladılar. "Peki neden sonumuzu kendi elimizle hazırlayalım?" diyerek hemen harekete geçip yeni bir fitne için aralarında gizlice görüşmelere başladılar.
    Onları organize eden Meşhur elebaşı Yemenli yahudi Abdullah Bin Sebe' kimsenin fikrini beğenmiyordu.
    Nihayet (taraflar birbirlerine yaklaştıkları sırada bir bahane bulup çatışma çıkarılarak) fitnenin yeniden körüklenmesi (orduya sızmış bulunan anarşistler tarafından) gizlice kararlaştırıldı. İki tarafa ait kuvvetler birbirlerine yakın mesafede konaklamışlardı. Hz. Ali Abdullah Bin Abbas'ı iyi niyet elçisi olarak Talha ve Zubeyr'e, onlar da Muhammed Bin Talha'yı Hz. Ali'ye gönderdiler.
    O gece barış görüşmeleri yapıldı ve gece olaysız geçti.
    Hz. Ali, Basra yakınlarında ve Basra'lı kuvvetlere ait askeri kampa yakın bir yerde karargahını kurmuştu. Fitneciler hemen harekete geçtiler. Çok basit sebeplerle Önce taraflara mensup çocuklar arasında kavga çıkarttılar. Sonra köleler işe karıştı ve peşinden hava gerginleşince halktan ayak takımı ve sefih insanlar da kavgaya bulaştılar.
    Bu safhaların hiç birinde fitneciler sahnede yoktu. Komploları anlaşılmasın, planlan keşfedilip bozulmasın diye doğrudan olayın içine girmemeye son derece dikkat ediyor, deşifre olmamaya çalışıyorlardı.
    Nihayet olay öyle gelişti ki her iki tarafa mensup kuvvetler birbirlerine hücum etmek üzere karşı karşıya durup savaş düzenine geçtiler. Hz. Ali aradaki boşluğa çıkarak Talha ve Zubeyr'i çağırıp onlarla konuştu. Bu arada Zubeyr'e,
    "Rasulullah (s.a.v.)'in sana Ali ile dövüşeceksin, hem de sen haksız olduğun halde...' buyurduğunu hatırlıyor musun?" diye sordu.
    Zubeyrbüyük bir pişmanlık içinde, "Evet hatırlıyorum, eğer önceden hatırlamış olsaydım çıkıp buraya gelmezdim" cevabını verdi ve başını alıp uzaklaştı gitti.
    Vadi's-Siba' (Aslanlar Vadisi) adıyla bilinen bir yere varınca -ne yazıkki aşere-i mubeşşereden biri olan bu büyük insan- îbni Curmuz adında bir caninin giriştiği suikast sonucu şehid oldu.
    Sebeî fitneciler nihayet müslümanlan birbirlerine kırdıracak savaşı başlatmaya muvaffak olmuşlardı. Savaş başlarken Hz. Ali taraflara bir kez daha silahlarını bırakmaları çağrısında bulundu. Fakat iş artık O'nun kontrolünden çıkmıştı. îki ordu birbirlerine girdiler. Basra ordusu otuzbin kişiden fazlaydı. Hz. Ali komutasındaki Kufe Ordusu ise yirmibinin üzerindeydi.
    Tarih, Hicretin 36'ncı yılı Cemaziyelahir ayının ortalarıydı.
    Hz. Ayşe'nin mahfesini taşıyan devenin önünde kanlı bir vuruşma cereyan ediyordu. Devenin yularını tutarak Hz. Ayşe'yi korumaya çalışan yetmiş kişi öldürüldü. Nihayet Hz. Ayşe'nin nerede olduğunun bilinmemesi için devesinin ayakları kesildikten sonra savaşın hızı kesildi ve Basra'lılar yenildiler. Talha ağır yaralandı, kan kaybediyordu. Hz. Ayşe'yi mahfesiyle birlikte Abdullah Bin Halefin evine taşıdılar. Çok elim bir faciaydı bu.
    Tarihçilere göre Basra Ordusundan onbin kişi, Hz. Ali'nin ordusundan da beşbin kişi şehid olmuşlardı.
    Korkunç manzarasını bir kat daha artırmaya çalışarak tarihçilerin bize naklettikleri bu savaşı biraz inceleyip gerçekten düşman taraflar arasında mı yoksa esas kardeş oldukları halde bir an için şeytana uyan, kendilerini duygularına kaptıran ancak daha sonra akıllarını başlarına alan taraflar arasında mı cereyan ettiğini şöyle bir inceleyelim:
    Bunu ancak sonuçlardan anlayabiliriz, şöyle ki:
    Basra Ordusunu Talha, Zubeyrve Hz. Ayşe sevk ve komuta ediyorlardı. Şimdi öbür orduyu idare edenlerin bunlar hakkındaki tutum, davranış ve kanaatlerine bakalım:
    Savaşın kızıştığı bir sırada, Hz. Ali ordusunun komutanlarından ve önemli şahsiyetlerinden El-Ka'ka' Bin Amr Et-Temîmi, Basra ordusu komutanlarından Talha ile bir an yüzyüze geldi. Talha yaralıydı. El-Ka'ka O'na nazikçe:
    "Ey Muhammed'in babası! Bak yaralısın. Ne olur sığınaklardan birine girsen" diye uyarmaya çalıştı.
    Şimdi biraz düşünelim, bir ordunun kahramanı, karşısındaki ordunun komutanına yaralı rastlar da O'na gidip istirahat etmesini, yarasını sarıp kurtulmasını mı, yoksa üzerine hücum edip O'nu öldürmesini mi ister?
    îbnî Cermuz savaştan sonra, yediği haltı sözde Hz. Ali'ye müjdelemek üzere gelip huzuruna girmek için görevliye, "Zubeyr'in katili geldi, ne dersin" diye kendini tanıtınca Hz. Ati de, "Girsin, fakat önce O'na cehenneme gireceğini müjdele de öyle içeriye al"
    cevabını vermişti.
    Burada biraz düşünmek lazımdır:
    Acaba bir komutan, karşısındaki düşman ordusu komutanının öldürülmesinden dolayı sevinç mi duyar yoksa, "Kim onu öldürdüyse cehenneme girecektir" der ve O'nun katiline karşı nefretini böyle açıkça dile mi getirir?
    Mesele bu kadarıyla da kalmadı, Hz. Ali savaştan sonra Hz. Ayşe'yi ziyaret etti, aleyhinde konuşanları cezalandırdı.
    O'nu Recep Ayı başlarında kardeşi Muhammedle uğurlarken kendisine, layık olduğu Önem ve saygının gösterilmesi tavsiyesinde bulunarak, "O sizin, dünyada da ahirette de peygamberinizin zevcesidir" dedi.
    Kendisine önemli miktarda para vererek gönlünü almaya çalıştı ve hizmetinde bulunmaları için bir grup hanımı görevlendirdi. Hz. Ali, Hz. Ayşe'yi Abdullah Bin Halefin evinde ziyaret ettiği sırada, aynı evin başka bölümlerinde ordusuna karşı savaştıkları sırada yaralanmış Basra'li askerler bulunuyordu. Bu hususu çok iyi bildiği, bu durumdan haberdar olduğu halde, tamamen bilmemezlikten gelerek büyük bir alicenaplık örneği verdi.
    Çünkü esas itibariyle iki taraf zaten düşman değillerdi. Eğer birbirlerinin gerçek düşmanları olsalardı, başlarına daha feci akıbetler gelecekti.
    Hz. Ali ayrıca savaş sırasında (gerçek düşmanlarla yapılan savaşlardan tamamen farklı bir siyaset izlemiş) askerlerine kaçan hiç bir kimseyi kovalamamalarını, yaralanmış birine karşı artık hamle yapıp onu öldürmemelerini, hiç bir eve girmemelerini, kimsenin malına el koymamalarını, kadınlara, çocuklara, silahsızlara ve savaşa katılmamış bulunanlara karşı silah kullanmamalarını sıkı bir şekilde tembihlemişti.
    Bütün bunlar asil bir kardeşlik duygusunun delilleridir. Ne varki şeytan aralarına girmiş onları birbirlerine düşürmüştü.
