Musa b. Ukbe dedi ki: Hendek Savaşı, dördüncü yılın Şevvali’nde idi. İbn Hazm da bu görüşü tercih eder. Bu görüşe, Buhari’nin İbn Ömer yoluyla rivayet ettiği şu hadisi delil gösterirler: Uhud Savaşı’nda İbni Ömer ondört yaşındayken Nebi Sallallahu aleyhi veselleme gösterildi de Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem (savaş için) ona izin vermedi. Hendek Savaşı’nda onbeş yaşındayken gösterildi ve ona (savaşması için) izin verdi. İbn İshak ve diğer Megâzi alimleri, İbni Ömer’in Uhud’da ondördün başında olması ve Ahzâb’da onbeşini tamamlamış olması ihtimali nedeniyle, Hendek Savaşı’nın beşinci yılda olduğu görüşünü tercih ettiler.
Ebu Sufyan Uhud’da Nebi Sallallahu aleyhi vesellem’e bir yıl sonra yeniden karşılaşma sözü vermişti. Bir yıl sonra kurak bir yıl olduğu için yoldan geri dönmüştü. Bu da Ahzâb’ın Uhud’dan bir yıl sonra olmadığına delâlet eder.
Hafız İbn Hacer şöyle der: Beyhakî bu ihtilafın sebebini şöyle açıklamıştır: Seleften bir grup tarihi hicretten sonra gelen Muharrem’den itibaren sayarlardı ve öncesindeki Rebiu’levvel’e kadar olan ayları saymazlardı. Nitekim, Yakub b. Süfyan, Tarihi’nde bu sayımla hareket eder ve Büyük Bedir Savaşı’nın birinci yılda, Uhud Savaşı’nın ikinci yılda ve Hendek Savaşı’nın da dördüncü yılda olduğunu zikreder. Bu yapılan, o sayıma göre doğrudur fakat sayım, tarihi hicret senesinin Muharremi’nden itibaren kabul eden Cumhur’un görüşüne ters, dayanaksız bir sayımdır. Buna göre Bedr ikinci yılda, Uhud üçüncü yılda ve Hendek de beşinci yılda olmaktadır. Kabul edilen de budur.
İbn Kayyım Rahimehullah şöyle der:
“Hendek Savaşı’nın sebebi şuydu: Yahudiler, Uhud Savaşı’nda müşriklerin müslümanlara galip geldiğini görüp Ebu Sufyan’ın müslümanlarla bir yıl sonra karşılaşmak üzere söz verdiğini, bir yıl sonra bu karşılaşma için yola çıkmasına rağmen bir sonraki yıla karar verip geri döndüğünü öğrenince, Sellâm b. Ebi’l Hukayk, Sellâm b. Mişkem, Kinâne b. Rebi’ ve başkalarının da içinde bulunduğu bir grup yahudi ileri geleni Mekke’ye, Kureyş’e gittiler. Onları, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’e karşı savaşa teşvik edip kışkırtıyorlardı. Kendi açılarından onlara zafer vâdettiler. Kureyş de bunun üzerine onlara icâbet etti. Sonra Gatafân’a gittiler ve onları da savaşa çağırdılar. Onlar da kendilerine olumlu cevap verdi. Daha sonra diğer Arap kabilelerini savaşa çağırmak üzere dolaştılar. Kabul edenler onlara katıldı. Kureyş, Ebu Sufyan komutasında dörtbin kişiyle yola çıktı. Beni Süleym’de Merru’z-Zehrân’da onlara katıldı. Beni Esed, Fezârâ, Eşcâ’ ve Benî Murra kabileleri de yola çıktı. Gatafân kabilesi de Uyeyne b. Hısn komutasında geldi. Hendek Savaşı’na katılan kâfirler onbin kişiydi.”
