BİR ŞEYH UÇTU DÜNYADAN

Konu, 'Doğru Bildiğimiz Yanlış Kavramlar' kısmında DAVA tarafından paylaşıldı.

  1. DAVA

    DAVA Islam-TR Üyesi

      
    YIL 1995 Suriye’nin Kamışlı kasabasına bağlı Tel Maruf köyüne gittik. Şey İzzettin el Haznevinin mevlid (anma töreni) merasimleri vardı. Bize delillik eden ve davet eden kimse Haznevi tarikatından biriydi ve kendi tarikatına intisab etmemiz için bu girişimde bulunmuştu.
    Tel maruf’un evleri tamamen kerpiçten ve tek katlıydı. Bu küçük köyde halk fakirdi ve tarımla uğraşıyordu. Köyün girişinde sol tarafta yaklaşık 3-4 metre yüksekliğinde taş duvarlarla çevrili bir şato gözümüze ilişti. Bahçesindeki ulu çam ağaçlarına bakılırsa en az 40-50 yıllık bu şato’nun şeyhin evi olduğunu öğrendik. Türkiye’nin illerinden ve Suriye’nin sair yerlerinden ziyarete gelen kadınların orada çantalarında getirdikleri çarşafları giymeleri ve erkeklerden bir kısım zevatın dahi takım elbiseleri yerine yanlarında getirdikleri yamalıklı elbiseleri giyip gezdikleri bu köy enteresan bir turistik mahal. On yıl önce inşaası devam eden camiye doğru uzanan bakkallar silsilesi, ziyaretçilerin ihtiyacını karşılayan alışveriş merkezi. En büyük ihtiyaç da şeyh İzzettin’in ve Şeyh Muhammed’in boy boy posterleri idi galiba. Cüzdana konulabilecek olandan duvara çerçeveletilebilecek olana kadar tüm ihtiyaç düşünülmüş ve bütün bakkallar bu resimleri dışarı mandallarla asmış.
    O zaman şeyh, babasının ölümünden sonra şeyh olan Muhammed el Haznevi idi. Birkaç gün şeyhi uzaktan görebildik. Orada kaldığımız sürede şeyhin gavs oluşundan, gaybları bilişinden, manevi tasarrufla hiç konuşmasa bile hidayetlere vesile oluşundan ve kalbinde ona karşı bir inançsızlık güdenin başına ne işler geleceğinden, neler neler dinledik. Tarikatlarının edebi gereği müsafaha eden herkes birbirinin elini öpüyor, bu hususta büyük küçük, alim, cahil gözetmiyorlardı. Camiye girdiğim sırada kalın camlı gözlükleriyle gözleri kocaman gözüken bir adamın bana doğru garip sesler çıkararak, niyeti belirsiz bir tavırla bağıra çağıra gelişi ve elimi tutmasıyla nasıl ürperdiğimi bu gün gibi hatırlıyorum. Yaşlı adam elimi öpmek için epey uğraştı, ben elimi öptürmek istemesem de o ısrarlıydı ve nihayet öpemeden oracığa bayılıverdi.

    Birkaç gün sonra biz de şeyhin huzuruna çıkmak, onunla görüşmek istedik, epey bir beklemeden sonra sırayla tanımadığımız birkaç kişide bizimle olmak üzere içeri alındık. Girenler bizden önce şeyhin elini tutup öpüyorlardı, benim en çok merak ettiğim, şeyh de onların elini öpecek miydi ? Hayır şeyh eğiliyor fakat kendi baş parmağını kaldırıp onu öpüyordu. Hepsine de böyle yaptı. Biz ise el öpmeyip musafaha ile yetinerek oracığa oturduk. Bu davranışımız oradakilerce yadırgandı ve şeyh de bu yadırgayışın emmaresi olarak bize bir sual yöneltti.

    -“Bu ümmetin kurtuluşu ne ile mümkündür”?

    Kur’ana ve sünnete sıkı sarılıp, sahabe gibi yaşamakla dedim.