    Taraflardan her birinin kendine mahsus görüşleri vardı. îki tarafın da sırf hakkın tecellisi uğruna samimi niyetleriyle uğradıkları bu akıbetlerden dolayı Allah katında büyük mükafatlara nail olmalarını umarız.'[6]
    Savaştan üç gün sonra Abdullah Bin Abbas, Basra'ya Hz. Ali tarafından vali tayin edildi Zaten Basra halkı daha önce 4e Hz. Ali'ye oylarını vermişlerdi. Hz. Ali buradan aynı gün Şam'a hareket etti.
    Şam'daki durumlara gelince, buranın valisi ta Hz. Ömer devrinden beri Muaviye Bin Ebi Sufyan'dı.
    Buranın halkıyla iyi ilişkiler kurmuş, halk da O'nu sevmişti. Kendine has üslubu ile onlara karşı yumuşak davranmış, onlar da kendisine boyun eğmişlerdi. Bazen tatlı sert muamele etmiş, böyle durumlarda da boyun eğmek zorunda kalmışlardı. Hülasa birbirlerine alışıp kaynaşmışlardı.
    Şam halkı Muaviye'den başkasını başlarında idareci olarak görmek istemiyorlardı. Medine'de fitne koptuktan, asiler idareye el koyup Halife'yi zulmen öldürdükten sonra Numan Bin Beşir, Halife'nin kanlı gömleği ile, içinde hanımının parmaklarını Şam'a götürüp halka gösterince ahali galeyana gelerek önce Halife'nin böyle tamamen haksız yere katledilmesine fevkalade üzüldüler, feryad edip ağladılar.
    Çünkü bir bakıma Halife çok yaşlıydı, sonra rezil ve alçak bir eşkıya sürüsü eliyle katledilmişti. İkinci bir nokta da şuydu ki kimse bir şey yapamıyor, bozulan düzeni rayına oturtamıyordu. Çünkü bir sürü anarşist Medine'ye musallat olmuş, Rasıılullah'ın bu hicret yurdunu ellerine geçirmişlerdi.
    Şunu da göz ardı etmemek lazımdır ki Medine'den Şam'a bir haberin intikal etmesi bir aylık zaman isterdi. Dönüş için de keza bu kadarlık bir süreye ihtiyaç olurdu. Tabii bu kadarlık uzun bir müddet içinde daha bir çok sorunlar doğar ve bunlardan sebeb de yine bir zaman daha kayba uğrardı. îşte bu şartlar altında Hz. Ali'nin halife seçildiği haberi neden sonra Şam'a ulaştı.
    Fakat Şûra üyelerinden olan Saad Bin Ebi Vakkas, ayrıca Usama Bin Zeyd, Muhammed Bin Mesleme, Hassan Bin Sabit, Zeyd Bin Sabit, Kaab Bin Malik gibi sahabiler ve daha başkaları da O'na oylarını vermemişlerdi. Bunlara ilaveten, yine Şûra üyeleri olan Talha ve Zubeyrde baskı altında Hz. Ali'ye oylarını vermişlerdi.
    O günlerde Şûra üyeleri olarak şu zevat hayatta bulunuyorlardı:
    Hz. Ali -ki halife adayıydı-, Talha ve Zubeyr - Bunlar da oylarını baskı altında Hz. Ali'ye vermişlerdi- Saad Bin Ebi Vakkas ise Hz. Ali'ye hiç oy vermemişti.
    Meselenin, esasen incelenmeye ihtiyacı vardı. Bütün bu olup bitenlerle beraber Hz. Ali aslında duruma hakim değildi. Dolayısıyla Hz. Osman'ın katillerinin cezasını veremiyordu. Çünkü katiller Medine'ye musallat olmuş vaziyetteydiler. İşte Şam'a haberler bu şekilde ulaşmış, Muaviye mevcut durumun bundan ibaret olduğunu öğrenmişti. Bu haberler doğru olmakla beraber, Muaviye'ye intikal şekli O'nun Hz. Ali'ye oyunu vermesi için bir süre daha beklemesini gerektiriyordu.
    Buna ilaveten hem kendisi hem Şam halkı Halife'nin katledilmesinden dolayı son derece büyük bir üzüntü içinde bulunuyorlardı. Keza ummetin ulularından olan bazı sahabileriri, sırf fitneye bulaşmamak için Medine'yi terk ederek Mekke'ye çekildikleri veya Medine'de asilere itiraz ettikleri yolunda Şam'a çeşitli haberler geliyordu.
    Bu arada yeni Halife Hz. Ali de vilayetlere yeni valiler tayin ediyor, Sehl Bin Huneyf i de Şam'a vali olarak gönderiyor, Muaviye'yi azlediyordu.
    Yeni vali Sehl Bin Huneyf, Şam eyalet sınırlarından geri çevrilirken Muaviye ise sonun nereye varacağını beklemeye koyuluyordu. Bu gergin bekleyiş böyle devam ederken Muaviye, bir süre sonra Halife'ye karşı örgütlenmiş büyük bir kalabalığın Mekke'den Basra'ya hareket ettiğini, başlarında da Mu’minlerin anası Hz. Ayşe'nin, Talha ve Zubeyr'in bulunduğunu haber aldı.
    O halde bu durumdan Hz. Ali'nin henüz otoriteyi sağlamadığı, dolayısıyla O'na bey'at etmek için bir süre daha beklemek gerektiği anlaşılıyordu. Muaviye'nin kanaati buydu. Nitekim sonucu beklemeye devam etti. Şam halkı da O'nunla birlikte sonucu bekliyordu.
    İşte bu sıralardaydı ki -anlattığımız- Basra olayları cereyan etti. Cemel Harbi patladı. Müslümanlar üzüntüye boğuldular. Peşpeşe cereyan eden bu gelişmeler, Muaviye'nin Hz. Ali'ye bey'at etmesini hep geciktiren birer sebep oldu. Muaviye'nin ve beraberinde bulunanların görüşü buydu ve bu bir içtihattı.
    Ernir'ül-Mü'minin Hz. Ali'nin görüşü ise bundan farklıydı. O her şeyden önce Muaviye'ye Halife'nin tayin ettiği bir vali olarak bakıyordu. Halife O'nu görevden aldığı zaman bu makamı tahliye etmesi, görevini onayladığı takdirde ancak devam etmesi gerekirdi.
    Vali bir "Tabi' (Muctehid'e uymak zorunda bulunan)" biriydi. Muctehid değildi. Valiye düşen görev, Halife'ye, idaresindeki ahaliyle birlikte bey'at etmekti. Çünkü esas olan Medine halkının bey'at etmesiydi ki zaten Medine'liler Hz. Ali'ye bey'at etmişlerdi.
    O halde bu savsaklamanın anlamı neydi? Görüşünün başta alınması için o, acaba şûra üyelerinden biri miydi? Madem ki Halife O'nu azletmişti o halde Halife'nin emrine uymalıydı.
    Hz. Ali'nin, Muaviye hakkındaki görüşleri de bu merkezdeydi ve bu görüşler doğruydu. Çünkü ortalığın istikrara kavuşmadığını asilerin henüz Medine'de ve devleti ele geçirmiş durumda bulunduklarını görüyor, her şeyden önce halkın güven oyunu ve desteğini alma gereğine inanıyordu.
    Halk güçlü bir idareye karşı güven duygusuna kavuştuktan sonra ancak bu asiler memleketlerine gönderilebilir, birlikleri, damıtılarak bozulabilirdi. Ve ancak bu suretle hakimiyet sağlanarak hak ettikleri cezaya çarptırılabilirlerdi. Fakat şu anda güçlüydüler, Medine'de istediklerini yapabilirlerdi. Üstelik onları cezalandırmak da çok zordu. Hatta Emir'ül-Mü'minin onları cezalandırmaya kalksa belki de karşılıkta bulunacak hem O'nun hem de Medine halkının canına kastedeceklerdi.
    Bu da Hz. Ali'nin içtihadıydı ve (samimiyetle sırf îslamı ve müslümanları bu fitneden kurtarmak maksadıyla) böyle düşündüğü için umulur ki Allah katında sevab ve mukafata nail olmuştur.