Nebi Sallallahu aleyhi vesellem Sahabe-i Kirâm ile istişâre ettiğinde kendisine kuzey yönüne, Harratu’l Vâkım ile Harratu’l Vebera’nın arasına hendek kazılması işaret edilir. Araplar o güne kadar hendeği bilmezlerdi. Nebî Sallallahu aleyhi vesellem bu fikri benimsedi. Ashâb-ı Kirâm ile birlikte handek kazmaya başladı. Nebî Sallallahu aleyhi vesellem bu işte onlara katılıyor, kazının onlara getirdiği meşakkati hafifletiyordu. Sahabiler, soğukta ve karınları aç bir halde bütün güçleriyle çalışıyorlardı. Enes Radıyallahu anh’den şöyle dediği rivayet edilir: “Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem hendek kazılan yere gitti. Muhacirleri ve Ensâr’ı soğuk bir kuşluk vaktinde hendek kazarlarken gördü. Onların, kendileri adına bu işi yapacak köleleri yoktu. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem onların çektiği zorluğu ve açlığı görünce şöyle buyurdu:
“Allah’ım Gerçek yaşam ahiret yaşamıdır.
Sen, Ensâr ve Muhacir’e mağfiret eyle!”
Sahabiler de şöyle cevap verdiler:
Bizler Muhammed’e bey’at edenleriz.
Hayatta kaldığımız müddetçe cihad etmek üzere.
İbn Battâl “Allah’ım! Gerçek yaşam âhiret yaşamıdır” kavli hakkında şunları söyler: Bu, İbn Ravâha’nın sözüdür. Nebî Sallallahu aleyhi vesellem bu sözü örnek olarak getirmiştir.
Sahabe’nin üzerine, kendileri aleyhine güçbirliği yapan ve savaş için toplanan grupların yanında şiddetli bir açlık, soğuk ve korku da bir arada gelmişti. Münâfıkların nifakı ortaya çıktı. Bu konuda Ahzâb Suresi’nin baş tarafı nâzil oldu.
“Ey iman edenler! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın; hani size ordular saldırmıştı da, biz onlara karşı bir rüzgar ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah ne yaptığınızı çok iyi görmekteydi. Onlar hem yukarınızdan hem aşağı tarafınızdan (vâdinin üstünden ve alt tarafından) üzerinize yürüdükleri zaman, gözler yıldığı, yürekler gırtlağa geldiği ve siz Allah hakkında türlü türlü şeyler düşündüğünüz zaman, işte orada iman sahipleri imtihandan geçirilmiş ve şiddetli bir sarsıntıya uğratılmışlardı. Ve o zaman, münâfıklar ile kalplerinde hastalık bulunanlar: Meğer Allah ve Rasulu bize sadece kuru vaadlerde bulunmuşlar! diyorlardı” (el-Ahzâb: 33/9-13)
Şiddet ve musibetin özelliklerinden biri de mü’minlerin ayrılması ve kötü zanların her türlü görüşe sürüklediği münafıkların ortaya çıkarılmasıdır. Münafıklar; Allah’ın Rasulü’ne ve mü’min kullarını onları yoketmeleri için düşmanlarına teslim edebileceğini zannederler. Allah azze ve celle’nin mü’min kulunu -onun Allah katındaki değerinin artması ve samimi olanların samimiyetinin açığa çıkması için- musibetle imtihan ettiğini bilmezler. Allah azze ve celle münafıkların bu noktadaki sözlerini şöyle anlatır:
“İşte o zaman. münafıklar ile kalplerinde hastalık bulunanlar: Meğer Allah ve Rasulü bize sadece kuru vaadlerde bulunmuşlar! diyorlardı. Onlardan bir grup da demişti ki: Ey Yesribliler (Medineliler)! Artık sizin için durmanın sırası değil, haydi dönün! İçlerinden bir kısmı ise: Gerçekten evlerimiz emniyette değil, diyerek Peygamber’den izin istiyordu; oysa evleri tehlikede değildi, sadece kaçmayı arzuluyorlardı. Medine’nin her yanından üzerlerine saldırılsaydı da, o zaman savaşmaları istenseydi, şüphesiz hemen savaşa katılırlar ve evlerinde pek eğlenmezlerdi” (el-Ahzâb: 33/12-14)
Allah azze ve celle’nin Peygamberini desteklediği ayetler ve mucizeler bu gibi durumlarda ortaya çıkıyordu.