    Aynı soruyu aynı şekilde tekrarladı. Ben de aynı cevabı. Üçüncü kez aynı soruyu sordu, aynı cevabı aldı ve devamla dedim ki, Allah'ın kitabı yeryüzünden kaldırılmadan önce ona sımsıkı sarılın.

    Bunun üzerine yavaşça sağına doğru yöneldi ve hoşnut olmadığını belli ederek bizden yüz çevirdi.
    Yığınla sormak istediğimiz soruya rağmen sohbetimiz bir ekşi suratla son buldu.
    Örneğin şunları sormak istiyordum.
    ¿Sayın şeyh hazretleri posterlerinizdeki resimlerde pek güzel pozlar vermişsiniz. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) put edinilmeye gayet müsait resim ve heykel işi hakkında bir şey buyurmuş mudur aceba?!
    ¿Bütün müridlerinizin cüzdanlarında, arabalarında evlerinde özenle muhafaza ettikleri bu resimleri taşımamalarını öğütlemeniz ve kalplerini yalnızca Allah'a bağlamaları gerektiğini onlara öğretmeniz, bir şeyh olarak sizin için çok kolay olmasına rağmen bizim bilmediğimiz hangi hikmete mebni olarak bu fotoğrafçılık işi bu kadar revaçta?
    ¿Bütün bakkallarda şekerler satılıyor, birkaç gün sonra bayram var zannettik, halbuki bu şekerleri müridleriniz alıp babanızın kabri (markad) etrafında dolaşarak şekerin bereketlenmesini sağlıyorlarmış ve memleketlerine döndüklerinde bu bereketli (!) şekerleri tanıdıklarına ikram ediyorlarmış. Bu bereketli(!) işlerden size ne bulaşıyor demek haddimize düşmez ama böyle bereketlenileceğini hangi dinden öğrenmiş bu insanlar diye bir soru sormak geçiyor içimizden. Ne dersiniz uygunsa sorabilir miyiz?!
    ¿Bir haftayı aşkındır buradayız bir defa konuşma yapıp halka vaaz etmediniz, fakat burada sizin ve babanızın kerametlerini anlatan o kadar çok insan var ki anlatılanların bir çoğu İslam inancına aykırı, tevhidi bozucu şirk menkıbeleri. Bunları siz mi onlara öğretiyorsunuz, yoksa onlar sizin köyünüzde sizin adınızla insanları şirke düşürüyorlar da sizin haberiniz mi yok?
    ¿Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir akşam namaza çıktığında yağmur yağmış, sırıl sıklam olmuşlar, secde ettikçe elleri ve elbisesinin yeni çamur olmuştu. Yine bir defasında yağmur yağmış elbisesini sıvazlamış ve vücuduna yağmurun değip ıslatmasını sağlamıştı da, “bunu niçin yaptınız ya Rasulallah” denilince “çünkü bu (yağmur) Rabbimin katından henüz gelmekte” buyurmuştu. Yani o yağmurdan ıslanırdı ve bundan hoşlanırdı. Sizin müridler babanızın (hâşâ) Ğavs olduğunu söylüyorlar ve Ğavsın alameti gûyâ yağmur yağınca ıslanmamasıymış ve nitekim şeyh İzzeddin yağmur yağınca ıslanmazdı diyorlar. Bunu silsilenizden başka şeyhler için de söylüyorlar, biz bunları anlamakta zorlanıyoruz hani Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) in hayatını okuyoruz da böyle şeyler uyduruk gibimize geliyor. Şayet böyle bir şey varsa (!) sadece yağmura mı has, yoksa bir bardak su dökünce de ıslanmaz mıydı? Bir de şunu merak ediyoruz, siz öldükten sonra da size ğavs denmesi hoşunuza gider miydi veya yağmur da ıslanamayan biri olmak sizce iyi bir şey olabilir mi ?