    Hz. Ali elbette ki bu nazik dönemde Şam Valisi'nin tutumunu onaylamadı. Zira Valinin verilen emri yerine getirmekten başka bir seçeneği olmamalıydı. Ama mademki başına buyruk olmuştu Hz. Ali de halife olarak hakkın tecellisi için gerekirse şiddete baş vurmaktan geri kalamazdı, yumuşak davranmak O'na göre bir çeşit zaaftı; o halde işleri rayına oturtmak için silkinmek ve Şam üzerine yürümek gerekirdi.
    Nitekim bir ordu hazırlamıştı. Şam'a hareket etmek üzereyken Mekke'de örgütlenenlerin gailesi ortaya çıkınca seferinin yönünü değiştirmek zorunda kalmış, Irak üzerine yürümüştü.
    Yön bu kez Şam'dan Basra'ya dönmüş, o yılın Cemaziyelahir ayında Cemel Vak'ası patlak vermişti. Hz. Ali, savaştan sonra Basra'ya girerek bu bölgede ortalığı düzeltmeye çalıştı. Üstelik suçluları affetti. Zarar ziyan görenlere sahip çıktı. Yenenlere de yenilenlere de ihsanlarda bulundu ve Abdullah Bin Abbas'ı Basra'ya vali tayin ederek Kûfe'ye gitti.
    Şam'a yapacağı sefere buradan devam edecekti.
    Hz. Ali, Hicretin 36'ncı yılı Receb ayının sonlarında Kufe'ye vardı. Burada savaş için 4 ay kadar hazırlık yaptı, asker yığdı.
    Vazife uğruna, ne kendine, ne de beraberindekilere acıyordu. O'nun bütün hayatında adeti böyleydi. Karşısına ne kadar engeller çıkarsa çıksın o bunlara aldırış etmez, doğru yolda yürümeye devam ederdi. Dava arkadaşları da aynen O'nun gibiydiler. Reislerinin peşi sıra idealleri uğrunda mücadele verirken rahatlarını hiç düşünmezlerdi.
    Hz. Ali, önce Cerir Bin Abdillah El-Buceli'yi Muaviye'ye göndererek O'ndan, kendisine bey'at etmesi talebinde bulundu. Herkesin kabullenmiş bulunduğu idareyi O'nun da kabullenmesini istedi. Fakat Muaviye hiç bir cevap vermedi. Bunun üzerine Cerir herhangi bir sonuç alamadan döndü.
    Ne varki Hz. Ali'nin dâva arkadaşlarından bazıları sür'atle bir cevap vermesini istiyorlardı. Bu sebeple de esasen Cerir'in görevini yerine getirmediği yolunda bazı suçlamalarda bulundular. Hatta Ester, Cerir'in duyabileceği bir şekilde bu mealde bazı dokundurucu sözler söyledi. Cerir de bu sözlerden alınarak kampı terketti ve Habur Suyu ile Fırat Nehri'nin birleştikleri yerde bulunan Karkîsa Kenti'ne giderek orada kalmak suretiyle tepkisini gösterdi.
    Keza bu arada Muaviye Hz. Ali'ye aralarında Ebu Muslim El-Holani'nin de bulunduğu birkaç elçi göndermişti. Bu elçiler de bir sonuç alamamışlardı. Bu durumun doğurduğu gerginliğin etkisiyle olacak, arkadaşları Hz. Ali'yi artık Muaviye'nin üzerine yürümesi için teşvikte bulundular. Dolayısıyla Zilhicce ayı girer girmez Hz. Ali'nin öncü kuvvetleri Şam topraklarına ayak bastılar.
    Fakat Hz. Ali, komutasındaki kuvvetlere, kendilerine karşı silah kullanılmadıkça savaş için davranmamaları emrini vermişti. Muaviye, Irak ordusunun hareket ettiğini duyar duymaz, o da Şam Kuvvetlerinin başına geçerek Siffin demlen mevkiye vardı.
    Ordusunun Fırat Nehri'nden istifade edebileceği uygun bir alanda karargahını kurdu. Hz. Ali'nin ordusu ise bu yöreye girdiğinde susuzdu. Muaviye'den iki ordunun da sudan serbestçe istifade etmesi için müdahalede bulunmamasını istediyse de bir cevap almadı, bu tutum ise sürtüşmeye sebep oldu ve Hz. Ali komutasındaki Irak Ordusu harekete geçerek Muaviye'nin askerlerini geri püskürttü. Bununla beraber Hz. Ali iki orduyu da Fırat Suyu'ndan istifade etmek üzere serbest bıraktı.
    Bunun üzerine her iki ordu da nehrin kıyısına yerleşerek birkaç gün burada kaldılar. İki tarafın askerleri suyun üzerinde buluşuyor, birbirlerine gidip geliyor, hatta oturup kavgasız sohbet bile ediyorlardı. Sadece tartışıyorlardı.
    Taraflar arasında çok şiddetli bir düşmanlık duygusu bulunduğu ve birinin diğeriyle savaşmak konusunda son derece istekli olduğu yolunda tarihçilerin abartarak anlattıklarını insanın burada uzun uzun düşünmesi lazımdır. Halbuki bu hiç de doğru değildir. Aralarındaki ihtilaf sadece görüş ayrılığından ibaretti. Gönülleri ise birbirlerine karşı kardeşlik duygusuyla doluydu. Ne varki aralarında bulunan görüş ayrılığından dolayı bu duygu açıktan gözlenemiyordu.
    Her şeye rağmen taraflar arasında savaş başladı. Fakat birbirlerine bütün imkan ve güçleriyle saldırmıyor, birbirlerini yok etmeye çalışmıyorlardı. İki tarafın da komuta merkezleri savaşın böyle bir duruma dönüşmesinden korkuyorlardı. Çünkü esasen amaç bu değildi ve çünkü can kaybı hangi tarafta olursa olsun netice itibariyle bu, müslümanları zayıf düşürmek demekti. Her iki taraf da İslam ordusunun birlikleriydi. Bunların temel görevleri ise İslam devletinin sınırlarını korumak ve fetihleri tamamlamaktı. İşte bu nedenledir ki taraflardan biri diğerinin üzerine yürürken yinede Allah Teala'nın bu gaileleleri sona erdirip ortalığa bir barış ve sükunet ihsan etmesini, herkesin düşünüp aklını başına almasını umuyor bu iyi ve olumlu temenniyi besliyordu.
    Bu vuruşmalar aralıklı olarak Zilhicce ayı boyunca devam etti. Muharrem ayı girince savaş durduruldu. Askerler kışlalarına çekildiler. Barış yapmayı bir sonuca varmayı umuyorlardı. İki taraf arasında diplomatik görüşmeler sürdü. Fakat bir sonuç alınamadı. Bu durum tarafların birbirlerine karşı besledikleri derin bir düşmanlık duygusundan ileri geliyordu diye savaşı durdurmak için bir türlü akıllarını başlarına alıp düşünemiyorlardı şeklinde yanlış bir kanaate sapmamak için burada bir parça durmak gerekir. Aslında her iki taraf da birbirlerine karşı sevgi ve yakınlık besliyor, fitnenin sönmesi ve ortalığın yatışması için en ufak bir fırsatı bile değerlendirmeye çalışıyorlardı.
    Bununla beraber taraflar yine de fikirlerini değiştirmediler, her biri tutumunda ısrar etti. Hz. Ali'nin görüşü gayet açıktı. Mu-aviye ise diyalog için hiç bir eğilim göstermiyordu. O halde genel bir savaş artık kaçınılmazdı.