Cabir Radıyallahu anh’den şöyle dediği rivayet edilir: Biz, Hendek günü çukur kazıyorduk. Karşımıza çok sert bir yer çıktı. Nebî Sallallahu aleyhi vesellem’e gelerek
“Bu kaya hendekte karşımıza çıktı” dediler. O da
“Ben ineyim” buyurdu. Sonra, karnına taş bağlanmış olarak kalktı. Üç gündür hiç bir şey tatmadan orada kalmıştık. Nebî Sallallahu aleyhi vesellem kazmayı aldı ve kayaya vurdu. Kaya darmadağın, ince kuma döndü.
“Ey Allah’ın Resulü! Eve gitmeme izin ver” dedim. Eve gelince eşime
“Nebî Sallallahu aleyhi vesellem’in üzerinde dayanılmaz bir hâl gördüm, bir şeylerin var mı?” dedim.
“Biraz arpa ve bir keçi oğlağı var” dedi. Hemen oğlağı kestim. Eşim de arpayı öğüttü ve eti çömleğe koyduk. Hamur mayalanıp çömlek de ocakta pişmek üzereyken Nebî Sallallahu aleyhi vesellem’e geldim ve
“Biraz yiyeceğim var Ey Allah’ın Rasulü! Sen ve bir veya iki kişi bize buyurun” dedim.
“Yiyeceğin ne kadar?” dedi. Miktarını bildirince
“Çok ve güzel” dedi ve
“Eşine söyle, ben gelinceye kadar çömleği kaldırmasın, ekmeği fırından almasın” buyurdu. Sonra (yanındakilere)
“Kalkın” dedi. Bunun üzerine Muhacirler ve Ensâr kalktı. Câbir eşinin yanına girince,
“Allah iyiliğini versin! Nebî Sallallahu aleyhi vesellem Muhacirleri, Ensâr’ı ve yanında bulunanları getiriyor” dedi. Eşi de
“Sana yemeğin miktarını sordu mu?” dedi. (Câbir şöyle der) Ona:
“Evet” dedim. Bu arada Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem:
“Giriniz ve birbirinizi sıkıştırmadan serbestçe oturunuz” buyurdu. Sonra ekmeği paçalamaya ve üzerine et koyup sahabilere sunmaya başladı. Her defasında fırının ve çömleğin ağzını kapatıyordu. Gelenler doyuncaya kadar ekmek bölüp içine et koyarak dağıtmaya devam etti. Yemekten geriye kalan kaldı. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Câbir’in hanımına:
“Bundan ye ve hediye et. Çünkü insanlara açlık isabet etmiş” buyurdu.
Hafız İbn Hacer şöyle der: Bu kıssa Ahmed’in Müsned’inde ve Nesâi’de Berâ b. Azib hadisi olarak hasen bir isnadla ve şu ekleme ile yer alır: Berâ şöyle der: Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem bize hendek kazılmasını emrettiğinde, hendeğin bir yerinde karşımıza kazmaların fayda vermediği büyük bir kaya çıkmıştı. Bu durumu Nebî Sallallahu aleyhi vesellem’e şikayet ettik. Nebî Sallallahu aleyhi vesellem geldi ve kazmayı aldı.
“Bismillah /Allah’ın adıyla” dedi ve bir vuruşta üçte birini kırdı. Şöyle buyurdu:
“Allahu ekber! Şam’ın anahtarları bana verildi. Allah’a yemin olsun ki Şam’ın kızıl saraylarını şu anda görüyorum” Sonra ikinci kez vurdu ve üçte birini daha kırdı. Şöyle buyurdu:
“Allahu ekber! Fars’ın anahtarları bana verildi. Allah’a yemin olsun ki Medâin’in beyaz saraylarını görüyorum” Sonra, “Bismillah/Allah’ın adıyla” diyerek üçüncü kez vurdu ve kayanın kalanını da kırdı. Şöyle buyurdu:
“Allahu ekber! Yemen’in anahtarları bana verildi. Allah’a yemin olsun ki San’â’nın kapılarını şu an bulunduğum yerden görüyorum”
Nebî Sallallahu aleyhi vesellem bizzat kendisi toprak taşıyordu. Berâ Radıyallahu anh şöyle rivayet eder: Nebî Sallallahu aleyhi vesellem Hendek günü toprak taşıyordu. Öyle ki karnını toprak örtmüş (veya karnı toza bulanmış) durumdaydı. Şöyle buyuruyordu:
“Allah’a yemin olsun ki Allah olmasaydı biz doğru yolu bulamazdık”
“Sadaka da vermez, namaz da kılmazdık!”