    ¿Sayın şeyh geçen gün siz büyük lacivert mersedesinizle köyden çıkarken, traktörüyle bir köylü de aynı yolu kullanmak istedi, sizin şoför mü yolu ihlal etti yoksa o köylü mü bilmiyorum ama adam şoföre değil de size pek ağır hakaretler edip el, kol hareketleriyle epey bağırdı, siz de mersedesin arka koltuğundan camı açıp ona bayağı kızdınız. Hani bu kadar seveninizin arasında köyünüzün kerpiç evlerinde oturan bu fakir halkın gönlü size niye açılmadı, veya manevi tasarruflar bu köyde niye işe yaramadı, yoksa sizin şatoya göz dikip hasetlikten çatlayanlar mı böyle kafa tutuyor? Sahi sizi kızdıran o adam kaç derece ateşte yanacak, bu mevzuyu duyan müridleriniz merak edecektir de(!)
    ¿Sayın şeyh namaz vakitlerinden bir iki saat sonra namaz kıldırmaya gelirken temiz elbiseler ve şemsiyeler altıdaki görkemli şeyhin peşine takılıp camiye kadar yürüyen bu gariban halk kendilerinin çok cahil olduğundan yakınıyor, edepleri pek yerinde değil, entarilerini açıp avretlerini izhar ediyorlar, ahlakları biraz yavan, her an dövüşmeye müsaitler ve dini bilgileri yok denecek kadar az, bu tarikattan olmaktan başka ahiret için hiçbir ümitleri yok. Onlarla pek konuşmadığınız halde bu ümidi kalplerine neyle yerleştirdiniz diyecektim ki “biz bir şey yapmıyoruz, onlar kendi kendilerine yapıyorlar” dediğinizi duyar gibi oldum. Öyle ya siz bir silsilenin devamısınız ve yüzyıllardır bu inanışlar halk arasında dilden dile dolaşıp duruyor.
    ¿Peki seksen sene ilim için dirsek çürüten ve adı duyulacakken ölüp giden veya öldükten sonra kıymeti anlaşılan alimlere nispetle siz, kendinizi hiçbir şekilde ispat etmeden, babanızın oğlu olduğunuz için meşhursunuz ve babanızın malıyla birlikte binlerce müridini de miras olarak alıyorsunuz. Müridleriniz bir anda babanız için anlatılan ne varsa kopyala-yapıştır nev’inden bir isim değişikliği yapıp hepsini sizin için anlatmaya başlıyorlar. Onları bu şekilde proğramlayan tasavvuf hikayelerinden başka asra uygun yeni proğramlar da hazırlayan tarikatlar var mı? Örneğin sizin vekillerin hiç sevmediği rakibiniz Seyda (Menzil şeyhi) kendisini ziyarete gelen arabaların fırlayan tekerleği bile olabiliyormuş (!) Gözden düşmemek, gerilerde kalmamak için sizin de bu türden teknolojik buluşlara açık olmanız gerekmez mi?
    ¿Sayın şeyh rakipleriniz gibi siz de îmâ yollu veya halifeleriniz vasıtasıyla Türkiye’de oy kullanacak müridlerinize parti tavsiye ediyormuşsunuz. Siz şeriatı aşmış, tarikatı geçmiş, hakikati arayanlar olarak tağut kelimesinin anlamını iyi bilirsiniz ve size göre herhalde adı Tağut partisi (TP) olmadıktan sonra oy vermek mübahtır. Seçimlere yakın, bir milletvekili sizi ziyarete gelse bu kıymetli bir mesaj olabiliyormuş.
    ¿Partileri tercih hususunda büyük kitlelere yön veren tarikat oluşumlarının rahat faaliyet göstermek için birileriyle pazarlık ettiği söyleniyor, bu söylentiler doğruysa ayrı partileri desteklemek yerine tarikat şeyhleri kafa kafaya verip aynı partiyi desteklemeyi düşünmezler mi, çünkü çoğu zaman oylar ziyan oluyor da.

    [I]yazar: tasavvufason[/I]
  2. GuLYaRaSi

    GuLYaRaSi VuSLaTa HaSReT Yetkili Kişi Site Admin

    Allah islah etsin böylelerini...
  3. abdulkahir

    abdulkahir Üyeliği İptal Edildi

    tasavvuf eşittir kader adı altında cihadı inkar etmektir
Yüklüyor...

Sayfamızı paylaşarak bize destek verebilirsiniz.