    Nitekim her iki ordu tekrar vuruşmaya başladılar. Bu durum Hicretin 37'nci yılı Safer Ayı'nın başlarına kadar sürdü. Taraflar gecikmenin bir sonuç vermeyeceğine kanaat getirince artık genel bir hamle zorunlu hale geldi ve nitekim de öyle oldu. Savaş üç gün devam etti. Her iki ordunun saflarında da büyük can kaybı oldu. Hz. Ali'nin saflarında tanınmış şahsiyetlerden Ammar Bin Yasir ve Haşini Bin Utba Bin Ebi'l-As, Muaviye saflarında da Hz. Ömer'in oğlu Ubeydullah öldürüldüler. Muaviye komutasındaki Şam ordusunda bozgun emareleri belirmeye başladı. Bunun üzerine mızraklarının ucuna Kur'an-ı Kerim nushaları asarak kendilerine hücum edilmemesini istediler. Irak ordusunda, başta genel komutan Hz. Ali ve tanınmış komutanlardan El-Eşter En-Nah'i olmak üzere bir kısmı savaşı sürdürmeye taraftar oldukları halde EI-Eşter'in -daha sonra- "Dur" talimatını almakla beraber vuruşmaya bir süre daha devam edildikten sonra savaş son buldu.
    Müslümanlar artık her şeyde barış için bir umut pırıltısı bekliyorlardı. Böyle bir umut olmasaydı zaten savaşın durmasına imkan yoktu. Çünkü aslında meşru taraf olan Hz. Ali'nin ordusu için zafer ihtimalleri görünmeye başlamıştı; ısrarla da savaşa devam ediyordu.
    Ne var ki bu duraklamadan sonra Hz. Ali adına görüşmeye giden El-Eşter'e Muaviye, meselenin, tarafları temsil eden iki hakemce çözüme kavuşturulması yolunda görüşünü beyan etti. Bunun üzerine mütareke yapılarak her iki tarafa mensup şahidler huzurunda tahkim sözleşmesi yazıldı. Buna Şam ordusunun tümü razıydılar, fakat Irak ordusundan kimisi razıydı, kimisi ise kızgındı, ancak baskı altında olduğu için ses çıkaramıyordu. Bu sözleşmeden iki gün sonra savaş ölüleri defnedilip Hz, Ali tarafından orduya Kûfe'ye dönüş emri verildi. Böylece Irak ordusu Kûfe'ye dönerken Muaviye'de ordusuyla Şam'a hareket etti.'[7]
    Hz. Ali'nin ordusunun tümü Kûfe'ye girmedi. Onlardan bir kısmı tahkim sözleşmesini protesto ederek ayrılıp Harura denilen mevkiye gittiler. Bu anlaşmaya kızmışlardı Kendi aralarında organize olup başlarına da Şibs Bin Rib'i adında birini reis seçtiler. Abdullah Bin El-Kevva adında biri de bu ayrılıkçılara namaz kıldırmak üzere yetkilendirildi. Hz. Ali onlara temsilciler göndererek dönmelerini, ikilik çıkarmamalarım istedi. Belki onlar da böyle düşünüyorlardı. Nitekim Hz. Ali'den tahkimi kabul etmemesi ve savaş için dönmesi talebinde bulunmuşlardı. Hatta başlarına komutan olarak seçmiş bulundukları Şibs Bin Rib'i bile Hz. Ali'nin saflarına döndü. Sonra Hz. Ali temsilci olarak onlara Abdullah Bin Abbas'ı yolladı. Abdullah bu muhaliflerle uzun uzun tartıştı. Onları ikna edemeyince bu sefer de bizzat Hz. Ali giderek kendileriyle görüştü, delillerini ortaya koyunca ikna olup hep birlikte Kûfe'ye döndüler.
    Meselenin çözümlendiği kanaatine varılmıştı ki gerçekte öyle olmadı. Bu ayrılıkçılar fikirlerinde ısrar ediyor aynı teraneyi tekrar edip duruyorlardı.
    "Allah'ın hükmünden başka hüküm olmaz. Emir'ul-Mu'minin'in söylemekte olduğu söz ise esasen doğru fakat onunla batıl bir amaç güdülmektedir" diye haykırıyor, münakaşa ediyorlardı. Hz. Ali'nin tekrar savaşa döneceğini, şimdilik orduyu biraz dinlendirmeye çalıştığını sanıyorlardı.
    Nihayet kararlaştırılan tarihte Hz. Ali ile Muaviye'yi temsil eden hakemler Demet'ul Cendel denilen yerde bir araya gelip görüştü iseler de mutabakata varmadan ayrıldılar. Ancak tarihçilerin bu konuda anlattıkları birçok şey aslında doğru değildir.
    Mesela Hz. Ali tarafından gönderilen hakem Ebu Musa El-Eş'ari tarihçilerin öyle vasıflandırdıkları kadar saf ve gafil bir kimse değildi. O yüce bir sahabi ve Hz. Ömer gibi dirayetli ve disiplinli bir halifenin tayin ettiği valilerden biridir. Hz. Ömer'in, tarihçilerin vasıflandırdıkları nitelikte birini vali tayin etmesi mümkün değildi. Keza Muaviye'nin tayin ettiği hakem Amr Bin El-As da kalleş, dini eksik, vefasız ve insafsız biri değildi. Bu iki hakem ne olursa olsun tezlerini savunmuş sonuçta da aralarında mutabakata varmadan ayrılmışlardı.
    Tahkim sonuç vermeyince Hz. Ali tekrar Şam üzerine yürümek için hazırlıklara girişti. Basraya tayin etmiş olduğu valisi Abdullah Bin Abbas'dan bölgesindeki halkı askere çağırmasını istedi. O da topladığı savaşçıları gönderdi. Fakat Hz. Ali bu raddede bir an düşünerek daha dün ordusunun saflarını terk edenleri gözünün önüne getirdi. Ayrılmış tekrar gelip kendisine iltihak etmişlerdi. Bu kararsız adamlar şimdi de Basra'daki yandaşlarına yazı göndererek onların gelip kendilerine katılmalarını istiyorlardı.
    Hz. Ali onlara ses çıkarmadı, onları kendi hallerinde bırakmak istiyordu ve:
    "Ses çıkarmazlarsa onlara dokunmayız, konuşurlarsa kendileriyle mücadele eder tartışırız, fakat karışıklık çıkarırlarsa onları vururuz" diyordu.
    Sonra onlardan vazgeçip Şam üzerine yürümek istediği sırada bunların fitne çıkarmaya çalıştıklarını gördü. Zira Abdullah Bin Hubab Bin El-Eret'i öldürmüş, O'nu koyun boğazlar gibi boğazlamışlardı. Ayrıca beraberinde bulunan bir grup kadını da öldürmüşlerdi. Hz. Ali onlara bir elçi gönderdi, onu da öldürdüler.
    Bu durumda Hz. Ali, artık onların üzerine yürümek zorunda kaldı. Şam'a gidip onları arkasında istedikleri fenalıkları işleyebilecek şekilde serbest bırakmaktansa herhangi bir surette onları temizleyip kurtulmak gerekiyordu. İşte bu maksatla üzerlerine yürüyerek önce kendileriyle sözlü olarak mücadele etti. Abdullah Bin Hubab'ın katillerini istedi. Fakat tümü bir ağızdan, "Hepimiz onun katiliyiz!" diyerek meydan okudular. Karşı gelmekte direnip peşinden de Hz. Ali'nin askerlerine hücum ederek ilk çatışmayı başlattılar. Hz. Ali de onlarla savaşmak zorunda kaldı ve Nehravan denilen yerde bu asi ayrılıkçıların hepsini öldürerek ortadan kaldırdı. Bu adamların çoğu Kûfeliydiler. Hz. Ali'nin askerleri de Kûfe'liydiler.
    Mesela Zeyd Bin Adiy Bin Hatem asilerin sanrıdaydı ve öldürüldü. Babası Adiy Bin Hatem ise Hz. Ali'nin ordusunda görevliydi. İşte öldürülenlerin çoğu böyle idiler veya bu örneğe yakın durumda idiler.
    Bu sebeple de Hz. Ali'nin askerleri üzüntüye boğuldular. O'nun düşmanlarının (yani kendi yakınlarının) öldürülmesinden dolayı perişan oldular, düşünceleri tutum ve tavırları (ister istemez) değişti [8]