“(Allah’ım!) Üzerimize sekinet indir”
“(Kâfirlerle) karşılaştığımızda ayaklarımızı sabit kıl”
“Şüphesiz onlar bize saldırdılar”
“Onlar bizim için fitne istediklerinde buna karşı çıkarız.”
“Karşı çıkarız, karşı çıkarız” kelimelerini söylerken sesini yükseltirdi. Sonra hendek kazıldı. Onbeş günde kazıldığı söylenir. Yirmidört günde kazıldığı, bir ayda kazıldığı da söylemiştir.
İbn Abdilber şöyle der: Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem hendeği bitirdiğinde Kureyş, Kinâne ve Tihâme ehlinden katılanlarla birlikte yaklaşık onbin kişiyle geldi. Gatafân kabilesi de Necd ahâlisi ile beraber geldiler ve Uhud civarlarında konakladılar. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem ve müslümanlar üçbin kişiyle çıkarak Zahru Sal’a gelerek orada karargahlarını kurdular. Hendek onlarla müşriklerin arasındaydı. İbn Şihab’ın görüşüne göre, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Medine’de imam olarak İbn Ummu Mektum’u bıraktı.
Beni Kurayza yahudileri ihanet edip -yahudilerin her zaman ve mekandaki adetleri olduğu üzere- ahitlerini bozunca durum mü’minler aleyhine zorlaştı. Beni Kurayze yahudilerinin bulundukları yer müslümanları arkadan vurmaya uygun bir yerdi. Müslümanlar, Allah azze ve celle’nin şu kavlinde anlattığı duruma düştüler:
“Ey iman edenler! Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani sizlere ordular gelmişti. Biz de üzerlerine bir rüzgar ve görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah ne yaptığınızı çok iyi görendir. Hani onlar size hem üstünüzden hem alt tarafınızdan gelmişlerdi. O vakit gözler yerinden kaymış, yürekler de gırtlaklara varmıştı. Allah hakkında da türlü zanlarda bulunuyordunuz. İşte orada mü’minler imtihan edilmiş ve şiddetli şekilde sarsılmışlardı.” (el-Ahzâb, 33/9-11)
Prof. Dr. Ekrem el-Umeri şöyle der: Kureyşliler hendeği görünce şaşırdılar ve nasıl geçeceklerini bilemediler. Ne zaman hendeği aşmaya çalışsalar müslümanlar kendilerini ok yağmuruna tuttu. Muhasara şiddetlendi ve yirmidört gece sürdü. Aralarında ok atışının dışında harp olmadı. Katâde, kuşatmanın bir ay; Musa b. Ukbe ise yirmi gece sürdüğünü söyler.
İbn İshak ve İbn Sâd bazı müşriklerin hendeği geçtiğini bildiren isnadsız rivayetler zikretmişlerdir. Bunlardan beşinin ismini, Ali Radıyallahu anh’ın Kureyş’in süvârisi Amr b. Abduved’in karşısına çıktığı ve onu öldürdüğünü, Zübeyr Radıyallahu anh de Nevfel el-Mahzûmi’yi öldürdüğünü ve geri kalan üç kişinin karargâhlarına kaçtıklarını zikrederler. Buna rağmen, müşriklerin hücumları kesilmedi. Öyle ki Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem ve müslümanlar, muhasara günlerinin birinde ikindi namazını vaktinde kılamadılar ve güneş battıktan sonra kıldılar. Korku namazı henüz meşrû kılınmamıştı. Korku namazı, daha sonra Zâtu’r Rikâ ğazvesinde meşru kılınmıştır.