    Ne yazık ki bu karanlık dönemde müslümanlar arasında cereyan eden savaşlar işte böyle idi. İnsanlar arasında şiddetli görüş farkları vardı. Herkes ayrı bir topluluğa katılarak diğerleriyle savaşa tutuşuyordu. Öldürülenin belki işi bitiyordu ama öldürene gelince kaybettiği yakınlarının felaketiyle tutuşup yanıyordu.
    Hz. Ali bu ortamda halkın savaş yorgunluğunu üzerinden atması için biraz dinlenmesi ve uğradığı felaketleri biraz unutması için bir süre beklemeyi uygun gördü. Muaviye ise bu sıralarda Şam'da idi ve Hz. Ali'nin Şam üzerine yürümek için hazırlıklar yaptığı yolunda bir haber aldı. Bunun üzerine o da sür'atle hazırlanarak Sıffın mevkiine ulaştı. Fakat buraya gelince Irak kuvvetlerine ait hiç bir şeye rastlamadı. Dolayısıyla burada ihtimalleri hesap ederek beklemeye koyuldu. Bu sıradaydı ki. (ayrılıkçı) Haricilerle Hz. Ali arasında geçen olayları haber aldı. Meselenin kendisine yanlış intikal ettirildiğini anlayarak gerisin geri Şam'a dönüp ordusunu da istirahate çekti, kendisi de artık rahatına baktı.
    Bu kez Hz. Ali, ordusunun dinlenmiş bulunduğunu görüp askeri yeniden silah kuşanmaya davet ettiyse de kimse yerinden kımıldamadı. Onları her ne kadar teşvik etti, azmettirdiyse de hiç kimsene davetine icabet etti ne de sözünü dinledi. Onlara hitap edip sert konuşunca biraz söz dinler gibi oluyor, göreve çıkıyorlardı. Fakat hiç bir şey duymamış gibi tekrar gevşeyiveriyorlardı. Öyle ki Hz. Ali artık bıktı, çok zor günler yaşadı. Vaktiyle onları hiç görüp tanımamayı nice temenni etti. İş işten geçmişti. Hz. Ali'nin, bu insanlarla bütün hayatı meşakkatler, zorluklar, dertler ve acılar içinde geçti. Emrediyor, emri yerine getirilmiyordu, davette bulunuyor, cevap alamıyordu. Belki de halifelerine karşı Kufelilerden bir grubun giriştiği silahlı mücadele ya da Nehravan'da yakınlarını kaybetmeleri veya fetih hareketlerinin durması gibi bazı sebepler böyle bir sonucu doğurmuş olabilirdi. Çünkü devletin otoritesi önceki dönemlerin tersine geniş alanlara açılma istidadını artık kaybetmişti. Bilakis zayıflamıştı.
    Bundan dolayıdır ki Bizanslılar yeniden Şam serhadlerine göz dikmeye başladılar. Fakat Muaviye ortalık yatışıncaya kadar bir miktar mali yardımda bulunarak onları susturdu.
    Doğu sınırları ise Hz. Ali'nin tayin ettiği yöneticileri sıkıntıya sokacak hadiselere sahne oluyordu. Dolayısıyla istikrar temin edilinceye kadar her defasında çok büyük zorluklarla karşı karşıya kalıyordu. Bu disiplinsizliğin ve bozuk düzenin halkın ulaşmış bulunduğu aşırı refahdan kaynaklanmış olması ihtimali de vardı. Çünkü Hz. Ali halka çok servet dağıtıyor ve istihkaklarını veriyordu. Arada bir Beytülmalı (Devlet hazinesini) halka dağıttıktan sonra temizlettirip içinde iki rekat namaz kılmayı çok severdi. Belki de halkın böyle bir tutum içine girmesinde bu bolluk bir teşvik unsuru olmuş, onları aşırı tembelliğe itmiş, rahatlarına onları düşkün hale getirmişti. İşte Hz. Ali'nin işlerini zorlaştıran hayatını çekilmez hale getiren sebepler bunlardı.
    Tabiatiyle böyle bir ortamda Muaviye Hz. Ali'ye bey'at etmeyi düşünmez, halkın gittiği yoldan geçmeyi aklına getirmezdi. Çünkü Halifenin istikrarlı bir ortamda olmadığını, sözünün dinlenmediğini ve sahabilerden bir grubun da henüz kendisine bey'at etmediklerini görüyordu.
    Bu arada Hz. Ali Nehravan olayından sonra Hariciler'in gailesinden artık kurtulmuş bulunduğunu sanıyordu. Oysa bir süre sonra onlardan ancak küçük bir grubu ya da onların bir kısmını bertaraf etmiş olduğunu gördü. Çünkü askerlerinin arasında bir sürü Harici vardı. Fikirlerini açıkça ortaya koyuyor, tartışıyorlardı. Bu durum Hz. Ali'nin üzüntüsünü ve dertlerini kat kat arttırdı. Kendisi düşünce ve inanç meselelerinde hür fikirli bir kimseydi. Hiç bir baskıya baş vurmadan hasımlanyla oturur tartışır, onları sabırla dinlerdi. İstihkaklarını kesmezdi. Onlarsa gerek Hz. Ali ile, gerekse O'nun Basra'daki Valisi ile birlikte yaşadıkları halde gece silahlı gündüz külahlı bir tutum içindeydiler. Gece karanlık çökünce çıkıp birbirleriyle buluşuyor, çeşitli fitneler çıkarıyorlardı. Bir müslümana rastladılar mı onu öldürürlerdi. Bu olaylar öyle bir raddeye vardı ki artık Hz. Ali ölmeyi bile temenni eder hale geldi.
    Nitekim zaman zaman: "Şu en bedbaht adam neden işi bu kadar geciktiriyor?" diye söylenirdi.
    Aslında bu sözlerle şunu anlatmak istiyordu:
    "O'nu öldürmekle insanların en sefil ve en bedbahtı durumuna düşecek biri çıkıp kendisini neden bir an önce katletmiyor ve O'nu bu çileden kurtarmıyordu?"
    Bir gün öldürüleceğini, şehid edileceğim biliyordu. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.) O'nun, bu Ummetin en bedbahtı tarafından öldürüleceğini söylemişti. Hz.AliKûfe'de, O'nun valisi Abdullah Bin Abbas da Basra'daydı. Fakat artık sözleri dinlenmiyordu. Öyle ki Abdulllah Bin Abbas bu durumdan bir an önce kurtulmak istiyordu. Hatta Halife'nin bizzat kendisi de böyle düşünüyordu. Nitekim Abdullah Bin Abbas'ın, Basra Valiliğini Ziyad Bin Ebih'e bırakarak Mekke'ye çekildiği de söylenmektedir. Sözde bunu insanlardan bıkıp usandığı için yaptığı rivayet edilmektedir. Ancak gerçekte Basra'yı Halife şehid edilinceye kadar terketmemiştir. Hatta Hz. Ali'nin şehid edilmesinden sonra Hz. Hasan'ın Muaviye lehinde hilafetten çekilmesine kadar burada kalmış, sonra Mekke'ye gidip yerleşmiştir. Eğer Hz. Ali O'nun yerinde olsaydı halkın elinden çektiği bu çileden dolayı belki böyle davranabilirdi. Ama Halife'nin bunu yapması mümkün değildi.
    Şam'dakiler, Halife'yi artık kimsenin dinlemediğini, özellikle Şam bölgesi üzerindeki otoritesinin bir sembolden ileriye gitmediğini, buna rağmen O'nun, yine de ciddi bir irade ile ülkeyi yönetmek için çabaladığını, daima iyiliği emrettiğini ve kötülüklerden de sakındırdığım görüyorlardı. Bu şartlar altında kendilerine karşı çıkılacak bir durum da yoktu.
    Dolayısıyla Amr Bin El-As, Muaviye adına Mısır'ı işgal etmeyi ve Hz. Ali'nin buradaki valisi Muhammed Bin Ebibekr'i öldürdükten sonra yönetimini eline almayı başardı. Hz. Ali'nin tayin ettiği yeni vali El-Eşter ise Mısır'a varamadı. Hicretin 38'nci yılıydı, görevini teslim almak üzere giderken yolda zehirlenerek öldü.
    El-Eşter, Sıffîn Olayı sırasında Hz. Ali ile beraberdi. Dönüşte Hz. Ali O'nu, Cizre yakınlarındaki, (eski görevi olan) Nusaybin Emirliğine tekrar tayin etti. Daha sonra da O'nu Mısır'a gönderdi, îşte bu sırada zehirlenerek öldü. Kays Bin Saad Bin Ubade ise Hz. Ali'nin, polis kuvvetlerinin başındaydı.
    Halifenin otoritesinin zayıflığını gören Muaviye, Basra'ya Abdullah Bin Amir Eİ^Hadrami'yi gönderdi. Çünkü bu şehirde Hz. Osman'ın intikamının alınmasını isteyen çevreler ve Cemel olayında felaketler yaşamış kimseler vardı. Bazı karışıklıklar çıktı ise de bu (Muaviye açısından) pek işe yaramadı.
    Muaviye bundan sonra Hicretin 39'uncu yılında Hz. Ali'nin hakimiyeti altında bulunan bölgelerin sınırlarına asker çıkarmaya başladı. Numan Bin Beşir komutasında 2000 kişilik bir kuvveti. Ayn'ut-Temr mevkiine gönderdi. Sufyan Bin Avf'ı da altıbin kişilik bir kuvvetin başında Hit'e şevketti.
    Sufyan Bin Avf burada kimseyle karşılaşmayınca oradan En-bar'a geçerek şehri bastı ve geri döndü. Dahhak Bin Kays'ı da Tedmur taraflarına gönderdi. Fakat Hz. Ali'nin burada bulunan komutanı Hacar Bin Adiy'in karşısında bozguna uğradı. Muaviye bunlardan başka bir de Abdullah Bin Mes'ade El-Fezarî'yi 1700 ki silik bir kuvvetin başında Teyma'ya yolladı. Şam halkının bu baskınları, Irak halkının korku ve endişesini günden güne arttırıyor, savaşa karşı büyük bir isteksizliğe ve barıştan yana olmaya onları sevkediyordu.
    Bu gelişmelerin yanı sıra, gelip çatan Hac mevsimi munasebetiyle Muaviye, Şam'dan Mekke'ye hareket eden hacı kafilesinin başına Yezid Bin Şecere Er-Ravahi'yi Emîr (yönetici) olarak koyup gönderdi. Bu kafile Mekke'ye yaklaşınca, Hz. Ali'nin buradaki valisi Kussem Bin Abbas korkuya kapılarak görevinden çekilip halka karıştı. Hicretin 39'uncu yılında halk Osman Bin Talha'yı Hac Emiri olarak seçti.
    Hz. Ali, daha sonra Yezid Bin Şecere'nin Muaviye tarafından hacı kafilesi başında Mekke'ye gönderildiğini duyunca O'nu geri çevirmek için halkı karşı koymaya davet ettiyse de ağırdan aldılar. Bunun üzerine Ma'kal Bin Kays'ı bir askeri birliğin başında bu işle görevlendirerek şevketti. Fakat bunlar da ulaşıncaya kadar Hac mevsimi sona ermiş hacılar dağılıp gitmişti.
    Ancak yine de Şam kafilesini takibe koyuldular ve nihayet kafilenin geri kısımlarını yakalamayı başardılar. Onlardan bir grubu esir alarak Kufe'ye getirdiler.
    Hz. Ali'nin başındaki bu gailelerden sebep bu sefer de Pers ve Kirman halkı cesaretlenerek îslam devletine haraç (vergi) vermeyi reddedip Hz. Ali'nin buradaki valisi Sehl Bin Huneyf'i de kovdular. Bunun üzerine Ziyad Bin Ebih'i göndererek orada disiplini sağladı.
    Hicretin 40'ncı yılında Muaviye, Busr Bin Ebi Artaa komutasında Hicaz'a üç bin kişilik bir kuvvet şevketti. Bunlar Medine'ye girince Hz. Ali'nin buradaki valisi Ebu Eyyub El-Ensari Medine'den çıkarak Kûfe'ye hareket etti.
    Aralarında Cabir Bin Abdullah, Abdullah Bin Zem'a ve Ömer Bin Ebi Seleme'nin de bulunduğu Medine halkı Busr'a bey'at ederek Muaviye'nin yönetimini resmen kabul etmiş oldular.
    Bunu, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in hanımlarından Ummu Seleme'nin görüş ve tavsiyesine dayanarak böyle yaptılar. Ummu Seleme Medine halkının başına bir şey gelir diye korkmuş bu tavsiyede bulunmuştu. Nitekim halk da endişeliydi.
    Sonra Busr Bin Ebi Artaa, buradan Mekke'ye hareket etti. Mekke'de bulunan, (Hz. Ali'nin eski valilerinden) Ebu Musa El-Eş'ari, Muavîye kuvvetlerinin şehre girdiğini görünce kendi hayatından endişe etmişti. Ancak kendisine dokunulmadı ve affedildi.
    Busr bu kez de Yemen'e doğru seferine devam etti. Yemen'i Hz. Ali'nin valilerinden Ubeydullah Bin Abbas idare ediyordu. Yerli halktan çok kaba muamele görmüş, bunu Hz. Ali'ye yazılı bir mesajla bildirerek şikayette bulunmuştu.
    Hz. Ali de halka bir mesaj göndererek ıslah olmaları tavsiyesinde bulundu. Fakat güzellikle muamele etmek fayda vermeyince bu sefer de onları tehdit etti. Bunun üzerine korkuya kapılıp Muaviye'den yardım istediler.
    Bunun sonucu olarak Muaviye'nin talimatı üzerine Busr, komutasındaki kuvvetlerle Mekke'den Yemen'e hareket etti. Aslında, gidip onları ezmek istiyordu. Hatta Taif halkına karşı da şiddet kullanmak istedi. Ancak Muğira Bin Şabe'nin Öğütlerini dinleyerek bu arzusundan vazgeçti.
    Yemen'e vardığı sırada ise Ubeydullah Bin Abbas, yerine Abdullah Bin Abdullah El-Meddan'ı bırakarak burayı terketmiş Kûfe'ye gitmişti. Busr Yemen'e girerek buraya hakim oldu.
    Fakat Hz. Ali, peşinden Cariye Bin Kudama'yı ikibin kişilik,. Vehb Bin Mes'ud'u da ikibin kişilik birer kuvvetin başında Hicaz'a sevk etti. Cariye Necran'a varınca Busr, Yemen'den Mekke'ye kaçtı. Cariye ise O'nu takip ederek Mekke'ye girdi ve Halkdan Hz. Ali'ye bey'at etmelerini istedi. Halk O'na Emir'ul-Mu'minin'in şehid edildiği haberini verdiler. Bu kez de Hz. Ali taraftarları kime oy vermiş iseler O'na oy vermeleri talebinde bulundu. Halk da buna muvafakat etti.
    Ondan sonra Cariye Medine'ye hareket ederek şehre girdi. Halka Ebu Hurayra namaz kıldırıyordu. Komutan Cariye'nin Me-dineye girmesinden sonra halk Hz. Hasan'a bey'at etti.
    Bu son günlerde, siyasi meseleler artık Hz. Ali'yi meşgul etmiyor, etrafındaki insanların hal ve davranışları, O'nu yalnız bırakmaları, kendisini Allah yolunda yürümekten, derin bilgileriyle, ilim ve irfamyla hareket etmekten alıkoymuyordu.
    Hz. Ömer bir zamanlar O'nun için "Ali içimizde en iyi yargılayandır" diyerek çok değerli bilgilerinden dolayı kendisini övmüştü.
    O da Hz. Ömer gibi siyasetinde disiplinli bir gidişat izlemiş, sa-habilerin Medine'den ayrılmalarını yasaklamıştı. Önceleri o da Hz. Ömer gibi elinde kamçısıyla, haddini aşanları cezalandırıyordu. Sonraları Hıyzurân demlen ağaçtan bir dal taşıyarak halkı te'dib etmekte kullanıyordu.
    Çarşı pazarları dolaşarak fiyatları kontrol eder, güzel tavsiyelerde bulunur, daima kötülükten sakındırırdı. Camide halk arasında oturur sorunlarını halletmeye, şikayetlerini dinleyip aralarını bulmaya çalışırdı. Cemaatlere hitab eder, faydalı nasihatlerde bulunurdu [9]