Siyer kitapları; Nuaym b. Mes’ud b. Amir’in müslüman olduğunu, onun nasıl İslâm’ı kabul ettiğini ve Nebî Sallallahu aleyhi vesellem in ona “Sen bir tek kişisin. Elinden geldiğince düşmanı bizden uzaklaştırmaya bak” dediğini; bunun üzerine Nuaym’ın toplanmış olan gruplar ve yahudiler arasında ayrılık çıkarmak için çalştığını zikreder. Bu, sahih ve müsned bir delile dayanmamaktadır. Bu rivayetlere yönelmekten daha iyisi, ayetlerin belirttiği ve sikâ (güvenilir) râvilerin rivayet ettiğine bakmaktır. Ayetler, Allah azze ve celle’nin, kâfirlerin üzerine bir rüzgar ve ordular (yani melekler) gönderdiğine işaret etmiştir. Nebî Sallallahu aleyhi vesellem “Sabâ rüzgarı yardımıma gönderildi. Ad kavmi de “debûr” rüzgarı ile helâk edildi” buyurur. Allah azze ve celle; ordusunu üstün kılan, kuluna yardım eden, kâfir grupları tek başına hezimete uğratan şüphesiz O’dur. Müslümanlar açlığın, korkunun ve soğuğun en şiddetli noktasındaydılar. Buna rağmen ellerinden geleni yaptılar. Ancak, mü’minlerin sıkıntısı artıp güçleri ve kuvvetleri kalmayınca o mutlak galip güç devreye girer ve mü’minlere Mevlâları ve Rableri Allah azze ve celle yardım eder: (Rabbi’nin ordularını ancak O bilir)
Bu savaşta Evs kabilesinin önde geleni ve ölümünde Rahman’ın Arşı’nın titrediği Allah’ın velilerinden bir veli, Sa’d bin Muaz Radıyallahu anh yaralandı.
Aişe Radıyallahu anha’dan şöyle dediği rivâyet edilir: “Hendek günü Sa’d yaralandı. Kureyş’ten kendisine Hıbbân b. el-Arıka denilen birisi ok atarak onu kolundan yaralamıştı. Nebî Sallallahu aleyhi vesellem bizzat ilgilenmek için mescidde kendisine mahsus bir çadır kurdurdu...”
Huzeyfe Radıyallahu anh; zayıflık, açlık, soğuk ve korku içerisindeki hallerini, Allah azze ve celle’nin kâfirlerin üzerine şiddetli rüzgar, korku ve paniği nasıl gönderdiğini anlatır. Bu onları, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem ‘in şehrinden geri dönemeyecek bir şekilde çıkarıp uzaklaştırır.
Müslim’in rivayet ettiği bir hadiste İbrahim et-Teymi babasının şöyle dediğini anlatır: Huzeyfe’nin yanındaydık. Birisi şöyle dedi:
“Şayet Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in zamanında olsaydım, onunla birlikte savaşır ve bu uğurda zorluklara göğüs gererdim” Bunun üzerine Huzeyfe ona dedi ki:
“Sen bunları yapabilir miydin?!” Ahzâb gecesi Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem ile birlikte olduğumuzu hatırlıyorum. Bizleri şiddetli bir soğuk ve rüzgar sarmıştı. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu:
“Şu kavimden bir haber getirecek yok mu? Ta ki Allah onu Kıyamet günü benimle beraber kılsın!” Sustuk ve bizden hiçbir kimse cevap vermedi. Sonra yine
“Şu kavimden bir haber getirecek kimse yok mu? Ta ki Allah onu, Kıyamet günü benimle beraber kılsın!” buyurdu. Sustuk ve bizden hiçbir kimse cevap vermedi. Sonra tekrar
“Şu kavimden bir haber getirecek kimse yok mu? Ta ki Allah onu kıyamet günü benimle beraber kılsın” buyurdu. Sustuk ve bizden hiçbir kimse cevap vermedi. Bunun üzerine şöyle buyurdu:
“Kalk, ey Huzeyfe! Onların ne durumda olduğu haberini bize getir.” Söyleyecek bir şey bulamadım. Çünkü kalkmam için beni ismimle çağırmıştı. Şöyle buyurdu:
“Git ve bana onların haberini getir. Ama ürkütüp de benim üzerime kışkırtma!” Yanından ayrıldığımda sanki hamamda yürüyordum. (Soğuğu hissetmiyordum.) Nihayet yanlarına vardım ve Ebu Süfyan’ı sırtını ateşle ısıtırken gördüm. Yayın ortasına bir ok yerleştirdim ve onu vurmak istedim. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in “Onları ürkütüp benim üzerime kışkırtma” dediğini hatırladım. Eğer atsaydım onu muhakkak vururdum. Yine hamamda yürür gibi (hiç bir soğuk hissetmeden) geri döndüm. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in yanına gelince, onların durumunu haber verdim. Anlatmayı bitirince soğuğu hissettim. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem, üzerinde namaz kıldığı abayı üzerime örttü. Sabaha kadar uyumuşum. Sabah olunca Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem “Kalk ey uykucu” diyerek beni uyandırdı.