    Hz. Ali’nin Şehid Edilmesi

    Bir ara militan Hariciler'den bir grup toplanarak müslümanla-rın içine düşmüş bulundukları fitne ve karışıklıkları konuşmuş, Nehravan'da kaybettikleri yakınlarını hatırlayarak infiale kapılmış, tepkilerini dile getirmişlerdi. Sözde bu kaosa Hz. Ali, Muaviye ve Amr Bin El-As'ın sebeb oldukları kanaatine vararak (bu üç şahsiyeti ortadan kaldıracak olurlarsa Ummetin kurtulacağı inancıyla) onları öldürmeyi kararlaştırmışlardı.
    Bunlardan Abdurrahman Bin Mülcem El-Muradi adındaki şahıs Hz. Ali'yi, Burak Bin Abdullah Muaviye'yi, Amr Bin Bekr Et-Temîmi de Amr Bin EI-As'ı öldürmeyi üzerine aldı.
    Bu sırrı hiç kimseye ifşa etmeyeceklerine ve Hicretin 40'ncı yılı Ramazan ayının 17'nci günü sabah namazında bu üç suikasti gerçekleştireceklerine dair aralarında sözleştiler.
    Bu üç kafadardan Abdurrahman Bin Mülcem, bir gün Teymurrabâb Kabilesi içinden geçerken burada güzelliğiyle meşhur Kutâm Binti Şecene adında bir kızla tanışmıştı. Bu kız da Nehravan Mevkiinde yakınlarını kaybetmiş olanlardan biriydi. Bin Mulcem bu kıza evlenme teklifinde bulundu. Kız, bu teklife karşılık çok büyük bir mehr almayı şart koştu. Miktarı da, üçbin dinar, bir köle, bir cariye ve Hz. Ali'nin başıydı, Abdurrahman, bu sır aralarında gizli kalmak üzere kendisine söz vererek şöyle dedi:
    "Mutabıkız, ama bu, evleneceği kimseyle birlikte pek yaşamak istemeyen birinin sözüne benziyor, ne dersin?" deyince kız şu cevabı verdi:
    "Tabii eğer kurtulursan birlikte en mutlu şekilde bir hayat süreceğiz. Ama bu gerçekleşmez ise artık cennette beraber olacağız!"
    Evet sevgilisi böyle saçmalıyordu. Gerçekte ise O, (Hz. Peygamber (s.a.v.)'in işaretine göre) insanların en sefili, en bedbahtı olacaktı. Nihayet suikastin uygulamaya konacağı gün gelip çattı. İbni Mülcem zehirli bir kılıç darbesiyle Hz. Ali'yi şehid etti. [10] Burak Bin Abdullah da Muaviye'yi baldırından yaraladı. Ancak Muaviye tedavi görerek kurtuldu. Bu hadiseden sonra da artık özel bir köşkte oturdu. (Güvenlik tedbirleri aldırdıktan sonra ziyaretçi kabul ederdi.)
    Muaviye'nin Mısır Valisi Amr Bin El-As'a gelince suikast günü rahatsız olduğu için camiye gidememiş, halka namaz kıldırmak üzere polis şefi Harice Bin Huzafa'yı bunun için görevlendirmişti.
    Nitekim bu zat, Amr Bin El-As zannedilerek suikastçi tarafından öldürüldü. Hz. Ali isabet aldıktan sonra, yanına Cundub Bin Abdullah girerek O'na:
    "Ya Emir'el-Mu'minin! Seni kaybedecek olursak oylarımızı Hasan'a verelim mi?" diye sormuş, o da:
    "Bunu ne size tavsiye ederim, ne de vermeyin derim. Siz meselelerinizi daha iyi bilirsiniz" gibi veciz ve tarafsız bir cevap vermiş. Sonra, katili parçalamamaları konusunda ilgilileri uyararak şöyle demişti:
    "Eğer ölecek olursam O'nu bana karşılık idam edersiniz, ama kurtulursam hakkında kendi görüşümü uygularım."
    Hz. Ali, çok geçmeden vefat etti. O'nu çocukları Hasan, Huseyin ve yeğeni Abdullah Bin Cafer yıkayıp kefenlediler.
    Defnedildiği yer hakkındaysa rivayetler çeşitlidir. Bu bakımdandır ki mezarının esasen nerede olduğu bilinmemektedir.
    Hz. Ali'nin vefatından hemen sonra halk toplanarak Hz. Hasan'a bey'at ettiler. O'na ilk bey'at eden Kays Bin Saad'dır.
    Hz. Hasan altı ay kadar hilafet makamında kaldı. Etrafındaki insanların kendisini yalnız bıraktıklarını gördü. Ummetin birlik ve beraberliğinin herşeyden önce sağlanması gereğine inanıyordu. Barışı her şeye tercih etti. Bu gayeyle Muaviye'ye çağrıda bulundu. O da davetini kabul etti.
    Hicretin 41'nci yılı Rabiulevvel ayında hilafet makamından Muaviye lehinde feragatte bulundu. Bunun üzerine Muaviye Kûfe'ye geldi. Hz. Hasan ile Hz. Huseyin de Medine'ye taşındılar. Öyle anlaşılmaktadır ki bu karara Hz. Huseyin ve Kays Bin Saad karşıydılar.
    Nihayet Hilafet-i Raşide (Yani Hz. Peygamber'in koymuş bulunduğu hakkaniyet ve gerçek adalete dayalı siyasi yönetim biçimi) böylece noktalanmış oldu. Ondan sonra da hak ve adaletten uzaklaşmakla meydana gelen açı gittikçe büyümeye devam etti.[11]



    [1] Ibn-il Esir, El Kamil tere, c. 3, s. 195-203, 205-208; îbn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. 7, s. 360-371
    Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 3/187-195.

    [2] îbn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. 7, s. 373

    [3] îbn-i Kesir, El-Bidaye terc, c. 7, s. 371

    [4] İbn-ul Esir, El Kamil tere, c. 3, s. 226-227

    [5] îbn-i Kesir, E!-Bidaye tere, c. 7, s. 405-409

    [6] İbn-ul Esir, El Kamil tere, c. 3, s. 209-271; ibn-iKesir, El-Bidaye tere , c 7, s. 371-405

    [7] İbn-i Kesir, EI-Bidaye tere, c. 7, s. 409-447

    [8] İbn-ul Esir, El Kamil tere, c. 3, s. 275-332, 335-341; İbn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. 7, s. 447-487

    [9] Ibn-ul Esir, El Kamil tere, c. 3, s. 357-397; İbn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. 7, s. 490-498, 501-50
    Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 3/197-227.

    [10] Allah'ın arslam, Resulullah (s.a.v.)'in amcazadesi, Sevgili damadı, danışmam, zor günlerdeki can yoldaşı, yüce halifesi, Bedir, Uhud ve Hayber kahramanı, ilim ve irfan kaynağı Hasaneyn'in (Hasan ve Huseyin'in) şefkatli babaları, Cennet dilberlerinin hanımefendisi Hz. Fatıma'nın değerli eşi, büyük sahabi Hz.Ali (r.anh), bu Ummetin en büyük şahsiyeti erindendir. Hayatında cennetle müjdelenmiş on kişiden biridir.
    Onun şehid edilmesi olayını tarihçiler çeşitli çarpıcı üslup ve anlatım biçimleriyle dramatize ederek okuyucular ve dinleyiciler üzerinde daima derin izler brakmayı amaçlamış, bu konuya daha çok duygusal yönden yaklaşmaya gayret etmişlerdir. Oysa bu büyük insanın hem hayatı, hem de şehid edilmesi olayından çok, bu olayın sonuçlandırdığı gelişmeler üzerinde durmak daha uygundur.
    Hz. Ali (r.anh)'nın şehid edilmesi olayı esasen Hz. Osman'ın şehid edilmesiyle patlak veren ve İslam tarihinde ilk ve büyük fitne olarak nitelenen gelişmelerin ikinci halkasıdır. Günümüze kadar yankıları devam eden bu gelişmeler 1400 yıllık bir zaman içinde başlıca üç ayrı düşünce kampının varlık göstermesine neden oldu. Felsefî, ruhanî, siyasi ve ideolojik yaklaşımlarıyla, radikal tutum ve tavırlarıyla islamın çizgisinden ayrılan bu üç kamp: Hariciler, Şiiler ve Sûfîler'dir. İslam ummetinin parçalanmasına neden olan bu aşırı uçlardan Hariciler, söz konusu üç kamp arasında askeri ve siyasi anlamda teşkilatlanabilmiş olan ilk oluşumdur.
    Gerçi harîcilik Hz. Ali (r.anh) döneminden başlamak üzere ikiyüzyıl içinde önemini kaybederek ondan sonra sönmüş bir yanardağ gibi ancak varlığını sürdürdü, fakat Hz. Ali (r.anh)'yı Şehid etmekle Şiilik ve Sûfîlik fitnelerinin doğmasına hizmet etmiş oldu. Bu nedenle haricilik, sadece bir cinayet şebekesi olarak kalmamıştır; Bilakis İslam Ummeti'nin birlik ve beraberliğini, tarihin her aşamasında sabote eden, müslümanlan yüce Kur'an'ın dosdoğru çizgisinden daima saptırmaya çalışan, çeşitli batıl dinlerin Öğretileriyle beslenerek binbir türlü bid'at ve hurafelerle müslümanlann inanç ve ibadetlerini değiştiren, onları günümüzde laisizm, putçuluk ve demokrasi gibi sapık düşünce ve eşkiyalık rejimleriyle yönetip yönlendirmeye çalışan kliklerin, askeri ve sivil cuntaların potansiyel güçlen olan şiilik ve sufîlik gibi kamplar, esasen hariciliğin hazırladığı ortamda oluşabilmişlerdir.
    Dolayısıyla günümüzde İslam ummetinin temel sorunlarını araştırırken daima çok gerilere dönmek ve tarihin eskimiş sayfalan arasındaki olaylar zincirinin ilk halkasını yakalamak gerekir. Bununla birlikte Hz. Ali (r.anh)'nin şehid edilmesi olayından başlayarak bu halkalar arasındaki uzak yada yakın ilişkileri asla ihmal etmemek lazımdır. Zira bu halkalardan her biri diğerini tamamlamaktadır. (Mutercim)

    [11] îbn-ul Esir, El Kamil tere, c. 3, s. 397-404, 406-411; İbn-i Kesir, EI-Bidaye tere, c. 7, s. 508-525
    Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 3/229-232.


  3. Abu Jafar

    Abu Jafar Üyeliği İptal Edildi

    barak Allahu feek wa jazak Allahu khairan.
Yüklüyor...

Sayfamızı paylaşarak bize destek verebilirsiniz.