Müşrik grupların hezimeti hakkında özetle şöyle demek gerekir: Allah azze ve celle, Rasulü Sallallahu aleyhi vesellem’in duasına icabet etmiştir. Bu duayı: Bunari, Abdullah b. Ebu Evfâ Radıyallahu anh’dan şöye rivayet eder: Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem müşrik gruplara beddua etti ve şöyle dedi:
“Allah’ım! Kitab’ı indiren, hesabı çabuk gören Allah’ım! Onları bozguna uğrat ve onları sars!”
Allah azze ve celle şöyle buyurur: (Onların üzerine rüzgar ve sizin görmediğiniz ordular gönderdik) Mücahid şöyle der: Allah onların üzerine rüzgar gönderdi. Bu rüzgar, eşyalarını birbirine kattı, çadırlarını söktü ve onları çekip gitmek zorunda bıraktı. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem şöye buyurur:
“Sâbâ (rüzgarı) ile zafere ulaştırıldım.” Sâbâ doğudan esen bir rüzgardır. Bu nedenle, Nebî Sallallahu aleyhi vesellem müşriklerin gruplarının bozguna uğramasındaki bütün önceleğin Allah azze ve celle’ye ait olduğunu belirtirdi. Ebu Hureyre Radıyallahu anh’den, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilir:
“Allah’dan başka ilah yoktur. O; askerini izzetli kıldı, kuluna yardım etti ve müşrik grupları sadece o mağlup eti.” Bu savaş, kâfirlerin Medine’ye yaptıkları saldırıların sonuncusu oldu. Süleyman b. Sard’dan şu rivayet edilir: Müşrik gruplar kendisinden uzaklaştırıldığında Nebî Sallallahu aleyhi vesellem’in şöyle dediğini duydum: “Şimdi biz onlarla savaşmaya gideceğiz, onlar bize savaşmaya gelmeyecekler. Biz onların üzerine yürüyeceğiz.”
Hafız İbn Hacer şöyle der: İsrail’in rivayetinde geçen “hıyne ucliye/uzaklaştırıldığı zaman” sözü, “bırakıp döndüler” anlamındadır. Burada, onların istekleri dışında, Allah Teâlâ’nın Resulü için onları uzaklaştırmasıyla geri döndüklerine işaret vardır. Ayrıca şöyle der: Bu olayda peygamberlik işaretlerinden bir işaret vardır. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem bir sonraki sene umre yapmak ister. Fakat Kureyş O’nun Kâbe’ye girmesini engeller. Aralarında bir anlaşma yapılır. Bu, Kureyş anlaşmayı bozana kadar sürer. Bu da Mekke’nin fethine sebep olur ve Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem’in söylediği olay gerçekleşir. Bezzâr, bu hadis’e şâhid olarak, Câbir’den şu hadisi rivâyet eder: Kâfirler, Ahzâb günü savaşı için büyük bir kalabalık toplanmışlardı. Nebî Sallallahu aleyhi vesellem o gün şöyle buyurdu:
“Bundan sonra kesinlikle sizinle savaşmaya gelmeyecekler. Fakat siz onlarla savaşmaya gideceksiniz.”